24. bölüm · Kalanlar Ve Kaçanlar
23. Bölüm |Seçimler Ve Sonuçları|
Hazırsanız,
Başlıyoruz...
***
Altı Yıl Önce:
"Gece beklesene!" diye bağırdı Aras yetişmek için peşinden koşarken. Gece'yse hızını biraz bile azaltmadan ilerlemeye devam etti. "Aras geç kaldım zaten şu an hiç uğraşamam seninle." dedi başını çevirmeden.
Aras nihayet yetişebildiğinde kızı kolundan yakalayarak durdurdu. "Nereye gidiyorsun?" dedi meraklı gözlerle ona bakarken.
"Evime." dedi Gece Aras'a bakmamaya çalışarak.
Aras gözlerini kısarak baktı. "Evin nesine geç kaldın da koşuyorsun acaba?"
Gece'nin bu soruya verecek herhangi bir cevabı yoktu. Tabiki de eve geç kalmamıştı ama Aras'ın yanında da fazla kalmak istemiyordu. Sonra Aras saçmalamaya başlıyordu ve bu hareketleri Gece'nin hiç hoşuna gitmiyordu. "Canım eve yetişmek istiyor Aras. Bırakta gideyim." dedi ve karşıda ki durağa geçmek üzere yeşil ışığın yanmasını beklemeye başladı.
Aras Gece'nin halindeki tuhaflığı sezdi. Yüzüne yandan bir sırıtış yerleşirken "Sen benden mi kaçıyorsun?" dedi kıza imalı imalı bakarak.
Bu soru bile Gece'nin olduğu yerde rahatsızca kıpırdanmasına yol açtı ama belli etmemek için mimiklerini sabit tuttu. "Ne kaçacağım be senden?" dedi her zamanki gibi çirkefleşerek.
Aras'ın sırıtması bozulmadı. Hafifçe eğildi ve yüzüne bakmaya çalıştı ama Gece ısrarla bakışlarını kaçırıyor bir an önce yeşil ışığın yanmasını bekliyordu.
Aras Gece'nin mavi gözlerine bakarak "Ah benim nazlı yarim. Başımın tahtı yarim. Neden kaçıp duruyorsun? Kalsanda sevsem yarim." dedi bir anda.
Gece'nin yanakları duymayı beklemediği cümleler karşısında anında kızardı. "Ne diyorsun Aras?" derken utançtan yerin dibine girmek üzereydi.
Aras ise hala gülümsüyordu. "Şiir." diye mırıldandı. "Sana bakınca içimdeki şair uyanıyor. Kelimeler bir anda mısraya dönüşüyor."
Gece mümkünmüş gibi daha da utandı. Utanmaktan da çok rahatsız oldu. Her zamanki gibi rahatsız olduğu duyguları gizlemek için öfke zırhını kuşandı. Kaşlarını çattı ve kaçırdığı gözlerini Aras'a dikerek "Git bunları hikayedeki başrol kıza söyle." dedi öfkeyle. Aras'ın ona aşık olmasını sevmiyordu. Sürekli güzel cümleler kurmasını sevmiyordu. Onda hisler uyandırabilecek her türlü hamleden rahatsız oluyor kaçıp gitmek istiyordu.
Aras ise kızın bu ani duygu kapatmalarını ezberlemişti artık. Kişisel algılamıyordu. Gece'nin çatık kaşlarına gülümseyerek baktı. "Senin başrol olmadığın bir hikayede benim karakter olmam mümkün mü sence?" diye fısıldadı.
Gece artık öfkelenerek bile kendisini saklayamayacağını anlayınca yine bakışlarını kaçırdı. Tam bu esnada yeşil ışık yandığı için hemen karşıya geçmeye yeltendi. Aras'ta her zamanki gibi peşine takıldı.
"Aras gitsene peşimden." dedi Gece önüne bakarak. Aras ise bir adım arkasında onu takip ediyordu. "Aynı yere gidiyoruz diye geliyorum seni takip ettiğimden değil." dedi uyuz uyuz gülerken.
Gece karşıya geçtikleri anda durdu ve Aras'a baktı. "Ben eve gidiyorum sen nereye?" dedi.
Aras'ta ona baktı. "Bende sizin eve gidiyorum. Mert bu akşam evde yok ve benim karnım aç. Aç aç mı uyuyayım bir tabak yemek koyarsın önüme."
Gece buna bir cevap bulamadı. Çünkü Aras gerçekten de yemek yapmayı beceremeyen biriydi. Mert olmadığı zamanlarda aç kaldığı için Gece kıyamaz ve gel bize derdi. Yine de sırf inat etmek için "Git dışarıdan söyle o zaman." dedi.
Aras sırıttı. "Dışarıdaki yemekler midemi ağrıtıyor ben senin elinden yemek istiyorum." dedi.
Bu sefer Gece'de sırıtmasına hakim olamadı. "İyi alıştın sende almayacağım seni eve göreceksin." dedi.
Aras hiç düşünmeden "Kapında yatarım görürsün o zaman sende." dedi.
Gece dik dik baktı Aras'a. Bunu yapabilecek kadar inatçı olduğunu bildiği için cevap bulamadı. Tam durağa yürümek için adım atacakken başka bir şey dikkatini çekti.
Az önce geçtiği yaya geçidine küçük bir çocuk yaklaşıyordu. En fazla dört yaşında olmalıydı. Paytak paytak araba yoluna doğru koşarken daha uzaklardan bir kadın panikle bağırıyordu.
Gece'nin bakışları hafifçe yükseldi ve trafik ışıklarına baktı. Tam bu esnada yayalara kırmızı ışık yandı ve arabalar vızır vızır akmaya başladı.
Küçük çocuk araba yoluna doğru koştu ve yola çıktı. Arkasından bağıran annesinin çığlıkları çevredeki insanların dikkatini çekiyor ama kimse neye bağırdığını fark etmiyordu.
Aras'ta sesle birlikte başını çevirdi. Çığlık atan kadına bakıp "Ne oluyor?" dediği anda Gece ona cevap vermedi. Hızlı hızlı geçen arabaları umursamadı ve hiç düşünmeden kendisini yolun ortasına attı.
Aras aniden yola atlayan Gece'yi fark edince "GECE!" diye bağırdı ama Gece çoktan yolun ortasına gelmiş ve küçük çocuğu kucağına aldığı gibi karşı tarafa koşmuştu. Bu esnada üstlerine gelmek üzere olan araba kornaya basarak son anda fren yapmıştı ve Gece'ye çarpmasına milim mesafe kala durmuştu.
Gece oaikle kucağına aldığı çocuğa sarılırken az kalsın kendisine çarpacak olan arabaya baktı. Bu esnada arabanın ön kapısı açıldı. "ABLACIĞIM DELİ MİSİN NE ATIYORSUN KENDİNİ YOLA?" diye bağıran otuzlu yaşlarda bir adam çıktı dışarı. Arkasındaki araçlarda onun durmasıyla durmak zorunda kalınca ortalıkta yankılanan korna seslerinden kimse kimseyi duyamaz olmuştu.
