5. bölüm · Kalanlar Ve Kaçanlar
5. Bölüm |İnci’nin Laneti|
Hazırsanız,
Başlıyoruz…
***
8 Yıl Önce Geçmişte:
Elindeki eski telefonu ile bakışıyordu Gece. Büyük bir karar alma aşamasındaydı. Eğer şimdi bu telefonu açıp onu ararsa uğruna mücadele ettiği her şey mahvolabilirdi.
Evini terk etmesinin üstünden bir hafta geçmişti. Bu süreçte önce adını değiştirmek için başvuru yapmış ve yeni kimliğini aldığı anda kendisini öğrenciler için açılmış eski bir pansiyonda bulmuştu. Birikmiş parası onu bir kaç ay idare ederdi. Bu günün geleceğini bildiği için yıllar önce başlamıştı para biriktirmeye.
Yine de bu paraya güvenerek rahat etmiyordu. Kendisine iş bulmuştu. Alışkındı çalışmaya. Eskiden gece gizlice evden kaçar ve part time işlere giderdi. Çünkü ailesi bilse çalışmasına asla izin vermezlerdi.
Pansiyonun yanında ki küçük lokantada garsonluk yapıyordu. Gün sonu olduğu için mekan boştu. Temizlik yapıp çıkacaktı. Ama o esnada lokantanın televizyonunda görmemesi gereken bir haberi görmüştü.
İZMİR ÇEVRE YOLUNDA ZİNCİRLEME KAZA!
Haber başlığına gözü takılınca oturup izlemişti. Ve izlediği anda dünyası başına yıkılmıştı. Ölenler listesinde amcasının da adı vardı.
Lena’nın babası ölmüştü.
Panik olmuş, üzülmüş, Lena’nın ne halde olduğunu merak etmişti. Lena’nın annesi çok küçükken ölmüştü ve sahip olduğu tek ebeveyn babasıydı. Dolunay amcasını çok sevmezdi. Baskıcı, otoriter, ve Lena’nın hayatını ona zehir eden biriydi. Yine de ölümüne sevinecek değildi. Fakat asıl endişelendiği kişi Lena’nın şu an ne halde olduğuydu.
Aramak istemişti. Ama ararsa yerini öğrenirlerdi. Mücadele ettiği her şey mahvolurdu. Artık geri dönemezdi. Adı soyadı bile farklıyken bu yoldan dönüş yoktu. Dönmekte istemiyordu. Ama Lena’yı bu acıyla yanlız bırakması mümkün değildi.
Kuzey yanında, bana ihtiyacı yok diye düşündü. Bu şekilde üç gün geçti. İçi hala rahat etmiyordu. Cenaze işlemleri çoktan bitmiş olmalıydı. Saat gece yarısı olmuştu. Eski telefonunu çıkarmıştı. Ona ulaşamasınlar diye hattını parçalamış kendine yeni bir telefon almış olsada eskisini atmamıştı. Satmayı düşünüyordu. Fakat henüz satmaya fırsatı olmadan lazım olacağını düşünmemişti.
Telefonu açtı ve numaralardan Lena’nın numarasını buldu. Yeni telefonuna numarayı yazdı. Aramak istiyordu ama korkuyordu. Lena’nın her şeyi gidip ailesine söylemesinden ve yerini bulmalarından korkuyordu.
Düşündü ve Korkusunun Lena’dan önemli olmadığına karar verdi. Onu aradı. Telefon açılmadı. Saat çok geçti ve bilinmeyen numaradan gelen bir aramayı açmaması normaldi.
Yine de pes etmedi Gece. Defalarca kez aradı. En sonunda Telefon açıldığında karşı taraftan “Alo?” Diyen ağlamaktan sesi kısılmış Lena’yı duydu.
Sesini duyunca bile çok özlediğini fark etti. Yutkundu ve bir süre ne diyeceğini düşündü. “Lena benim.” Diyerek söze girdiğinde telefonun ucundan “DOLUNAY! DOLUNAY SEN NEREDESİN?” diye bir bağırış geldi. Bunu beklediği için şaşırmadı. “Lena sakin sol. Ben iyiyim. Asıl sen nasılsın?” Dedi.
Bunun üstüne telefonun diğer ucundan Lena’nın hıçkırıklara boğularak ağlamasını duydu.
“Sen ne yaptın! Sen nerdesin! Ben ne haldeyim biliyor musun?” Dedi ağlayarak. Öyle çok ağlıyordu ki nefes almakta zorlanıyordu. Dolunay’ın da gözleri yanmaya başladı ama ağlamadı. Artık ağlamak yoktu. “Lena her şeyi açıklayacağım ama sakın benimle konuştuğunu kimseye söyleme. Babanı öğrendim. O yüzden aradım seni.” Dedi.
“YA HALA KİMSEYE SÖYLEME DİYOR!” diye bağırdı Lena hattın diğer ucundan. “ANNEN BABAN DELİRDİ! ARKANDA GİDİYORUM BENİ ARAMAYIN YAZAN BİR NOT BIRAKIP EVİ TERK ETMEK NE DEMEK? BİZE NASIL HABER VERMEZSİN? HADİ ANNENLERİ GEÇTİM KUZEY VE BANA NASIL SÖYLEMEZSİN? BEN NE HALDEYİM HABERİN VAR MI?” dedi var daha çok ağladı.
Gece’nin vicdanı sızlıyordu ama pişmanlık hissetmiyordu. Sessizce Lena’yı dinliyor öfkesini saçmasını bekliyordu. “Babam öldü. Annem zaten yok. Sen de gittin. Kimsem kalmadı…” dedi ve daha çok ağladı. Gece acıyla yutkundu. Tek diyebildiği “Özür dilerim.” Oldu.
“Özür dileme! Geri dön. Ne olursun geri dön Dolunay ben çok kötüyüm.” Dedi Lena hıçkırıklar eşliğinde. Gece o bu haldeyken durumu nasıl açıklayacağını bilmiyordu. Artık adım Dolunay değil dese muhtemelen Lena iyice çıldırırdı.
“Gelemem Lena. Artık geri dönmeyeceğim. Ben kendime yeni bir hayat kuracağım. Seni aradım çünkü babanı öğrendim. Yanlız kalmanı istemedim. Ama bu kadar. Kimseye söylemeyeceksin seninle konuştuğumu. Bu numaradan kimseye bahsetmeyeceksin.” Dedi.
“Neden?” Dedi Lena. Neden yapıyorsun bunu? O kadar mı kötü her şey?”
Gece sustu. Cevap vermek istemedi. Her şey sandığından daha kötü benim için. Demek istedi. Daha fazla katlanamıyorum gitmesem ölecektim. Demek istedi. Ama sustu. “Artık geri dönüşü yok Lena. Beni beklemekten vazgeçin.” Dedi.
