13. bölüm · Kalbimin Baş Belası
13.Bölüm : Yalan mı doğru mu?
Deniz
Rusya'nın o sakin, üç günde bir yağan yağmurlu havasını arkamda bırakıp Türkiye’ye, beni buralardan süren o fırtınanın tam kalbine geri dönmek hayatımda aldığım en büyük kumardı. Ayrılığımızın üzerinden tam bir ay geçmişti. .
Kumsal'ın telefonda o gizemli sesten duyup bana anlattığı karanlık şeyler içimi kemiriyordu ama beni asıl buraya getiren şey korku değildi; karnımda büyüyen o masum candı. Kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Rusya'daki doktorların verdikleri ilaçları kendi dilimde rahatça sormak, Türkiye'deki kendi doktoruma gizlice görünmek ve evimdeki odamdan bebeğim için çok özel olan birkaç anıyı yanıma almak istemiştim..
Sadece iki günlüğüne, kimseye görünmeden gelip gidecektim. Annem olacak o şeytan kadına haber vermemiştim; zaten benden kurtulduğu için o kadar mutluydu ki, yokluğumu fark etmezdi bile.Büyük güneş gözlüklerimi gözüme takıp, başıma geçirdiğim kapüşonun altında gizlenerek eski mahallemin iki sokak arkasındaki o küçük, tenha tıp merkezinden içeri süzüldüm.
Doktorum muayeneyi yapıp bebeğimin kalp atışlarını bana ilk kez dinlettiğinde, o küçük odada hıçkırıklarımı tutamadım. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken içimden sadece Teoman'ın adı geçiyordu.
"Bebeğimiz çok iyi Deniz Hanım , ama kendine çok daha iyi bakmalısınız, stres sizi bitirebilir çok dikkatli olun lütfen "
demişti doktor. Hastaneden çıktığımda elimde ultrason fotoğrafıyla mahallenin arka sokaklarından birinde, kimselere burun buruna gelmemek için adımlarımı hızlandırdım.Tam o eski, her zaman oturduğumuz kafeteryanın sokağına saptığım sırada karşı kaldırımdaki bahçe kapısı açıldı.
Refleksle başımı o yöne çevirdiğim an dünyam durdu, dizlerimin bağı çözüldü. O da buradaydı
Teoman ....
Bir aydır sadece rüyalarımda gördüğüm, kokusunu özlemekten delirdiğim adam tam karşımdaydı. Ama o benim bıraktığım neşeli, hayaller kuran Teoman değildi.
Üzerindeki o siyah hırka omuzlarından sarkıyordu, saçları dağılmıştı ve gözlerinin altındaki o koyu halkalar kalbime bir bıçak gibi saplandı. Hayattan tamamen elini eteğini çekmiş, fersiz gözlerle yere bakarak yürüyordu. Herzamankinden daha da bitkin duruyordu.Korkuyla arkamı dönüp kaçmaya çalışarken ayağım kaldırımdaki bir taşa takıldı ve elimdeki çantam yere fırladı.
İçindeki her şey, o tıp merkezinden aldığım ultrason fotoğrafı bile sokağın ortasına saçıldı.Çıkan sesle Teoman aniden başını kaldırdı. Gözleri önce yerdeki eşyalara, sonra yavaşça bana kaydı.
Gözlüklerimin altından bile beni tanıdığını, o fersiz gözlerine aniden oturan o büyük şok dalgasından anladım. Olduğu yerde donakaldı, dudakları titredi.
"Deniz...?" diye fısıldadı, sesi rüzgarda kaybolup gidecek kadar çaresizceydi.
"Sen... sen gitmemiş miydin?"
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi vururken hızla yere eğildim. Titreyen ellerimle eşyalarımı apar topar çantama tıkıştırmaya başladım.
Tam o sırada Teoman'ın bakışları kaldırımın kenarına savrulan beyaz, küçük kağıda kilitlendi. Üzerinde siyah beyaz, bulanık bir bebek karaltısı olan o ultrason fotoğrafına...
Teoman gözlerini kırpmadan fotoğrafa baktı, ardından gözleri kağıdın en üstünde, hastane isminin hemen yanında yazan o isme kaydı: deniz
Beyninden aşağı kaynar sular dökülmüş gibi fotoğrafa bakarken, ben daha fazla bir şey görmesine izin veremezdim. Can havliyle öne atılıp fotoğrafı yer kapar gibi aldım ve çantanın içine fırlattım.
Fermuarı hızla çekerken bir aydır büyüyen ve hırkamın altında hafifçe belli olan karnımı ondan gizlemek için diğer elimi panikle önüme siper ettim.
