21. bölüm · Kalanlar Ve Kaçanlar

20. Bölüm |Hasretin Bıraktığı Enkaz|

• Nowelia •

Hazırsanız,

Başlıyoruz...

***

Beş Yıl Önce:

Aras oturduğu bankta tir tir titriyordu. Soğuktan donmak üzereydi. Biraz olsun ısınabilmek için üşüyen avuçlarını birbirine sürtüyordu ama yinede ısınamıyordu.

"Aras!" diyen öfkeli bir ses ilişti kulağına. İrkildi ve kendisine seslenen kişiyi görmek için başını çevirdiğinde komiser Selim'le karşılaştı.

Komiser yanına yaklaştığında kaşları çatık, adımları öfkeliydi. "Gerizekalı mısın oğlum sen? Ne işin var bu soğukta dışarıda? Geç içeri çabuk!" diye bağırdı.

Aras hızlıca banktan kalktı ve saygı duruşuna geçti. "Yok komiserim üşümüyorum ben." dedi ama kıçı donuyordu. Hava buz gibiydi ve kar yağışı bekleniyordu ama Aras'ın üstünde mont yoktu.

Komiser Selim huyu sert bir adam olsa da içi elvermiyordu bu oğlanın soğukta oturmasına. "Ne demek üşümüyorum Aras? Montta yok üstünde. Hasta olursan izin yazmam sana sürüne sürüne yaparsın stajını. Şimdi yürü içeriye." dedi ve karakolu gösterdi.

Ama Aras'ın inatı inattı. İçeri giremezdi beklediği biri vardı. "Komiserim yok vallahi giremem. Bir arkadaşım gelecek onu bekliyorum."

Selim bu sefer gerçekten sinirleniyordu. "Oğlum ne arkadaşı gece gece? Nöbetin bitecek bir saat sonra zaten. Kimi çağırdında bekliyorsun soğukta?"

Aras'ın yüzüne engel olamadığı bir sırıtış yerleşti. Leyla leyla baktı komisere. "Gelecek komiserim biliyorum ben." dedi. Ama saatlerdir bekliyor olmasına rağmen ne gelen vardı ne giden. Umudu yavaş yavaş kırılıyordu ama inat etmişti bir kere. Sonunu getirecekti.

Selim Aras'ın yüzündeki eşşek sırıtışını görünce yavaş yavaş anlamaya başladı mevzuyu. İfadesini sert tutmaya devam etti ama içinden kıkır kıkır gülüyordu. "Kimmiş bu arkadaş Aras?" dedi imalı bir tonda.

Aras'ın yüzüne daha büyük bir gülümseme yerleşti. "Arkadaş işte komiserim." dese de arkadaş falan değildi. Arkadaş diyemeyeceği kadar değerli biriydi.

"E peki oğlum üstüne mont almamanın arkadaşın gelişine katkısı ne tam olarak?" dedi Selim. Bu gerizekalı oğlan kız bekliyordu belli ki. Bunu içeride de yapabilirdi. Hadi çıkmıştı dışarı bu soğukta montu neredeydi?

Aras'ın ifadesi değişmedi. "Komiserim amaç o zaten. Montumu arkadaşın yanında unuttum bu gün. Getirecek bana onu bekliyorum." dedi. Ama yine yalan söylüyordu. Montu unuttuğu falan yoktu. Bilerek bırakmıştı. Sabah'ın erken saatlerinde Gece ile yan yanayken unutmuş gibi yaparak montu onların evinde bırakmıştı. Bu gece karakolda nöbeti olduğunu söylemişti özellikle. Gece nöbeti olduğunu biliyordu. Nöbet vardı ama Aras'ın montu an itibari ile yoktu. Planı basitti. Gece Aras'ın montu unuttuğunu fark edince ona kıyamayacak yanına gelecekti. Aras'ta bir kaç dakikalığına olsa da onu görerek nöbetini güzelleştirecekti.

Ama saatler geçmesine ve nöbetin bitmesine bir saat kalmasına rağmen hala gelen giden yoktu. Aras umudunu yitirmiyor karakolun girişindeki bankta oturmuş beklemeye devam ediyordu. Git gide soğuyan havadan her yeri uyuşmuştu ama kafaya koyduğu şeyi elde etmeden gidesi gelmiyordu. Aşırı inat bir çocuktu.

Selim çocuğun niyetini az çok anladı. Normal zamanlarda olsa kafasına indirir sokardı karakola ama bu sefer istisna geçecekti. Gönül işlerine taviz gösterecekti. "İyi bakalım. Ama bak uyarıyorum hasta olup raporla gelirsen yanıma kabul etmem raporunu. Hastalıktan kıvrana kıvrana da olsa gelir tutarsın nöbetini."

Aras hızlı hızlı başını salladı. "Merak etmeyin komiserim bir şey olmaz bana." dedi ama çokta emin değildi. Açıkçası hasta olacağından çok emindi. Öksürmeye şimdiden başlamıştı. Hasta olursam rapor alırım diye düşünmüştü ama rapor alma şansınıda bu şekilde elinden kaçırmıştı. Yapacak bir şey yoktu. Gece gelirse eğer buna değerdi ama hala gelmemişti.

Selim arkasını döndü ve karakola ilerlerken gülüşüne engel olamadı. "Eşşek herif." dedi kendi kendine. Sırıta sırıta uzaklaştı.

Komiser gittikten sonra Aras kalktığı banka geri oturdu. Normalde nöbetlerde çok uykusu gelir kenarda köşede sızardı ama soğuk sayesinde uykusu falan kalmamıştı. Üşüyen ellerini yüzüne yaklaştırdı. Nefesinin sıcak buharını üfledikten sonra birbirlerine sürterek ısınmaya çalıştı.

Dakikalar geçmeye devam etti. Nöbetinin bitmesine on beş dakika kalmıştı ama Gece hala gelmemişti. Aras gelecek diyordu içinden. Umut etmekten hiç vazgeçmiyordu.

Beş dakika kaldığı sırada umudu sönmeye başlamıştı. Gelmeyeceği hatta montunu unuttuğunu bile fark etmediğini düşünmeye başlamıştı.

Ama tam bu sırada karakolun önüne bir taksi yaklaştı. Aras'ın bakışları taksiye dönerken soğuktan akan burnunu içine çekti. Tir tir titriyor ve öksürüklere boğuluyordu.

Taksinin kapısı hızlıca açıldı. İçeriden uzun kumral saçlı bir kız çıktı. Elinde tuttuğu siyah monta sıkı sıkı sarılmış bağırıyordu. Aras bu bağırışları duyunca anladı. Gelmişti iki gözünün çiçeği.

"Gerizekalı herif! Bekle aldım plakanı şikayet edeceğim seni!"

"Ablacım yür git nereye şikayet ediyorsan et. Bela mısın nesin ya? Gece gece çattık ya!"

"Göstereceğim sana belayı ben dua et işim var şu an!"

"Abla kapat kapıyı vallahi para falanda istemiyorum yeterki sal beni!"

"Sen kimsin para istemiyorsun ya? Aklın sıra borçlu mu çıkaracaksın beni? Al şunu bekle sonra süründürücem seni mahkeme mahkeme!"

"He abla he. Git artık Allah aşkına ne dırdırcısın ya. Seni alana Allah sabır versin."

"Bana bak seni gebertirim! Kim beni alacakmış ya? Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz! Kadınları alıp satılan bir mal olarak görmemeyi öğreneceksiniz!"

"Abla yürü git bak elimden bir kaza çıkacak!"

"Çıksın! Elinden geleni ardına koyma! Bak nasıl paralıyorum seni bekle gör sen!"

"Abla ona ne şüphe zaten paralanmış kadar oldum şu an."

Sesler Aras'ın kulağına ninni gibi geliyordu. Ne de güzel bağırıyordu öyle. Cır cır gibi maşallah. Çenesine kurban susmuyordu da. Gülümsedi Aras. Ayağa kalkıp müdahale edecek kadar enerjisi yoktu. Bankta arkasına yaslanmış gözlerini yummuş uykuya direniyordu. Bir yandan da ara ara öksürüyordu.

"Abla kapat şu kapıyı artık."

"Kalmadım kapına! Aldım plakanı da bekle sen bekle" dedi Gece ve kapıyı sertçe çarparak kapattı. Taksici son hızda uzaklaştı bu geveze kadından. Bir daha da geceleri taksiye çıkmamaya yemin etti. Uğraşamazdı bu tiplerle. O neydi öyle ya? Üstünden tır geçmişti sanki.

Gece uzaklaşan taksinin arkasından kendi kendine küfürler etmeye devam ediyordu. "Gerizekalı sikeceğim belanı bekle sen bekle!" dedi. Sinirini bastırmak adına derin derin soluyarak arkasını döndü. Karakola girmek için hamle yapacaktı ama o esnada bankta titreyerek uyku ve uyanıklık arasında gidip gelen, soğuktan yüzü gözü kıpkırmızı kesilmiş Aras'la karşılaştı.

"Aras?" dediği esnada Aras kapalı gözlerinin ardından gülümsedi. "Buyrun benim."

Gece hızlı adımlarla bankın yanına gitti. Aras'ın tepesinde dikilirken "Aras sen salak mısın? Ne işin var bu soğukta dışarıda?" dedi.

Aras yolunu gözlüyordum demek istedi ama enerjisi yetmedi. Gözlerini açamıyor, başını taşıyamıyordu.

Gece uzandı ve eliyle çocuğun alnına dokundu. Soğuk ellerine vuran sıcaklığı hissedince kocaman oldu gözleri. "Aras sen yanıyorsun!" dedi panikle.

Ama Aras bu yanmayı çok farklı algıladı. "O kadar belli oluyor mu ya?" dedi sırıtarak.

"Aras nasıl belli olmasın ateş gibisin!" dedi Gece.

Aras daha da sırıtırken hala Gece'nin kastetiği ateş kelimesini düzgün anlamıyordu. "Saol bebeğim sende hiç fena değilsin." dedi gözleri hala kapalıyken.

Gece'nin kaşları çatıldı. "Aras ne saçmalıyorsun onu mu diyorum ben? Valla salaksın he!" dedi. Ardından uzandı ve elinde tuttuğu montu hızlıca Aras'a giydirdi. Aras o kadar güçsüz düşmüştü ki kendi montunu giyecek halde bile değildi.

Gece montu giydirme işini bitirdikten sonra doğruldu ve elini tuttu çocuğun. "Kalkabilecek misin? İstersen Mert'i arayayım gelsin alsın seni." dedi endişeyle.

Aras panikledi. "Yok arama sakın kalkarım ben." dedi ve doğrulmak için kendini zorladı. Gece ile baş başa kalma fırsatını bu kadar zor yakalamışken Mert'i aramasına izin veremezdi.

Gece Aras'ın koluna sarılıp dorğulmasına destek oldu. "Bitti mi nöbetin?" dedi. Aras başını onaylar anlamda sallayınca sarıldığı kolu kaldırıp omuzuna attı. "Ağırlığını bana ver." dedi yürümesi için ona destek olurken.

Aras yine de yükünün tamamını kıza vermedi. Gece onu yürütmeye başladığında hala gözleri kapalıydı. Uyku çok fena bastırıyordu. Önünü görmüyor Gece kendisini her nereye götürüyorsa ayak uyduruyordu.

Gece ilerledi ve karakolun az ilerisindeki taksi durağının önüne gelince durdu. Gözleri endişeyle ayakta tuttuğu çocuğa çevrildi. Daha erken gelmeliydi ama Aras'ın montunu evlerinde unuttuğunu çok geç fark etmişti. Buraya gelmek için yola çıktığındaysa taksi bulamamıştı. Tam buldum derken ya yol beğendirememiş ya da direkt arabaya alınmamıştı. En sonunda binebildiğindeyse taksici onu almış olmasını bir lütuf gibi sunmaya başlamıştı. Bu saatte ne işin var taksilerde diye hesap sormaya girişinceyse Gece çileden çıkmıştı. Bas bas bağırarak kavga etmişti. Taksici onu indirmeye yeltendiğinde inmemiş eşşek gibi götüreceksin beni demişti. Bir turda orada kavga ettiklerinde pes eden taksici olmuştu. Gece nihayet karakola varmıştı ama Aras çoktan şifayı kapmıştı.

Durağa doğru yaklaşan taksi arabası önlerinde durduğunda şoför ön camı indirdi. Bir Gece'ye birde üstüne devrilmek üzere olan gözü kapalı Aras'a baktı.

Gece uzanıp arka kapıyı açtığında taksici "Abla sarhoş mu bu? Sarhoşsanız alamam sizi." dedi Aras'ı kastederek.

Gece'nin zaten taksicilere karşı geçmemiş olan siniri tepişirken "Bana bak zaten çok sinirliyim. Bu adam polis bende avukatım. Sürüm sürüm süründürürüz seni. Asabımı bozma kapa çeneni." dedi.

Taksici korkuyla yutkunup "Pardon hanımefendi. Buyrun lütfen yardım edeyim mi? Beyefendi pek iyi görünmüyor." dediğinde Gece çoktan Aras'la birlikte arabaya binmişti. "Yok sen olabildiğince hızlı sür yeter. Bahçelievler'e gideceğiz."

Taksici hızlıca gazı köklerken Aras sırıtıyordu. Zaten zar zor ayakta tuttuğu başını daha fazla taşıyamadı ve Gece'nin omuzunu yasladı. Gece omuzunda Aras'ın başını hisedince kafasını hafifçe eğerek onun yerini daha rahat yapmaya çalıştı.

"Avukat hanım biz daha öğrenci değil miyiz ya?" dedi Aras fısıldayarak. Gece istemsizce güldü. "Sus çaktırma. İkinci bir taksici vukuatını kaldıramazdım." diye fısıldadı.

Aras hafifçe güldü. "Yanlız yakıştı he. Polis Bey ve Avukat Hanım. Ne güzel geliyor kulağa..."

Gece sessiz kaldı ama içinden hak verdi Aras'a. Gerçekten de çok yakışmıştı. Polis Bey ve Avukat Hanım.

Yol bu saatlerde trafik olmadığı için çabucak bitti. Taksi durduğunda Gece ödemeyi yaptı. Ardından yine Aras'ın kolunu omuzuna aldı ve ona destek vererek arabadan indirdi. Onlar indikleri anda kar yağmaya başladı. İstanbul yılın ilk karını başlarından aşağıya beyaz bir örtü misali bıraktı.

