29. bölüm · Kalanlar Ve Kaçanlar
28. Bölüm |Esaretten Kalanlar|
Oy vermeyi ve yorum bırakmayı unutmayın 🫶
Hazırsanız,
Başlıyoruz...
***
Uyuyamıyordum. Saat gece yarısını geçmiş olmasına rağmen yatağımda üç tane yorganın altına girmiş sağa sola dönüyor ama uyuyamıyordum. Uyuyamamanın yanı sıra çok üşüyordum. Vücudum soğuktan titriyordu. Evin sıcak olduğunun farkındaydım çünkü yine petekleri sonuna kadar açmıştım ama ısınamıyordum işte. Çok soğuktu ve benim göğsüm sıkışıyordu. Nefesim düzenli aralıklarla boğazıma düğüm oluyor, bedenim sebepsiz bir korku hissiyle dolup taşıyordu. Ve tüm bunların devamınde ne geleceğini çok iyi biliyordum.
Panik atak.
Çocukken bazı geceler tıpkı şu anda olduğu gibi panik atak geçirirdim ama annem ve babamda dahil olmak üzere kimseye söylemezdim. Kendi kendime bu atakla baş etmeye çalışırdım. Böyle zamanlarda bedenimde anlamsız bir üşüme hali ve korku olurdu. Neyden korktuğumu bilmezdim ama. Öylece göğsümdeki sıkışma hissiyle baş etmeye çalışırdım. Bu ataklar hep geceleri gelirdi. Evdeki herkes uyuduktan sonra korkular beni kıskıvrak yakalar aldığım nefesi boğazıma dolardı. Sebebinide bal gibi biliyordum ama itiraf edemiyordum işte.
Gün içinde içine gömdüğün duygular gecenin bir vakti ortaya çıkar.
Bir kaç saat önce tesiste olanlardan ötürü doktorum Büşra hanım stresten uzak durmam ve yemek yemem gerektiğini söylemişti. Aras benimle konuşmaya çalışmıştı ama onun yüzüne bile bakmamıştım. Kuzey'le birlikte eve döndüğümüzde beni yemek yemeye ikna etmeye çalışmış ama başarısız olmuştu. Onlar yüzünden sinir krizi geçirdiğim içinde üstüme gelmeye korkuyor fazla zorlayamıyordu. Kuzey başarısız olunca Defne benimle konuşmaya çalışmıştı ama onunda yüzüne bakmamıştım. Kimseyle muhattap olacak enerjim kalmamıştı. Sadece odama gitmiş ve uyumaya çalışmıştım ama saatlerdir yatağımda dönüp durmama rağmen uyuyamamıştım. Uyuyamadığım gibi birde göğsümün üstündeki panik atağımı tetikleyen korkuyla baş etmek zorundaydım.
Nefesim iyice boğazıma düğüm olmaya başlayınca daha fazla hareketsizce yatamayacağımı anladım. Gittikçe şiddetleniyordu ve ben şiddetlendikçe daha çok korkuyordum. Korkmaya yer arar olmuştum iyice. Korkumun hiç bir mantıklı açıklaması yoktu. Kendi evimde, kendi odamda, kendi yatağımdaydım. Her şey normaldi. Her şey iyiydi. Niye durduk yere gelmişti bu atak? Yıllardır olmuyordu şimdi niye durduk yere geri dönüyordu? Kendimi iyileştirmeme çok az kalmışken beni niye en başa döndürmeye çalışıyordu?
Kendi bedenim resmen bana düşman olmuştu.
Üstümdeki kalın yorganları kenara atıp yavaşça doğruldum. Titreyen sol elimi boynuma bastırdım ve nefes almaya çalıştım ama gittikçe daha da daralıyordum. Acaba Defne'yi uyandırsa mıydım? O doktordu. Belki bana sakinleştirici falan yapardı da huzur içinde uyurdum. Ama Defne'yi uyandıramazdım. Onu sorunlarıma dahil etmek istemiyordum. Hem çözerdim ben bunu. Alt tarafı panik ataktı yani. İlk kez başıma gelmiyordu. Alışkındım onun varlığına. Her ne kadar şu an nefesim kesiliyor olsada sonsuza kadar sürecek hali yoktu ki. Eninde sonunda geçecekti.
Bu düşüncelerle kendimi sakinleştirmeyi umdum. Panik atağım geldiği gibi geri gönderecektim. Burnumdan nefes alıp ağzımdan vermeye başladım. Dakikalarca nefesimi düzene sokmaya çalıştım ama işe yaramıyordu. Gittikçe büyüyordu. Nerede yanlış yapıyordum? Neyi becerememiştimde geçmiyordu? Geçmesi lazımdı ama. Hemen şimdi geçmesi lazımdı çünkü o büyüdükçe benim baş edebilme yeteneğim azalıyordu.
