1. bölüm · Kalbimin Baş Belası

1.Bölüm :Ukala çocuk

Nehirr .

Herkese selam :))Bu platformda ilk kez bir kitap yazıyorum. Nasıl yazacağım hakkında henüz pek bir bilgim yok tamamen içimden geldiği gibi, aklıma ne gelirse o şekilde yazmak istiyorum. İlk deneyimim olduğu için ufak tefek hatalarım olabilir, Umarım keyifle okursunuz ve beğenirsiniz. Herkese iyi okumalar dilerimm çok fazla uzattım en iyisi artık başlayalım
🤍🥲
-
-
Hayatınızın tam ortasına inen bir balyoz darbesiyle, inşa ettiğiniz her şeyin bir gecede tuzla buz olduğunu hayal edin.
Benim için tam olarak böyle olmuştu. Şehrin diğer ucunda, kendi tırnaklarımla kazıyarak kendime bir düzen, bir çevre ve sarsılmaz bir kale inşa ettiğim o eski okulum, bir gecede holding sahiplerinin iflas bayrağını çekmesiyle mühürlenmişti.

Ertesi sabah kapısına vurulan o soğuk, demir zinciri gördüğümde içimde bir şeylerin kırıldığını hissetmiştim ama ben köşeye çekilip kaderine ağlayan aciz kızlardan hiç olmamıştım. Asla
Hayat bana erken yaşta, bir darbe aldığımda gözyaşı dökmeyi değil, o darbeyi vurana daha sert vurmayı öğretmişti. Gururum, benim bu hayattaki en büyük zırhımdı.
Eski okulumu, oradaki o yapmacıksız, samimi arkadaş çevremi tabii ki özlüyordum ama bunu bu şımarık zengin yuvasında bir zayıflık gibi dışarı yansıtacak kadar aptal değildim
Eğer bir kurtlar sofrasına düştüyseniz, ilk yapacağınız şey dişlerinizi göstermektir

Milli Eğitim Bakanlığı’nın resmi nakil evraklarıyla adım attığım Akkaya Koleji tam anlamıyla göz boyayan, lüks ve kibrin ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Bahçesindeki devasa çam ağaçlarından tutun da binanın o heybetli, soğuk mermer sütunlarına kadar her yer "biz sizden üstünüz" diye fısıldıyordu adeta. Üzerimdeki yepyeni, sert kumaşlı Akkaya Koleji forması tenime batıyor, göğsümdeki o yaldızlı okul arması beni boğuyordu.İçeri girdiğimde doğrudan sınıfımı aramak yerine, o bitmek bilmeyen devasa koridorlarda yürümeye başladım
Duvarlarda okulun kazandığı lüks kupalar, şatafatlı sergi fotoğrafları ve en başta da o devasa holding amblemleri asılıydı. Koridorlarda amaçsızca gezinirken, etraftaki öğrencilerin gruplar halinde toplanmış, beni baştan aşağı süzüşlerini, gözleriyle üstümdeki formanın dikişlerini bile inceleyişlerini izledim.
Kızların saçlarındaki kusursuz fönlerden, erkeklerin kollarındaki o pahalı saatlerden ve aralarında döndürdükleri lüks araba muhabbetlerinden daha ilk on dakikada tiksinmiştim.
'Bunlar kendilerini ne sanıyor gerçekten?' diye geçirdim içimden, bir panonun önünde durup üzerindeki afişleri inceliyormuş gibi yaparken.

Hayatlarında bir kez bile olsun tırnaklarıyla bir şey kazımamış, her şeyi önlerine hazır bulmuş bu asalak sürüsü gelmiş bana tepeden bakıyordu. Okulun o yüksek tavanlı koridorlarında yürümeye devam ettikçe içimdeki o yabancılık hissi saf bir öfkeye dönüştü.

Burası bana göre değildi...

Giriş katındaki panoları, laboratuvarların önündeki o geniş bekleme alanlarını tek tek geçtikten sonra, nihayet üst katlara, sınıfların olduğu bölüme doğru merdivenleri tırmandım.
12-A sınıfının tabelasını gördüğümde duraksadım, derin bir nefes alıp üstümü düzelttim ve kapıyı sertçe itip içeri girdim.
Yüzüme çarpan o laçka ve gürültülü hava başımı ağrıtmaya yetti. Sınıfın ortasında birkaç erkek çocuk, en son gittikleri yurt dışı tatilini ballandıra ballandıra anlatıyor, kızlar ise birbirlerinin pahalı çantalarını inceliyordu.
Kimsenin yüzüne bakmadım, tek bir göz teması bile kırmadım. Adımlarımı dik ve kendinden emin tutarak cam kenarındaki en arkalara yakın boş sıralardan birine ilerledim.
Çantamı sıranın üzerine adeta bir sınır çizgisi çeker gibi sertçe bıraktım. Kulaklıklarımı çıkarıp telefonuma taktım, ses seviyesini dış dünyadaki tüm o samimiyetsiz gürültüyü köleyecek kadar yükselttim. Başımı buz gibi soğuk olan pencere camına yaslayıp gözlerimi dışarıdaki gri gökyüzüne diktim.