Eğer o adamlar bizi birlikte görürse Teoman'ı öldüreceklerdi.
"Teoman, yaklaşma ne olur..."
diye fısıldadım, çantamı göğsüme bastırarak ayağa kalktım ve hızla arkamı dönüp gitmeye başladım.Ama sadece iki adım atabilmiştim. Teoman arkamdan yetişti ve buz gibi titreyen eliyle kolumu sıkıca kavradı.
Beni durdurdu. Dokunuşu tenimi yakarken, o bir aydır biriktirdiği tüm o hırs, kırgınlık ve çaresizlik sesine yansıdı. Gözlerimin içine o kadar hesap sorar ve paramparça bir ifadeyle baktı ki, ciğerim söküldü.
"Benden bu kadar erken mi vazgeçtin Deniz? Bizi, kurduğumuz o geleceği arkanda bırakıp gitmek bu kadar kolay mıydı senin için?"
Korkuyla etrafıma bakındım, o karanlık adamların her an bir köşeden çıkıp silah patlatmasından ödünç alıyordum bu korkuyu.
"Teoman, yalvarırım bırak beni... Şimdi sırası değil, çok özür dilerim ama gitmem lazım," dedim,
Teoman kolumu daha da sıkı tuttu, gözlerindeki şüphe dalgası iyice büyümüştü.
"Hiçbir şey anlamıyorum Deniz! Ne demek şimdi sırası değil? Peki o yerdeki görüntü neydi? O ultrason görüntüsü ne, üzerinde neden senin adın yazıyor?!"
Soruları üst üste geldikçe nefesim kesilmeye başladı. Hem Teoman'ın sarsıcı yakınlığı, hem o fotoğraftaki sırrın açığa çıkma korkusu, hem de o adamların Teoman'ın canını yakacağı dehşeti beynime hücum etti. Karnıma keskin bir sancı saplanırken gözlerim aniden karardı.
Stres ve baskı vücudumu tamamen kilitlemişti.
"Teoman..."
diye fısıldayabildim sadece. Dizlerimin bağı tamamen çözüldü, dünya etrafımda hızla döndü ve Teoman’ın şok içinde adımı haykıran sesini en son duyarak onun kollarına doğru bilincimi kaybederek yığıldım.
Teoman
Deniz kollarımın arasına bir yaprak gibi yığıldığında kalbimin tamamen durduğunu hissettim. Onu o kaldırımın üzerinde çaresizce tutarken dünyadaki tüm sesler kesilmişti.
"Deniz! Deniz, aç gözlerini ne olur!"
hiçbir tepki vermiyordu. Onu kucağıma aldığım gibi caddenin arkasındaki o tıp merkezine doğru çılgınlar gibi koşmaya başladım. İçimdeki korku, bir ay boyunca çektiğim o haksız ayrılık acısını bile silip süpürmüştü.
Sadece yaşasın istiyordum.
Hastanenin beyaz, soğuk koridorunda sedyeyle onu içeri aldıklarında kapının önünde bir ileri bir geri yürümeye başladım. Ellerim titriyordu, üzerimdeki o siyah hırka sırılsıklam olmuştu. Kafemizin önünde patlayan o silah sesinden ve Deniz'in ani gidişinden sonra hayatım zaten darmadağındı.
Şimdi ise bir ay sonra aniden karşıma çıkışı, benden kaçışı, yerdeki o ultrason görüntüsü ve üzerinde yazan "Deniz" ismi kafamın içini paramparça ediyordu.
Yarım saat sonra beyaz önlüklü doktor odadan çıktı. Elindeki dosyaya bakarak doğrudan bana doğru yürüdü.
"Eşi misiniz?" diye sordu doktor, gözlerimin içine bakarak.Boğazım düğümlendi, bir an ne diyeceğimi bilemedim ama o anın telaşıyla sadece başımı sallayabildim. Konuşacak dermanım yoktu.Doktor derin bir nefes alıp dosyayı kapattedı.
"Merak etmeyin, kendisi de bebeği de gayet iyi,"
dedi.Doktorun kurduğu o cümleyle beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Kulaklarım sağır edici bir gürültüyle uğuldarken, sırtımın arkasındaki soğuk duvara çarpıp kalakaldım. Bebek mi? Ne bebeği? Doktor durumumu fark etmeden konuşmaya devam etti:
"Fakat çok büyük bir stres yapmış. Vücudu bu baskıyı kaldıramamış. Eğer böyle devam ederse düşük yapması çok yakın, risk kapıda. Çok daha dikkatli olmalısınız. Zaten kendisini sabahki kontrolünde de açıkça uyarmıştım, stresten uzak durması gerektiğini söylemiştim. Ama sanırım beni pek dinlememiş. Şimdi içeri girip yanına refakat edebilirsiniz, sakinleşmesi gerekiyor."