Belki hareket etmek iyi gelir diye düşünüp yataktan kalktım ve odada volta atmaya başladım. Bir yandan da derin nefesler alarak nefesimi kontrol edebilmeye çalışıyordum. Titreyen elimle boğazıma masaj yapıyordum. Elim fazla titriyordu. Boğazım çok kurumuştu. Su içmeliydim ama içeri gitmeye de korkuyordum. Odadan çıkarsam sanki kötü bir şey olabilecekmiş gibi geliyordu. Ama hiç bir şey olmazdı ki. Burası benim evimdi. Kendi evimden korkmam çok saçmaydı ama korkuyordum. Bu mantıksız korkular hem öfkelenmeme hem de panik atağımın tetiklenmesine sebep oluyordu.
Dakikalar ilerlemeye devam ettikçe elimdeki titreme vücuduma yayıldı. Az önce üşüyen bedenim bu sefer terlemeye başlamıştı. Oda fazla mı dardı? Evet evet çok dardı. Duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Bu evden taşınsamıydık acaba? Belki de bu evde beni tetikleyen bir şeyler vardır. Gerçi burayı çok seviyordum ve taşınmak istemiyordum ama belkide gitmem gerekiyordur. Nereye olduğunun bir önemi yok. Gidersem geçer belki. Evet evet kesinlikle sebebi buydu. Gitmeliydim. Gitmek bana hep iyi gelirdi. Yine öyle yapmalıydım. Hemen şimdi burayı terk etmeliydim.
Volta atmayı bırakım ve kapıya döndüm. Apar topar odadan çıkıp evimin karanlık koridoruna daldım. Işıklar kapalıydı ama yönümü kolayca buldum ve dış kapının önüne geldim. Titreyen elimle kapıyı açtım. Ayakkabı giymeye vaktim yoktu. Acele etmeliydim. Bir an önce gitmeliydim. Nefes alamıyordum. Boğulacak gibi hissediyordum. Duvarlar gittikçe küçülüyordu sanki. Hangi mimar tasarlamıştı ya bu evi? Ne zamandan beri odaları bu kadar küçüktü? Bunca derdimin arasında birde duvarlarla uğraşıyordum.
Kapının önündeki terlikleri ayağıma geçirip zar zor kapıyı kapattım ve merdivenlere koştum. Asansöre binemezdim. Hem çok dardı hemde onu beklemeye vaktim yoktu. Nefesim gittikçe daralıyordu. Bir an önce bu binadan çıkmalıydım.
Koşa koşa merdivenler inerken başım o kadar dönüyordu ki bir kaç defa düşme tehlikesi atlatmıştım ama düşmemiştim. Kendimi tutmuştum. Korkuluklardan destek alarak bedenimin düşmesine izin vermemiştim.
Merdivenler bitmiyordu. Niye bu kadar yukarı kattaydı bizim ev? Deprem falan olsa nasıl çıkacaktık? Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Ya deprem olursa? Bina depreme dayanıklı mıydı? Hatırlayamıyordum. Taşınmalıydık. Depreme dayanıklı başka bir binaya taşınmalıydık. Her an her şey olabilirdi. Bir saniye ya neden bu kadar düşünüyordum? Beynimin bir kapatma tuşu yok muydu? Deprem ne alakaydı şu an? Konumuz panik ataktı. Panik atak demişken hala geçmemişti. Boğulacak gibiydim. Bedenim beynimin hızına yetişemiyordu.
Merdivenler nihayet bittiğinde koşarak kendimi binanın dışına attım. Binanın kapısı arkamdan güm diye çarparak kapandığında olduğum yerde sıçradım. Çok yüksek ses çıkmıştı. Bu kapı hep bu kadar sert mi kapanıyordu? Anahtarımda yoktu artık istesemde dönemezdim. Dönmekte istemiyordum zaten. Sadece gitmek istiyordum. Üstüme montta almamıştım. Pijamamın kolları kısaydı ama ne önemi vardı ki? Sanki mont giyince üşümem geçecek miydi? Geçmeyecekti. O zaman gerekte yoktu. Soğuktan kaçamıyorsam bende onunla yüzleşirdim.
Dışarı çıkmak iyi gelmişti ama bedenim hala panik modundaydı. Koşsa mıydım acaba? Belki bana panik yaptıran enerjiyi atarsam geçerdi. Evet kesinlikle koşmalıydım. Nereye koşacaktım? Kendi evimden de çıkmıştım nereye koşacaktım? Hiç bir fikrim yoktu. Gidebileceğim hiç bir yer yoktu. Bu yüzden düşünmedim. Gidecek bir yerim olmasına gerek yoktu. Plan yapmayı bırakıp harekete geçtim.