Gece kucağındaki çocuğun başını omuzuna yaslarken "GERİZEKALI! GÖRMÜYOR MUSUN ÇOCUK VAR ÖNÜNDE EZECEKTİN AZ KALSIN!" diye bağırdı.
Adam bir anda hararetlenip "SEN KİME GERİZEKALI DİYORSUN!" diye gürledi. Çıktığı kapıyı sertçe çarpıp Gece'nin üstüne doğru ilerlediğinde başka bir beden adam daha fazla hareket edemeden önünü kesti. Aras buz gibi bir sesle "Defol git olay çıkarttırma bana." dedi adamı omuzundan iteklerken.
Adam Aras'ı görünce bir iki adım geriledi. Çünkü ona göre bir kadına saygı duyması için önüne bir erkek geçmesi gerekliydi. "Söyle o karıya ağzını toplasın." dedi Aras'a.
Gece'nin şartelleri iyice atarken onlara doğru yürüdü "SEN KİME KARI DİYORSUN HAYVAN HERİF! BABANDIR KARI!" diye bağırdı öfkeyle. Aras son anda Gece'yi belinden yakalamasa adamın üstüne saldıracaktı. "DUA ET ÇOCUK VAR KUCAĞIMDA YOKSA LİME LİME EDERDİM SENİ!"
Adam öfkeyle köpürdü ama Aras'ın varlığından ötürü harekete geçemedi. Gece'yi küçümsüyor fakat Aras'tan çekiniyordu çünkü olay çıkarsa fiziksel olarak dezavantajlı tarafta olduğunu biliyordu.
Gece'nin kucağında ki çocuk ağlamaya başladığı sırada trafikteki herkes kornalara abanmıştı. Bir kaç kişi başını camdan çıkarmış yolu kapattığı için adama hakaretler yağdırmaya başlamıştı. İstanbul'da kimsenin kimseye tahammülünün olmadığı sıradan bir akşamdı.
Aras bir eliyle Gece'yi geride tutmaya devam ederken "Toz ol." dedi dişlerinin arasında. Adam öfkeyle soludu ve arkasını dönüp arabasına bindi.
Aras Gece'yi belinden yönlendirerek karşıya geçirdiğinde az önceki çığlık atan kadın yanlarına varmıştı. "OĞLUM!" dedi panikle. Hızlıca Gece'nin kucağından aldı ağlayan çocuğunu. Göğsüne bastırıp "Geçti tamam geçti." diyerek yavrusunu teselli etmeye çalıştı. Ardından öfkeli gözleri Gece'ye döndü. "Çocuğu korkuttuğunuzu görmediniz mi?" diye azar çektiğinde Gece şaşkına döndü. "Hanımefendi oğlunuzu az kalsın araba ezecekti siz ne anlatıyorsunuz?" dedi sinirlenmeye başlarken.
Kadın hiç umursamadı bu tepkiyi. "Terbiyesizler." diye söylendikten sonra arkasını döndü ve kucağında çocuğuyla uzaklaştı. Gece'yse hala şaşkınlıkla bakıyordu arkasından. "İyilikte yaramıyor." diye söylendi. "Herkes bir tuha-"
Cümlesini tamamlayamadı. Çünkü bir anda kendisini Aras'ın kollarında buldu. Aras'ın aldığı hızlı soluklar Gece'nin ensesine çarparken olduğu yerde kalakaldı.
"Aklım çıktı..." diye fısıldadı Aras sıkı sıkı kıza sarılırken. "Aklım çıktı Gece sen ne yapıyorsun aklım çıktı!"
Gece böyle bir tepkiyi hiç beklemiyordu. O kadar şaşırmıştı ki Aras'ı iteklemek bile aklına gelmiyordu. "Aras çocuk ezilecekti-" diyecekken "Sende ezilebilirdin." diye böldü Aras lafını. Korkudan hızlı hızlı atan kalbi Gece'nin göğsüne çarpıyordu. "Gece araba sana da çarpabilirdi ne yapıyorsun sen ya..." derken kendisinde değildi. Aklına sürekli o arabanın Gece'ye çarpma ihtimali geliyor kafayı yiyecek gibi oluyordu. Mümkünmüş gibi daha sıkı sarıldı kıza. Başını boynuna gömüp boğuk bir şekilde "Aklım çıktı..." diye sayıkladı.
Gece o kadar şaşkındı ki cevap bulamadı. Kolları iki yanda sarkmaya devam ederken sarılmasına karşılık vermedi ama geri de itemedi. Bir kaç dakika boyunca o şekilde sarıldılar. Nihayet Aras biraz olsun rahatlayınca hafifçe geri çekildi ama fazla uzaklaşmadı. Elleriyle Gece'nin yüzüne kavrayıp "Gözünü seveyim bir daha yapma böyle deli kahramanlıklar." dedi endişeli gözlerle kıza bakmaya devam ederken.
Gece bu sefer duygularına hakim olamayıp hafifçe gülümsedi. "Söz veremem." dedi sadece. Söz vermedi. Verseydi de tutmazdı zaten. Her insanın bir zaafı vardı.
˜
Günümüz:
Yalnız kalma duygusundan hiç korkmadım ben. Ama çevremdeki herkes çok korkardı. Sürekli bana davranışlarımdan ötürü yalnız kalacağımı söylerlerdi ama bu beni korkutmazdı. Yalnızlık beni tedirgin etmez aksine huzur verirdi. Hep kaçtım insanlardan. Kimseyle çok yakınlık kurmamaya çalıştım. En yakınlarımla bile aramda bir karış mesafe bıraktım. O mesafeye yaslandım ve rahatladım. Biri o boşluğu kapatacak diye ödüm koptu biraz daha kaçtım.
Ama buna rağmen sahipsiz bırakılmışlık hissi çok kötüydü. Yalnızlıktan korkmayan biri için bile çok kötüydü. Birinin savunmasız bir durumda tamamen yalnız kalması korkunçtu. İnanmazdım ben buna da. Kimse bana sahip çıkmazsa ben kendi kendime sahip çıkarım derdim. Bu yüzden yemek yapmayı öğrendim. Kimseden istememek için. Çok erken yaşta para biriktirdim. Asla borç almamak için. Dövüş öğrendim yumruklarımı sıkarak gezdim. Kimsenin bana vurmaması için.
Boyumu biraz geçen eller beni hep ürküttü. Bu yüzden önce hep ben saldırdım. Karşımdaki bana saldıramasın diye. Hiç bir el bana kalkmasın diye. Ama kendimi hep kavgaların ortasında buldum. Korkmama rağmen çok dayak yedim. Çok kez birilerini incittim. Sanki bu bir lanetti. Neyden korkarsan dönüp dolaşıp ayağına takılıyordu. Kaçtığın her şeyin ortasında buluyordun kendini. Çünkü dünya düz değil yuvarlaktı. Size söylemediler mi dünyanın yuvarlak olduğunu? Dümdüz yürürseniz yolun sonunun daima başladığınız nokta olduğunu?