Geldikleri yer küçük ve eski bir öğrenci apartmanıydı. Defne ve Gece'nin birlikte kaldıkları ilk evleri bu apartmandaydı. Çok zorluklarla eve çıkmış ve kirasını ikiside çalışarak anca ödüyorlardı. Ama burası onların beraber kaldıkları ilk huzurlu yuvaydı. Balkonunda kahve içtikleri, kahvaltıları Aras ve Mert'le birlikte yaptıkları, ses yaptıkları için alt kattakilerle kavga ettikleri ilk evleriydi.

Aras gözlerini araladı ve geldikleri yere baktı. Gece'nin evi olduğunu görünce hafifçe sırıttı. "Beni eve mi atıyorsun avukat hanım? Bu yasal mı ya?" dedi eşşek eşşek.

Gece göz ucuyla baktı Aras'a. Hızlı hızlı yağan kar taneleri ikisininde saçlarını beyaza boyamıştı. "Aras bu halde bile zevzekliği bırakmamana hayranım ya!" dedi sitemle.

Aras ise sırıtarak karşıladı bu tepkiyi. "Ben senin her haline hayranım onu ne yapacağız?" diyerek zevzekliğini sürdürmeye devam etti.

Gece dik dik baktı Aras'a. Ya sabır çekerek ilerledi ve apartmana girdiler. Asansör olmadığı için üç katıda sallana sallana çıkmak zorunda kaldılar. Nihayet kapının önüne geldiklerinde Defne'nin uyuduğunu bildiği için Gece anahtarıyla açtı kapıyı. Aras'ı içeri soktu. Salona değil direkt olarak kendi odasına götürdü. Ayakkabılarını çıkarmakla da uğraşmadı. Bu kadar hastayken hijyen düşünecek hali yoktu.

Odaya girdiklerinde Aras artık tamamen güçsüz düşmüştü. Sürekli öksürüyor ve ateşten gözünü açamıyordu. Gece onu kendi yatağına yatırdı dikkatlice. Aras uzandığı anda daha fazla direnemedi ve uykuya daldı. Ara ara zihni açılıyor olsa da genel itibariyle uyukluyordu.

Gece onu yatırdıktan sonra Aras'ın ayakkabılarını çıkardı. Ardından üstündeki montu. Hatta yetmedi altındaki kazağı da çıkardı. Ateşi olduğu için onu ısıtmaması gerekiyordu. Yine de pantolonunu çıkaracak kadar değildi. Aras üstü çıplak bir şekilde yatağında uzanırken o içeri gitti. Mutfakta iki kase çıkardı. Birine ılık su doldurdu. Suya biraz da sirke damlattı. Annesinden öğrenmişti bu yöntemi. Ne işe yaradığına dair ufacık fikri yoktu ama şifadır herhalde diye düşündü.

Çekmecelerden de bir kaç bez aldı ve odasına geri döndü. Kase ve bezleri komodine bırakıp üstünü değiştirdi. Aras zaten uyuduğu için onun odadaki varlığını önemsemedi. Pijamalarını giydi ve tekrar yanına döndü.

Yatağın yanına çektiği sandalyeye oturdu. Bezlerden birini aldı ve kasedeki sirkeli suyla ıslattı. Ardından Aras'ın alnına yerleştirdi. Aras uyku halindeyken tenine değen soğuklukla araladı gözlerini. "S...soğuk..." dedi güçlükle. Öksürdüğü için devamını getiremedi.

"O kadar saat soğukta otururken üşümedin de buna mı üşüyorsun Aras?" dedi Gece onun bu uykulu haline hafifçe gülümserken.

"B..bez değil." dedi Aras ve tekrar öksürdü. "Senin ellerin çok soğuk."

Gece diğer bezi de ıslattı ve bu sefer Aras'ın boynuna bastırdı. Yavaş hareketlerle sirkeli bezle Aras'ın terleyen vücudunu nemlendirmeye başladı. "Benim ellerim hep soğuk Aras." dedi. Genetik olarak elleri soğuk bir insandı Gece.

Aras'ın aralanan gözleri tekrar kapanırken ağrıyan boğazına inat yutkundu. "Bir japon efsanesine göre eğer bir kızın elleri hep soğuksa önceki yaşamında bir kış günü tapınakta birini beklediğini, o kişininse hiç gelmediğine işaret edermiş." dedi.

Gece'nin hareketleri yavaşladı. Bakışları Aras'ın göğsünden yukarıya doğru yükseldi ve yüzüne gelince durdu.

Aras Gece'nin kendisini izlediğini görmüyordu. Gözleri hala kapalıydı ama konuşmaya devam ediyordu. "Sen kimi bekledin de gelmedi Gece? Neden ellerin hep soğuk söylesene?"

Gece'nin hareketleri tamamen durdu. Bir müddet gözlerini kırpamadı hatta. Öylece baktı Aras'ın yüzüne. Ateşten kızarmış yanaklarına, yeni yeni çıkmaya başlamış sakallarına, simsiyah saçlarına. Hepsini izledi. Kendisine gelebildiğinde yutkundu ve önüne döndü. "Ateşin çok var Aras." diyerek konuyu kapattı. "Neden dışarıda oturdun bu soğukta? Değdi mi bak hasta oldun."

Aras hafifçe güldü. Gece'yse fırsat bulmuşken uzun uzun Aras'ın gülüşünü seyretti. Daha önce kendi içinde bile hiç dile getirmemişti ama Aras'ın gülümsemesi çok güzeldi. Gece'nin çok hoşuna giderdi. Şu an gözleri açık olsa asla bakmazdı gülüşüne.. Ama şimdi böyle o görmüyorken iyice bakmak, hafızasına kazımak istiyordu.

"Değdi." dedi Aras gülümsemeye devam ederken. "Gelmeseydin deymezdi ama geldin. Her bir saniyesine değdi."

Gece yine susup kaldı. Aras normal zamanlarda da onu hep güzel sözlere boğardı ama böyle ateşi varken bile devam etmesi içine dokunuyordu... Başka zaman olsa terslerdi ama hastayken kıyamadı. Karşılıkta vermedi ama sessiz kaldı. Aras'ın alnına koyduğu bezi aldı. Isınan bezdeki suyu boş kaseye sıktı ve tekrar sirkeli suyla ıslatıp alnına koydu.

Daha sonra eli engel olamadığı bir dürtüyle uzandı ve Aras'ın simsiyah saçlarına temas etti. Hatta yetmedi parmaklarını saçlarının arasına daldırdı. Nazikçe alnına dökülen telleri kenara çekti. Ama elini indirmek istese de indiremedi. Yavaş yavaş, hafif hafif saçlarını okşamaya başladı. Parmaklarından kayan siyah tellerin teninde bıraktığı hissi çok sevdi.

Aras uyku ve uyanıklık arasında gidip geliyordu. Ona rağmen saçlarını okşayan şefkatli ellerin varlığını hissediyordu. Ateşler içinde kıvranıyor olmasına rağmen gülümsedi. Bir şey söylemedi. Ağzını açarsa biliyordu ki Gece hemen elini çekerdi. Bu yüzden sustu ve fark ettiğini belli etmedi. Bir müddet sonra da tamamen uyuyakaldı zaten. Sonrasında olan hiç bir şeyi algılayamadı.

Gece saatlerce bezleri tekrar tekrar değiştirdi. Biraz olsun ateşini düşürnce mutfağa gitti. Aras'ın sevdiğini bildiği mercimek çorbasından yaptı. İşi bitince bir tepsi çıkardı. Bir kaseye çorba doldurdu. Bir bardak su ve ateş düşürücü ilaçlardan eklemeyide ihmal etmedi.

Tepsiyi alıp odaya döndüğünde Aras uyuklamaya devam ediyordu. Ara ara uykusunun arasında öksürüyordu. Boğazı çok ağrıyor olmalıydı. Odanın ışıkları kapalıydı ama camdan giren ay ışığı etrafı yeterince aydınlatıyordu. Yatakta uzanan Aras'ın bembeyaz çıplak tenine vuran ay resmen büyülü duruyordu.

Gece ilerleyip yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. Tepsiyi komodinin üstüne bıraktıktan sonra hafifçe dürterek uyandırmaya çalıştı. "Aras..." diye seslendi. Aras başta kıpırdamadı ama bir kaç defa daha seslenince hafif mırıltılar eşliğinde araladı gözlerini.

"Aras kalk ilaç içmen lazım. Aç karnına olmaz. Çorba yaptım sana." dedi Gece.

Gece'nin sesi Aras'ın kulağına ninni gibi geliyordu. Hiç susmasa da onu dinleyerek uyusam diyordu içinden. "Aç değilim..." diye fısıldadı yorgun ve uykulu bir sesle.

Gece ılımlı bir sesle "Yine de içmen lazım Aras. Mercimek yaptım bak sen çok seversin." dedi.

Aras inat etmek isterdi ama o böyle tatlı tatlı ikna etmeye çalışırken nasıl reddedebilirdi ki?

Doğrulmaya çalıştı ama gücü yoktu. Gece destek verdi. Arkasındaki yastığı dikleştirdi ve Aras'ın oturmasını sağladı. Tepsiyi kucağına çekti. Çorbadan bir kaşık aldı. Üfleyerek soğuttuktan sonra elini altına tutarak Aras'ın dudaklarına yaklaştırdı.

Aras çorbayı içmeden önce sırıttı. Ardından kaşığı ağzına aldı. Ağrıyan boğazından akan sıcaklık biraz olsun rahatlamasını sağladı. "Böyle elinle besleyeceğini bilsem daha önceden hasta olurdum." dedi sırıtarak.

Gece kaşlarını çattı. "Sakın öyle bir şey yapayım deme Aras." diyerek kızdı ona. Gerçekten bunu yapacak kadar manyak olduğunu biliyordu. Hasta olmasını istemiyordu. Onu böyle yorgun görmeyi hiç istemiyordu. Kaşığı tekrar çorbaya daldırıp üfledikten sonra Aras'a yaklaştırdı.

"İstesemde yapamam zaten." dedi Aras ve çorbayı içti. "Komiser izin yazmayacakmış bana. Hasta hasta gidicem yarın nöbete."

Gece daha çok çattı kaşlarını. "Öyle şey mi olur? Gözünü açamıyorsun daha. Gidemezsin nöbete falan rapor alacağız sana."

"Rapor kabul etmeyecekmiş." dedi Aras ve Gece'nin uzattığı diğer kaşığıda içti.

Gece bilmiş bilmiş baktı Aras'a. "Doktor raporunu kabul etmemek gibi bir lüksü yok. Eğer öyle bir şey yapmaya kalkarsa şikayet ederiz onu." dedi kendinden emin bir şekilde.

Aras'ın biraz gücü olsa kahkaha atardı ama bunun yerine sadece gülümseyebildi. "Avukat hanım sizde iyi alıştınız dava etmelere. Taksici bitti komiser başladı. Bu gidişle siz dışarıda adam bırakmayacaksınız."

Gece'de güldü ve tekrar kaşığı doldurup uzattı Aras'a. "Sen beni birde mezun olunca gör. Canımı sıkan herkesi teker teker mahkeme mahkeme süründüreceğim. Sonra da davalardan aldığım tazminatlarını yiyeceğim."

Aras bu sefer gerçektende kahkaha attı. "Mükemmel gelecek planı. Bende senin canını sıkanları tutuklarım o zaman." dedi kaşıktaki çorbayı içerken.

Gece normalde laf sokardı ama nedense içinden hiç laf sokmak gelmedi. "Tazminattan sana pay vermem ama." dedi bunun yerine.

Aras gülümsedi. "Kalbinden pay versen yeter." dedi.

Gece'nin kaşığı uzatan eli havada kaldı. Bir müddet art arda gözlerini kırpıştırarak baktı Aras'a. Sonraysa silkelendi ve hızlı hızlı içirdi kalan çorbayı. Ardındanda ilaçlarını verip tekrar yatırdı Aras'ı. Gün doğana kadar gözünü kırpmadan başında bekledi. Alnındaki ve vücudundaki ıslak bezleri defalarca kez değiştirdi. Sabah olunca Aras'ın ateşi nihayet düşmüştü. Anca o zaman uyuyakaldı Gece. Oturduğu sandalyeden kalkmadı ama başını Aras'ın yastığının kenarına yasladı.

Onlar uyuklarken Defne uyanınca gördü onları. Ses etmedi. Odadaki perdeleri çekip kapıyı kapattı ve uzaklaştı. O gün Gece dersini, Aras ise nöbetini ekti.

˜

Günümüz.

Aras Kaan Demirel:

Gözlerimi sıçrayarak açtığımda oturduğum koltukta boynumu olabildiğince incitecek şekilde uzandığımı yeni fark ediyordum. Kuruyan boğazım su içmem gerektiğini hatırlatırken zoraki yutkundum ve uyku mahrumu bir şekilde bir müddet nerede olduğumu anlamak ister gibi sağıma soluma bakındım. Tanıdık karakol ortamıyla karşılaşıncaysa doğrulduğum sandalyeye tekrar bıraktım bedenimi.

Yine rüyamda onu görmüştüm. Her ne kadar bu rüyalar kabus gibi üzerimden geçiyor olsada içinde onun olduğu hiç bir rüyaya kabus demezdim ben. Ağrıyan boynumu elimle sıvazlarken rüyamda gördüğüm şeyler gözümün önünden geçiyor yüreğime eziyet ediyordu. Acıyla tekrar yutkundum ve kolumu uzatıp masanın üstünde duran telefonumdan saate baktım. 00.43'tü. En fazla yarım saat uyumuştum. Daha doğrusu sızmıştım. Son 25 gündür uykular bana haram olmuştu. Uyku da dahil olmak üzere temel ihtiyaçların hiç birini yerine getiremez olmuştum.

O günden sonra her yerde aradım Gece'mi. Her yerde. Bütün mobese kayıtlarına tek tek baktım. O depoya defalarca kez gittim. Bir ipucu bulurum umuduyla her yeri talan ettim. Her gidişimde o anları tekrar tekrar yaşayıp sinir krizleri geçirdim. Tesise dayandım oradaki ajanları ayağa kaldırdım. Onu bulacaksınız. Ölüsü dirisi fark etmez bulacaksınız dedim ama zaten arıyorlardı. Hem Gece'mi, hem de o Murat piçini devlet her yerde arıyordu ama yoktu. Adam yer yarılmıştıda içine girmişti sanki. Cehenneme kadar yolu vardı ama giderken benim güzelimi de yanına almıştı. O yanındayken cehenneme bile gitmeye hakkı yoktu. O herifi bulacaktık eninde sonunda ama o zaman gelene kadar ben nefes alamıyordum. Hiç bir yere sığamıyordum. Uyumak uyuyamıyordum, uyanıkkense kafayı yiyecek gibi oluyordum.