Lena’nın burnunu çekme sesi duyuldu. “Kuracağın yeni hayatta bana ve Kuzey’e yer yok belli ki.” Dedi duygusuzca.
Gece panikledi. “Bunun sizinle ilgisi yok! Ama gideceğim yere benimle gelemezdiniz. Her şeyi geride bıraktım Lena. Adım bile Dolunay değil benim artık. Size de her şeyi bırakın benimle gelin diyemezdim. Kuzey’in de bir hayatı var. Üniversiteye gidiyor, kız arkadaşı var onunla çok mutlu. Artık bana ihtiyacı yok.” Dedi. Bunlar gerçekler miydi yoksa kendini mi kandırıyordu bilmiyordu. Tek bildiği Kuzey’in gittiği yeri bilse gelip onu sürükleyerek geri döndürmeye çalışacağıydı.
Lena bir müddet sessiz kaldı. “Peki ben?” Dedi.
Anlamadı Gece. “Ne?”
Tekrar burnunu çekti Lena. “Kuzey’in bir hayatı var evet. Belki gerçekten sana ihtiyacı kalmadı. Ama ben? Evden bile çıkamıyorum doğru düzgün. Annem yok. Babam yok. Sende gittin. Benim de senin gibi bir hayatım yok. Beni neden bıraktın?”
Durdu Gece. Onun açısından bakmamıştı hiç. Amacı onları bırakmak değil kendini kurtarmaktı ama bunu söyleyemezdi. “Ne yapsaydım Lena? Gel desem gelir miydin sanki?”
Lena beklemedi ve cevap verdi. “Gelirdim. Hep öyle yapmadım mı? Sen nereye gittiysen, nereden atladıysan bende peşinden atlamadım mı? Beni tanımıyormuşsun gibi konuşma. Gel desen gelirdim.”
Gece sessiz kaldı. Gözleri ağlamak için yanıyordu ama ağlamadı. “Üniversite tercihlerini yaptın mı?” dedi.
“Hayır.” Dedi Lena. “Fırsat olmadı.”
Gece dişlerini alt dudağına geçirdi. “Her şeyi geriden bırakman, adından bile vazgeçmen gerekse yine gelir miydin?” Dedi.
Lena düşündü. Bir hayatı yoktu. Evden çıkamıyordu. Arkadaşı yoktu. Annesi babası yoktu. Dolunay gitmişti. Sahip olduğu her şeyi kaybetmişti. Son iki yılı zaten odasında ölü gibi sadece ders çalışarak hayatta kalmakla geçmişti.
Belki onunla gidersem yeni bir hayatım olur. Dedi kendi kendine.
“Gelirdim Dolunay.” Dedi kendinden emin bir şekilde. Belki de hayatında ilk defa kendi kararını bu kadar net bir şekilde veriyordu.
Gece inkar edemeyeceği bir mutlulukla doldu. Onu çok özlemişti. “O halde gel. İstanbul’a giden ilk otobüse atla. Seni otogardan alırım.”
Böylece ertesi gün Lena Dolunay’ın yanına geldi. İkisi de çok gençti. İkisi de verdikleri büyük kararın sonuçlarını önemsemedi. El ele yeni bir hayat inşa etmeye karar verdiler.
Hiç kimsenin baskısı olmadan kendi kararlarını verebilmek için
~
Günümüz:
Uçak Rusya Havalimanına iniş yapmıştı. Defne ile birlikte Arin'in verdiği plakanın bulunduğu limuzine binmiş açık artırmanın yapılacağı otele gidiyorduk. Limuzinin şoförü ve onun yanında oturan kişide birlikten olduğu için şimdilik rahattık. Birliğe katılmamızın ilk haftasını devirmeden başımızı belaya sokmayı başarmıştık.
Limuzin bir saatlik yolculuğun ardından Rusya'nın lüks otellerinden birinde durdu. Girişte bir sürü gazeteci vardı ve birde kırmızı halı serilmişti. Ön koltukta oturan siyah takım elbiseli ve gözlüklü adam inip bizim kapımızı açtı. yüzümüzde maskelerimiz ile araçtan indik. İkimizde giydiğimiz yüksek topuklularla ördeğe benzemeden yürümekte oldukça zorlanıyorduk. Şimdiden ayaklarımı ağrıtan bu ayakkabılara gece boyu nasıl katlanacağımı bilmiyordum.
Otele giriş yaptığımızda tavandan sarkan büyük taşlı bir avize göze çarpan ilk şey olmuştu. Duvarlar krem ve gold karışımı detaylarla doluydu. Tam karşımızda sağ ve sol tarafa uzanan büyük merdivenler vardı. Salonun ortasında ise bir kaç yüksek masa vardı. Çevrelerinde toplanmış maskeli önemli insanlar bir şeyler hakkında konuşuyordu. Merdivenlerin altına sahne kurulmuştu. Muhtemelen birazdan orada açık artırmaya sunulan eşyalar sergilenecekti.
Nereye gitmemiz gerektiği hakkında bir fikrimiz olmadığı için doğaçlama yapıyordum. Defne de bana ayak uyduruyordu. Neyseki içeri girdiğimizde karar vermemize gerek kalmamıştı. Beyaz takım elbiseli ve leopar desenli kravatı olan bir adam bize doğru yaklaştı. Taktığı maskede tıpkı kravatı gibi leopar desenliydi. En korkunç olanı ise neredeyse diz kapağına gelen leopar desenli çizmelerini beyaz pantolonunun üstüne çekmiş olmasaydı.
Bu rezalet kombini çok düşünmüş müydü acaba?
"Hanımlar!" Dedi fransız aksanlı bir İngilizce ile. İngilizcem oldukça iyi değildi ama konuşulanların tamamını anlayabiliyordum. Defne İngilizce konusunda benden daha iyiydi. "Hoş geldiniz."
İzlediğim zengin dizilerinde böyle davetlerde neler yaptıklarını düşündüm hızlıca. Elimi adama doğru uzattığımda zarifçe beyaz eldivenli parmaklarını parmaklarıma doladı ve elimin tersine dudaklarını bastırdı. Bunu yaparken yeşil gözleri bir an olsun benden ayrılmamıştı. Berbat kombinini saymazsak genç ve uzun boylu bir adamdı. Gözleri yeşil saçları ise kumraldı. Sakalları düzgünce traş edilmişti ama bıyıkları ince bir şekilde iki yana uzuyordu. Elime değen dudaklarından ötürü iğrenmeden edemedim. Elimin tersini alnının ortasına çakmadan nasıl durdum bilmiyorum.