Doktor yanımdan yürüyüp giderken ben olduğum yerde, o dehşet verici gerçekle baş başa kalmıştım. Deniz hamileydi.
Dört haftalık hamileydi...O an içime zehirli bir yılan gibi o korkunç şüphe süzüldü. Göğsüm sıkıştı, nefesim kesildi. Bu bebek... benden miydi? Yoksa bir ay önce bana kafede o acımasızca, "Seni hiç sevmedim, sadece bir denemek istemiştim" derken gerçekten hayatında başkası mı vardı?
Beni o gün gerçekten bir başkası için mi bırakıp gitmişti? Rusya'ya kaçmasının, izini kaybettirmesinin sebebi benden kurtulup o adamdan olan çocuğu gizlemek miydi?Kafamın içindeki sesler beni delirtmek üzereydi.
Bir yanda ona duyduğum o deli gibi özlem ve aşk, diğer yanda ihanete uğramış olmanın verdiği o korkunç, yıkıcı sızı... Dişlerimi sıktım, kapının koluna uzanırken ellerimin titremesine engel olamadım. Odaya girip o gözlerin içine bakacak ve ne pahasına olursa olsun o sorunun cevabını alacaktım.
Kapının soğuk metal kolunu sertçe indirip odaya adeta bir fırtına gibi daldım. İçimde bir aydır biriken o kırgınlık, öfke ve doktorun az önce söylediği kelimelerle harlanan o zehirli şüphe dalgası beni boğmak üzereydi.
"Bu bebek benden mi, yoksa o gün beni gerçekten başkası için mi terk ettin?"
sorusu beynimin duvarlarına vuruyordu. Gözlerimden ateş fışkırarak yatağa doğru döndüm; o saniyede Deniz’in yakasından tutup benden ne sakladığının hesabını sormak istiyordum.
Ama adımlarım yatağın tam ucunda aniden çakılı kaldı. İçimdeki o hırçın öfke fırtınası, saniyeler içinde buz kesti.
Deniz uyanık değildi.
Beyaz hastane çarşaflarının arasında, kolundaki seruma bağlı bir şekilde sessizce uyuyordu.Yüzü o kadar solgundu ki, bembeyaz teni neredeyse çarşaflarla birleşmişti.
Dudakları kurumuş, gözlerinin altındaki o koyu halkalar bir ayda ne kadar yıprandığını kanıtlar gibi ortaya dökülmüştü. Uykusunda bile kaşları hafifçe çatıktı, sanki kabus görüyordu. O kadar bitkin, o kadar kırılgan duruyordu ki...
Karşımdaki bu solgun, çaresiz hali görünce içimdeki o öfkeli adamdan eser kalmadı. Ona kıyamadım. Bu bebek benden olmasa bile, şu an bunun hiçbir önemi yoktu.
Bu bebek Deniz'in canından bir parçaydı ve onun bu bebeği düşürmesine, bu acıyı yaşamasına asla izin veremezdim. Kendi canımın acısını, gururumu, ihanet şüphelerimi bir kenara ittim.
Öfkemi boğazıma gömdüm.Yatağın kenarına sessizce, sanki basarsam uyanacak ve o ürkecekmiş gibi parmak uçlarımda adımladım. Yanındaki sandalyeyi hiç ses çıkarmadan çekip oturdum.
Dirseklerimi dizlerime yaslayıp yüzümü ellerimin arasına aldım ve uyuyan yüzünü izlemeye başladım. Kalbim acıyla kasılırken, içimden ona doğru fısıldadım:
"Sana hiçbir şey sormayacağım Deniz... Kendini toplayana kadar, o bebek güvende olana kadar tek bir soru bile yok. Söz veriyorum."
Tam o sırada Deniz uykusunda hafifçe kıpırdandı, kirpikleri titredi ve gözlerini yavaşça araladı. Beni başucunda, sandalyede otururken gördüğü an gözlerine saf bir korku ve şok dalgası oturdu.
Panikle yatakta doğrulmaya, hırkasıyla karnını benden gizlemeye çalıştı.
"Kımıldama, Uzan yalvarırım, kendini zorlama."
Deniz şok içinde, göz yaşlarının arasından bana bakıyordu. Benden sert bir tepki, bir hesap sorma beklediği her halinden belliydi.
"Teoman... ben...Çok özür dilerim, benim hemen gitmem lazım..."