Bir darbe daha geldi. Nereye olduğunu anlayamamıştım bile. Tüm vücudum uyuşmuş gibiydi. Acı bile hissedemiyordum artık. Evet çok kavga etmiştim ama hiç böylesine dayak yememiştim. Yesem bile en azından karşılık verirdim. Şimdiyse kolum kalkmıyordu. Ne yumruğumu savurabiliyorum ne de yüzüme gelen darbelere karşı başımı ellerimin arasına alabiliyorum. Her yanım acıyor ve ben kendimi koruyamıyordum.
Demek ki yanılmışım ben. İnsan her zaman kendi kendine yetemezmiş. En azından ben bunu becerememiştim. Kendimi koruyamamıştım işte. Burnumdan akan kan ağzıma dolup beni boğarken elimle tampon yapamamıştım. Peki neden gelmişti bu başıma? Çok korktuğum için mi? Birinin bana vuracak olması fikri beni korkuttuğu için mi bu da ayağıma dolanmıştı? Tıpkı kaçtığım diğer her şey gibi bu da mı beni bulmuştu?
Yine mi başladığım noktadaydım? Dünya niye yuvarlaktı?
Oysa ben yalnız olan kimseye saldırmazdım. İyi biri olmadığımın her zaman farkındaydım ama etik değerlerim vardı. Kendini savunamayacak durumda olan birine saldırmazdım. Kendisini koruyacak kimsesi olmayanlar dokunulmaz olmalıydı bence. Yoksa onlarda benim gibi kendi kendilerine sahip çıkmak zorunda kalır günün sonunda kan revan içinde yere yığılırdı.
Niye gelmişti bu başıma? Neden böylesine vuruyorlardı bana? Ne yapmıştım onlara? Babam da bana vururdu küçükken. Savunmasız kız çocuklarına vurulmaz oysa. Ama o vurmuştu. Acısı geçmemişti bir hafta. Şimdi artık izi bile yoktu ama sanki hala acıyordu. Sanki hala oradaydı ve ne zaman biri elini kaldırsa vurmak için ilk o noktayı seçiyordu. Sanki insanlar yaranın olduğu yeri biliyordu ve hep orayı hedef alıyordu. Bu yüzden saklandım duvarlarımın arkasına. Beni göremezlerse yaramı koruyabilirim sandım. Herkesi uzak tutarsam yaramı daha fazla kanatamazlar sandım. Bilemedim ama duvarların arkasına kimse geçmezse o yara hep açık kalırmış. Saracak biri olmayınca durmadan kanar ve yalnızca seni boğarmış.
Duvarların öyle güçlü ki ne yeni yara açabilirler ne mevcut yarayı sarabilirler artık. Yalnızsın orada. Şimdi yapabiliyorsan durdur kanını. Oysa seni kan tutmaz mıydı?
Bir kız çocuğu için söylemesi en acı olan şeylerden biride babam bana vurdu demekti. Bir kız çocuğu için babasının kendisine zarar vermiş olmasını başkalarına anlatmak boğazına oturan en büyük düğümlerden biriydi. Sanki karşı tarafa bak babam bana sahip çıkmadı yaktı canımı, çekinmedi beni incitmekten. Korkmadı benim kalbimi kırarken. Sende yapabilirsin demekmiş gibi. Sanki babasının incittiği kızlar ortada kalmış herkesler tarafından zarar görmeye mahkummuş gibi. Baban bile sana vurduysa elin oğlu ne için sakınsın bileğindeki kuvveti teninden? Bu yüzden uzak durdum erkeklerden. Biraz daha zarar görmemek için. Sarmam gereken daha fazla yaramın olmaması için.
Yere doğru savruldum tekrar. Artık kaçıncı olduğunu bilmiyordum. Sırtıma inen art arda öfkeli tekmeler vardı. Değdiği noktada ince bir sızı ve yanma oluşuyordu. Muhtemelen moraracaktı her yanım. Çünkü cildim hassastı. Ufacık şeyin izi kalırdı. Bu yüzden uzun kollu giydim. Bir şey olacaksa bile izi kalmasın istedim. Sanki bedenimden silebilirsem hatıralarımdan da silinebilirmiş gibi geldi. Oysa yine yanıldım. Beden zihnin aynasıydı. Zihninde ne varsa bedenine yansırdı. Bu yüzden sürekli üşürdüm ben. Zihnim buz gibi olduğu için. Orayı kimseler ısıtamadığı için. Ama annem sarılsa geçerdi belki. Bir kere sarılsa ısınırdım belki. Fakat annem yoktu. Ben gitmiştim o da beni aramamıştı. Artık kimse bana sarılamaz üşümemi alamazdı. Çok sıvazladım kendi omuzumu ama bir türlü olmadı. Bir türlü annemdeki sıcaklık gibi olmadı.
Bu yüzden mi gelmişti bunlar başıma? Babam bana vurduğu için mi rahatça vurabiliyorlardı? Annem hiç doğru düzgün ısıtamadığı için mi sürekli üşüyordum ben? Bu yüzden mi unutamadım geçmişimi? Sol bileğimdeki silik beyaz yara izi yüzünden mi hep takip etti beni? Bedenimdeki izleri yok edemediğim için mi geldi bunlar başıma? Kendimi korumak için çırpındım durdum ama meğer bir arpa boyu yol alamamışım. Yerimde saymışım. Ya da sürekli başladığım noktaya çıkmışım.
Nasıl geçecekti peki? Ben çok denedim çünkü iyileşmeyi. Öyle çok çabaladım ki bu uğurda her şeyimi feda ettim. Kalbimi kurtarmak için denemediğim yol kalmadı. Ağlamayı bile denedim. Ağlayıp içinden atmalısın derler bazıları. Deliler gibi günlerce ağladım ama bir türlü atamadım o yükü. İşe yaramayınca ağlamayı bıraktım. Koştum kaçtım bir türlü bırakamadım geride. Geride bırakamayınca koşmayı bırakıp yüzleştim. Tüm korkularımın üstüne gittim ama yine olmadı. İlla ölmek mi lazımdı bitmesi için? Ama ben onu da denedim işe yaramadı. Ölüm işe yaramayınca yaşamak istedim. Bu seferde aldığım nefes boğazıma dolandı. Hiç bir şey işe yaramadı. Hiç bir şey kalbimi saramadı. Hiç bir şey acımın geçmesini sağlamadı. Şimdi beni ne kurtaracak? Ben bile başaramadıysam kim beni nasıl kurtaracak?
Bir darbe daha ve bir darbe daha geldi. Öyle şiddetliydiki iç organlarımın sarsıldığını nefesimin kesildiğini hissediyordum. Belki de iç kanama geçirecektim bu soğuk çelikten duvarların arasında. Sanki yaşarken çok ısınabilmişim gibi ölürken de soğukta kalacaktım.
"SÖYLE!" diyen bir bağırış. Hayır bağırış değil. Bir emir. Bir bildiri. Bir zorunluluk. "SÖYLE ALLAH'IN CEZASI NEREYE YOLLADIN SİKTİĞİMİN VELEDLERİNİ!"
