4. bölüm · Karakaya Ayazı
BÖLÜM 4: GİZLİ EL VE YURT ODASINDAKİ VEDA
Yurt odasının loş ışığı altında Alya'nın hıçkırıkları, odanın duvarlarında yankılanan tek sesti. Yerde, açtığı kumaş bavulun kenarına büzüşmüş, omuzları sarsıla sarsıla ağlıyordu. Hayatı boyunca sırtında taşıdığı yükler ilk defa bu kadar ağır, bu kadar ezici gelmişti.
Atlas, açık duran kapının eşiğinde öylece kalakalmıştı. İçeriye adım atmakla atmamak arasında büyük bir vicdan muhasebesi yaşıyordu. Karan’ın dün gece barda olduğunu, Alya’nın telefonunu yüzüne kapattığını ve o sırada kendisinin de aynı masada sessizce bu vicdansızlığa ortak olduğunu hatırladıkça içi içini yiyordu.
Yavaşça içeri girdi, diz çöküp Alya’nın hizasına geldi. Sesi, her zamanki o tok ve güven veren tonundan sıyrılmış, inanılmaz derecede yumuşaktı.
"Alya..." dedi, ellerini dizlerinin üzerine koyarak. "Ağlama lütfen. Her şeyin bir çaresi bulunur."
Alya başını dizlerinden kaldırdı. Gözyaşlarıyla ıslanmış kirpiklerinin arasından Atlas’a baktı. Bakışlarında kırgınlık, öfke ama en çok da bitmişlik vardı.
"Ne çaresi Atlas?" dedi, titreyen sesiyle. "İşimi elimden aldılar. Zeynep’in ve o züppelerin ne planladığını biliyorum, sırf beni bu okuldan, bu şehirden atmak için her şeyi yapıyorlar. Yurdun parasını ödeyemiyorum. Ailem... Aileme 'ben başaramadım, beni okuldan alın' diyemem. Bavulumu topluyorum, gidiyorum işte. Mutlu olsunlar."
Atlas, Alya’nın yüzündeki o çaresiz ifadeyi gördüğünde göğsünün ta orta yerinde bir yerin kırıldığını hissetti. Karan’ın aptalca bir intikam oyunu uğruna bu masum kızın hayatını altüst etmesine daha fazla seyirci kalamazdı.
"Hiçbir yere gitmiyorsun," dedi Atlas, kararlı bir sesle.
Alya kaşlarını çatıp yaşlı gözleriyle onu inceledi. "Ne demek gitmiyorum? Param yok Atlas! Borç alabileceğim kimsem de yok."
Atlas ayağa kalktı, ceketinin cebinden telefonunu çıkardı ama Alya’ya bir açıklama yapmadı. "Bana beş dakika ver," dedi ve odadan hızla çıkıp koridorun karanlığında gözden kayboldu.
Atlas, doğrudan yurt müdürü Selim Bey’in odasına yöneldi. Kapıyı birkaç kez sertçe tıklatıp içeri girdiğinde, yaşlı müdür şaşkınlıkla başını kaldırdı.
"Atlas bey? Hayırdır, bu saatte?"
Atlas, masanın üzerine doğru eğildi. Yüzündeki o sert ve ödün vermez ifade, Karakaya soyadının getirdiği ağırlığı tam anlamıyla yansıtıyordu.
"Alya Yılmaz," dedi net bir sesle. "Kaldığı odanın dönemsel borcu ne kadar?"
Selim Bey şaşırarak bilgisayar ekranına baktı, ardından Atlas’a döndü. "Şey... Evet, ödemesi gecikti ama yönetmelik gereği..."
"Borcun ne kadar olduğunu sordum Selim Bey," diye sözünü kesti Atlas, sesini biraz daha alçaltarak ama otoriter bir tonda. "Şimdi buradan çıkacağım, o parayı eksiksiz olarak senin hesabına yatıracağım. Ama bir şartım var."
Müdür yutkundu. "Buyurun Atlas bey, dinliyorum."
"Bu parayı Alya’nın yatırdığını ya da benim yatırdığımı asla bilmeyecek. Hayırsever birinin isimsiz bağışı olarak kayıtlara geçecek. Eğer bu durum Alya’nın ya da okuldan herhangi birinin kulağına giderse, bu yurtta bir dakika bile müdür olarak kalamazsın. Anlaşıldı mı?"
Selim Bey titreyerek başını salladı. "Anlaşıldı Atlas bey, emredersiniz... Kesinlikle aramızda kalacak."
Atlas cebinden çıkardığı kartı müdürün masasına bıraktı, işlemin hemen halledilmesini sağladıktan sonra arkasına bile bakmadan odadan çıktı.