İki haftadır karakolda nöbetlere kalıyordum. Bir şeylere odaklanmazsam aklımı kaçıracaktım çünkü. Karakolda nöbet tutarken en azından diri diri yanma hissim biraz olsun azalıyordu. Nöbet boyunca boş durmuyordum tabiki. Araştırmıştım. O iti araştırmıştım.

Murat Akar. 47 yaşında İstanbul üniversitesi mezunu biyolog. Üniversite yılllarının kayıtlarına kadar ulaşmıştım. Parlak bir öğrenci olduğu belli oluyordu. Bölümünü birincilikle bitirmişti. Mezun olduktan sonra snıf arkadaşı Zehra Sahici ile evlenip yurt dışına taşınmıştı. O günden sonrada ikisindende internete düşecek görüntüler ya da bilgiler çıkmamıştı. Elim kolum anca buraya uzanabilmişti.

Kafamda düşünmüş ve anlamaya çalışmıştım. Herif yurt dışına çıkıyordu. Dönüş bilgileri internette yoktu ama belli ki orada iyi haltlar çevirmemişti. O gün bizi bağladığı Atom Çekici isimli makineyi kendisinin tasarladığını söylemişti. Aynı zamanda basınç kapsülü. Adam yurt dışında kafayı yemiş gibi işkence aletleri mi tasarlıyordu? Hayır bu kadar olamazdı. Tüm bunların Güneş şirketine bağlı çocuk esirgeme yurduna bir şekilde bağlanıyor olması gerekiyordu.

Çok düşünmüştüm bu konuyu. Adam biyologtu ve yurttaki çocuklar durduk yere ölüyordu. Belli ki çocukları kullanarak bir şey yapıyordu. Ama ne? Bu sorunun cevabını bulamamıştım. Tüm bunlar normalde sikimde olmazdı ama Gece'm yoktu. Onu almışlardı. Benim yüzümden. Benim beceriksizliğim yüzünden yoktu şu an. O manyak herifin elindeydi. Ne haldeydi? İyi miydi? Canı yanıyor muydu? Onu aramadığımızı düşünüyor muydu? 25 gün olmuştu. Tam tamına onsuz 25 gün geçirmiştim. Nasıl ölmedim, nasıl dayandım, nasıl hala ümit etmekten vazgeçmedim bilmiyorum. Diri diri yana yana bir şekilde hala yaşıyordum. Ve bulacaktım. Aldığım nefesi onu bulmaya adayacaktım. Yıllarda sürse, tüm ömrümü de alsa bulacaktım.

Ölmemişti. Biliyordum. Ölse hissederdim. Ölse bu denli ümit edemezdim. Ayrıca ölmediğine dair diğer kanıtım Ufuk'un ölmüş olmasıydı. Ufuk ölmüştü. Ve kimse Ufuk'un bedenini almaya çalışmamıştı. Ama Gece'm yaşıyordu. Bu yüzden onu almışlardı. Bir amaçları olmalıydı. Eğer o amaçları şu anda bir yerlerde benim güzelimin canını yakıyorsa hiç birini yaşatmazdım. Bunu bana dedirtmişlerdi. O kadar çileden çıkarmıştı bu 25 gün beni.

Bir gram oksijen alabilmek için derin bir iç çektim ama aldığım nefes ferahlatmadı yüreğimi. Göğsüm hala yangın yeriydi. Günler geçtikçe göğsümdeki acı katlanılmaz bir hal alıyordu. Artık nasıl dayanabileceğimi bilmiyordum. 25 gün olmuştu. Koskoca 25 gün. Nerede, ne halde olduğunu bilmeden nefes almaya devam ettiğim koca bir 25 gün. Gözümü kapatsam gözümün önünden gitmiyordu, açsam aklımdan çıkmıyordu. Yokluğu alışabileceğim bir yük değildi. Alışmayacaktımda. Öyle ya da böyle bulacaktım onu. Öyle ya da böyle bulacaktım.

Acıyla kuruyan boğazıma rağmen bir kez daha yutkunmaya çalıştım. Masanın üstündeki karışık dosyaların ortasında duran su şişemi alıp zorlanarak bir kaç yudum içtim. Ardından bedenimi zorlukla sandalyeden kaldırdım ve bir kaç adım atıp karakoldan çıktım.

Nöbetlere kalma zorunluluğum yoktu. Gönüllü olarak kalıyordum çünkü başka türlü kendimle baş edemiyordum. Nöbetimin bitmesine daha dört saat vardı ama duvarlar beni boğuyordu. Gerçi dışarı çıktığımda da nefes alabildiğim söylenemezdi. Hiç bir yere sığamıyordum. Öylece savrulup duruyor sadece onu düşünüp acı çekiyordum.

Karakoldan çıkıp biraz ileride bulunan banka doğru yürüdüm. Yavaşça banka oturup karşımdaki otobandan geçen arabaları izlemeye başladım. Vızır vızır akan arabalara bakarken zihnim mekandan koptu ve beni geçmişin derinliklerine götürdü.

Bir kaç sene önceydi. Staj zamanımda nöbet tutarken yine bu bankta oturuyordum. Hava buz gibiydi ve benim montum yoktu. Çünkü aynı günün sabahında kahvaltı yaparken montumu bilerek onun yanında bırakmıştım. Bırakmıştım çünkü akşam nöbete kalacağımı biliyordu ve montu bana getirmek için yanıma gelmesi gerekecekti. Nöbet sırasında buz gibi havaya rağmen dışarı çıkmış bu bankta saatlerce oturup onun montumu getirmesini beklemiştim. Tahminimden çok daha geç gelmişti. Nöbetin bitmesine dakikalar kala taksiciyle kavga ederek arabadan inmiş ve yanıma gelmişti. Soğuktan uyuşmuş bir şekilde onu görünce gülümsemiştim.

Sonrasında ise soğukta uzun süre kaldığım için ateşim çıkmıştı. Beni Defne ile kaldıkları eve götürmüştü. O zamanlar şu anda oturdukları lüks sitede değil küçük bir öğrenci apartmanında kalıyorlardı. Gecenin bir yarısı Defne mışıl mışıl uyurken benimle ilgilenmiş ateşimi düşürmek için yapmadığı kalmamıştı. Bu anıların görüntüleri zihnimde birer birer video gibi canlanırken gözlerimin dolduğunu hissettim. Boğazıma yine yumru oturmuştu ama bu sefer yutkunup yollayamayacağım kadar acıtıyordu. Oturduğum bank bana dar gelmeye başladı. Yine sığamadım ve ayaklanarak karakola geri döndüm.

Sensörlü kapı açılıp içeri adım attığımda Mert'le karşı karşıya geldik. Başımı kaldırıp baktığımda elinde dumanı tüten iki kahve bardağı ile bana doğru geldiğini gördüm.

Yanıma vardığında "Aras bende tam yanına geliyordum." Dedi yorgun ve uykusuz bir sesle. Bu süreçte ben ne kadar yıprandıysam Mert'te o kadar yıpranmıştı. Hem benimle birlikte Gece'mi aramış, hemde beni ve Defne'yi toparlamaya çalışmıştı. Gündüzleri Defne'nin yanına gidiyor geceleriyse benimle birlikte nöbete kalıyordu. Bir saniye olsun ne beni ne de Defne'yi yanlız bırakmıyordu. Aramızda ki en güçlü kişi oydu. Hiç ağlamamıştı. Hiç yıkılmamıştı. Sürekli Defne ve beni toparlamaya çalışıyordu ama ikimizde çökmüş haldeydik.

Mert her gün Defne'nin eskiden Gece'mle birlikte yaşadığı ama şimdilerde onun gidişinden dolayı Kuzey'le birlikte kalmaya başladıkları evlerine gidiyordu. Defne o günden sonra kendisini eve kapatmıştı. İşinden istifa etmişti. Mert'in ona karşı attığı her bir adım duvara çarpıp geri dönüyordu. Defne'de tıpkı benim gibi hayata geri dönmeyi reddediyordu.

Defne'nin o evin içinde ne halde olduğundan hiç haberim yoktu. Ben onların evine gitmeye hiç cesaret edememiştim. Gece'min yokluğunda o kapıya gidecek cesarete sahip değildim. O kapıyı bana açmayacak olduğu gerçeğiyle yüzleşecek kadar güçlü değildim. Defne'de evden dışarıya adım atmadığı için birbirimizi hiç görmüyorduk. Onu en son o lanet olası gün tesiste görmüştüm. O kadar perişan bir haldeydim ki yanına gidememiştim. Bir köşede delirmiş gibi krizler geçirirken Mert beni zaptetmeye çalışmıştı. Bu esnada Kuzey muaynesi biten Defne'yi alıp gitmişti. İkisiyle de tekrar karşılaşmamıştım. Çünkü ne onlar evden çıkıyordu, ne de ben o eve gitmeye cesaret edebiliyordum. Defne'nin ne halde olduğunu merak ediyor, onu özlüyordum ama kendi acım daha ağır basıyordu. Gece'min yokluğunda o eve ayak basabileceğimi zannetmiyordum.

Mert elindeki kahve dolu karton bardaklardan birini bana uzattı. Aldım ama içmeye niyetim yoktu. Kahve keyfi yapacak halde değildim.

Mert bir süre yüzümü izledikten sonra "Kaç saattir uyanıksın sen? Bu gözlerinin hali ne?" Dedi kızar bir ses tonuyla.

Omuz silkerek "Az önce uyumuşum o yeterli." Dedim.

"Uyumuşsun öyle mi? Peki kaç saat?"

Bilmem derecesine dudak büzdüm. "Galiba yarım saat."

"Dün uyudun mu peki?"

Hayır anlamında başımı iki yana salladım.

Mert'in kaşları ağır ağır çatılırken "Aferin Aras. Böyle devam et tamam mı? Uykusuzluktan felç et kendini de rahatla." Dedi. Ardından bir kaç saniye önce verdiği kahve bardağını elimden çekip aldı. Ne yaptığını anlamayan gözlerim ona dönerken "Yok sana kahve. Kahve içmek yasak sana. Zaten uyku uyuduğun yok iyice kafeinle açmayalım seni." Dedi ve kahve bardaklarının ikisinide yanımızdaki çöp kutusuna attı.

Cevap vermedim. Zaten o kahveyi içmek gibi bir niyetim yoktu. Son bir aydır boğazımdan su ve ölmeyecek kadar yiyecek dışında bir şey geçmiyordu.

Kendi düşüncelerimle baş başa kaldığım için Mert'in konuşmaya devam ettiğini fark etmemiştim. Dikkatimi ona verdiğimde "Nöbet çıkışı Defne'ye gitmeyi düşünüyorum. Sende gelsene." Dediğini duydum.

Sadece bakmakla yetindim. Kabul etmeyeceğimi bildiği halde her seferinde teklif etmekten vazgeçmiyordu. Tepkisizliğimse onu çileden çıkarıyordu.

"Nöbet çıkışı depoya gideceğim. O çevredeki insanlarla konuşmayı düşünüyorum. Belki o gün şüpheli bir şeyler görenler olmuştur." dedim ruhsuzluğum bir an bile değişmezken.

Mert bir süre beni izledi. Perişan halime baktı ve kısa süre gözlerini yumduktan sonra geri açtı. "Ne zamana kadar bu şekilde davranacaksın Aras?" Dedi ılımlı yaklaşmaya çalışır gibi.

Hala mimik yapmıyordum. "Onu bulana kadar." dedim tek seferde.

Mert derin bir nefes aldı ve öfkesini dizginlemeye çalıştı. "Aras arıyoruz zaten. Herkes arıyor. Sana aramaktan vazgeç demiyorum ama bunu yaparken kendini tükettiğinin farkında mısın?"

Aynı şekilde bakmaya devam ettim. "Kendime bir şey yaptığım yok."

Mert'in kaşının seğirdiğini gördüğümde gerçekten kızmış olduğunu anladım. O ne zaman sinirlense kaşı seğirmeye başlardı ve ben onunla hep dalga geçerdim oynak kaş diye. Ama şu durumda espri yapacak halim yoktu. Tepkisizliğimi sürdürüyordum. Son 25 gündür yaşadığım tek duygu acıyken ona başka bir tepki veremezdim. "Görmüyor musun?" Dedi Mert sitemle. "Haline baksana Aras! Bitik durumdasın. Bu şekilde davranmak Gece'yi bize geri getirmeyecek. Anlıyorum. Acı çekiyorsun. Ama çözümü kendini süründürmek değil. Sadece sen mi acı çekiyorsun? Ben üzülmüyor muyum? Defne üzülmüyor mu? Kız eve kapatmış kendini bir kez olsun sormadın ne halde diye. Hiç mi merak etmiyorsun? O senden daha mı az acı çekiyor sanki?" Dedi öfkeyle. Her bir kelimesinde içimde bir yerlere dokunup orayı kırıyordu. Tabiki de merak ediyordum ama yanına gitmeye cesaret edemiyordum işte.

Mert elleriyle yüzünü sıvazladı. "Biz şu anda zaten bir kişi eksildik. Sizin bu bitik halleriniz yüzünden tamamen dağılıyoruz. İkinizde sadece kendi köşenizde kendinize eziyet ediyorsunuz. Birbirimize daha çok bağlanmamız gerekirken sizin yüzünüzden hepten koptuk. Süründürdün kendini günlerdir. Uyumadın yemedin içmedin. Ne geçti eline söylesene? Acın dindi mi? Gece geri geldi mi? Hayır! Sadece ayrıldığımızla kaldık. Sadece kendini tükettiğinle kaldın."

Sözlerinin ağırlığı altında eziliyordum. Kendimi tükettiğim kısım önemli değildi ama Defne konusunda haklıydı. Defne beni bir kaç defa aramıştı ama hiç birini açmamıştım. Mert her yanıma gelişinde kalkıp gitmiştim. Bana atılan tüm adımları kendi ellerimle itmiştim. Haklıydı. Biliyordum. Ama beni anlayamıyordu. Nasıl bir ıstırap içinde olduğumu görmüyordu. Ona kızmıyordum. Sadece acımla baş başa kalmak istiyordum

Tepkisizce yüzüne bakmaya devam ettim. Mimik yapacak kadar bile enerjiye sahip değildim

Mert sinirli bir şekilde elini saçına geçirdi. Onu izlerken gerçekten artık patlama noktasına geldiğini görebiliyordum. Bu süreçte kendi acısının yanında birde bizimle uğraşmıştı ve artık o da dayanamıyordu. Ellerini saçlarından çekip bana döndü. "Ne var biliyor musun Aras? Eğer Gece burada olsaydı ve senin yokluğunda bize bu şekilde sırt çevirdiğini görseydi senin saçını başını yolardı. Bu kadar kendine eziyet ettiğini görseydi en başında hiç bizimle muhatap olmazdı. Kız gitti bizi birbirimize emanet etti ama senin emanete bu şekilde davranacağını bilseydi yüzüne bakmazdı. Bir empati kur onunla. Rehin alınan kişi sen olsaydın ve senin arkandan ben şu anda senin yaptığın gibi Gece ve Defne'ye davransaydım. Yüzlerine bakmasam kendimi içime kapatsam yanlarına gitmesem ne derdin bana?"