"Hoşbulduk bayım." Diye karşılık verdim oldukça berbat ingilizcem ile. Konuşabiliyordum ama aksanım berbattı. Yinede adam bozuntuya vermedi. Çaktırmadan yakasındaki karttan ismini okudum.
Andre Richard.
"Lütfen size masanıza kadar eşlik etmeme izin verin." Dediğinde gülümseyerek "Elbette." Diye cevap verdim. Olabildiğince az konuşarak bu işten sıyrılma peşindeydim.
Andre yanlızca parmak uçlarımdan tuttuğu elimi bırakmadan bizimle ilerlemeye başladı. Biraz ilerlediğimizde bizi bir masanın önünde durdurdu. Masada bizim aksimize iki adam ve bir kadın vardı. Kadın tamamen siyah giyinmişti ve maskesinde beyaz kristaller vardı. Saçları tıpkı elbisesi kadar siyahtı. Maskeden ötürü yanlızca gözlerini görebiliyordum. Siyah gözleri vardı fakat lens olduğu bariz belliydi. Çekik gözlerinden yola çıkarak japon veya koreli olduğunu düşündüm. Yakasındaki karttan ismine baktım.
Yoko Takahaşi.
Yoko'nun sağ tarafında duran adamı incelemeye koyuldum bu sefer. Boyu fazlasıyla uzundu. Hatta ona bakarken başımı kaldırmam gerekiyordu. Siyah dalgalı saçları ve koyu kahve gözleri vardı. Siyah takım elbise giymişti. Maskesinde ise desen yoktu. Tamamen siyahtı. Yakasındaki isimliğe baktım.
İvan Yugov.
Son olarak Yoko'nun solunda duran adamı inceledim. Altın sarısı saçları ve mavi gözleri vardı. Gri takım elbisesi ve gri beyaz çizgili maskesi ile pür dikkat Defne'yi süzüyordu. Bunu yaparken hiç bir şekilde çekince göstermeden kızı yiyecekmiş gibi bakıyordu. Yakasındaki isimliğe baktım.
Michael Smith.
Andre bize değil onlara bakarak "Baylar," Dedi. Ardından Yoko'ya özellikle bakarak "Ve tabiki bayanlar." Diye devam etti. Bunu yaparken Yoko'ya çapkın bir sırıtış göndermeyi ihmal etmemişti. "Sizi en kıymetli konuklarımızdan biri olan Saye ve Berfin hanımla tanıştırmak isterim."
Üçününde gözleri Defne ve beni inceliyordu. Aynı şekilde onları süzdüm. Gözlerindeki ifadeden düşüncelerini anlamak hiçte zor değildi benim için. Aslında biraz dikkatli bakınca gözlerin dudaklardan daha çok şey söylediğini herkes görebilirdi. Benimse analiz yeteneğimin bu kadar iyi olmasında savcı olmamın etkisi vardı. Kim yalan söylüyor kim şüpheli davranıyor hemen anlardım.
Şüpheli bir şey dikkatimi çekmemişti. Bir kişi hariç. İvan denilen adam bana tuhaf hissettiriyordu. Bakışlarında fazla derin ve sorgular bir ifade vardı. İkimizi de olması gerekenden fazla incelemişti. Hislerime sonuna kadar güvenirdim. Mantık bile bir noktada insanı yanıltırdı ama hisler asla. Şu anda gözlerinin içine baktığım adam kesinlikle tehlikeli biriydi. Bunu hissedebiliyordum.
Michael bize bakarak "Çok memnun oldum." Dedi ardından Defne'nin elini öpmek için uzandı. Defne mecburen elini ona bırakmak zorunda kaldığında yüzündeki ifadeyi taktığı maske gizlemişti. Michael gözlerini Defne'den ayırmadan dudaklarını elinin tersine dokundurdu. Geri çekildiğinde hızlıca diğerleri ile de tanıştık. Onlar sohbet etmeye başladıklarında izin isteyerek Defne ile yanlarından ayrıldık. Dikkat çekmeden salonda dolanmaya ve etrafı incelemeye başladık. Açık artırmanın başlamasını bekliyorduk. Nihayet sahneye çıkan Andre elindeki kadehe vurup dikkatleri üstüne çekti.
"Değerli konuklarımız hepiniz hoşgeldiniz." Dediğinde minik bir alkış sesi salonu doldurdu. İnsanlar yavaş yavaş sahnenin önündeki sandalyelere oturmaya başlamışlardı. Bizde Defne ile arkalarda bir yere oturduk. Bütün sandalyeler dolarken Andre konuşmaya devam etti.
"Bildiğiniz üzere bu gece burada yıllar önce batan Troksha gemisinin içinden çıkan ganimetleri kutlamak için toplandık. Fakat parçalara geçmeden önce size bu geminin hikayesini anlatmak isterim."
Dikkatle Andre'ye odaklandım. Anlatacağı hikaye ilgimi çekmişti. Bu esnada yanımdaki koltuğa biri oturdu. Başımı çevirip baktığımda İvan Yugov'u görmek beni istemsizce gerdi. Bu adam Arin'in dediği gibi tehlikeli bir mafya falan olmalıydı. Çünkü ona baktığımda tekinsiz bir tip olduğunu hissedebiliyordum.
Göz ucuyla o da bana bakınca zoraki gülümsedim ve önüme döndüm. Andre hikayeyi anlatmaya başlamıştı.
"Efsaneye göre yıllar önce birbirlerine düşman olan iki krallıktan birinin bu düşmanlığa son vermek istemesi ile yola çıkmış bu gemi. İçine barış nişanesi olarak çok kıymetli hazineler yerleştirilmiş. Fakat bir sorun varmış. Bu krallığın prensesi bu düşmanlığın bitmesini istemiyormuş. Bu yüzden gemiyi nasıl durdurabileceğini düşünüyormuş."
Dikkatle dinlemeye devam ettik. Hikayenin gerçek olmadığı belliydi ama yinede insanın ilgisini çekiyordu.
"Prenses o gece bir büyücüye gitmiş. Boynundaki krallığın sembolü olan inci kolyeyi çıkarmış ve ona kara büyü yapılmasını istemiş. Büyücü bu isteğe çok şaşırmış. Yine de prensese karşı gelmeye hakkı olmadığı için inci kolyeyi almış. Prensese nasıl bir büyü istediğini sorduğunda prenses ona 'dokunan herkesi lanetlemesini istiyorum' demiş. Büyücü istediğini yapmış. Kolyeye dokunacak olan herkesin saf öfkenin esiri olmasını sağlamış. Bu öyle bir öfkeymiş ki insanı içeriden öldürüyormuş. Kolye ile temasa geçen herkes artık onun öfkesinin esiri olacakmış. Devamlı olarak içlerinde hissettikleri öfke kendi ölümlerini getirecekmiş. Büyücü bunları prensese anlattıktan sonra kolyeyi ona teslim etmiş. Prensesin ise hesaba katmadığı bir şey varmış. O kolyeyi alırken ona dokunan ilk kişi olduğunun farkında değilmiş. Kendi yaptığı lanet ilk önce ona bulaşmış."