Bir darbe daha ve peşinden tekrar öksürdüm. Sert zeminde yüz üstü uzanırken sırtıma inen başka bir tekme hissettim. Acıyla bağıramadım bile. Çığlıklarım dışarı çıkamadan küçük bir iniltiye dönüşüyor boğazıma düğümleniyordu. Ben nefes almaya çalışırken bir beden üstüme eğilip saçlarımı kavradı. Beni saçlarımdan tutarak çevirdi ve yüzümü açığa çıkardı. Kaşım gözüm ağzım burnum her yerimden oluk oluk kan akıyordu. Buna rağmen bir darbe daha kanayan burnumun üstüne geldi. Sanki kendi kemiğimin çatlama sesini duyar gibi oldum. Büyük bir bağırış çıktı ağzımdan ama onları durdurmadı.
"Kaldırın şunu!" Dedi Murat iti. Buraya geldiğimden beri hep alaycı ve beni ciddiye almayan bir ifade takınmıştı. Onu ilk kez öfkeli görüyordum ve keşke görmez olsaydım. Tam anlamıyla sinir krizi geçiriyordu. O çocukları çıkardığım için beni konuşturmaya çalışıyorlardı. Ama konuşmazdım. Ne kadar canım yanarsa yansın eğer bulunursalar o çocuklara yapacaklarını bildiğim için istesemde konuşamazdım.
Tek umudum belki acıdan ölürüm ve kurtulurum demekti. Ya da en kötü ihtimalle belki bayılırdım ve dururlardı. Çünkü gerçekten çok acıyordu. Kendimi savunamayacak kadar bitkindim. Öylece bir kum torbasıymışım gibi beni oradan oraya fırlatıyor sinirini çıkarmaya ve konuşmamı sağlamaya çalışıyordu ama işe yaramayacaktı. Ölsem bile konuşmayacaktım.
Gözlerimi zar zor açık tuttuğum için olanı biteni beni döven kişilerin yüzlerini seçemiyordum. Murat itinin emrinden sonra anında birileri kollarımın altından tutup beni havaya ayaklarımın üstüne kaldırdı. Kendi irademle ayakta değildim. Bacaklarım beni taşımıyordu. Beni tutan adamlar sayesinde dik duruyordum.
Gözlerimi açık tutmaya çalıştım ama gözüme yediğim darbeler yüzünden bu oldukça zordu. Aralanan göz kapaklarıma sızan görüntü öfkeden tam anlamı ile deliye dönmüş Murat itinin yüzüydü. Bana baktıkça öfkesi harlanıyordu sanki.
"Her şeyi mahvettin!" dedi dişlerinin arasında. Bir kaç adım attı ve tekrar yumruk attı. Bu sefer darbe karın bölgeme olduğu için iç organlarım resmen sarsıldı. "HER ŞEYİ SİKTİN ATTIN!" diye bağırdı ve tekrar aynı yere yumruk attı. Acıdan bağıramıyordum bile. Kısık kısık inliyor ve ölmeyi bekliyordum.
"GEBERTECEĞİM! SENİ GEBERTECEĞİM!" diye gürlerken karın boşluğuma art arda yumruk atıyordu. Kollarımı tutan herifler beni bir kum torbasıymışım gibi ayakta tutuyor ve vurmasını kolaylaştırıyordu.
Acıyla inlemeye devam ederken tüm gücüm kulandım ve kendimi gülümsemeye zorladım. Murat itinin iğrenç yüzüne gülerek baktım. Kanlar içinde olmama rağmen geri adım atmadım. "Elime sağlık." dedim büyük bir zevkle.
Murat itinin gözü seğirdi. Öyle sert bir yumruk indirdiki karnıma içimde bir sızı hissettim. Bir anda öğürdüm ve onun ayaklarının önüne kan kustum. Dilimde kalan metalik tat daha da midemi bulandırdığı için kusmaya devam ettim ama midemde yiyeceğe dair hiç bir şey olmadığı için çıkan tek şey kandı. O kadar çok vurmuşlardı ki kan kusuyordum.
Murat itinin öfkeden yüzündeki tüm damarlar belirginleşmişti. İğrenen bir ifadeyle baktı bana. "Söyle bitir bu eziyeti. Nereye yolladın o veledleri söyle!" Diye bağırdı.
Öksürdüm ve dilimde kalan kanı ağzımda yuvarlayıp tüm gücümle ayaklarına tükürdüm. Öfkeli bakışları bana baktığı sırada zorlukla "Asla bulamayacaksın. Kabul et artık kaybettin. Yaptığın her şeyin bedelini ödeyeceksin. Hala vaktin varken varsa biraz cesaretin öldür beni." Dedim. Ölmek istiyordum. Onların elinde kendimi koruyamayacak kadar aciz olmaktansa beni öldürmelerini tercih ederdim.
Bu halde bile kafa tutuyor olmam onu daha da öfkelendirdi. Yumruk olan eli havaya kalktı ve bu sefer yüzümde patladı. Başım yana doğru düşerken zaten kanayan burnumdan biraz daha kan fışkırdı. Acıyla inledim ama geri adım atmaya niyetli değildim. Hiç bir zaman da olmayacaktım. Şansım varsa Nazlı karakola ulaşmayı başarır ve birliğe haber gönderirdi. Yoksa muhtemelen Murat iti yapmasa da birazdan kan kaybından ve ne olduğunu bile bilmediğim iç organlarımın bıraktığı hasardan dolayı ölecektim.
"Öyle bir konuşacaksın ki..." dedi Murat iti öfkeden tir tir titrerken. "Sike sike konuşacaksın. Öldürmeyeceğim seni. İstesende ölmeyeceksin. Sonsuza dek gerekirse bu şekilde süründüreceğim seni ama konuşmadan asla öldürmeyeceğim. O yüzden daha fazla diretme."
Derin derin nefesler alırken acıdan kasılıyordum. Kollarımı tutan heriflerden kurtulmak istiyordum ama hiç gücüm kalmamıştı. Yapabildiğim tek şey kelimelerimi kullanarak onu daha fazla çıldırtmaktı. Ve hala kelimelerime sahipken onları kullanmaktan geri durmayacaktım.
Başımı çevirdim ve gözlerine baktım. Burnumdan akan kan dudaklarıma ulaşırken "Hiç durma." dedim gülümseyerek. "Elinden geleni ardına koyma. Senin gibi şerefsiz ancak bu şekilde oynar zaten. Yiyorsa söyle köpeklerine bıraksınlar beni adil bir şekilde dövüşelim."
Murat iti de bana gülümsedi. "O siktiğimin adaleti umurumda bile değil." dedi sadistçe. "Ben nasıl istersem öyle dövüşürüm. Öl dediğim ölür, sürün dediğim sürünür. Senin gibi tek vasfı kafa tutmak olan fahişe karıların sonu ne olur söyleyeyim mi?"