Cevap veremedim ama böyle bir durumda Mert'in onlara sırt çevirme ihtimali öfkeyle dolup taşmama sebep oldu. Mert bakışımdan anladı içimden geçeni "Ben söyleyeyim." dedi. "Tek kelime ile Ağzıma sıçardın. O yüzden sana yapılsa ağzımıza sıçacağın durumları başkalarına yapma. Bu şekilde aciz gibi davranmayı kes. Hepimiz acı çekiyoruz ama birbirimize destek olabiliriz." Dedi. Öfkeli bakışları yumuşarken son sözü "Gece böyle olmasını isterdi." demek oldu.

Sözleri suratıma adeta bir tokat gibi çarpıyordu. Nefes alamadığımı hissediyordum ama eskisinden farklıydı. Mert çok haklıydı. Acizlik ediyordum. Kendime gelmem gerekiyordu. Bu şekilde onlara sırtımı dönemezdim. Gece'mi tabiki bulacaktık ama bunu ayrı ayrı değil hep birlikte yapacaktık. Defne'yi görmem gerekiyordu. Mert'e onun bize yaptığı gibi destek olmam gerekiyordu. Sadece kendi acımla baş başa kalmak gibi bir lüksüm yoktu.

Bakışlarımı zeminden çekip Mert'e döndüm. Bana bakmıyor öylece yeri izliyordu. Hala öfkeli olduğu ve kendisini sakinleştirmeye çalıştığı belliydi.

"Mert.." dedim mahçup bir sesle.

"Ne var!" diye kibar bir bağırışla karşıladı beni.

"Nöbeti devralır mısın?"

Bakışları ışık hızında yerden çekilip bana döndüğünde öfkesi silindi ve yerine şaşkınlık geldi. "Ne dedin?" Diye sorup emin olmaya çalıştığında günler sonra ilk defa yüzüme buruk bir tebessüm yerleşti. "Nöbeti devralır mısın? Ziyaret etmem gereken bir yer var."

˜

Kapının önündeydim. Buraya gelene kadar sıkıntı yoktu. Sitenin güvenliğinden kolayca geçmiştim çünkü zaten sık sık Mert'te bende buraya geldiğimiz için güvenlik bizi tanıyordu. Beni direkt içeri almıştı. Mesele bundan sonrasıydı. Saat gece yarısını geçmişti. Kuzey ve Defne muhtemelen uyuyorlardı ve ben resmen kapıya dayanmıştım. Neden geldiğime dair hiç bir açıklamamda yoktu. Sığamadım hiç bir yere güzelimin evine geldim desem muhtemelen Kuzey beni vururdu. Onunla uğraşamazdım. İçeriye girmenin başka bir yolunu bulmalıydım. Açıkçası bulmuştumda.

"İşimi kötüye kullandığıma inanamıyorum." dedim kendi kendime. Cebimden evin anahtarını çıkardım. Bu anahtarı site güvenliğinden polis kimliğimi kullanarak almıştım. İyiki arama izni sormamışlardı çünkü öyle bir iznim falan yoktu. Tanıdık olmamın verdiği güvene dayanarak kolayca anahtarı alabilmiştim. Mesleğimden faydalanarak bunu yapmıştım ve şu an evlerini basacaktım.

Bu haneye tecavüz sayılmazdı değil mi?

Anahtarı çıkarıp sessizce deliğine yerleştirdim. Çevirdiğim anda kapı açıldı ve beni uzun süredir gelmediğim evin karanlık koridoru karşıladı.

İçeri adım atamadım. Aylar öncesine gitti zihnim. Defne, Gece'nin hazırladığı kahvaltıya gelmemiz için mesaj attığı o güne. Mert'le birlikte kapıya dayandığımızda Gece'min bizi karşıladığı o ana.. Pijamalı ve çamur maskeli bir halde. O şekilde bile ne kadar güzeldi... İçim gitmişti.

Önceki gün barda Gece sarhoş olduğu için onu evine ben getirmiştim. Benden köşe bucak kaçacağını biliyordum. Bunu bilerek gelmiştim kahvaltıya. Kaçamak bakışlar atarak beni gözlediğini, konuşma fırsatı yaratmaya çalışmasını izlemiş ve çok eğlenmiştim.

Şimdiyse bunların hepsi çok uzak anılardı. Kapıya dayanınca beni karşılayacak çilek desenli pijamalı kız burada yoktu. Nerede olduğunu bilmiyor, onu bulamıyordum. Benim yüzümden burada yoktu. Ben o gün koruyamadığım için yoktu. Hepsi benim suçumdu.

Genzimin üstüne bir ağırlık oturdu. İçeri girecek gücü kendimde bulamadım. Arkamı dönip gitmek istiyordum. Gerçi gitsem nereye gidecektim ki? Hiç bir yere sığamıyordum. Hiç bir mekan söndürmüyordu içimdeki ateşi.

Gözlerimin ardı sızlarken ayakkabılarımı çıkarıp içeriye doğru bir adım attım ve sessizce kapıyı kapattım. Koridor karanlıktı. Tüm odaların ışıkları kapalıydı ama yönümü bulmak için ışığa ihtiyacım yoktu. Bu evi ezbere biliyordum. Her bir köşesinde bizim anılarımız vardı. Baktıkça canlanıyorlar, göğsümü dağlıyorlardı.

Birlikteki ilk görevimize gideceğimiz gün Gece'mi sabahın köründe uyandırdığım an geldi aklıma. Önce beni kovalamış, yakalayamayınca Defne'de uyansın diyerek kızın üstüne bir sürahi suyu boşaltmıştı. Defne çıldırarak uyandığında birbirlerini pataklamaya başlamışlardı. Koridorda bir oraya, bir buraya savrulurken Mert onları ayırmaya çalışmış bense videoya çekmiştim. O zamanların nasılda kıymetini bilememiştik öyle. Bizim güzel bir hayatımız vardı. Eğleniyorduk. Şimdiyse hepimiz parça parça bir yerlere dağılmış, kendi köşemizde acı çekiyorduk.

Keşke... Keşke Mert'i dinleyip bu birliğe hiç katılmasaydık.

Yutkundum ve karanlık koridorda sağa döndüm. Bir kaç adım sonrası Gece'min odasının önüne gelmiştim. Kapı kapalıydı. Şimdi açsam kapıyı, içeride uyuyor olsa, onu uyandırdığım için üstüme saldırsa hiç gıkım çıkmazdı. O beni dövmek için üstüme atladığında kollarıma alsam, sarılsam sıkı sıkı hiç bırakmasam. Keşke. Keşke bunlar yaşansaydı. Ama içeride yoktu. Hiç bir yerde yoktu. Yer yarılmışta içine girmişlerdi sanki. Bulamıyordum. Her yolu deniyor ama bulamıyordum.

Kapının kolunu kavrarken elim titriyordu. Yavaşça indirdim ve kapıyı açtım. Perdesi açık pencereden içeriye vuran ay ışığı odayı aydınlatıyordu. Gece'min yatağı tam karşımda duruyordu ama orada uyuyan çilek desenli pijamalı kız yoktu.

Kapıyı arkamda yavaşça kapattım. İçeriye doğru bir adım attım. Gözlerim ezbere bildiğim odayı inceledi. Normalde olduğundan fazla temiz ve düzenli geldi gözüme. Gece'min odası genelde dağınık olurdu. Defne bu yüzden çok kızardı ona. Pasaklılığına hiç katlanamazdı. Onun dağınıklığını bile özlemiştim. Şimdiyse odası çok düzenliydi. Yatağın yanında duran süpürge yeni temizlendiğine dair bir işaret gibiydi. Yokluğunda hiç bir şey aynı kalmadığı gibi burasıda değişmişti. Dağınıklık bile onunla birlikte gitmişti.

Bir kaç adım daha atarak tam karşımdaki yatağın önünde durdum. Bedenim bir an için çok ağır geldi. Engel olamadım ve yavaşça yatağa oturdum. Hatta yetmedi yüz üstü uzandım. Gece'min yastığına koydum başımı. Kollarımı yastığın etrafına doladım. Kokusunu solumak adına derin bir iç çektim ama yeni yıkanmış nevresim kokusundan başka hiç bir koku yoktu. Nevresimlerde bile kokusu yoktu.

Öfkeyle hafifçe kaldırdım başımı. "Giderayak temizlik mi yapasın tuttu ya!" diye sitem ederken ağlamak üzereydim. Kokusu bile yoktu. Ona dair hiç bir şey yoktu. Yokluğunda sarılabileceğim hiç bir şeye sahip değildim.

Yine de yastığı kollarımın arasına alıp başımı koydum. Sol gözümden bir damla yaş yuvarlanıp yastığa damladı ve orayı ıslattı. Gözlerimi kapattım ama uyumak için değil. Hayal etmek, özlemle kavrulabilmek için. Zaten yanmıyormuşum gibi biraz daha ciğerimi dağlayabilmek için.

Kaç dakika geçti bilmiyorum. O yastığa sarılarak kaç göz yaşı akıttım bilmiyorum. Bir noktada çok hafif sızıp geri uyandım sanki. Gözlerimi yavaşça araladım. Bir kaç dakika süren hafif uykum bile o kadar tatlı gelmişti ki. Günlerdir hiç olmadığı kadar enerji vermişti bedenime. Bu oda değilde başka yer olsa asla bu denli tatlı gelmezdi ama ona dair bir şeylere sarılabilmek bile anlık olarak rahatlamamı sağlamıştı.

Aralanan gözlerimin görüş açısına başka bir şey ilişti. Uzandığım yatağın üstünde, hemen yanı başımda mavi kapaklı telli bir defter duruyordu. Az önce onu fark etmemiştim. Ne olduğunu merak ettiğim için kolumu uzatıp defteri aldım. Daha önce Gece'min elinde böyle bir defter görmemiştim. Baya eski duruyordu. Sayfaları sararmış, kapağının köşeleri yıpranmıştı.

Doğrularak oturur pozisyona geldim. Bacaklarımı bağdaş pozisyonuna aldıktan sonra defterin kapağını açtım. Açtığım gibi içinden bir şey düştü kucağıma. Bakışlarım kucağıma düşen şeye döndüğünde aldığım nefes boğazıma dolandı. Göğsümde var olan ateşin üstüne rüzgar vurdu sanki.

Benim yaptığım peçeteden güldü bu. Gece'mle bardayken depresyon mendilleri diyerek istediği peçetelerden yapmıştım. Öyle büyük bir şey değildi. Sadece peçeteden bir figürdü işte. Ama saklamıştı. Ben varlığını bile unutmuştum ama o resmen defterinin arasına koymuş ve saklamıştı.

Göğsüm yangın yeriydi. Ateşe rüzgar vuruyordu şu an. Biraz daha harlıyor yangınımı büyütüyordu. Titreyen elimle gülü kucağımdan alırken bir damla yaş daha süzüldü gözlerimden. Gül defterin arasında ezilerek düzleşmişti ama önemli değildi. Bana dair bir şeyi saklamıştı. Sorsan beni sevmiyordu ama ona verdiğim peçeteyi atmıyordu. Şimdi ben nasıl sevmeyeyimdi bu kızı? İçim gidiyordu...

Baş parmağım yavaşça gülün yapraklarında gezinmeye başladı. Ardından mavi kapaklı defter tekrar ilişti gözüme. Dikkatim tekrar deftere yöneldi. Açtığım sayfada kurşun kalemle çizilmiş değişik semboller vardı. Ne olduğunu anlayamadım başta. Gülü dikkatlice kenara bıraktıktan sonra defteri kucağıma çektim. Sayfaları çevirip değişik sembollerle doldurulmuş satırlarla karşılaşınca bunun farklı bir alfabede yazılmış bir günlük olduğunu anladım. Çünkü her sayfada Türkçe bir şekilde o günün tarihi yazılmıştı. Ama yazılanların dili farklıydı.

Dikkatli bakıp hangi dil olduğunu anlamaya çalıştım ama hayatımda hiç görmediğim bir alfabeydi. Sayfaları çevirmeye devam ettim. Belli bir yerden sonra daha fazla yazılmamıştı. Defterin yarısından fazlası boştu. En arka sayfa hariç. Oraya bakınca bunun bir dil değil, Gece'min kendi özel alfabesi olduğunu anladım. Çünkü en arka sayfada sembollerin hangi harfi işaret ettiğini yazmıştı. Başka bir dil olsa bu şekilde not almazdı. Muhtemelen kendiside unutmamak için son sayfaya sembollerin deşifrelerini koymuştu. Zaten böyle bir dil olsa en azından tanımam gerekirdi. Ne ara bununla uğraşmıştı? Daha doğrusu özel bir alfabe geliştirmesi gerekecek kadar gizli ne yazmıştı?

Okumamalıydım. Bu onun özeliydi. Saygı duymalı, defteri kapatıp kaldırmalıydım. Ama içimden gelen merak dürtüsüne engel olamıyordum. Gece'm her zaman gizemli bir insandı ama bu kadar gizleyecek ne yazdığını merak etmekten kendimi alıkoyamıyordum. Öğrenmek istiyordum ve öğrenecektimde. Umarım döndüğünde bunun için bana kızmazdı.

Cebimden telefonumu çıkarıp son sayfadaki sembolerin hangi harf anlamına geldiğini gösteren sayfanın resmini çektim. Ardından ilk sayfaya dönüp teker teker sembolleri harflere çevirmeye başladım. Zordu. Teker teker bununla uğraşmam çok uzun sürdü. Dakikalar sonra nihayet ilk sayfayı yanlızca ilk sayfayı çevirmeyi başarabilmiştim.