İçimde tuhaf bir kırgınlık hissettim. Anlatılan hikayeye bu kadar anlam yüklemem normal değildi ama elimde olmadan prensesi kendime benzetmiştim.
"Prenses Kolyeyi özenle hazırlamış ve gizlice gemiye bırakmış. Ertesi sabah gemi yola çıkmış fakat oluşan fırtına sonucu alabora olmuş. Kolye diğer hazineler ile birlikte okyanusa karışmış. Lanetlediği tek kişi ise prenses olmuş. Düşman krallıktan kimseye dokunmamış laneti. Kendi sahibinden başka kimse onun öfkesinin karanlığına çekilmemiş. Günler yavaş yavaş ilerlerken prensesin içinde oluşan öfke kendini belli etmeye başlamış. Artık güzel şeyler bile ona çirkin görünmeye başlamış. Günler akıp geçmeye devam etmiş. Prenses kendi yarattığı öfkenin içinde gün geçtikçe boğulmuş. Artık hiç bir şeyin anlamı kalmaz olmuş. Her şeyden nefret etmeye başlamış. En sonunda ise öfkesinden kurtulamayacağını anlamış ve kendi canına kıymış. Öfkeyi yok etmeyi başaramadığı için kendini yok etmiş. Nefreti ondan başka kimseye zarar vermemiş ve sonunu getirmiş."
Nefreti ondan başka kimseye zarar vermemiş ve sonunu getirmiş Diye tekrar ettim içimden. Nefretin ne denli büyük bir işkence olduğunu en iyi ben bilirdim. Bulaşıcı bir virüs gibi insanı içerden öldürdüğünü bilirdim. En kötüsü ise siz o virüsün başkalarına bulaşmasını isterdiniz. Nefretiniz ait oldukları kişilere ulaşsın ve onlara işkence etsin isterdiniz. Ama bu asla olmazdı. Nefret sadece sahibini öldürürdü. Asıl gitmesi gereken yere ulaşmadıkça ise sahibi kendi kendini öldürürdü. Bunu en iyi ben bilirdim.
Sahneye elinde tepsi ile bir adam çıktı tepsiyi masanın üstüne bırakıp gitti. Üstünde duran fanustan ötürü içini göremiyorduk Andre konuşmaya devam etti. "Ve yıllar sonra batık Troksha gemisinin hazinelerine ulaştık. Ve ilk parçamız İnci'nin Laneti!"
Fanusu kaldırdı ve altındaki inci kolyeyi görmemizi sağladı. Kolye parıl parıl parlayan beyaz incilerden oluşuyordu. Tam ortasında ise deniz kabuğu vardı. Herkes alkışladı ve fısıldaşmaya başlandı.
Kolye gerçektende çok güzeldi. Andre fiyat verdiğinde herkes sırayla elinde ki kartı kaldırıp teklif ettikleri miktarı açıklamaya başladı.
Sırayla bütün ürünler sunulmaya devam ederken sıkılmaya başlamıştım. Bir kaç defa Defne ve bende dikkat çekmemek için fiyat vermiştik. Yanımda oturan İvan ise ne ürün satın almış, ne de fiyat vermişti. Öylece çevreyi izliyordu.
Nihayet Arin'in bahsettiği vazo sunulduğunda bütün alıcılarımı çalıştırıp herkesi incelemeye başladım. Bu vazoyu kimin satın alacağını öğrenmemiz gerekiyordu. Sonrasında onunla yanlız kalma görevini ben üstlenmiştim. Defne'nin henüz bu kararımdan haberi yoktu. Onun bu işi yapamayacağını biliyordum. Geçmiş korkuları ile tekrar yüzleşmesine gerek yoktu. Ben hallederdim.
Sırayla herkes fiyat vermeye başladığında ön sıralardan kırklı yaşlarının sonunda olan bir adam kartını kaldırdı. Fiyatını verdiğinde Andre "Satılmıştır!" Dedi. Herkes alkışladı.
Adamı bu noktadan yeterince iyi göremesemde olabildiğince tipini aklıma kazımıştım. Bir kaç ürün daha gelmişti. Nihayet açık artırma bittiğinde herkes ayaklanmış ve otelin içine dağılmıştı.
Defne'ye kaş göz işareti yapıp yavaşça ayaklanıp yüksek masaların birinin önünde durmuş içkisini yudumlayan adamın yanına gittim. Yüzünde kedi kulakları şeklinde olan bir maske vardı. Bordo renkteydi. Üstünde ki takım elbisesi ise siyahtı. Yakasında ki karta baktım.
Jhon Devy.
Bütün yalan yeteneklerimi sergileyerek hafifçe vücudumu sallayarak ona yaklaştım. Bir kolumu masaya dayayıp "Merhaba!" Dedim çoşkulu bir sesle. Adam bana baktı. Gözleri tamamen beni süzdü. Beğenmiş gibi dudağının kenarı kıvrılınca öğürmek istedim. Nereden baksan aramızda on beş yaştan fazla vardı. Bana yan yan bakan o gözlerini oymak hiçte zor olmasada görevim gereği uyum sağlamak zorundaydım.
"Merhaba." Diye karşılık verdi bana. Masa da duran içki bardaklarından birini alıp bana uzattı. Bu illeti dudaklarıma sürmek istemesemde mecburen aldım. Kadehleri tokuşturduk ve ikimizde içtik. İçer gibi yapıp hepsini bardağa geri vermemi saymazsak tabiki.
"Aldığınız vazo dikkatimi çekti." Dedim sohbet başlatmak için. "Oldukça güzel bir parçaymış."
"Sizin kadar güzel olmasa da bende beğendim." Dedi. Bir eli belime sarılıp yavaşça aşağı doğru kaydı. Kalçamın üstünden kolu belime dolanırken parmakları hafifçe tenimde geziniyordu. Ettiği iltifatın saçmalığına mı gülsem yoksa bana dokunan kolunu kırk farklı yerden mi kırsam diye karar vermeye çalışıyordum.
Görev! Görev! Görev! Diye tekrar ettim içimden. Kol kırmak veya kimseyi öldürmek yok Gece! Göreve sadık kalmak var.