"Hiçbir yere gitmiyorsun,Doktor her şeyi söyledi Deniz. Düşük riskin varmış. Çok büyük bir stres yaşamışsın. Bu yüzden sana hiçbir şey sormayacağım. O yerdeki fotoğrafı, bana neden yalan söylediğini, neden kaçtığını... hiçbirini sormuyorum. Sadece sakin ol ve uzan. Şu an tek önemli olan şey senin ve o bebeğin sağlığı. Tamam mı?"
Deniz işittiği bu sözlerle birlikte adeta buz kesti. Benden bir fırtına beklerken karşılaştığı bu sonsuz şefkat karşısında gözlerindeki yaşlar sicim gibi yanaklarından süzülmeye başladı. Elini yavaşça karnının üzerine koydu, bana o kadar muhtaç ve o kadar büyük bir çaresizlikle baktı ki, içimdeki o şüphe canımı yaksa da doğru şeyi yaptığımı anladım.
Deniz'in gözlerinden akan o sessiz yaşlar hastane yastığına süzülürken, elini sıkıca karnının üzerine koyuşunu izledim. Bana bakarken gözlerinde öyle büyük bir acı, öyle çaresiz bir korku vardı ki...
Sanki o an odada sadece ikimiz yoktuk; kapının arkasında pusuda bekleyen, bizi izleyen gizli bir tehlike varmış gibi sürekli gözü kapıya kayıyordu.
"Teoman..Neden böyle yapıyorsun? Neden bana bağırmıyorsun, hesap sormuyorsun? Yapma ne olur... Bana böyle iyi davranma."
"Söyledim ya Deniz,"
yatağın kenarındaki eline doğru hafifçe uzanarak ama onu ürkütmemek için dokunmayarak.
"Şu an tek bir sorunun bile sırası değil. Sen ve o bebek iyi olun, gerisi umurumda değil."
Deniz hızla başını iki yana salladı, gözlerindeki o korku dalgası aniden büyüdü. Benim onun yanında durmam, bu bebeğe ve ona sahip çıkma ihtimalim onu sakinleştirmek yerine daha da paniğe sürüklüyor gibiydi.
Benim onun yanında kalmamın, benim hayatımı tehlikeye attığına inanıyordu.Dişlerini sıktı, hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak gözlerimin içine buz gibi bakmaya zorladı kendini.
Az önceki o muhtaç kız gitti, yerine yine o kafede beni yıkan o acımasız maske geldi.
"Bana acımana gerek yok Teoman,"
dedi, sesi titrese de kelimeleri kalbime iğne gibi batıyordu. "Soru sormuyorsun çünkü sormaya korkuyorsun. Duymak isteyeceğin cevaplar yok bende."
Kaşlarımı çattım, içimdeki o zehirli şüphe yeniden uyandı.
"Ne demek istiyorsun Deniz?"
"Bu bebek senden değil,"
dedi aniden, yüzüme baka baka o korkunç yalanı söyledi. Elini karnından çekip yorganın altına gizledi.
"Sana o gün kafede gerçeği söylemiştim, sadece bir hevisti ve bitti diye. Rusya'ya da keyfimden gitmedim. Hayatımda... hayatımda başka biri var Teoman. Bu bebek onun. O yüzden benim başımda beklemene, bana şefkat göstermene gerek yok. Lütfen git artık."
Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Kulaklarım yeniden sağır edici bir gürültüyle uğuldamaya başladı. Söylediği her kelime göğüs kafesimi parçaladı ama tam ayağa kalkıp öfkeyle bağıracağım sırada, monitördeki kalp atış hızının aniden yükseldiğini, Deniz'in korkudan ve stresten nefes nefese kaldığını fark ettim. Doktorun uyarısı aklıma geldi:
"Düşük riski var..."lafı aklıma geldi ve sırf o bebek zarar görmesin diye öfkemi bir kez daha yuttum. Ayağa kalktım, ceketimi elime alırken ona son kez baktım.
"Yalan mı söylüyorsun, doğru mu söylüyorsun bilmiyorum Deniz,Ama bu odadan çıksam bile, sen bu hastaneden tamamen sapasağlam taburcu olana kadar kapının önünde bekleyeceğim. O bebek kimden olursa olsun... senin canın yanmasın diye burada kalacağım."
-Begenilerinizi ve yorumlarınızı bekliyorum bilinmeyen numarayı kimse bilememisti başka kim olabilir ,zaten diğer bölüm kim olduğunu görürsünüz ;))
Ya bilmiyorum sizce kitap nasıl ilerliyor hızlı mı kötü mü yoksa anlamsız mı
elestirecekseniz kaba olmayacak bir şekilde derseniz sevinirim