2 Mayıs
Selam. Önceki acı defterimi yaktıktan sonra tekrar kendi alfabemde yazmaya başladım. Hayatım gün geçtikçe daha da bok yoluna gidiyor. İki gündür odamda yanlızken bile bir anda ellerim titremeye, nefesim daralmaya başlıyor. Bu şey panik atak mı bilmiyorum. Panik atak olsa duramam gibi geliyor ama ben dayanabiliyorum. Kısa süren kriz gibi bir şey geliyor ve sonra geçiyor. Kimseye bahsetmedim. Söylesem bile umurlarında olmayacağını çok iyi biliyorum. Bu durumu nasıl geçireceğimi bilmiyorum. Son zamanlarda sadece yalnız olduğum zamanlar iyi hissetmeye başladım. Artık Kuzey ve Lena ile beraberken bile mutlu hissedemiyorum. Kuzey Lena'ya olanlardan sonra geceleri evden kaçıp işe gitmeyi bıraktığımı sanıyor ama devam ediyorum. Herkes uyuyunca evden kaçıp bulduğum tüm işlerde çalışıyorum. Kendi paramı biriktirmem lazım. İleride ihtiyacım olacak.

Çevirdiğim satırları okurken beynimde bir şimşek çaktı. Bunlar onun çocukluğunda yaşadıklarıydı. Sır gibi sakladığı geçmişiydi. Gizlemekte ustalaştığı duygularıydı. Duygularını gizlemekte o kadar profesyonelleşmişti ki günlüğüne bile kendi özel alfabesiyle yazmıştı. Birileri bulup okuyamasın diye şifrelemişti hepsini. Elimde küçük bir kız çocuğunun acılarını tutuyordum. Elimde sevdiğim kadının sakladığı duyguları tutuyordum.

Heyecandan kalbim çarpıyordu. Hep merak etmiştim. Bu denli duvarlı olmasına sebep olacak ne yaşadığını hep merak etmiştim. Şimdi cevaplar elimdeydi. Hepsi şifrelenmişti ama buradaydı. Devam etmemem gerektiğini biliyordum. Bunlar onun özeliydi ve bana eğer kendisi isterse anlatmalıydı. Bu şekilde geçmişine burnumu sokmamalıydım.

Ama engel olamadım. Görmek istedim. Onu bu hale getiren geçmişini öğrenmek istedim. Sayfayı yavaşça çevirdim ve bir sonrakine geçtim. Bu sayfa pembe renkle yazılmıştı. O an kararımı çoktan verdiğimi anladım. Çevirmesi saatlerimi alacak olsa bile bu defteri okuyacaktım.

8 Aralık
Kalbim bu aralar çok fazla daralıyor. Öyleki uzun zaman sonra ilk defa ölmek istedim. Oysaki ölüm bile benim için bir kurtuluş değil. Hiç bir yere sığamıyorum sürekli gidesim geliyor ama nereye gitmem gerek bilmiyorum. Sürekli amaçsızca dolanıp duruyorum. Kim bilir belki de sadece ölümün beni gelip bulmasını bekliyorum. Ya da artık görülmek istiyorum. Bu sorunun cevabını ben bile bilmiyorum. Eğer hala görünmek istiyorsam benim içinde bir umut var mıdır sevgili karanlık? Zamanın durmasını istiyorum. Artık dursunda bende bir köşeye çekilip dinlenebileyim istiyorum. Fakat zaman durmuyor. Bütün insanlığın inadına son hızda akmaya devam ediyor.

9 Aralık
Bazı duyduğum sözleri aşamıyorum. Ağızdan çıkan kelimeler bir insanı öldürebilirde, yaşatabilirde. Ben neden hep ölenlerden oluyorum? Evdeki istenmeyen çocuk olmak... Ben işte oyum. Anne, baba iç güdüleri sayesinde bunu kendilerine bile itiraf edemiyorlar ama onlarda istenmeyen çocuk olduğumu biliyorlar. Henüz dokuz yaşlarında bir çocuktum annemin kapısında beni içeri alması için yalvarırken. Uyuyamadığım gecelerde yanına gitmek istediğimde daha çok küçüktüm. Neden beni içeriye almadığını bu yaşıma geldim hala anlayamadım. Anlayamadım ama o kapıda ağladığım anları da unutamadım. Aşırı iyi hafıza insanı ölüme bile götürebilir sevgili karanlık. Söylesene ben bu kadar iyi hatırlarken sürekli unutan insanları nasıl affedeceğim?

12 Aralık
Kendime bir söz vermiştim. Babama karşı gelmeyecektim. Çünkü o haksız olmasına rağmen hep bir şekilde kazanıyor. Altta kalmakta benim gururumu çok incitiyor. Bir kaç gün önceye nazaran daha iyiyim. Artık Dilara eve çok geç geliyor. Saatlerce kütüphanede oluyor. Aynı odayı paylaştığımız için o evdeyken hiç yanlız kalamıyorum. Ondan kurtulmak istiyorum. Dilara'yı hiç sevmiyorum. Annemin bu evde söz hakkına sahip olmaması sinirlerimi bozuyor. Ben bile rahatsız oluyorum ama o kendine yapılanlara hiç üzülmüyor. Sanırım bu evden kurtulana kadar asla huzurlu olmayacağım.

16 Aralık
Bu evden nefret ediyorum. Bu aptal insanlarla yaşamak istemiyorum. Benim bu dünyaya gelmeme şansım olsaydı gelmezdim. Benim seçme şansım olsaydı sizi seçmezdim. Ama onların çocuk yapmama şansı vardı. Anneme bu yüzden çok kızıyorum. Böyle bir eve iki tane çocuk getirmesine çok kızıyorum. Ne zorun vardı gittin kafadan kırık biriyle evlendin? Üstüne birde iki tane çocuk yaptın. Ne zorun vardı ya? Ölürmüydün sanki düzgün bir adama aşık olsaydın? Ama yok sen babamı bırakmazsın. Ne yaparsa yapsın ondan vazgeçmezsin. Sen benden vazgeçersin ama onu bırakmazsın. Ama izin vermeyeceğim. Siz beni bırakmadan ben sizi bırakacağım. Göreceksiniz. Beni de Dilara gibi kendinize benzetemeyeceksiniz. Ben bir kez daha ölmeyeceğim. Kurtulacağım sizin zehrinizden. Bu hayatı özgürce yaşayacağım.

14 Şubat
Hiç bir şey olmadı. Sorunda bu zaten. Hiç bir şey olmadı. Babam durduk yere kalp kırmaktan zevk alıyor. Eline fırsat geçmesi yeterli. Fırsatını bulduğu anda olay çıkarıyor. Sofrada ki kaşığın şeklinden dolayı anneme bir ton bağırdı. Neymiş o kaşığı koymayacakmış beyni mi basmıyormuş. Annem üzülüyor bu laflara. Başını eğiyor kaşığı gidip değiştiriyor ama o tatmin olmuyor. Yemek boyunca bağırıyor. Benden başka kimseye de dokunmuyor söyledikleri. Bir tek ben ona bağırmaya hakkın yok diyorum. Annem yerine ben arkamı dönüp gidiyorum o masadan ama kimse gelmiyor peşimden. Onun yanında oturuyor, yaptıklarına ağlıyor ama iş konuşmay gelince herkes kafa tuttuğum için bana kızıyor. Benim onlar içinde yaptığım direnişin ekmeğini yiyor ama destek olmuyorlar.

19 Eylül
Bu gün babam beni evlatlıktan reddedeceğini söyledi. Eğer özgür ve mutlu olursam artık onun kızı olamazmışım. Bende onun kızı olmaktan gurur duymuyorum ama en azından bunu bu kadar kırıcı bir şekilde dile getirmiyorum. Kalpsiz değilim ama bu evdeki herkes benim duygusuz olduğumu düşünüyor. Ama bende üzülebiliyorum. Lütfen bir dahakine konuşmadan önce benimde duygularım olduğunu hatırlayın. Göstermiyor olmam olmadıkları anlamına gelmez. Babanızın gözünüzün içine bakarak bela okuması çok kırıcı. Benim gibi biri için bile çok kırıcı. Ben şimdi nasıl unutacağım bu sözleri? Nasıl hiç bir şey yokmuş gibi davranacağım? Nasıl yüzüne bakacağım? Lütfen banada öğretin çünkü çok iyi başarıyorsunuz siz unutmayı. Ben yapamıyorum. Yaşananların üstünü kapatıp sizinle aynı masada yemek yiyemiyorum.

4 Ekim
İnsanların ağlarken beni görmesinden nefret ediyorum ama bu gün çok fazla kişi gördü. Bu hayattaki en kötü his ne diye sorsalar muhtemelen bilemem ama insanın bulunduğu yerde kendini fazlalık gibi hissetmesi gerçekten çok kötü. Yağmuru ve devamlı olarak duş almayı seviyorum çünkü o zaman kimse göz yaşlarımı göremiyor. Görmelerini istemiyorum. Ne zaman kendimi tutamayıp birinin karşısında ağlamaya başlasam bunu bana karşı kullanacakmış gibi geliyor. Bende ağlamıyorum bu yüzden ama bazen engel olamadığım anlar oluyor. Sonra da çok pişman oluyorum. Yaralarımı kimsecikler görsün istemiyorum.

22 Ocak
Merhaba defter. Bu gün üzgün müyüm değil miyim bilmiyorum. Az önce babamla kavga ettim ama artık bana vuramaz. Çünkü vurmak için üstüme yürümeye kalktığında onu ittim. Bana dokunmasına izin vermedim. Gurur duydum kendimle. Yine benden başka kimse beni korumak için çabalamadı ama ben bu sefer kendimi yedirmedim. Şu anda da içeride gülüyorlar ama olsun. Ben kendime yeterim. Başkalarına ihtiyacım yok. Artık annemi sevmiyorum çünkü o hep benim yerime babamı tercih ediyor. Belki bir kereliğine Dilara'ya yaptığı gibi benimde arkamda dursa her şey çok farklı olurdu ama olsun. Gerek yok. Artık eskisi kadar umutsuz değilim. Bununda geçeceğini biliyorum. Artık iyi hissediyorum. Ya da sadece yalnızlığı kabulleniyorum.

10 Mart
Artık babamın sesine katlanamıyorum. Bu evdeki kimseye tahammülüm kalmadı. Sürekli bağırıp duruyorlar. Şu anda evde tekim. Bazen böyle zamanlarda ölsem nasıl olur diye düşünüyorum. İntihar etmek gibi bir düşüncem yok ama sanırım günün birinde ölürsem öncesinde babamla kavga etmiş olmak istiyorum. Yine de üzülmeyeceğini biliyorum. Tecrübeyle sabittir ki ölsem üzülmez. Ama yine de ölmeden önce hiç biriyle aram iyi olsun istemiyorum. Bir gün ölürsem eğer çevremde o kadar çok üzülmeyeceğini bildiğim insan var ki. Ama ben öldükten sonra unutulmak istemiyorum. Bencilce biliyorum ama arkamda birileri benim için üzülsün istiyorum.

19 Mart
Dokuz gündür babamla kavga etmek için bile konuşmuyoruz. Artık daha iyi hissediyorum. Ondan uzak durmak ruhumun iyileşmesini sağlıyor. Herkes yanlış yaptığımı söylüyor. Babayla küslük olmaz ölürse üzülürsün diyorlar. Neden hep benim pişman olmam gerekiyor? Ölüm sanki sadece ona varmış gibi davranıyorlar. Ölüm bana da var. Benim ölümüme üzülmeyecek kimse için kendimi yoramam. Bu kişi babam olsa bile.

28 Mayıs
Az önce Dilara'yla kavga ettik. Sebebini uzun uzun yazmakla uğraşmayacağım ama sanırım annemin tepkisine üzüldüm. Olayı sadece Dilara'dan dinledi ve ikinci bir defa daha sormadan Dilara'yı savundu. Artık böyle yapmasına alıştım ama bence bana da sormalıydı. Olayı benden de dinlemeliydi. Ama o hiç sormadı. Hiç dinlemedi beni. Gerçekten ben haksız olsam bile en azından dinlemesi gerekmez mi? Beni babam olarak gördüğü için böyle yaptığını biliyorum. Kafasında sürekli beni babamla bir tutuyor. Babam herkesin kalbini kıran bir insan olduğu için ona yapamadığı muameleyi bana yapıyor. Sanki ben babam gibi herkese zarar veren biriymişim gibi davranıyor. Kendimi açıklamak istediğimde konuşmama izin vermiyorlar. "O babası gibi haksızken haklıymış gibi üste çıkmayı çok iyi becerir." diyip kestirip atıyorlar. Beni hiç dinlemiyorlar. Bunlara artık kırılmıyorum ama keşke aynı performansı babama da gösterse. Benim haksızlık yaptığımı düşündüğünde nasıl bağırmasını biliyorsa babama da öyle bağırsa. Ama o babama hiç sesini çıkarmıyor. Babama çıkaramadığı tüm seslerin acısını benden çıkarıyor. Bu sefer gerçekten ağlamadım. Sanırım artık alışmaya başladım.

13 Kasım
Merhaba defter. Uzun zaman sonra az önce geçmişte yazdıklarımı okudum. Yazdıklarımı okurken kendi kendime ağladım yine. Benim için kimse ağlamadı ama ben bana yapılanlar için çok ağladım. Geçmişteki kendim için yapabileceğim bir şeyim yok. Onu artık kurtaramam. Ama kendime söz veriyorum; geleceğimi kurtaracağım. Her şeyi yoluna sokacağım. Çok az kaldı. Hepsinden kurtulacağım. Bana kimse sahip çıkmadı ama ben kendime sahip çıkacağım. Bu sayfalara akıttığım göz yaşlarını hiç unutmayacağım. Onları hatırlayacak ve bir daha asla kimsenin beni ağlatmasına izin vermeyeceğim.