"Yorma o sikik çeneni." dedim zar zor konuşurken. "Fahişe diyerek aşağılamaya çalıştığın kadın sonunu getirdi. O sallamadığın adaletin urganı boynuna dolanacak. Bundan kaçamayacaksın. Son dakikalarını bana tanrıcılık oynamaya harcama. Bu boş egonu ancak senin gibi zavallılar yer."
Cümlem bittikten sonra önmüzdeki mekanik kapı açıldı. İçeriye tıpkı benim gibi kanlar içinde olan Cemal ve onu sürükleyen Deccal girdi. Dikkatimi çeken ilk şey Cemal'in neşterle deştiğim eli oldu. Gelişigüzel sarılmıştı ama hala kan kaybettiği belliydi. Kimse onun yarasıyla ilgilenmemişti.
Ardından Deccal'e döndüm. Ölüm saçan bakışları üzerimdeydi. Eğer Murat iti müsade etse beni hemen öldürmek isteyeceğini biliyordum çünkü onu yere sermiştim. Tek bir şırıngayla o iri cüssesini etkisiz hale getirmiştim. Yine olsa yine yapardım. Deccal'in de fırsatı olsa beni şu dakika öldürürdü.
Murat iti içeri giren Cemal'i görünce daha da öfkelendi. Yanımdan geçip onun karşısında durdu ve yüzüne sert bir yumruk indirdi. Cemal'in başı yana doğru düşerken burnundan fışkıran kanlar ortalığa bulaşmıştı.
"BECERİKSİZ HERİF! BİR TANE KARIYLA BAŞ EDEMEDİN!" dedi ve tekrar yumruk attı. Cemal'in acı çığlıkları odada duyulurken korkuyla izliyordum. Ona yaptıkları hiç bir şey umurumda değildi. Geberse bile bir gram üzülmezdim. Benim tek korkum konuşmasıydı.
Konuşup Duru'yu ele vermesinden korkuyordum.
Murat iti Cemal'in çenesini sertçe kavradı ve onu kendisine bakmaya zorladı. "ANLAT!" dedi suratına doğru. "Ne oldu ne bitti bu karı seni nasıl becerdi tek tek anlat!"
Cemal'in gözlerindeki korku görülmeyecek gibi değildi. Zaten korkak bir herifti. Ben onu sadece bir neşterle tehdit etmiştim ve bülbül gibi şakımıştı. Bu heriflerinse yapacaklarının sınırı yoktu. Konuşması önemli değildi ama Duru'yu ele vermesinden ödüm kopuyordu. Duru'ya da bana yaptıklarını yapmalarından ödüm kopuyordu.
"B-ben..." dedi Cemal kekeleyerek. "Ben onun kriz geçirdiğini görünce tedavi için laboratuvara götürmüştüm. S-sonra beni tehdit edip bağladı. Y-yemin ederim patron."
Cümlesini tamamladığı anda Murat iti yüzüne bir yumruk daha geçirdi. Cemal tekrar çığlık attı ama kimsenin ona merhamet edecek hali yoktu.
"BU KARI NEREDEN BİLSİN O VELEDLERİN YERİNİ!" diye gürledi Murat iti. "YARDIM MI ETTİN ONA? YA DA BAŞKA BİRİ Mİ YARDIM ETTİ? KONUŞ GEBERTİRİM SENİ!"
Kalbim korkudan göğüs kafesimden fırlayacaktı. Cemal ağzını açamadan ben konuştum ve dikkatleri üzerime çektim. "Çekemiyorsun değil mi bir kadın tarafından alaşağı edilmeyi? Ama ben yaptım. Senin kurduğun bu çakma imparatorluğu ben tek başıma yıktım. Ağlasanda zırlasanda sonuç değişmeyecek. Çok merak ediyorsan ben sana anlatırım nasıl hepinizi yerlebir ettiğimi."
Cümlem tamamlandığı anda Murat iti önümde bitti. Eli saçlarımı kavradı ve boynumu kıracak kadar sertçe geriye yatırdı. Çığlığımı dişlerimi sıkarak hapsettim ve kararlılıkla gözlerinin içine bakmaya devam ettim.
"Sana da sıra gelecek. O ağzını öyle bir sikeceğim ki bana yalvaracaksın. Şimdi kes sesini de bana yalvardığını duymadan dilini koparmayayım!"
Saçımı öyle çok çekiyordu ki ona karşılık veremedim. Ağzımı açsam acıyla çığlık atardım ve onlara bu zevki yaşattırmak istemiyordum. Sadece inatla yüzüne bakabildim.
Murat iti bana nefretle baktı. Ardından başımı sertçe bırakıp tekrar Cemal'e döndü. "Konuş." diye tısladığında Cemal korkuyla yuktundu ve bana baktı.
Göz göze geldiğimizde başımı yavaşça iki yana salladım. Gözlerimle ona Duru'yu anlatmamasını söyledim ama beni dinleyeceğinden emin değildim. Bu herif öyle korkaktı ki kendi canı için herkesi satardı. Duru'yu ele vermemesi için hiç bir nedeni yoktu.
Bakışlarımla ona yapma demeye devam ederken Cemal'in gözleri Murat itine döndü. "Yalnızdı patron." dedi. "Yardım eden biri varsa bile ben kimseyi görmedim. Y-yemin ederim."
Rahatlayarak derin bir nefes verdiğimde Murat itinin öfkeli soluğu odayı doldurdu. Bir anda elini beline attı ve silahını çıkarıp Cemal'e doğrulttu. Ben daha olan biteni algılayamadan sağır edici bir ses duyuldu. Murat itinin silahından çıkan kurşun Cemal'in alnının ortasını delip geçtiğinde çığlık attım.
Cemal'in gözleri açık kaldı. Alnından fışkıran kanlar yüzüne doğru süzülürken çığlık atmaya devam ediyordum. Gözlerimi kapatmak bu görüntüyü görmemek istiyordum ama yapamıyordum. Gözlerimi bile kırpamayacak kadar şoka girmiştim.
Cemal'i tutan Deccal vurulduğu onu bıraktı. Cesedi güm diye ayaklarımın önüne düştü ve bulunduğu yerde kan gölü oluştu.
Murat iti Cemal'in yerdeki bedenine bakıp "Seni çok bile yaşatmıştım." dedi. Ardından başını kaldırıp Deccal'e bakarak "Kaldır şunun cesedini." diye emir verdi.
Deccal emriyle eğilip Cemal'in cansız kollarını kavrarken ben donuk gözlerle izliyordum. Onu sürükleyerek odadan çıkardığında Cemal'den geriye onu takip eden bir kan gölü kalmıştı.
Titreyerek yerdeki kanlara bakıyordum. Çok fazlaydı. Çok çok fazlaydı. Ölmesi umurumda değildi ama bu şekilde görmek istemiyordum. Kafatasının parçalanışı gözlerimin önünden gitmiyordu. Kırpamadığım için yanmaya başlayan gözlerimi zeminden zar zor çektim ve Murat itiyle göz göze geldim.