Zoraki gülümsedim ve belimi hafifçe kavislendirerek ona yaklaştım. Bir müddet sohbet ederiz diye düşünsemde adam niyeti çoktan bozmuştu. Ayak uydurmak ve lanet olası anahtarı ondan almak zorundaydım.
Anahtarı nereye sakladığını bilmemem dışında sorun yoktu.
Bir elim omzuna dokundu ve tırnaklarımı oraya geçirdim. "Güzelliğimi bir vazo ile eş değer bulmanız beni üzdü." Dedim. Yaptığı saçma sapan iltifata sövmek vardı ama bununla yetinecektim.
Belimdeki eli daha aşağı inip kalçamı kavradı. Avuç içinde okşamaya başlayınca sikerim görevi gebert şunu! Diyen duygularımı dizginlemek zorunda kaldım. Profesyonel davranmam lazımdı.
"Güzelliğinizi eş değer tuttuğum şeyleri gösterebilirim." Dedi. Eli kalçamdan ayrılınca derin bir nefes aldım. Elini uzatınca parmaklarımı onun eline bıraktım. Beraber merdivenlere doğru yürümeye başladık. Göz ucu ile etrafa baktım. Defne bir masada durmuş insanlarla sohbet ediyor gibi davransa da gözleri bana bakıyordu. Bakışlarındaki korkuyu hissediyordum. Benim için endişeleniyor aynı zamandada geçmişte olanlar yüzünden tetikleniyordu. Ona sorun yok der gibi göz kırptım ve merdivenleri çıkmaya başladım.
Üst kata geldiğimizde yan yana dizilmiş pek çok kapı ve numara vardı. 324 yazan kapıdan içeri girdiğimizde bu sefer numarayı aklıma iyice kazıdım. Klasik bir otel odası karşıladı bizi. Ortada çift kişilik yatak, yanlarında iki komidin ve gece lambaları, dolap ve aynalı masa. Buraya beni neden getirdiğini anladığımda öfkeden kudurdum. Neyse ki artık etrafta insanlar olmadığı için onu rahatlıkla boğabilirdim.
Elimi tutan eli parmaklarımı serbest bıraktı. Kurtuldum diye sevinirken belimi kavrayıp hızlıca beni kendisine yapıştırdı. Bedenlerimiz temas edince alt tarafıma değen sertliği hissetmiş bulundum. Midem bulanmaya başlamıştı.
BİRİ BENİ KURTARSIN! Diye bağıran duygularıma mantığım Sus biz hallederiz. Diye cevap verdi.
Geri doğru bir adım attığımda o da bana doğru bir adım attı. Bacaklarım yatak ile temas edince beni sertçe yatağa doğru itti. Sırtım yumuşak yorganla buluşunca karşımdaki şerefsize aşağıdan baktım. Hızlı düşünmeye ve bu işten nasıl kurtulabileceğimi planlamaya çalışıyordum. Elleri ile yataktan destek alarak üstüme doğru eğildi. Dudaklarını dudaklarıma değdirecekken başımı kaldırıp buna engel olduğumda dudakları boynumla buluştu.
O iğrenç yaşlı dudaklarını asla öpmezdim.
Boynumu öpmeye başlayınca ellerinin biri kalçamı kavradı. İğreniyordum ama bir şekilde buna katlanmam gerekiyordu. Dişlerini beklemediğim bir anda boynuma saplayınca acıyla inledim.
Psikopat bir sadiste denk gelmemişimdir umarım.
Eli elbisemi açmaya yeltenince YETTİN BE ARTIK! Dedim içimden. Hızlıca gözlerim odayı taradı. Ondan kurtulmak için herhangi bir eşya aradım etrafta. Komodinin üstünde duran gece lambasını fark ettim. Dudakları boynumu dişleri ile istila etme işini bitirmiş aşağı doğru süzülürken kolumu uzatıp gece lambasını kavradım. Elbisemin askısını indirirken tüm kuvvetimle kafasına indirdiğimde yaşlı bedeni üstüme yığıldı. Bu sefer kendime engel olamamış ve "IYYY!" diye bağırmıştım. Başına aldığı darbe yüzünden üstüme bayılmıştı. Bedenini ittirip yataktan kalktım.
Bayılmıştı ama her an uyanabilirdi. Hızlıca yataktan aşağı attım onu. Çarşafı söktüm ve ellerini arkadan bağladım. Yastık kılıflarından birini ağzını bağlamak için kullandım. Son olarak nevresimi söküp ayaklarını da bağladığımda işim bitmişti.
Sızlayan boynuma elimle masaj yaptım. Engel olmasam adam beni cidden yemeyi planlıyordu herhalde. Boynumu resmen köpek gibi dişlemişti. Bunları düşünmeyi sonraya erteledim. Odayı kurcalamaya başladım. Dolapta kıyafetler ve bir sürü iğrenç seks oyuncakları vardı. Anahtara dair hiç bir şey yoktu.
Seks oyuncakları arasından kelepçeyi aldım ve baygın adamın yanına gidip kelepçenin bir ucunu bileğine diğer ucunu yatağın ayağına taktım. Ayılınca kaçma ihtimalini en aza indirmeye çalışıyordum.
İşim bitince aramaya devam ettim Çekmeceleri açtım ama onlarda boştu. Üstünde numara yazan anahtarı bulabilmek için dakikalarca halının altına kadar her yere detaylıca baktım ama yoktu. Aramaya devam ederken boğuk bir inleme sesi duydum. Biricik sapığım uyanmıştı.
Aralanan gözleri bana bakarken neye uğradığını şaşırmış bir ifade vardı yüzünde. "Demek uyandın." Dedim ve odanın kapısını kilitledim. Ona yaklaşıp burnuna yumruğumu indirdiğimde boğuk bir inleme döküldü dudaklarından. "Sapık seni! Neredeyse çocuğun yaşındayım be!" Diye carladım ve tekrar aynı yere yumruk attım.
O yumruğu atmasam çok fena içimde kalırdı.
Burnundan akan kan ağzına bağladığım yastık kılıfını kırmızıya boyuyordu. Bir şeyler söylüyordu ama ağzına bağladığım için kelimeler çıkmıyordu. Muhtemelen sövmek ile meşguldü. "Lafı dolandırmayacağım ihtiyar. Bir anahtar arıyorum. Nerede?" Diye sordum. Bana öfke ile baktı ama cevap vermesini ağzında ki yastık kılıfı engelliyordu.
Güldüm. "Söylemeye niyetin yok gibi ama şimdi olacak." Dedim ve dolaba ilerledim. O iğrenç oyuncaklar arasından kırbaca benzeyen uzun sopayı çıkardım. Zavallı ihtiyar yerde oturmuş korku ile bana bakıyordu.