17 Temmuz
Bunu yazıyorum çünkü unutmak istemiyorum. Hep hatırlamak öfkemi diri tutmak istiyorum. Bu gün hayatımda hiç hissetmediğim kadar yalnız hissettim. Ben her zaman yalnız biriydim ama bu gün hissettiğim yalnızlık çok farklıydı. İlk defa kendi kendime bile sahip değilmişim gibi hissettim. Korkunçtu. Bir tek ben varım zaten kendimide kaybedersem kimsesiz kalırım. Sanki daha önce hiç bu kadar kötü olmamıştım. Hapsolmuş gibi hissediyorum. Evden çıkacaktım. Yine gidecektim ama bu sefer babam yakaladı. Saçımdan tutarak çekti beni eve. Saçımdan. Saçlarıma dokundu. Hiç doğru düzgün okşamadığı saçlarımı çekti. Gittim kestim bende. Bir saçlarım vardı sevdiğim onları bile kestirdiler bana. Çıkamadım evden izin vermediler. İlk defa annemden yardım istedim. İlk defa dedim ki anne bir şey yap çıkar beni bu evden. Ama cesaret edemedi. Her zamanki gibi babamın sözünün üstüne söz söylemeye cesaret edemedi. Ama ben onun için çok kez konuşmuştum. Ben onun yerine defalarca kez çabalamıştım ama o yapmadı. Bir şey söylemedim. Sadece baktım. Ben anlatamadım, o da anlamadı zaten. Şimdi duvarlar üstüme üstüme geliyor. Çok kötü oluyorum ellerimin titremesinden yazamıyorum bile. İlk defa ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. En son böyle hisettiğimde on dört yaşındaydım. On dört yaşım tekrar gelmez sanıyordum ama geldi. Geldi ve ben bu sefer ölmek istemiyorum. Gitmem lazım. Bir yolunu bulup kaçmam lazım. Özgürlüğe bu kadar yaklaşmışken hapsolamam. Tekrar aynı duyguları yaşayamam. On dört yaşıma dönemem. Bu sefer atlatamam. Bu sefer gerçekten tekrar yerden kalkamam. Ya gideceğim, ya öleceğim. Yaşamak istiyorum. Yaşamayı çok istiyorum. Kendimi yaşatacağıma söz verdim. Geleceğimi kurtaracağıma söz verdim. Sözümü tutacağım. Bu deftere son kez yazıyorum sevgili karanlık. Gideceğim ve dönmeyeceğim. Belki sabah evden çıkabilseydim bu denli dönmemek üzere gitmezdim ama şimdi dönmeyeceğimi biliyorum. Kendimi kaybetmek istemiyorum bir tek ona sahipim zaten. Son kez ağlıyorum şu an. Bir daha hiç ağlamayacağım. Söz veriyorum. Söz veriyorum bundan sonra hep özgür olacağım ve saçlarıma çok iyi bakacağım.

Saatler geçti. Tüm sayfaları çevirmem saatlerimi aldı. Saatlerce okudum ve ağladım. Her bir satıra, her bir cümleye, her bir sayfaya tonla göz yaşı akıttım. Son sayfayı da okuyup bitirdiğimde defter elimden kayıp gitti. Bakışlarım yatağa düşen o mavi kapaklı defterin üstündeyken neye uğradığımı şaşırmıştım.

Bunu beklemiyordum. Bu kadarını beklemiyordum. Çocukluğunda bu kadar istenilmeyen çocuk olarak hissettirildiğini bilmiyordum. Hayatının her alanında ölmeyi dileyip öldükten sonraysa unutulmamak istediğini bilmiyordum. Kendi ailesinde bir yer edinememesini bilmiyordum. Babası olacak o adamın ona vurduğunu bilmiyordum. Kendi kendisini korumaya mecbur bırakıldığını bilmiyordum. Ağlamayı bırakacak kadar duygularından utandığını bilmiyordum. Allah kahretsin ki ben yıllardır sevdiğim kadının iç dünyasına dair hiç bir şey bilmiyordum! Seviyordum sevmesine ama yaşadıklarını da, yaşadıklarının onu dönüştürdüğü kadını da tanımıyordum.

17 Temmuz bizim ilk kez karşılaştığımız gündü. İstanbula giden otobüste yollarımızın denkleştiği o gündü. O günün sabahında her ne yaşandıysa önce saçlarını kesmiş, sonra da dönmemek üzere evini terk etmişti. O gün bir şey olmuştu. O gün bir şey olmuştu ki eğer gidemezse öleceğini, sahip olduğu tek şeyi kendisini kaybedeceğini yazmıştı. O gün babası olacak adam saçlarını çekmişti. Gidip kesmesine sebep olacak kadar acıtmıştı benim güzelimi. Aralarındaki meselelerin detaylarını yazmamıştı ama hisleri vardı. Duyguları vardı kağıtlarda nedene gerek ver mıydı?

"Çocuk lan çocuk!" diye sayıkladım kendi kendime. Odada kimse yoktu kendi kendime konuşuyordum. "Çocukla bu kadar sidik yarıştırılır mı amınakoyayım! Şerefsizler!" derken gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Öfkeden kuduruyordum ama sinirimi çıkarabileceğim hiç kimse yoktu. Yaşadıklarını geçirebilecekmiş gibi gidip kollarıma alıp sarılacağım Gece'm yoktu. Ben ağladım. Ben seninle birlikte yaşadıklarına ağladım güzelim demek istiyordum. Sen yalnız değilsin ben varım demek istiyordum. Kendini korumak zorunda değilsin birlikte aşarız demek istiyordum. Saklamak zorunda değilsin kimse kullanmayacak sana karşı duygularını demek istiyordum ama burada yoktu. Kollarıma alamaz, saçlarını okşayamaz, kırılan gönlünü sevgimle saramazdım. Elini hiç bırakmamak üzere tutamazdım. Bu düşünceyle daha çok ağladım. Ellerimi saçlarıma geçirdim ve omuzlarım sarsıla sarsıla ağladım. Defalarca kez nefes almaya çalıştım ama oksijen yetmiyordu. Duvarlar beni boğuyordu. Ben sadece okuyupta bu hale düşmüştüm ama bu kız yaşamıştı. Bunları yaşamıştı ve kimse yanında durmamıştı. Tek tek hesap sormak istiyordum. Nasıl yaparsınız? Elin çocuğu değil sizin çocuğunuz nasıl bu kadar acımasızsınız demek istiyordum.

"Birde vurmuş kızına şerefsiz!" derken kendimde değildim. Öfkeden kuduruyordum. Beynimde sürekli yazan satırlar dönüyordu. Ben duygusuz değilim, ben hallederim, bana kimse sahip çıkmadı, beni kimse dinlemiyor, kendimi kurtaracağım... Hepsi bir bir zihnimde dönüyor duvarları yumruklamak istememe yol açıyordu. Bir şekilde... Bir şekilde bunları kabul edebilirim. Ama ölmek? Bu kadar küçük bir yaşta bu kadar çok ölmeyi dilemek normal miydi? Değildi. Normal bir aile değildi ki kızları normal hissetsin. Ailesi bu olanları nasıl bu kadar normalleştirebilmişti? Kızları bunları yazacak hale gelene kadar akılları neredeydi? Gerçi neye şaşırıyordum ki. Yazıların sebebi zaten kendileriydi.

Benim annem bir bakışımda derdim olup olmadığını anlardı. Babam anlatmak istemezsem alırdı beni akşam yemeğine çıkarır içimi dökmemi sağlardı. Ben ölmeyi dilemiş olsam çocukken ikiside yıkılırdı. Annesi kızının gözlerine bakınca anlamıyor muydu ne kadar canının yandığını? Böyle annelerin varlığını bilirdim ama çok uzak görünürdü bana. Babasından bahsetmiyordum bile. Şerefsiz. Vurmuş lan kızına vurmuş! Eli kalkmış ona. Nasıl yapar böyle bir şeyi? Nasıl yapar böyle bir şeyi!

Birde ben kendimi korurum yazmış. Küçücük kızsın nasıl koruyacaksın güzelim sen kendini...

Dakikalarca, belki de saatlerce ağladım. Odadan içeriye vuran ay ışığı yavaş yavaş çekilmeye ve yerini grili mavili bir hava almaya başlamıştı. Saatler olmuştu ama ben oturduğum yerde biraz bile kıpırdayamamıştım. Sadece düşünüyordum. Yazanları düşünüyor yanına gitmek istiyor ama nerede olduğunu bilmedğim gerçeğiyle yüzleşiyordum.

Defteri aldım ve peçeteden gülü sayfaların arsına geri koydum. Dikkatlice kapattım kapağını. Ellerim öfkeden tir tir titriyordu. Boğuluyordum sanki. Sığamıyordum bu oda bile dar geliyordu. Ama gitmek istemiyordum. Bu evden çıkmak istemiyordum. Sadece Gece'mi bir an önce bulmak istiyordum. Ona sarılmak bu defterde yazan ne varsa hepsini unutturacak kadar çok sevmek istiyordum.

Dakikalarca orada oturup öfkemi geçirmeye çalıştım. Üzüntüm ve özlemim zaten geçecek gibi değildi. Öfkem bari geçsin diye bekledim ama geçmeyeceğini anlayınca yavaşça ayaklandım. Gözlerimde biriken yaşları koluma silip yatağın yanında bulunan komodinin yanına gittim. Defteri dikkatlice komodinin üstüne bıraktım. Sanki incinecek bir canlıymış gibi yaklaşıyordum. İçinde o kadar çok acı vardı ki birde ben yakmayayım istiyordum.

Defteri bıraktıktan sonra arkamı döndüm. Bir adım atmamla birlikte bir şeye çarptım ve yerimde sendeleyip düşmekten son anda kurtuldum. "Siktir!" diye bağırdım istemsizce. Yatağın dibinde duran süpürgeyi düşürmüştüm.

Devirdiğim süpürgeyi kaldırmak için eğildiğim sırada şiddetli bir kapı açma sesi duyuldu. Ben daha başımı kaldırıp sesin geldiği yere bakamadan omuzumu bir el kavrayıp bedenimi hiçte kibar olmayan bir şekilde kendisine çevirdi. "Noluyo-" dememe kalmadan alnımda bir metalin soğukluğunu hissettim. Ardından tetik çekilme sesi duyulduğunda nihayet tepemde duran kişiyle göz göze gelebilmiştik.

"Kuzey?" dediğim sırada o da eş zamanlı olarak "Aras?" demişti. Bir uykulu yorgun bakan mavi gözlerine birde alnıma yasladığı silaha baktım. Bedenimi arkamda kalan yatağa yatırıp üstüme abanmıştı ve tam alnımı hedef alan tetiği çekilmiş bir silah vardı!

"Lan ne yapıyorsun!" dedim sinirle. Ama herifin pozisyonunda ufak bir değişim bile olmadı. Silahı daha sert alnıma bastırıp "Asıl sen ne yapıyorsun benim kardeşimin odasında? Sapık mısın lan sen!" diye fısıldadı suratma doğru.

Nefesinden gelen yoğun sigara kokusunu soluyunca iğrenerek yüzümü buruşturdum. "Ağzını topla Kuzey! Defne'yi görmeye geldim ben." diyerek kendimi savunmaya çalıştım ama pek mantıklı bir açıklama olmadığının farkındaydım.

Ama Kuzey'in ne ifadesinde ne de alnıma bastırdığı silahta hiç bir değişim olmadı. "Lena'yı bu saatte Dolunay'ın odasında mı arıyorsun?" dedi ima dolu bir öfkeyle. Bir an için Lena kim diyecek oldum ama sonradan Defne'nin gerçek adı olduğunu hatırladım.

Öfke yavaş yavaş benimde bedenime hücum etmeye başlayınca sakin kalmaya çalışarak "Kuzey şu silahı çekersen cevap vereceğim." dedim dişlerimin arasında.

Kuzey istifini bozmadı. Kaşları mümkünmüş gibi daha çok çatıldı. "Seni gebertirim-" demeye başlayınca varolan bir gram sabrım da uçup gitti. Tek elimle silahı alnımdan ittirirken bacaklarımla da Kuzey'i üstümden sertçe attım. Geriye doğru savrulan Kuzey'in bedeni arkasında kalan duvara çarparak durduğunda yataktan kalkabilmiştim.

Ama ben daha tam ayaklanamadan yüzümün ortasına yediğim sert yumrukla tekrar geriye doğru savruldum.

Dengemi sağlayıp düşmekten son anda kurtulduğumda "GECE GECE KİMİN EVİNDE KİME ARTİSTLİK YAPIYORSUN LAN SEN!" diye gürledi Kuzey. Yumruk attığı yanağımın sızısını hissederken öfkeme daha fazla hakim olamayacağımı anladım. Gece'min hatrına bu herife ılımlı yaklaşmaya çalışıyordum ama benimde sabrımın bir sınırı vardı.

Doğrulup büyük bir adımla önüne gelip onun bana attığı gibi bende onun yüzüne yumruğumu geçirdim. Kuzey darbemle savruldu ama durmadım ve düşmesine izin vermeden onu yakasından yakalayıp kendime doğru çektim. Tekrar aynı yere yumruk attığım sırada Kuzey de durmadı ve beni geri doğru ittirip darbelerimden kurtuldu. Şiddetli itişinden ötürü dengemi sağlayamadım ve geriye doğru sırtüstü düştüm. Sırtım yumuşak yatakla buluştuğunda üzerime başka bir beden çıktı. Kuzey tepemdeydi. Kolunu kaldırıp yüzüme oldukça sert bir yumruk geçirdiğinde beynim sallandı sanki. İkinci darbe için yumruğu havaya kalktığı sırada "TAMAM DUR!" diye bağırdım. Emrimle birlikte Kuzey'in bana vurmak için havaya kalkan eli durdu.

İkimizin de hızlı hızlı aldığı soluklardan ötürü bedenlerimiz birbirine çarpıyordu. Kuzey yavaşça başını eğip bulunduğumuz pozisyona baktı. O bakınca bende bakmak zorunda kaldım. Ben yatakta sırüstü uzanırken o üstümdeydi. Bacaklarını açmış bedenimi kendi bedeniyle kıstırmıştı ve olması gerekenden fazla yakındık!

"KALK LAN ÜSTÜMDEN!" diye bağırdığımda Kuzey kendine geldi. Gözlerini bir kaç defa aç kapat yaptıktan sonra hızlıca üstümden kalktı. Midesi bulanmış gibi bir bakış attıktan sonra "SANKİ KEYFİMDEN ÇIKTIM AMINAKOYAYIM!" diye karşılık verip altta kalmadı.

Gece'min inatçılığının kime çektiği belli oldu anasını satayım!

Kuzey üstümden kalkınca bende yataktan kalktım. Derin bir soluk alıp elimle yumruk yediğim yanağımı yokladım. Şerefsiz cidden çok sert vurmuştu ve acıyordu. Göz ucuyla ona baktığımda Kuzey'in de benim vurduğum yere dokunduğunu gördüm. Belliki onunda canı acıyordu ama baktığımı fark ettiği anda elini çekmişti.

"Adam akıllı bir cevap verecek misin artık?" dedi Kuzey. Zaten geçmemiş olan sinirim hesap sormasıyla daha da tepişti. "DEFNE'Yİ GÖRMEYE GELDİM DEDİM YA ANLAMIYOR MUSUN?" diye bağırdım.

Kuzey bağırışımı susturmak adına beni omuzumdan hafifçe ittirip "Bağırma amınakoyayım Lena'yı uyandıracaksın!" dedi dişlerini sıkarak. Ses tonumu fazla kaçırdığımı fark edip duruldum.