Murat iti bana bakınca öfkesi biraz daha harlandı. Dişlerini sıkıp "Kovaya." Dedi gözlerimin içine bakarak. Ama bunu bana değil değil beni tutan heriflere söylemişti.
Kollarımı tutan adamlar beni sürükleyip kanlarla lekelenmiş çelikten odanın başka bir köşesine götürdüler. Onlara direnmeye çalıştım ama çok güçlülerdi. Benimse beni ilerletmelerine karşı koyacak gücüm yoktu. Tükenmiştim. Sadece ölmek ve kurtulmak istiyordum.
Ne ara buraya getirdiklerini bilmediğim su dolu bir varil vardı karşımda. Başıma geleceği anlamam uzun sürmedi. Beni tutan heriflerden birinin eli saçlarımı kavradı ve bana nefesimi tutacak zaman bile bırakmadan kafamı suya daldırdı. Su anında tenimdeki kana karışıp buğulu kırmızı bir renge bürünürken genzime dolan sıvının yakıcılığını hissettim. Çırpındım, çıkmaya çalıştım ama beni içeriye doğru bastıran el çok güçlüydü. Genzimdeki yanma hissinin beni öldüreceğin sandığım anda sertçe saçlarımdan çekildim ve sudan çıkarıldım.
Oksijenle buluştuğum gibi tekrar öğürdüm ve bu sefer kanla karışık bir su kustum. Ayaklarımın önünde biriken kendi kanıma bakarken nefes almaya çalışıyordum. Öksürerek boğazımı temizlemeye ve suyun kalıntılarından kurtulmaya çalıştım.
Ben canımla cebelleşirken Murat iti hala "KONUŞ!" diye bağırıyordu. Ona öfkeyle bakmaya çalıştım. Konuşacak gücüm kalmadığı için başımı iki yana sallamakla yetindim. Tekrar başım suya itildiğinde biraz nefesimi tutabilmeyi başarmıştım.
Ne kadar süre aynı döngüyü tekrarladık bilmiyorum. Artık bitkin düştüğüm ve nefesimi tutmayı bırakıp boğulmayı beklediğimi anladıklarında durdular. Ölmeme yine izin vermediler. Bir sonraki işkenceme geçecekleri sırada önümüzdeki mekanik kapı tekrar açıldı. Zar zor başımı kaldırıp gelenlere baktığımda olduğum yerde sarsıldım.
İçeriye tanımadığım iki adam girmişti ama beni sarsan şey onlar değildi. Sorun onlar değildi. Sorun kollarından sürükledikleri ve ağlayarak kurtulmaya çalışan küçük bir erkek çocuğuydu.
İfadem donuklaştı. Onu tanıyordum. Buradan çıkarttığım çocukların arasındaydı. En küçükleriydi. Nazlı'nın elini tutuyor ve etrafa ürkek bakışlar atıyordu.
Yakalamışlardı. Başaramamışlardı. Nazlı bu çocuğu bırakmış olamazdı. Hepsi yakalanmış olmalıydı. Peki diğerleri neredeydi? Onlara bir şey mi yapmışlardı? Nazlı telefonu ne yapmıştı? Nasıl yakalamışlardı?
Korkuyla sarsıldım ama belli etmemek için sessizliğimi korudum. Öylece bitik bir halde karşımdaki çocuğa bakıyordum. Çocuk durmaksızın ağlıyordu. En fazla dokuz yaşında olmalıydı. Beni fark bile edememişti. Korkudan tir tir titriyordu. İçim ezildi. Onu arkama çekmeyi her şeyden çok istedim ama bırak yanına gitmeyi ayakta bile duramıyordum. Kollarımı tutan herifler olmasa yere yığılırdım. Kendimi bile koruyamıyorken bu çocuğu onların elinden nasıl kurtaracaktım?
"Patron yakaladık bunu." Dedi onu tutan iri yarı adamlardan biri. Murat itinin yüzüne o iğrenç sırıtışı yerleşti. Beni tutan adamlara dönip "Getirin şunu." diye emretti.
Anında sürüklenerek çocuğun önüne götürüldüm. Aramızda bir metre kadar mesafe kaldığında durdular. Arkamda duranlardan biri bacaklarıma tekme attı. İnleyerek dizlerimin üstüne çöktüğümde çocukla boylarımız eşitlenmişti. Bu sayede çocuk beni fark etmişti. Kanlar içinde ve sırılsıklam olduğum için bana bakınca korkup irkildi. Yüzümün hali onu korkutmuştu.
Zar zor nefes alabiliyor olmama rağmen ona gülümsemeye ve korkusunu geçirmeye çalıştım ama tek yapabildiğim beceriksizce dudaklarımı kıvırmaktı. İçimde fırtınalar kopuyordu. Tüm planım boşa gitmişti. Hiç bir yolu kalmamıştı kurtulmanın. Her şey bitmişti...
Çocuk bir müddet korku dolu gözlerle beni izledikten sonra sanki nihayet tanımıştı. Onları çıkaran kişinin ben olduğumu anlamıştı. Yüzündeki korkunun yerine başka bir ifade yerleşti. Umut.
Göz yaşları durdu. Yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yerleşti. Beni tutan adamlara rağmen. Yara bere içinde olmama rağmen onun gözünde bir kahraman olduğumu fark ettim. Onu kurtarabileceğimi sanıyordu. Beni görünce korkusu geçiyordu. Bu manzaraya karşı oturmak ve saatlerce ağlamak istedim. Ben kahraman değildim ama o bana bakınca umutlanıyordu. Ve ben o umudun birazdan öleceğini izlemek istemiyordum.
"Şimdi." Dedi Murat iti. Az önce Cemal'i vurduğu silahını kaldırdı. Kalbim yerinden çıkacaktı. Ben korkuyla olacakları beklerken çocuk hiç bir şey anlamıyordu. Belki silah ne onu bile bilmiyordu. Beni onlardan daha güçlü sanıyordu çünkü ben onları kurtarmıştım. Yani En azından denemiştim. Ama yine bir arpa boyu yol alamamıştım. Planım hiç bir işe yaramamıştı. Şimdi hem çocukların, hem Duru'nun hemde benim başım beladaydı.
"Konuş." Dedi ve namluyu bana doğrulttu. Öylece baktım. Hala konuş diyordu. Ne anlatacaktım ki? Yakalamışlardı işte çocukları neyi anlatacaktım daha fazla?
O an dank etti.
Çocukları yakalamamışlardı. Sadece birini bulmuşlardı ve diğerlerine ulaşmak için beni konuşturmaya çalışıyorlardı.
Yıkılan umutlarım göğsümde yeşerirken gerçektende gülümsedim. Bana doğrulttuğu silaha baktım. Çocuğun önünde yaşanmaması lazımdı. Bu görüntüyü unutamazdı. Birinin ölümünü izlememeliydi ama eğer onu düşündüğümü belli edersem zayıf noktamı da belli etmiş olurdum.
Meydan okuyan gözlerle baktım Murat itine. "Ölüm beni korkutmaz hala basmadı mı kafan?" Diye kafa tuttum her zamanki gibi.