Sahte bir kahkaha attım. "Oyuncakların güzelmiş. Ah! Doğru ya. Sen bunları insanların üstünde uygulamayı, kendine yapılmasından daha çok seviyordun."
Ona doğru yaklaştım ve kırbacı elimde salladım. Eğer bana istediğim anahtarı vermezse onu dayaktan gebertmekten hiç çekinmezdim. Özellikle öfkelendiğimde içimden çıkan canavara bazen bende şaşırıyordum.
Korku ile çırpındı ve boğuk sesler çıkardı. "Herhalde konuşmaya karar verdin." Dedim ve yastık kılıfını ağzından çektim. "SENİ SÜRTÜK-" Diye başladığı söz karnına indirdiğim darbe ile acılı bir haykırışa dönüştü.
"Haddimizi aşmıyoruz ama." Dedim sırıtarak. Eğer kimliğimi gizlemem gerekmeseydi. 'Savcıyım lan ben hakaret davası açarım sana!' derdim ama mecburen bunu yutmak zorunda kaldım. Savcı olduğumu her fırsatta belirtmek en sevdiğim aktiviteydi.
Boşuna mı o kadar yıl okuduk.
Acıyla bağırışı nihayet durabildiğinde çarşaftan kurtulmak için çırpınıyordu. O çarşafı oldukça sıkı bağlamıştım. Kolay kolay çıkaramazdı. "Haklıymışsın ihtiyar, bunlarla birine acı çektirmek zevkliymiş." Dedim ve tekrar vurdum karnına. Kaç kızın çığlıklarından bu şekilde zevk almıştı acaba? Biraz da o oynasın bu oyuncaklarla değil mi?
Üçüncü darbe için hazırlanırken "Tamam! Tamam yalvarıyorum dur!" Dedi. Daha yeni başlayan eğlencemin bitmesine üzülmüştüm. "Anahtar sol arka cebimde." Dedi.
Odayı incelemek yerine adamın üstünü arasaymışım keşke.
Hızlıca sol arka cebine baktığımda yalan söylemediğini gördüm. Bu kadar çabuk konuşması tuhaftı ama üstünde durmaya vaktim yoktu. Anahtarı aldığımda üstünde 435 yazdığını gördüm. Bu numaranın yazdığı odayı bulmam gerekiyordu. Ağzını tekrar yastık kılıfı ile örttüm. Son kez karnına darbe indirdiğimde çığlıkları dışarı çıkamadan yastık kılıfında durdu. Onu bu şekilde bırakırsam kaçması uzun sürmezdi. Bu yüzden tekrar gece lambasını alıp kafasına geçirdim. Bilinci kapanırken beyin kanaması geçirip ölmemesini umdum. Durduk yere katil olmaya niyetim yoktu.
Bayılınca kırbacı bırakıp anahtarı da yanıma alarak odadan çıktım. Uyandığında kolay kolay kaçamaması için kapıyı dışarıdan kilitleyip anahtarını koridordaki bir bitkinin saksısına sakladım. Hızlıca kapı numaralarını takip ederek ilerlemeye başladım. Bir kaç kat yukarı çıktım ve en sonunda 435 numaralı kapıyı buldum.
Ayakkabımın topuğundaki bıçaktan güç alarak odanın kapısını açtım. İçeri girdiğimde beni sıradan bir otel odası karşıladı. Temkinli hareketlerle kapıyı kapattım. Arin'in bahsettiği belgeyi bulmam sonra bu lanet olası yeri terk etmem gerekiyordu.
Hızlıca aramaya başladım. Her yerin altını üstünü getirdim. Parkelerin içindedir belki diye düşünüp onları bile sökmeyi denedim ama yoktu. Oda bomboştu.
Son kez baktığım yerlere tekrar bakmaya başladığımda dikkatimi dolabın içinde duran kasa çekti. Oda kullanılmadığı için kasanın içine bakmak aklıma gelmemişti. Buraya saklanmış olması oldukça saçma olurdu. Yine de ne olur ne olmaz içini kontrol etmek istedim. Kasaya henüz şifre girilmediği için kolayca kapağını açabildim. Ama içinde belge yoktu.
Çok daha kötüsü vardı.
Kasanın içinde bomba vardı.
Korku ile bombadan kaçmak ister gibi geri çekildiğimde ensemde bir soğukluk hissettim. Olduğum yerde donakaldım. Vücudum korkudan tir tir titrerken nefes bile almıyordum. Çünkü bu soğuk metalin ne olduğunu biliyordum.
Ensemdeki soğukluk bir silahın namlusuydu.
Bir kaç saniye önce odada kimse yoktu. Biri girmiş olsa fark etmem gerekirdi. Enseme silah yaslayan kişi her kimse rüzgar gibi çıt sesi bile çıkarmadan içeri girmişti. Tuttuğum nefesimi bırakmaktan bile ödüm koparken "S-sen kimsin?" Diye sordum ingilizce bir şekilde.
"Bakta gör." Diye karşılık verdi.
Titreyen dizlerim ile ona döndüğümde karşımda İvan Yugov'un durduğunu gördüm. Elinde tuttuğu silah şimdi alnımı hedef alıyordu. Arkasında duran kapı açıktı. İçeri girerken nasıl ses yapmamayı başardığı hakkında ufacık bir fikrim bile yoktu.
Arkamdaki kasadan mı yoksa alnımdaki silahtan mı daha çok korkacağımı düşünürken içimden bir ses BEN DEMİŞTİM! BU ADAM DA BİR ŞEYLER VAR DEMİŞTİM! Diye bağırıyordu.
Korku içindeki bakışlarımdan zevk alır gibi gülümsedi. "Tahmin ettiğimden çok daha hızlı tuzağa düştün Türk kızı." Dedi.
Boğazımı temizledim ve sesimi kontrollü tutmaya çalıştım. Şu an ölecek olsam bile ölmeden önce ondan oldukça fazla bilgi almam gerekiyordu. "Ne tuzağından bahsediyorsun sen?"
Güldü. Hatta kahkaha attı. Göz ucuyla devamlı arkasında kalan kapıyı kontrol ediyordum. Herhangi birinin buradan geçmesi için içimden dua etmeye başlamıştım. Elinde silah tutmuyor olsa döverek etkisiz hale getirmeyi deneyebilirdim ama bu şartlarda beni vurmaktan çekinmeyeceğini bildiğimden uslu uslu yerimde duruyordum.