"O problematik arkadaşın bitti sen mi başladın şimdi?" dedi Kuzey. Kaşlarımı kaldırıp "Problematik?" diye sorguladım. Daha sonradan aklıma gelince "Mert'i mi kastediyorsun?" dedim.

"Neyse ne işte." dedi Kuzey elini savurarak. Ardından öfkeli mavilerini tam gözlerime dikip işare "Neyse ne işte." dedi Kuzey elini savurarak. Ardından öfkeli mavilerini tam gözlerime dikip işaret parmağını uyarıcı niteliğinde havada salladı. "Bana bak oğlum. Eskiden nasıldınız bilemem ama ben gecenin bir vakti evimde elin adamlarını ağırlayıp kardeşlerimi görüştürecek biri değilim. Ayrıca nasıl girdin lan sen içeri?"

İkinci sorunun cevabını verip tekrar kavgaya girmek istemediğim için duymazlıktan geldim. Ama Defne ve Gece'me tasladığı dümenden abilik tavırları sinirimi bozdu. Burnumdan hafifçe güldüm dalga geçer gibi. "İki günlük varlığınla kime neyin abiliğini taslıyorsun?" dedim. "Senin evine gelen yok zaten. Defne'yi görmeye Defne'nin evine geldim ben. Ucuz abilik triplerini kendine sakla, asabımı bozma."

Kuzey beni hiç ciddiye almayan bir bakış attı. "İstesem hemen şimdi Lena seni bu evden kovar." dedi kendinden çok emin bir şekilde. Belli ki kardeşim dediği kızı hiç tanımıyordu çünkü Defne beni asla bu evden kovmazdı. Bir şekilde orta yolu bulmaya çalışırdı. Kuzey ya onu tanımıyordu ya da beni bozmak için yalan söylüyordu.

"Kavga etme niyetinde değilim." dedim uzlaşmak adına. Ben yapmazsam belli ki bu herif asla geri basıp uyum sağlamaya çalışmayacaktı. İnsan gibi iletişim kurmaktan aciz bırakılmış gibiydi. Onun aksine ben nerede nasıl davranmam gerektiğini bilecek olgunluktaydım. Bu herifle it dalaşına girmekle uğraşacak değildim.

Kuzey hala ciddiyetsiz bakıyordu. Eliyle hafifçe yumruk atarak morarttığım yanağına dokundu. "Allah'tan kavga niyetinde değilsin, olsan ne yapardık." dedi.

"Lan kafama silah dayadın amınakoyayım! Ne bekliyordun alnından öpmemi mi?"

Kuzey bir an için hayal etmiş gibi uzaklara daldı. Ardından dehşete düşerek yüzünü buruşturdu. "Sen kavga et en iyisi." dedi iğrenir bir ifadeyle bana bakarken

Sanki ben onu öpmeye çok hevesliyim anasını satayım!

Kuzey eliyle burun kemerini sıktı. "Bu saatte uyandıramazsın Lena'yı. Defol git sabah gelirsin ne diyeceksen o zaman dersin."

İstifimi hiç bozmadım. Gitmeye niyetim yoktu. Daha az önce okuduğum şeyleri aşamamışken gitmek istemiyordum. "Gidemem. Ya uyandıracaksın ya da sabaha kadar burada bekleyeceğim." diye inat ettim. Günlerce bu eve girmemeye çalışmış şimdiyse çıkmak istemiyordum.

"Lan ne işin var sabaha kadar burada? Siktir ol git senle mi uğraşacağım!" Dedi Kuzey öfkeyle. Belli ki sinirine hakim olmaya çalışıyordu ama o inatsa ben inatçıların babası falandım. Ben istemediğim sürece hiç bir kuvvet şuradan şuraya gitmemi sağlayamazdı.

"Benle uğraşacağını sana düşündüren ne?" dedim çok rahat bir şekilde. "Alışkınım ben burada kalmaya."

Kuzey'in kaşları ağır ağır çatıldı. Karşımda öfkeyle morardı. "Ne anlatıyorsun lan sen!" diye gürleyince yüzüme engel olamadığım bir sırıtış yerleşti. Onu sinir etmenin verdiği zevkle gülümsedim.

"Sen yokken biz vardık diyorum." dedim sırıtışım bir an bile silinmezken. Açıkça damarına basıyordum. "Bekleme git uyu sen." İşaret parmağım yavaşça havaya kalktı ve arkamda kalan Gece'min yatağını gösterdi. "Bende kıvrılırım şuraya. alışkınım zaten yadırgamam yerimi." diyerek tamamladım cümlemi.

Bir anda boğazıma tek eliyle sarılan Kuzey'in parmaklarıyla gülüşüm yüzümde asılı kaldı. Refleks olarak boğazımdaki eline sarıldığımda beni şakadan değil gerçekten de boğuyordu.

"Bana bak!" dedi bastıra bastıra. Eli biraz daha sıkılaşınca nefesim kesildi. "Seni gerçekten öldürürüm!" diye gürledi ateş eden mavileriyle gözlerimin içine bakarken.

Boğazımı sıkan elinden kurtulup bir kaç defa öksürdüm. "Ulan durup durup üstüme abanma vallahi dalıcam sana!" diyip onu sertçe geri ittim. İtmemden ötürü Kuzey benden bir iki adım uzaklaşmak zorunda kaldı.

"Sende adamı çileden çıkarma!" Diye bağırdı. "Dolunay sana nasıl sabrediyormuş anlamadım gitti!"

Sözlerinin yaptığı hatırlatmadan ötürü burnumun direği sızladı. Gece'min yokluğunun verdiği ıstırap tekrar sarmaladı etrafımı. Kuzey'de aynı gerçekle yüzleşmiş gibiydi. İfadesi değişti. Bir an için hüzünlenir gibi oldu ama burada olduğumu fark edince bakışlarını anında düzeltti. Hafifçe önümden çekilip kapıyı işaret etti. "Çık bu odadan içeride bekle sabahı." dediğinde daha fazla inatlaşacak gücü kendimde bulamadım. Usulca odadan çıktığımda o da peşimden gelip kapıyı kapattı.

Karanlık koridora girince Kuzey yanımdan geçip salona doğru ilerledi. Gidecek bir yerim olmadığı için bende peşinden gittim. Bu saatte Defne'yi uyandıracak halim yoktu.

Salona girdiğimde Kuzey'in balkon kapısından çıktığını gördüm. Bu soğukta balkonda ne işi vardı?

İlerleyip peşinden balkona girdiğimde onu balkondaki salıncağa oturmuş elindeki çakmakla sigarasını yakarken buldum.

"Bu evde sigara içemezsin yanlız." dedim tepesinde dikilirken. Bana göz ucuyla bakıp yaktığı sigarasından derin bir nefes çekti. "Sana mı soracağım?" dedi umursamazca.

"Bana değil Gece'ye soracaksın. O sigaradan hiç hoşlanmaz. Yanında ya da evinde içilmesine de müsade etmez." dedim. Bu doğruydu. Gece'm sigaradan da içenlerden de nefret ederdi. Bir insanın para vererek ciğerlerini tüketmesini mantıklı bulmazdı. Yanında biri sigara yakınca kalkıp gider o kokuyu çekemeyeceğini söylerdi.

Onun inandığı değerlere bu denli bağlı kalması da beni benden alırdı işte. Her hareketiyle biraz daha aşık olurdum.

Kuzey'in yüzüne kederli bir gülümseme yerleşti. "Burada olsa sorardım." dedi buruk bir sesle. Bu cümle içimde bir yerlere dokunup orayı yakınca derin bir nefes çekmem gerekti. "Şimdilik yok. Döndüğünde balkonunu kokutmanın hesabını nasıl vereceksin?"

Kuzey'in dışarıda olan bakışları bana döndü. "Ölüler geri dönemez Aras." dedi tek seferde. Bunu beni üzmek için değil kabullenmiş gibi söyledi.

Zar zor kendimden uzaklaştırdığım öfkem geri dönerken. "O dönülmeyecek bir yere gitmedi." dedim inatla. Ölmedi diyemedim. Ölüm kelimesini ağzıma alamadım. Kuzey nasıl kolay Gece'me ölümü yakıştırıyordu hiç anlamıyordum.

Benim Gece'm ölmemişti. Yaşıyordu ve ben onu bulacaktım.

Sözlerim Kuzey'in gönlünde hiç bir yere dokunmadı sanki. İlk defa bana küçümser gibi bakmadı. Umuduma üzülüyormuş gibi baktı. "Öldü Aras." dedi beni ikna etmek ister gibi. "Ben tanıyorum kardeşimi. Ölmese burada olurdu."

"Burada yok çünkü aldılar onu!" diye bağırdım öfkeyle. Burada olmamasına pek çok gerekçe getirebilirdim. Burada yok çünkü yaralı. Burada yok çünkü kendisinde değildi. Burada yok çünkü ben korayamadım. Burada yok çünkü benim yüzümden. Ama burada olmamasını ölüme bağlayamazdım. Ölmeyen birine ölümü yakıştıramazdım.

Kuzey hala aynı şekilde bakıyordu. Böyle bakmasındansa üstüme abanıp beni boğmaya kalkmasını tercih ederdim. Beni yine küçümsesin ama Gece'min ölümünü kabullenmiş gibi bakmasın istedim. "Aras benim kardeşim hayatta olsa bir yolunu bulur dönerdi. Ya da bize bir şekilde haber gönderirdi. 3 Hafta oldu ama ne kendisi ne de haberi ortada yok. Çünkü öldü." Durdu ve bakışlarını kaçırıp uzaklara daldı. "Bu sefer gerçekten öldü." diyerek tamamladı cümlesini.

Bu cümleyi o gün kriz geçirirkende kurmuştu. Gece'de defalarca kez günlüğüne ölüm kelimesini yazmıştı. Bir gün ölürse ona üzülecek kimsesinin olmadığını yazmıştı. Sanki biliyormuş gibi. Sanki ölmesi gereken bir şey olmuş gibi.

"Bu sefer derken?" diye sordum ama beni duymazdan gelip uzaklara bakmaya devam etti. Elindeki sigaradan bir soluk daha aldıktan sonra önündeki sehpanın üstünden paketi alıp bana doğru uzattı. "İster misin?"

Başımı iki yana salladım. "Senin aksine benim birilerinin yokluğuna saygım var." dedim imayla. Zaten ben sigara içmezdim. Ergenliğimde bir kere tadına bakmış ama beğenmediğim için tekrar ağzıma sürmemiştim.

Kuzey paketi geri çekip içinden bir dal daha çıkardı. Ağzındaki sigaradan son nefesi de çekip sehpadaki küllüğe bastırarak söndürdü. Çıkardığı yeni dalı çakmakla yaktıktan sonra tekrar dudaklarına götürdü. Gece'min evinde sigara içtiği yetmiyormuş gibi birde art arda içiyordu. Ciğeri sökülür umarım.

Kuzey hala tepesinde dikiliyor olmama baktı. "Madem gitmiyorsun dikilme kavak ağacı gibi karşımda. Otur şuraya." diyerek salıncakta yanında duran boşluğu işaret etti.

Gidip yanına oturduğumda soğuk havadan ötürü ikimizde titriyor ama kalkıp gitmeyi düşünmüyorduk. Sanki bu bir yarışa dönüşmüştü ve ilk giden kaybedecekti.

Kuzey uzandı ve sehpanın üstünde duran telefonunu aldı. Bir kaç tuşa bastıktan sonra balkonu tanıdık bir müziğin giriş melodisi doldurdu. Sezen Aksu:Kaybolan Yıllar.

Şimdi artık göz yaşları gereksiz akmamalı.

Alışmalı kendi yaramızı kendimiz sarmaya.

Arkama yaslandım ve ruhumu müziğin kederine bıraktım. Gece'min yokluğunu hücrelerime doldurup acı çekmeye başladım. Az önce okuduğum günlükte yazan kelimeler tekrar tekrar zihnimde dönmeye başladı. Sezen Aksu'da sanki zihnime tercüman olur gibi söylüyordu şarkıyı.

Şimdi artık kelimeler yetersiz anlamı yok.

Yitirmişiz anılarla beraber faydası yok.

Bir an için acaba Kuzey'de benim hissettiklerimi hissediyor mu diye görmek için yüzüne baktım ve onu da kendimden farklı bir halde görmedim. O da tıpkı benim gibi müziğe kapılmış ruhuna işkence ediyordu. Sırtını salıncağa yaslamış gözlerini yummuştu.

Gel bunları bırakalım artık bir tarafa

Gerçeği görmeliyiz dostum, başka çaresi yok.

"Neden bilmedin vaktinde değerini?" diye sordum sigara içişini izlemeye devam ederken. Kuzey'se bana bakmıyordu. Hala gözleri kapalıydı. Tersleyeceğini ya da reddedeceğini düşündüğüm sırada "İnsan sahip olduğu şeyin kıymetini elindeyken anlamaz." diye cevap verdi.

Şimdi bana kaybolan yılarımı verseler.

Şimdi bana seninle bir ömür vaat etseler.

"Hayır." diyerek reddetim onu. "İnsan elindeyken sahip olduğu şeyin değerini anlar. Yıllar kaybolmadan elinden geleni yapar." dedim Gece'mi severek geçirdiğim sekiz yılı hatırlarken. Tek bir gününden bile pişman değildim. Aksine varlığıyla dolduramadığım anlar için pişmandım. Hala vaktim varken daha çok sarılamadığım anlar için pişmandım.

Şimdi bana yeniden ister misin deseler.

Tek bir söz bile söylemeye hakkın yok.

Kuzey sigarasının yarısına gelmişti. Gözlerini açtı ama bana bakmadı. Grili mavili gökyüzündeydi bakışları. "Herkes aynı şartlarda yetişmiyor ki aynı hisleri paylaşsın Aras." dediğinde yine günlükte yazanlar geçti zihnimden. Gece'min sürekli kendisine yapılanları unutamamasından şikayet ettiği tüm o satırlar beliriverdi önümde.

Kuzey'le aslında çok benziyorlardı. Bunda muhtemelen aynı evde büyümüş olmalarının etkisi vardı. İkiside affetme konusunda çok katıydı. Kuzey Gece'mi bir türlü affetmemişti. Affetmediği gibi üstüne birde canını yakarak intikam almak istemişti.

Şimdiyse yanımda oturan adamın gözlerinden sadece pişmanlık akıyordu. Yaptıkları için üzgün, değerini bilmediği anlar için pişmandı.