Etrafımda kimin ne yaptığını, sınıfa kimin girip çıktığını, öğretmen masasının etrafında dönen o yapay arkadaşlıkları zerre umursamadım. Ben sadece bu okulda hayatta kalmak ve bana bulaşmaya cüret edecek ilk kişiye haddini bildirmek için gardımı almış, sabah derslerinin bir an önce bitmesini bekliyordum. Zaman benim için adete ağır ve yavaş aktı.

Ders zili nihayet çaldığında, sabahtan beri oturduğum o ahşap sıranın ve içimde bunalmış , terlemiş bir haldeydim
Boğazımdaki o kupkuru hissiyatı yok etmek, sadece bir su alabilmek için alt kattaki kantine indim. Kantine adım attığım an karşılaştığım manzara ise sinir katsayımı bir kat daha artırdı.

Kantin sırası tam bir kaos alanıydı; birbirinin üzerine çıkan, cüzdanlarındaki paraları havada uçuşturan, sıranın en önündeki kantinciye emirler yağdıran şımarık bir kalabalık vardı. Sabırla, sıranın bana gelmesini beklemeye başladım.
Tam o sırada, arkamdan gelen gürültülü, tüm kantin katında yankılanan arsız bir kahkaha işitildi. Arkamı dönüp bakmaya bile tenezzül etmedim. Ama birkaç saniye sonra, formasını bile bir saygısızlık abidesi gibi taşıyan bir çocuk, yanındaki o dalkavuk tayfasıyla birlikte sıradaki hiç kimseyi, en ufak bir kuralı bile umursamadan kantini kendi şahsi mülküymüş gibi yararak en öne daldı.
Öyle kaba ve fütursuzca bir hamle yapmışlardı ki, çocuk yanımdan geçerken omzu omzuma çarptı. Dengemi korumak adına bir adım geri atmak zorunda kaldım
İçimdeki o sabahtan beri biriken öfke barutu, o sert temasla birlikte infilak etti. Bu hayatta çok şey kaybetmiş olabilirdim ama gururumu ve sınırlarıma tecavüz edilmesine izin verme lüksümü asla kaybetmemiştim.
Bu zamana kadar eski okulumda da, sokakta da kimsenin beni ezmesine, yok saymasına izin vermemiştim; şimdi bu paranın şımarttığı züppeye mi boyun eğecektim? Geri adım atmadım.
Aksine, aramızdaki o mesafeyi kapatarak tam arkasında bittim. Ve seslendim
"Sıra diye bir şey var arkanda,farkindasın değil mi
Herkes burada senin o keyfini beklemek zorunda değil"
Sözlerim kantinin o yüksek tavanında yankılanırken, etraftaki o şımarık gürültü bir anda bıçak gibi kesildi.
Önüme kaynak yapan o çocuk, adımlarını durdurdu. Ağır çekimde arkasını dönüp bana baktığında, gözlerinde daha önce muhtemelen hiç tatmadığı saf, afallamış bir şaşkınlık dalgası gördüm. Bu okulda ona, yani o çocuğa, bu tonda konuşmaya, onun o sarsılmaz krallığına çomak sokmaya cesaret eden ilk kişiydim. Çocuk birkaç saniye bana, gözlerimdeki o dik başlı nefrete baktı.
Ardından, bozuntuya vermemeye çalışarak dudaklarının kenarını yavaşça yukarı kıvırdı ve yüzüne o insanı çileden çıkaran ukala, sinir bozucu gülümsemesini yerleştirdim.
Bana doğru tehlikeli bir şekilde bir adım yaklaştı, boy farkını hissettirmek ister gibi tepemden baktı.
"Yeni misin sen??"
dedi, sesindeki o gevşek, her şeyi satın alabileceğine inanan umursamaz tınıyla. "Ses tonun fazla iddialı ama buranın düzenini bilmiyorsun galiba".
"Yüzüne bakarken gözlerimi pervasızca devirdim. sakin kalmalıydım.
"Düzen dediğin şey başkalarına saygısızlıktan ibaretse ,evet bilmiyorum. Ve senin gibi birinden öğrenmeye hiç de niyetim yok :)"dedim.
Kelimelerimin her birini üzerine basa basa, adeta bir tokat gibi yüzüne çarptıktan sonra hiç beklemedim. Sağ omzumla, onun o geniş omzuna sertçe, bilerek çarparak sıranın en önüne geçtim. Kantincinin masasına parayı fırlatıp suyumu aldım ve arkamda şok içinde bir kalabalık bırakarak kantinden dışarı adım attım

Kısa mu oldu uzun mu oldu bilemedim ilk bölüm için daha uzatmak istedim ama vazgeçtim ikinci bölüme yazarım artık umarım beğendiniz umuyorum beğenilirse devam ederim (Hatalarım için kusura bakmayın zamanla gelişeceğimm:))
-iyi günler 💜🫠