Koşmaya başladım. Hava buz gibiydi ve yerler karlıydı. Ben adım attıkça terliklerim kara batıyor ayaklarım buza değiyordu. Yine de üşüme hissetmiyordum. O kadar hızlı koşuyordum ki ayaklarımın soğuğu çekmeye fırsatı kalmıyordu.
Koşarak sitenin çıkışına kadar geldim ama durmadım. Siteden çıkıp kendimi İstanbul'un soğuk ve karlı sokaklarına attım. Saat kaçtı bilmiyorum ama çevredeki dükkanlar kapalıydı. Sokak bomboştu. İşime gelirdi. Zaten kimsenin beni görmesini istemiyordum.
Koşmaya devam ettim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Başım o kadar çok dönüyordu ki önümü doğru düzgün göremiyordum. Ama işe yaramıştı. Koşmak iyi gelmişti. Artık panik hissetmiyordum. Bunun yerine ciğerim sıkışıyordu. Soğuk havanın ve koşmamın etkisiyle ciğerim yanıyordu ama panik ataktan iyiydi. Panik atak olacağıma ciğerimi sökmeyi tercih ederdim. Panik atak baş etmekte en çok zorlandığım şeydi. Geri dönmemesi için daha çok koşmalıydım.
Kaç dakika geçti bilmiyorum. Belki de saat geçti. Zaman algım yoktu. Durmadan koştum. İki defa araba çarpma riski atlattım ve şoförlerin tonla küfürlerini yedim ama ilk defa durup onlara cevap veremedim. Koşmaya devam ettim. Ara sokakların birinde bir kaç serseri laf attı ama onlara da bakmadım. Koşmaya devam ettim. Bir noktadan sonra tabanlarımı hissedememeye başladım. Artık üşümüyordum. Soğukla yüzleşmekte işe yaramıştı. Yorganların altına girerek ısınamamıştım ama soğuğun göbeğine terlik ve kısa kolla çıkınca bedenim alışmıştı. Artık kimse beni üşütemezdi çünkü onlara kalmadan ben buzun üstüne atlamıştım. Hep bunu yapıyordum. Uçurumun kıyısına geldiğimde birileri beni itemeden ben kendim atlıyordum.
Dakikalar geçti. Artık ne bacaklarımda ne de ciğerlerimde koşacak dermanım kalmayınca durmak zorunda kaldım. Ellerimi dizlerime bastırdım ve soluklandım. Ciğerim parçalanıyormuş gibi geliyordu ve kesik kesik öksürüyordum. Boğazımda kupkuruydu ama ne su alabileceğim açık bir dükkan ne de yanımda para vardı. İyi haber panik atağım geçmişti. Buna değerdi. Kötü haber yoktu. Her şey yolundaydı. Yine toparlamıştım. Defne'ye ya da bir başkasına ihtiyaç duymadan kendimi panik ataktan korumanın bir yolunu bulmuştum.
Biraz soluklandıktan sonra nerede olduğumu anlayabilmek için başımı kaldırıp etrafıma bakındım. Koşarken nereye gittiğime hiç bakmadığım için yabancı bir yerde olmayı bekliyordum ama karşımda gördüğüm manzara bana aksini kanıtlıyordu. Olduğum yerde kalakaldım çünkü Aras ve Mert'in beraber yaşadıkları evlerinin olduğu sitenin önünde duruyordum.
Buraya gelmek planımda yoktu. Koşarken aklımdan geçen tek şey gidecek hiç bir yerimin olmamasıydı ama şu an Aras'ların evinin önündeydim. Rastgele koşunca ayaklarım beni buraya getirmişti. Buna anlam yüklememe gerek var mıydı? Belki de bu evrenden bana bir işaretti ve şu anda buraya gelmem gerekiyordu. Ya da ben hislerimi kabullenemediğim için suçu evrene yıkıyordum.
Başımı iki yana sallayarak bu düşünceleri zihnimden uzaklaştırmaya çalıştım. Evrenmiş, hislermiş, işaretlermiş hiç biri umurumda değildi. Sonuç olarak buradaydım. İlla bir neden bulmama gerek yoktu.