Günlükte okuduğum şeyler için Kuzey'i suçlamak istemiyordum. Gece'm onları yazarken nasıl çocuksa Kuzey'de o kadar çocuktu. Orada yazanların sorumlusu değildi. Ama gelecekte yaptıkları? Gece'min gönlünü kırmak için o kadar çabalaması? Bunlar onun suçuydu. Kırgınlığını anlayabilirdim ama intikam alma çabasını anlayamazdım. Benim sevdiğim kadını kırmak için çabaladığını gördükten sonra onunla empati kuramazdım. Şu anda yaşadığı pişmanlığı hakediyordu. Onu teselli etmeye falan çalışacağımı sanıyorsa çok yanılıyordu.

"Aynı şartlarda yetişmemiş olmamız seni aklamaz." dedim. Sitem etmiyordum. Sadece içimden geçeni filtrelemeden dışarı vuruyordum.

Kuzey'de zaten alınmış gibi durmuyordu. Sigarasından bir nefes daha çekti. "İşte tam olarak bu yüzden anlayamazsın. Aynı yollardan geçmedik biz çünkü. Aynı taşlara takılmadık. Aynı yokuşlardan çıkıp, aynı düzlüklere varmadık. Bu yüzden sen anlayamazsın beni. Zaten sana neyi neden yaptığımı açıklamayı da düşünmüyorum."

"Yanılıyorsun." dedim cümlesini bitirdiğinde. "İnsan anlamak istediği kişiyi anlar. Bunun için aynı yolda yürümeleri gerekmez. Eğer öyle olsa bu dünyada kimse birbirini anlayamazdı."

"Kim birbirini anlıyor ki zaten Aras?" dedi Kuzey. "Sen kaç defa gördün hayatında birbirlerini anlayan insanları?"

"Çok defa gördüm." dedim kendimden emin bir şekilde. "Sana da tonlarca örnek sayabilirim. En basitinden Gece, Defne, Mert ve ben. Sen bizi tanımıyorsun ama dördümüzünde birbirine uzaktan yakından benzeyen huyu yoktur. Yinede gayette birbirimizi anlayabiliyorduk."

Kuzey verdiğim örnekten pek hoşlanmış gibi değildi. "İstisnalar kaideyi bozmaz." dedi iddiamı çürütmek adına.

"Evet." diyerek bu sefer onayladım onu. "İstisnalar kaideyi bozmaz. Senin bulamadığın anlaşılmışlık hissi insanların farklı hayatlarına rağmen birbirlerini anlayabilmelerini yalanlamaz."

Kuzey dumura uğradı. Bakışları gökyüzünden çevrilip bana döndü. İlk defa söylediklerim yüreğinde bir yere dokundu sanki. Bir kaç saniye şaşkın şaşkın baktı bana. Bakışları bana Gece'mi hatırlattı. Ne kadar da benziyorlardı birbirlerine? İkiside kafalarında belirledikleri sınırlara uyarak yaşıyor tersini duyunca şaşırıp reddetmenin bir yolunu bulmaya çalışıyordu.

Ona baktım ve ilk defa içimde biraz olsun ona karşı üzülme duygusu hissettim. Gece'min günlüğünü okumuş ve onu hayata karşı bu kadar duvarlı yapan şeylerin bir kısmını öğrenmiştim. O evde Kuzey'de büyümüştü. Kendi öz ailesi olmayan insanların yanında büyümüştü. Muhtemelen hayatı boyunca kimsenin onu anlayamayacağına inanarak yaşamıştı. Şimdiyse ben karşısına geçip ona yaşadığı anlaşılamamışlık duygusunun genele hitap etmediğini söylüyordum.

"Kuzey ben sana rağmen seni anlıyorum." dediğimde Kuzey'in şaşkın bakışları daha derinleşti. Amacım ona iyi hissettirmek değildi ama sanırım bunları duyması gerekiyordu. "Belliki siz zor şeyler yaşamışsınız. Bunu anlamak için sizinle aynı evde büyümeme gerek yok. Ama o evde yaşadıklarına dayanarak hayatını devam ettiremezsin. Gece'me kırgın olabilirsin ama ondan intikam almaya çalışman, onun bilerek gönlünü kırmaya çalışmanın savunulabilir bir yanı yok. Bunlar senin hatandı."

Kuzey hiç konuşmadan beni dinliyordu. Elinde tuttuğu sigarayı içmeyi bile unutmuştu.

Derin bir nefes alıp devam ettim. "Ben senin neler yaşadığını bilemem ama anlıyorum. Öfkenin sebebini anlayabiliyorum. Sen hiç anlaşılmış hissetmemişsin belliki ama insanlar birbirlerini anlar. Başkalarını anlayamazsan insanlarda seni anlayamaz. Sen daha kardeşim dediğin kızı anlamıyorsun. Yıllar önce olmuş bitmiş bir olayın kinini güdüyorsun. Sonra da kimse kimseyi anlayamaz diyorsun. Ama insanlar birbirini anlıyor Kuzey. Kimseyi anlayamayan ve kendisinide anlatmayan sensin."

Kuzey'in mavilerine çok değişik bir ifade yerleşti. Sanki o gittide yerine on yaşında küçük bir çocuk geldi. Bir çocuk gibi bakıyordu. Hayatında hiç duymadığı şeyleri bir yetişkinden öğrenen ve şaşkına dönen küçük çocuklar gibi bakıyordu.

Nihayet kendisine gelebildiğinde bakışlarını kaçırıp dışarı döndü. Bu hareketiyle tekrar hatırladım Gece'mi. O da böyle yüreğine dokunan şeyler duyunca kaçacak delik arardı.

"Sen aşık mısın Dolunay'a?" dedi bir anda. Ani sorusundan ötürü rahatsızca kıpırdandım yerimde. Bu sefer bakışlarını kaçırma sırası bana geçmişti. "Ne alaka?" dedim istemsizce. Kabul etmememin sebebi duygularımdan utanmam değil Kuzey'i Gece'mle aramdaki duygulara muhattap etmek istemememdi.

Gece'mi biraz tanıyorsam o da bunu istemezdi.

"Salak değilim. Sen Dolunay'a, o problematik arkadaşın da Lena'ya abayı yakmış belli ki." derken sesindeki rahatsızlık hissedilmeyecek gibi değildi.

"Bunun konuyla ne alakası var?" dedim rahatsızca. Oturup Kuzey'le aşk meşk konuşacak halim yoktu. Mert'in platonik duygularını daha Defne fark etmemişken onun fark etmesi çok garipti.

"Aşkından anlıyorsun çünkü." dedi Kuzey. "Ayrıca Dolunay'dan bahsederken Gece'm diye hitap ediyorsun."

Kuzey söyleyene kadar Gece'm diye hitap ettiğimi fark etmemiştim. Ama gerçektende onun yokluğunda içimden geçirirken bile adına hep m eki getirmiştim.

"Eğer ondan bahsederken aitlik eki kullandığını bilse seni mahvederdi." dedi Kuzey buruk bir tebessümle.

Bunu bana ait olduğu için yapmıyordum. Nedense içimden öyle hitap etmek geliyordu. Ve bence Gece'm bu tarz hitaplardan hoşlanıyordu. Ona ilk kez güzelim dediğimde nasıl hoşuna gittiğini hatırlıyordum. O andan sonra hep güzelim demeye başlamıştım zaten. Gece'm, güzelim, benim güzelim.

Cevap vermek yerine sessiz kaldım. Bu sırada Kuzey elinde eriyerek biten sigarasını küllüğe bıraktı. Yeni bir dal almasını bekledim ama pakete uzanmadı. Telefondan çalan şarkı değişmiş Sezen Aksu'dan başka parçalar çalmaya başlamıştı. Belli ki Kuzey Sezen Aksu fanıydı.

"Pişmanım evet." dedi Kuzey. Bakışlarımı sigara paketinden ona çevirdim ama bana bakmıyordu. "Pişmanım ama çok geç kaldım Aras." dedi bana bakmadan.

Zaten zar zor giden öfkem geri geldi. "Gece'm ölmedi Kuzey. Ona bir ölü muamelesi yapmayı bırak." diye emrettim.

Ama Kuzey hala ikna olmuyordu. Uzaklara dalan mavi gözlerinin çevresi kızarmıştı ama ağlamıyordu. "Keşke..." diye fısıldadı. "Keşke ölmeseydi. Keşke bu acıyı bana tekrar yaşatmasaydı."

"Neyden bahsediyorsun sen?" dedim. Yine aynı şeyi yapıyordu. Sanki Gece'min ölmesi gereken bir şey olmuş gibi davranıyordu.

Kuzey acıyla yutkundu. Derin bir nefes aldı. "Aras o ölmek istemiyordu." derken konuşmakta zorlanıyordu. Başını ağır ağır bana doğru çevirdi ve gözlerimin içine bakarak devam etti. "Ben onun ölmek isterken nasıl baktığını gördüm. Ölmek istemiyordu. O gün ölmek istemeyen küçük bir kız gibi baktı bana. Sanki gözleriyle benden yardım istedi. Abi bir şey yap dedi ama yapamadım. Onu kurtaramadım. Şimdiyse öldü. Bizim yüzümüzden. Bize kıyamaması yüzünden öldü."

Sözleri bir hançere dönüştü ve göğsüme saplandı. Yetmedi o bıçağı çevirdi. Zaten yangın yeri olan kalbim üstüne birde kanamaya başladı. Günlükteki satırlar tekrar belirdi.

On dört yaşıma dönemem. Bu sefer atlatamam. Bu sefer gerçekten tekrar yerden kalkamam. Ya gideceğim, ya öleceğim. Yaşamak istiyorum. Yaşamayı çok istiyorum. Kendimi yaşatacağıma söz verdim.

Ciğerim dağlandı. O acıyı fiziksel olarak hissettiğime yemin edebilirim. Gözlerim dolduğu sırada derin bir nefes çektim ama yine olmadı. Yine biraz olsun söndürmedi yangınımı. Sol gözümden usulca bir damla yaş düştüğünde sesli bir şekilde akmak üzere olan burnumu çektim.

Kuzey'in kızarık gözlerine şaşkınlık çöktü. "Ağlıyor musun sen?" dedi sanki bu dünyanın en ilginç şeyiymiş gibi.

Göz yaşlarım yanaklarımdan süzülürken başımı çevirmedim. "Ben senin gibi değilim. Üzüldüğümde bunu gizlemem. Ağlamak istediğimde durdurmak için kendimi kasmam. Özlüyorsam özledim, seviyorsam seviyorum derim. Haksızsam özür dilerim. Yediremediğim üzüntüleri öfke olarak dışa yansıtmam."

Lafım bittiği anda Kuzey'in de gözleri sulandı. Ama Gece'min yokluğuna mı yoksa kendisiyle ilgili hiç fark etmediği detaylara mıydı anlayamadım.

Tam bu sırada karanlık balkon aydınlandı. Biri tepemizde duran lambayı yakmıştı.

Kuzey'le birlikte aynı anda başımızı çevirdiğimizde karşımda gördüğüm kişiyle üzüntüm biraz daha katlandı. Defne dağılmış siyah saçları, uykulu mavi gözleriyle bize bakıyordu.

Balkon kapısında dikilen Defne önce Kuzey'e baktı. Kuzey onun gelişiyle dolan gözlerini koluna sürdü ve göz yaşlarını yok etti.

Defne'nin bakışları Kuzey'den bana çevrildiğinde "A-Aras..." dedi titreyen bir sesle.

Sol gözümden bir damla yaş daha akarken salıncaktan kalktım. 25 gündür görmediğim Defne'yi ne kadar özlediğimi fark ettim. Kendimi sırf onun için gülümsemeye zorladım. "Defne..." dedim ve sarılmak için kollarımı açtım.

Defne hızlı bir şekilde yanıma gelip kollarını bana doladığında bende ona sarıldım. Sıkı sıkı birbirimize kenetlenirken ikimizinde göz yaşları süzülüyordu. Sarıldığım bedeni resmen kollarımın arasında kaybolmuştu.

"Zayıfladın mı kız sen?" dedim göz yaşları eşliğinde. Küçücük kalmıştı.

Defne'de tıpkı benim gibi ağlarken hafifçe güldü. "Sen asıl kendine bak. Gitmiş tüm yakışıklılığın." dedi hıçkırıklarının arasında.

İstemsizce güldüm ve ona daha sıkı sarıldım. Göz yaşlarım pijamasını ıslatıyordu ama bunu umursamıyorduk.

"N-Neredesin sen?" dedi Defne güçlükle. "Nerdesin günlerdir Aras? Ne yaptın sen kendine?" dedi ve daha çok ağladı. Sanki kendisi çok iyi bir durumdaymış gibi beni azarlıyordu.

"Özür dilerim..." diyebildim sadece. "Çok özür dilerim." dedim ve bende daha çok ağladım.

"Dileme salak!" dedi. Hafifçe kollarımın arasından çıkıp elleriyle bir anne gibi göz yaşlarımı sildi. "Dileme ama bir daha telefonumu açmadığını görürsem bacaklarını kırarım!"

Uzun zaman sonra ilk defa gerçekten isteyerek güldüm. "Bir daha yaparsam ben sana kalmadan kendi kafamı kırarım." dedim.

Defne'de güldü ama ikimizde hala ağlıyorduk.

Bakışlarım yanı başımızda duran Kuzey'e döndü. Gözleri kızarıktı ve çok ilginç bir şeye şahit oluyormuş gibi izliyordu bizi. Ona baktığımı fark edince ifadesini düzeltti. "Abim sen neden uyandın bu saatte?" dedi Defne'ye.

Defne ağlarken akan burnunu içine çekti. "Su içmeye kalkınca duydum sesinizi. Öyle bakmaya geldim ve bu salağın burada oturduğunu gördüm."

Yine güldüm. Gülmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Yüzümde kuruyan yaşları koluma silerken güneş yavaş yavaş doğmaya gök aydınlanmaya başlamıştı. Duygusallıkta işte buraya kadardı. Şimdi gidip o deponun çevresindeki insanlarla konuşma zamanıydı.

Ama bu sefer yalnız başıma değil. Mert'le beraber.

***

Tam tamına 11.800 kelimelik bir bölümdü. Bu bölüme ömrümü bıraktım desem yeridir...

Aras'ım... Üzümlü kekim... Sen toksik masküleniteye darbe niyetine düşen yegane insansın.

Kuzey ve Aras ilişkisini nasıl buldunuz? Kuzey hakında neler düşünüyorsunuz?

Bu bölümü de böylece sonlandırıyoruz. En kısa zamanda yeni bölümde görüşmek üzere hoşçakalın 🫶

İnstagram:nowelia_09
Tiktok:nowelia_09