Silahı tutmayan eli cebinden bir kağıt parçası çıkardı. "Bu belgeyi bulmak için bu gün buraya sayısız ülkeden ajanlar geldi. Hepsini tespit etmek saatlerimi aldı. Ama açık konuşmam gerekirse içlerinden en yeteneksizi sen ve diğer güzel arkadaşındı. Bir şeylerin peşinde olduğunuzu daha fazla belli edemezdiniz. Aslında Türklerden daha büyük bir performans beklemiştim fakat beni oldukça şaşırttınız. Yem olması için kurduğum tuzağa sizden başka kimse düşmedi." Dedi. Gönül isterdi ki ona en ağırından laf sokayım ama alnımı nişan alan silah beni susturmak için geçerli bir faktördü. Aslında olmamamız gereken bir görevde acemi davranmamız oldukça normaldi. Tabi o bunu bilmediği için beceriksiz olduğumuzu düşünüyordu.
"Berfin," Dedim Defne'nin gerçek ismini söylememek için. "Ona ne yaptınız?"
Gülüşü büyüdü. "Merak etme. O güzel kızı kolay kolay harcamam." Dediğinde aklıma gelen türlü seneryo ile korkudan olduğum yere çökmek istedim ama yapmadım. Güçlü görünmem lazımdı. Ona istediğini vermeyecektim. Bu heriften bir şekilde kurtulmam ve Defne'ye yardım etmem gerekiyordu.
"Hepinizin vazoyu alacak kişinin peşine düşmeniz gerektiğine dair haber uçurdum. Buraya gelen diğer ülkelerin ajanları bunun tuzak olduğunu fark etti ama siz edemediniz."
Çünkü biz ajan falan değiliz! Diye bağırmak istedim ama bunu da yuttum. Gözlerim fıldır fıldır odayı izliyor kendimi savunabileceğim bir şey arıyordu. Ayakkabımın topuğunda bıçak vardı ama ben onu çıkarana kadar beynimin pekmezi akmış olurdu. Silahı tutup ters çevirebilirdim. Bu manevrayı yıllar önce Kuzey bana öğretmişti. Başımı devamlı belaya soktuğum için bana sürekli dövüşmek ve kendimi savunmak konusunda dersler verirdi. Onun öğrettiği şeyler pek çok kez hayatımı kurtarmıştı. Öğrettiği tekniklerden biri de buydu. Silahı tutup havaya kaldırmam aynı zamandada kenara kaçmam gerekiyordu. Tek sorun bunu çok hızlı yapmam karşı tarafa harekete geçme alanı bırakmamam lazımdı. Binevi kumar oynayacaktım. Ya hareketi düzgün yapar kurtulurdum. Ya da beceremez ve son dakikalarımı yaşıyor olurdum.
Ve tabiki deliler gibi ölmekten korktuğum için bu hareketi yapmaktan çekiniyordum.
Gölzerim ile silaha bakarken yapsam mı yapmasam mı diye karar vermeye çalışıyordum. İvan bana sırıtarak bakmaya devam ederken devam etti. "O yaşlı Jhon sadece bir yemdi. Cebindeki anahtarı alan kişi bu bomba düzenekli odayı bulacaktı. Ve şanslı kişi siz oldunuz. Doğrusu en başından beri belgenin saklı olduğu bir yer yoktu. Öylece cebimde duruyordu. Ne demişler: bulunması en zor yer aslında bakması en kolay yerdir. Yine de şanslı olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bir kaç saat sonra bu otel havaya uçacak ve sen o katliamı göremeden çoktan göçüp gitmiş olacaksın."
Korkuyla yutkundum. En başından beri tuzaktı. Bu otele hiç gelmemiz gerekiyordu. Anahtar konusunda ki tuzağa düşmesek bile her türlü ölecektik. Birazdan otel havaya uçacaktı.
Yine de pes etmedim. Gözlerinin içine bakmaya devam ettim. "Berfin'e ne yaptınız?" Dedim öfkeyle. Belge ya da otel umurumda bile değildi. Tek düşündüğüm Defne'nin nerede ve ne halde olduğuydu.
Gıcık gülüşünü sürdürdü. "Bu kadar acemiliğin üstüne şu anda ağlıyor olmanı beklerdim. Merak etme. O bulunmaz güzelliği sayesinde senden daha şanslı olacak. Ömrünün geri kalanında yanımda olmaya hak kazandı." Başını muzipçe eğdi. "Vedalaşamamanız çok üzücü. Son duanı etsen iyi edersin."
Silahın emniyetini yavaşça aşağı indirdi. Kalbim resmen kulaklarımda atıyordu. Ölmek istemiyordum. Son şansım olan Kuzey'in öğrettiği tekniği uygulamaya koyacaktım ki odada tek bir el silah sesi duyuldu. Kulaklarım uğuldamaya başlarken neremden vurulduğumu çözmeye çalışıyordum. Korkudan kapanan gözlerimi yavaşça araladığımda vurulan kişinin ben olmadığımı anladım.
Karşımda duran İvan'ın gözleri sabitlenmişti. Ben ne olduğunu anlamazken önce dizlerinin üstüne ardından da yüz üstü yere düştü. Ayaklarımın önüne yığıldığında kafasının arkasından oluk oluk kan fışkırıdığını gördüm. Bu görsel başımı döndürdü ve sendeledim. Bu kadar çok kan görmeye alışık değildim. Korkuyla onu kimin vurduğunu görmek için bakışlarımı yerden çektim.
Ve kapının önünde duran Defne'yi gördüm.
Elinde silah tutuyordu. Mavi gözleri yere yığılan İvan'ın üstündeydi. Korku ile olduğum yerde titredim. Beraberinde üşüme hissi bedenimi ele geçirdi. Silahın sağır edici sesi kulaklarımda çınlarken aldığım nefes boğazıma tıkandı. Gözlerim yavaşça Defne'yi buldu. Hareket etmiyordu. Ruhsuzca İvan'ın kanlar içinde süzülen bedenine bakıyordu. Kırpamadığı gözleri kıpkırmızı olmuş, üstündeki mavi elbise yer yer yırtılmıştı. Aynı zamanda elbisesinde ve bedeninde kanlar vardı. Makyajı akmış, saçı başı birbirine girmişti.
Ne yapacağımı bilemezken ağzımdan "Defne..." Sözcüğü döküldü.
Benim için eline silah almış ve birini vurmuştu.
Cevap vermedi. Donmuştu. Hızlıca harekete geçmem gerekiyordu. Kriz anlarında ben soğukkanlılığımı koruyabilirdim ama o yapamazdı. İvan'ın kanlı bedeninin üstünden geçip hızlıca yanına gittim. Kanlı omuzlarını sıkıca kavrayıp "Defne sakin ol! Defne bana bak!" Dedim ve onu sarsmaya başladım. Kızaran gözlerini yavaşça bana çevirdi ve "G-gece o ö-öldümü?" Diye sordu.