Aradan yarım saat geçmişti. Alya, bavulunun fermuarını çekerken derin bir nefes aldı. Ne kadar gururuna yediremese de, Karan’a en azından veda etmesi gerektiğine inanıyordu. Onunla ne kadar anlaşamasalar da, aralarındaki o sahte bile olsa ilişkinin hatırına son bir kez yüz yüze gelmeyi hak ettiklerini düşünüyordu.
Karan’ın kaldığı rezidansa doğru yürürken Ankara’nın ayazı sanki biraz daha dinmiş gibiydi ama içindeki donukluk gitmiyordu.
Rezidansın kapısından içeri girdiğinde, Karan’ı alt salonda sigara içerken buldu. Karan, Alya’nın elindeki bavulu gördüğünde kaşlarını çattı, yüzüne o rahatsız edici, alaycı ifade yerleşti.
"O elindeki çanta da ne Alya? Tatile mi çıkıyorsun?" diye sordu Karan, oturduğu koltuktan kalkmadan.
Alya derin bir iç çekti. "Gidiyorum Karan. İşten çıkarıldım, yurdun parasını ödeyemiyorum ve burada tutunacak hiçbir dalım kalmadı. Aydın’a dönüyorum."
Karan bir an duraksadı. Gözlerinde anlık bir şaşkınlık belirse de bu hemen yerini o soğuk narsizme bıraktı. "Gitmek mi? Kim izin verdi gitmene?"
"İzin mi?" Alya acıyla güldü. "Karan, sen farkında mısın bilmiyorum ama ben senin sevgilinim, oyuncağın değil! Dün gece aradığımda yüzüme kapattın. Benim ne yaşadığım, aç mı tok mu olduğum senin umrunda bile değil."
Karan ayağa kalktı, üzerindeki siyah gömleğin düğmelerini hafifçe düzelterek Alya’ya doğru yaklaştı. "Büyütüyorsun Alya. Alt tarafı bir mekan, başka yerde çalışırsın. Hem gitmene gerek yok... Para falan diyorsan, borç olarak veririm sana. Kalbur üstü bir yerde kalırsın."
Alya gururunun incindiğini hissederek başını salladı. "Senin sadakanı istemiyorum Karan. Borç da istemiyorum. Ben sadece... Vedalaşmaya gelmiştim."
Karan’ın sabrı taşmaya başlamıştı. "Uzatma Alya! Borç veriyorum işte, git eşyalarını odana geri taşı. Seninle şimdi yurda gidiyoruz, müdürle konuşup halledeceğim."
Alya ne kadar istemese de, başka bir çıkış yolu olmadığını düşünerek Keran’ın ısrarına boyun eğdi. Birlikte yurt binasına vardıklarında, merdivenleri çıkıp Müdür Selim Bey’in kapısını çaldılar.
Selim Bey onları görünce hafifçe tedirgin oldu ama rolünü kusursuz oynamaya başladı.
"Buyurun Karan bey, Alya kızım... Hayırdır?" dedi müdür.
Karan, kendinden emin bir tavırla masaya yaslandı. "Alya’nın yarka borcu varmış Selim Bey. Ne kadarse hemen kapatıyorum, çantasını alıp gitmeyecekti."
Selim Bey gülümsedi. "Gerek kalmadı Karan bey. Bugün öğleden sonra... Şey, hayırsever bir iş insanı geldi. Alya evladımızın tüm dönemsel borcunu isimsiz olarak kapattı. Şu an sistemde tek kuruş borcu görünmüyor."
Alya şaşkınlıkla geriye doğru bir adım attı. "Ne? Kim... Kim ödemiş?"
Müdür başını iki yana salladı. "Bilmiyorum kızım, adını vermesini istemedi. Sadece borcun kapandığını söylediler."
Alya donakalmıştı. Hayatında ilk defa başına böyle bir mucize geliyordu. Ama Karan... Karan’ın yüzündeki o samimi ve korumacı ifade aniden buz gibi bir öfkeye dönüşmüştü.
Karan’ın zihni, zehirli bir sarmaşık gibi çalışmaya başladı. Alya parası olmadığını söylüyordu. Mekandan atılmıştı. Ve durduk yere, tam gidecekken gizli bir hayırsever çıkıp tüm borcunu ödemişti...
Karan’ın gözlerinde alev alev yanan o şüphe, kelimenin tam anlamıyla bir deliye dönüştü. Alya’nın onu aldattığını, arkasından iş çevirdiğini ve hatta kendisini kullandıktan sonra başka bir zengin adamdan destek aldığını düşündü. Bu, Karan’ın gururuna vurulabilecek en büyük darbeleşti.
Karan, odadan içeri giren Alya’ya sert ve imralı bir bakış fırlattı. Dudaklarından zehir zemberek kelimeler döküldü:
"Demek borcun ödendi hıh? Ne tesadüf... Meğer arkamda çevirdiğin işler çoktan başlamış, Alya."
Alya ne olduğunu anlayamadan Karan arkasını döndü ve koridorda yankılanan sert adımlarla odadan çekip gitti.