Murat iti bu sefer sinirlenmek yerine sırıttı. Sinirlenmesini ve öfkesini benden çıkarıp çocuğu unutmasını istemiştim oysa. Ama işe yaramamıştı. Gülümsemesi öfkesinden daha korkunçtu.
"Korkutmadığını çok iyi anladık merak etme." Dedi şeytani gülümsemesiyle. Elindeki namlu yavaşça yön değiştirdi ve karşımdaki küçük çocuğu nişan aldı.
Başımdan aşağı kaynar sular dökülürken "NE YAPIYORSUN!" diye bağırdım. Kontrolsüz bir şekilde ayağa kalkmaya çalıştım ama omuzlarımdan sertçe dizlerimin üstüne bastırıldım. Çırpınmaya devam ederken "NE YAPIYORSUN SEN!" diye bağırıyordum.
Çocuğun yaşlar içindeki gözleri kendisine doğrultulan silahı görünce korkuyla kaplandı ve daha çok ağladı. Onun göz yaşlarını gördükçe delirecek gibi oluyordum. Bir çocuğun gözlerindeki korkuyu görmeye katlanamıyordum. Rol yapmam gerekirdi ama devam edemedim. "İNDİR O SİLAHI ALLAH'IN CEZASI ŞEREFSİZ HERİF!" diye gürledim. Tekrar ayaklanmaya çalıştım ama beni tutan adamlar omuzlarımdan bastırarak yerimden kımıldamama izin vermedi.
Tepkimin üstüne Murat iti çok keyiflenmişti. Yüzündeki şeytani gülümsemenin yanına zafer kazanmış gibi bir ifade yerleştiğinde kendime gelebildim. Olduğum yerde sarsıldım. Çırpınışlarım dururken göz pınarlarım yanıyordu.
Kendimi kontrol edemeyip zayıf noktamı belli etmiştim.
Yüzüne çok tanıdık olan o iğrenç gülümsemesi yerleşti. Tıpkı günler önceki gibi sırıtıyordu. Gülüşü korkularımı hatırlatıyordu. "Demek bunca zaman seni yola getirmenin yolu buymuş." dediğinde göz pınarlarım daha da yanmaya başladı. "Demek senin de zayıf noktan buymuş savcı hanım."
Başımı iki yana sallarken bu çaresiz halimin ona verdiği zevki izliyordum.
Murat iti gözlerini tam gözlerime dikti. "Seç bakalım Gece Yüksel." Dediğinde kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Bu cümlenin devamını duymak istemiyordum. Günler önce yaşadığım çaresizliği tekrar yaşamak istemiyordum. Seçim yapmak istemiyordum. Tüm bedenim kanlar içindeydi ve ağrımayan tek bir noktam bile yoktu ama şu an hiç birini hissedemiyordum. Başım dönerken "Hayır..." diye fısıldadım ama sesimi sadece ben duydum.
Murat iti elindeki silahı tehditvari bir şekilde salladı. "Eğer konuşursan çocuk hayatta kalır. Bize o veledleri nereye yolladığını söylersin ve seni bu eziyetten kurtarırız. Ama eğer konuşmazsan..." tetiği çekti ve namlunun ucu tam olarak çocuğun başına denk gelecek şekilde nişan aldı. Cümlesini tamamlamaya zahmet etmedi. Bende seçenekleri çoktan anlamıştım zaten.
"Hayır..." dedim yine. Karşımdaki çocuk hiç bir şey anlamıyor bana umut dolu gözlerle bakmaya devam ediyordu. Bu bakışların ağırlığını taşıyamıyordum. Bana güvenen bir çocuğu yarı yolda bırakmak istemiyordum. Seçim yapmak istemiyordum. Seçimlerden bıkmıştım. Birilerinin hayatlarının elime bırakılmasından bıkmıştım.
Çaresizliği iliklerime kadar hissettim. Konuşursam diğer çocukları da bulurlardı. Kurtulma şansları belki bir ihtimal varken benim yüzümden yok olurdu. Konuşmazsam da bu çocuk ölecekti. Ölümünü izleyemezdim. Bana umutla bakan gözlerin kapandığını göremezdim.
Acıyan göz kapaklarım kapanmak için ısrar ederken direndim. Bakışlarımı Murat itine çevirip "Yapma." Dedim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Belki durur diye umdum. "Yapma çocuk o daha. Bana istediğini yap çocuğu rahat bırak." Dedim çaresizce.
Ne yüzündeki ifadede ne de vicdansızlığında hiç bir değişim olmadı. Sadece "Seç." Dedi. Çocuk hala hiç bir şey anlamıyor öylece umut dolu gözlerle bana bakıyordu. Çırpındım ve ayağa kalkmaya çalıştım ama başarısız oldum.
"Üç saniyen var." Dedi Murat iti. Çırpınmayı bıraktım. Düşünmeye çalıştım. Başka bir yol bulmaya çalıştım.
"Üç."
Konuşamam. Eğer konuşursam uğruna feda olduğum tüm planım yerlebir olur. Diğer çocukları da bulurlar ve her şey mahvolur.
"İki."
Susamam. Eğer susarsam bir çocuk benim suskunluğumda ölür. Benim sessizliğime bir can gider ve ben hiç kimsenin ömrünü dilime kenetleyemem.
"Bir."
Silah patladı. Ama bir saniye önce. Yalnızca bir saniye önce kendimi tüm gücümle ileri attım. Bir saniye kala düşünmeyi bıraktım ve harekete geçtim. O korkuyla bedenime yüklenen adrenalinin etkisi miydi bilmiyorum ama beni tutan adamların ellerinden sıyrılıp ileri atılmayı başardım. Silah tam bu sırada patladığında ben çocuğu göğsüme çekmiş sırtımı ona siper etmiştim.
Sağır edici bir ses duyuldu. Hemen ardından keskin bir acı hissettim. Bu kendimi vurduğumda yaşadığım acıdan daha farklıydı. Sanki daha çok acıtıyordu. Etim parçalanıyormuş gibi geliyordu. Kulaklarım uğuldarken gözlerimi kapatmış sımsıkı sarıldığım çocuğu bırakmıyordum.
Odaya ölüm sessizliği çöktü. Başta ölenin ben olduğumu sandım ama hala alıcılarım çalışıyordu. Burnuma kan kokusu doluyor bedenimde keskin bir sızı dolaşıyordu. Ölmemiştim ama bedenimin bir yeri parçalanıyordu.
Acının kaynağını görmek için başımı usulca sol koluma çevirdim. Omuzumun bir karış aşağısından oluk oluk kan akıyordu ama kurşun bedenimde değildi. Yerde duruyordu. Benim kanıma karışmış bir şekilde tam önümde duruyordu. Mermi kolumu sıyırmıştı. Fakat tam anlamı ile sıyırmamış dibimden geçerken etimi parçalamıştı.