Yutkunamadım. Yavaşça omuzlarını bırakıp yerde kan gölünde süzülen İvan'a baktım. Başının arkasından tek kurşun ile vurulmuştu. Kurşun muhtemelen direkt beyine girmişti. Bir kaç adım atıp cesedin yanına gittim. Titreyen dizlerimle yerdeki kan gölüne yavaşça çöküp nabzını kontrol ettim.
Nabız yoktu.
Bakışlarım titredi. Defne'ye bunu nasıl söyleyecektim? Karşımızda bir ceset vardı. Defne'nin beni kurtarmak için vurmak zorunda kaldığı İvan ölmüştü. Ölmesi sorun değildi ama Defne'de bırakacağı travma ne olacaktı?
Gözlerim vurulunca elinden düşen ve kanla ıslanan belgeyi buldu. Hızlıca onu alıp ayağa kalktım. Defne'nin tir tir titreyen kolunu yakaladım ve "Gidiyoruz." Diyip onu sürükleyerek odadan çıkardım. Bana itaat etmek istemesede karşı gelecek gücü yoktu. "O-onu bu şekilde bırakamayız." Dedi titreyen sesiyle.
O çoktan öldü diyemediğim için sessiz kaldım ve koridorda ilerlemeye devam ettim. Sağa döneceğimiz esnada bize doğru gelen başka birilerini görmem ve hızlıca geri dönmem bir olmuştu. İkimizde kanlar içindeyken insan içine çıkamazdık. Etrafıma bakındım ve başka bir çıkış aradım. Yangın merdiveni dikkatimi çekince Defne'yi kolundan çekiştirerek hızlıca oraya daldım. Koşarak en aşağı kata indik. Kurulu olan bomba ne zaman patlardı bilmiyordum. Öncelikle Defne ile birlikte buradan çıkmam sonra bomba ile ilgilenmem lazımdı.
Yangın çıkışından dışarı çıktık. Yangın merdiveni otelin arkasına çıktığı için etrafta kimse yoktu. Gözlerim Rusya'nın soğuk sokaklarında kaçacak delik aradı. Dışarısı buz gibiydi ve bizim üstümüzde incecik elbiseler vardı. Defne'yi peşimde sürüklemeye devam ederken gecenin karanlığı bizi saklıyordu. Otelden olabildiğince uzaklaşana kadar durmadan koştuk. Saat oldukça geç olduğu için sokaklar boş olsada yinede tenha yolları tercih ettik. Tamamen binadan uzaklaşınca kulaklığı çalıştırıp "Elena! Elena beni duyuyor musunuz?" Diye seslendim ama cevap gelmedi. Bizim kulaklıklarımızın sinyalini muhtemelen yurt dışında olduğumuz için alamıyorlardı.
"Kahretsin!" diyip etrafı inceledim. Defne'yi kolundan çekip yorgun ve titreyen bedenini bir binanın merdivenine bıraktım. Öylece duruyordu ve ona yaptığım tüm yönlendirmelere ayak uyduruyordu. Onu bıraktıktan sonra dikkatimi binanın yanındaki telefon klübesi çekti. Hızla telefon klübesine girdim. Acil arama butonunu tuşlayınca bir kaç saniye içerisinde Rusya polisine bağlanmam zor olmadı.
Otelin ismini vererek bomba ihbarında bulundum. Bombadan haberim varken içerideki kişileri ölüme terk edemezdim. Polis ilgileneceğini söyleyince saatler sonra huzurlu bir nefes aldım. Rusya'nın havası soğuk bizim üstümüz inceydi. Titreyerek Defne'yi bıraktığım binaya gittim. Bıraktığım şekilde duruyordu. Sabit bir şekilde kanlar içinde ki ellerine bakıyordu.
Önüne diz çöktüm. "Defne," Derken bende en az onun kadar perişandım ama güçlü kalmam gerekiyordu. "Neler oldu?"
Dolan gözlerinden bir damla yaş aşağı yuvarlandı. "B-ben sen o yaşlı a-adamla gidince senin peşinden gitmek istedim. Koridora girince tanımadığım iki kişi beni yakaladı. Z-zorla bir odaya soktular. Onlardan kurtuldum ama bunu yaparken istemeden ikisinide yaralamak zorunda kaldım. Silahlarından birini alıp seni bulmak için her yere baktım. Bulduğumda o adam seni ö-öldürmek üzereydi. B-ben seni korumak için y-yaptım. O-ona zarar vermek istememiştim."
Nefesim boğazımda tıkılı kaldı. Defne göz yaşlarına boğulurken bana değil ellerine bakmaya devam ediyordu. O da tıpkı benim gibi hem soğuktan hem korkudan titriyordu. "G-gece ellerim neden k-kanıyor?"
Ellerine baktım. Kanlar vardı. Hızlıca kırmızı elbisemin bir parçasını koparıp kanlarını olabildiğince sildim. Defne tepkisizliğini sürdürüyordu. Göz pınarlarım ağlayamadıkları için yanmaya başlarken "Kanamıyor Defne. Yalvarıyorum sakin ol. Gideceğiz şimdi. Her şeyi halledeceğim. Senin suçun değildi. Hepsi benim suçum. Seni yine peşimde belaya sürükledim. Özür dilerim... Çok özür dilerim..." diye sayıklamaya başladım.
Defne bana cevap vermedi. Beni duyduğundan bile emin değildim. Ellerini izlemeye devam etti. Bu esnada kulağımı polis sirenlerinin sesi doldurdu. Otele varmışlardı.
Yaklaşık bir saat orada bekledik. Polislerin bombayı imha ettiklerinden emindim. Oteli boşalttıkları bulunduğumuz yerden görünüyordu. Ortalık yeterince karışık olduğu için Defne'yi kolundan tutup kendim ile birlikte onu saklandığımız yerden çıkardım. Hava iyice kararmış sokaklar tenhalaşmıştı. Bu yüzden kolayca bizi otele bırakan arabanın bulunduğu yere gittik. Tekrar kendimizi havalimanında ardından Türkiye sınırları içerisinde bulduğumuzda derin bir nefes aldım. Ama Defne bu süre zarfında gözlerini ellerinden bir an olsun çekmemişti.
***
Şu ana kadar yazmış olduğum en kaoslu ve en uzun bölüm oldu ehehehe.
Gelecek bölüm hakkında ki teorilerinizi yorumlara yazın. Yeni bölüm tarihleri için bülteni takip edebilirsiniz.
Kitabın editlerini izlemek için beni tiktok’dan takip edebilirsiniz.
Tiktok:Lunessa_asterin