Ölüm sessizliği hakimdi odada. Sadece benim aldığım sık nefeslerin sesi duyuluyordu. Bakışlarımı kolumdan çektim ve göğsüme sinen çocuğa baktım. Kollarımın arasında küçücük kalmıştı. Küçük bedeni tir tir titrerken başını yasladığı göğsümden çekip yaşlı gözleriyle bana baktı. Yüzünde korku dolu bir ifade vardı ama artık ağlamıyordu. Sanki duyduğu sağır edici ses onu donuklaştırmıştı. Ağlamaya bile korkuyordu artık.
Kollarımın arasındaki küçük bedene öylece baktım. Eğer ağlayabilen bir insan olsam ona bir şey olmadığı için mutluluktan ağlayabilirdim ama bu özellik benden alınalı yıllar olmuştu. Sadece bakıyordum. Kanlar içindeydim ama bana sığınan çocuğa gülümsüyordum.
Çocuğun dudakları hafifçe aralandı. Titrek bir sesle "A-abla." Diye fısıldadığında öylece bakmaya devam ediyordum. Göz yaşları minik yanaklarından süzülürken titremeye devam ediyordu. Silah sesinden çok ürkmüş olmalıydı. Çok küçüktü bu yaşta bunlara şahit olmamalıydı.
Vicdanım kor alev gibi beni yakarken gözlerine baktım. Onu teselli edecek ya da korkusunu geçirebilecek bir şeyler söylemek istedim ama fırsat kalmadı. Birileri kollarımı kavradı ve beni geriye doğru çekiştirmeye çalıştı. Yaralanan kolumda tarif edemeyeceğim korkunç bir acı oluşurken "DURUN!" diye bağırdım ama kimse beni dinlemedi. Var gücümle çocuğa sarılıyor onu bırakmamaya çalışıyordum. Çocukta aynı şekilde kollarını bana dolamış ağlıyor, abla diye sayıklıyordu.
Başka ellerde göğsüme sarılan çocuğun kollarına dolandı. Sertçe geri çektiklerinde ben bırakmamak için daha sıkı sarıldım. Hem onu hemde beni iki taraftan çekiştirerek ayırmaya çalışıyorlardı. İzin vermedim ve kollarımı daha sıkı doladım ona. Yine de gücüm yetmemişti. Yaralı kolum yüzünden yeterince sıkı tutamamıştım. Önce çocuğu benden ayırdılar. Hemen ardından beni geriye doğru çektiler. "BIRAKIN! DOKUNMAYIN! ÇOCUK O DAHA!" Diye bağırdım ama işe yaramadı. Kimse beni umursamadı.
Nihayet tamamen bizi ayırıp aramıza mesafe koyduklarında yaralı kolumun acısına rağmen çırpınmaya devam ediyordum. Çocuğun ağlama sesleri duvarlarda yankılanırken başka bir ses daha konuştu.
"Gerçekten de zaafın buymuş. Çocuklar." dedi Murat iti. Ona öfkeyle bakıp "KES SESİNİ ŞEREFSİZ HERİF!" diye haykırdım. Öfkeden deliye dönmüştüm. O kadar delirmiştim ki kolumdaki acıyı bile hissedemiyordum. "BIRAK BENİ BIRAK!" diye bağırırken aklımı kullanamıyordum.
Murat iti şeytani bir ifadeyle bana bakmaya devam ederken "Çocuğu götürün." diye emretti. Anında çocuğu benden ayıran adamlar sürükleyerek odadan çıkardığında çocuk "ABLAAA!" diye çığlık atmıştı. Onun bana olan çaresiz seslenişi yüreğimi dağlarken "BIRAKIN BENİ!" diye bağırıp kurtulmaya çalıştım ama yine işe yaramadı.
Murat iti bana doğru yaklaştı. Hafifçe eğilerek yüzünü burnumun dibine soktu. "Senin için çok güzel bir hediyem var." dediğinde ses tonu sanki deli hastanesinden fırlamış bir manyak gibi duyuluyordu.
Ona cevap vermeme fırsat kalmadan "Arkadaşı özel odamıza alalım da sürprizini görsün." dedi doğrulurken. Ne sürprizinden bahsettiğini anlayamamıştım bile. Kolumu tutan herifler beni sürükleyerek odadan çıkardı. Sol kolumdan süzülen kanlar tıpkı Cemal'de olduğu gibi yerde bir çizgi halinde beni takip ederken etrafı göremiyordum. Acıdan bedenim uyuşmuştu. Beni sürükleyerek bir yere götürüyorlardı ama algılayamıyordum. Sadece acı hissediyordum. Çok keskin bir acı hissediyordum.
Nihayet varmak istedikleri yere vardıklarında beni sertçe bir odanın içine ittiler. Düştüğüm yerde acıyla inledim. Serbest kaldığım anda elimle yaralı koluma sarıldım. Avucuma bulaşan kan korkunç görünüyordu. Bu yara beni öldürmezdi ama süründürürdü. Ve ben zaten ölmekten değil sürünmekten korkuyordum.
Üstüme kapı kapandığında her yer zifiri karanlığa gömüldü. Kendi ellerimi bile görememeye başladım. Bir kaç saniye sonra karanlığın içine çok hafif bir kırmızı ışık doldu. Başımı çevirip ışığın kaynağına baktığımda az önce üstüme kapattıkları kapının önündeki mekanik şifre girme tuşlarının parlayan ışıkları olduğunu gördüm.
"Evvvett savcı hanım." diyen bir ses geldi karanlığın içinden. Ama bu konuşan kişi odada değildi. Kapının üstünde duran hoparlörden duyuyordum Murat itinin iğrenç sesini. "Duydum ki sen seçim yapmayı çok sevmişsin. Hemen sana özel bir oda tasarladım."
Öylece dinlerken kulaklarıma bir uğultu doldu. Başımı çevirip uğultunun geldiği yöne, yani kapının yirmi metre uzaklığındaki duvara baktığımda dehşete düştüm.
Duvar hareket ediyordu. Çok yavaş bir şekilde hareket ediyordu ama ediyordu. Beni ezmek üzere üzerime yaklaşıyordu.
"Bu odayı senin için tasarladım." diyen ses kulaklarıma uğultu olarak geliyordu. "Kaçmanın tek yolu kapının şifresini bulup dışarı çıkmak. Sınırsız deneme hakkına sahipsin. Duvar seni ezmeden kapıyı açmayı başarabilirsen kurtulabilirsin."
Nefes alamıyordum. O kadar dehşete düşmüştüm ki kolumdaki acıyı bile unutmuş sadece karanlığın içinde bana doğru yaklaşan duvara bakıyordum.
"Şimdi..." dedi aynı ses. "Seç bakalım Gece Yüksel. Ölmek mi yaşamak mı?"
***
Diyecek pek fazla söz yok. Sonraki bölüme psikolojinizi hazırlamanızı öneririm...
Sizce Gece ölmeyi mi seçecek yoksa yaşamayı mı?
Cumartesi günü sonraki bölümde görüşmek üzere hoşçakalın
İnstagram:nowelia_09
Tiktok:nowelia_09