Koşacak dermanımda kalmadığı için yavaşça yürüdüm ve sitenin girişinin önüne geldim. Yanımda giriş kartı olmadığı için içeri giremezdim. Ben içeri girmenin yolunu ararken güvenlik klübesinin kapısı açıldı. Kimin çıktığını görmek için oraya baktığımda buraya sürekli geldiğim için tanıdığım site güvenlik sorumlusu Kemal abiyle karşılaştım. O da bana bakıyordu. Elinde montuyla klübenin kapısını kapatıp yanıma doğru geldi. Beni baştan aşağı süzdükten sonra "Gece kızım ne bu halin?" dedi endişeli bir sesle.
Karın ortasında çilek desenli ve kısa kollu bir pijama takımıyla karşısında duruyordum. Ayaklarımda da ayakkabı değil terlik vardı. Soğukta o kadar süre koştuktan sonra yüzümün de halinin iyi olduğunu düşünmüyodum. Hem görüntümün hemde neden burada olduğumun açıklamasını yapmam gerekiyordu ama ağzımı açamıyordum. Konuşacak kadar bile gücüm kalmamıştı. Dokunsalar olduğum yere yığılıp kalacak gibiydim. Zaten bu yüzden kimsenin görmesini de dokunmasını da istemiyordum. Çünkü o zaman yığılırdım ve bir kez düşersem tekrar kendimi ayağa kaldıramazdım.
"Kızım iyi misin sen?" diyordu Kemal abi. Hala cevap vermiyor öylece bakmaya devam ediyordum. Kemal abi halimdeki tuhaflığa anlam veremese de kapıyı açtı. Bu sayede siteye girebildim ve yüzüne daha fazla bakmadan yürümeye devam ettim. Bana bir şeyler söylüyordu ama dinlemiyordum. Öylece arkama bakmadan yürüyordum. Kemal abi de bir süre sonra seslenmeyi bıraktı çünkü çoktan yanından uzaklaşmıştım. Ne konuşacak ne koşacak gücüm yoktu ama hala ayaktaydım. Bu da bir şeydi. Hala tam olarak her şeyi yitirmiş değildim.
Bir kaç dakika yürüdükten sonra nihayet Aras'ların binasının önüne gelebilmiştim. Buz kesmiş titreyen elimle kapının şifresini girdim. Kısık bir bip sesi sonrası kapı açıldı ama ona bile ürktüm. Neden her şey bu kadar yüksek sesliydi? Hiç tahammülüm kalmamıştı ne seslere ne kokulara. Duyularım son zamanlarda olması gerekenden fazla hassastı. Uzuvlarımı söküp atasım geliyordu.
Yavaşça binaya girdim ama asansöre değil merdivene yöneldim. Tüm o yorgunluğuma rağmen sekiz kat merdiven çıktım. Her bir adımımda başım dönüyordu ve sürekli öksürüp duruyordum. Soğuk hava ciğerlerimi çok kötü yakmıştı. Trabzanlardan destek alarak zar zor merdivenleri bitirdiğimde nihayet varmak istediğim yere gelmiştim. Aras'ların kapısı önümde duruyordu.
Hiç vakit kaybetmeden elimi kaldırıp kapıyı yumrukladım. Zile basmadım çünkü zil sesinede tahammülüm yoktu. Kapının açılmasını beklerken göğsüm yine sıkışmaya başlamıştı. Az önce düşünmeden zile basmıştım çünkü düşünürsem vazgeçeceğimi çok iyi biliyordum ve şimdiden geldiğime pişman olmuştum. Belki de buraya gelmek iyi bir fikir değildi. Bir evden çıkıp başka bir eve girmek mantıklı değildi. Ayrıca bu kadar perişan bir halde Aras'ın karşısına çıkmamam gerekiyordu. Onun bana acımasını istemiyordum. Ne düşünüyordum ki? Niye böyle bir şey yapmıştım ki?
Geri dönmeliydim. En başında buraya hiç gelmemeliydim.
Tam arkamı dönüp gitmeye yeltenecekken kapı yavaşça açıldığı için gitmek üzere attığım adım yarıda kaldı. İçimden kapıyı açanın Aras değilde Mert olmasını dileyerek baktığımda aralık kapıdan başını uzatan Aras'la karşılaştım. Böylece tüm umutlarım söndü. Artık istesemde kaçamazdım çünkü çoktan beni görmüştü.
Aras'ın uykulu olduğu için zar zor açık tuttuğu gözleri beni görünce başta anlamadı. Bir kaç defa gözlerini kırpıştırdığında sanırım rüyada olup olmadığını sorguladı. Gerçektende karşısında olduğumu fark edince aralık olan kapıyı ardına kadar açtı. Kapıyı tamamen açtığındaysa çıplak göğsüyle karşılaştım. Altında alel acele giyildiği belli olan gri renk bol bir aşofman vardı ama üstünde hiç bir şey yoktu. Muhtemelen onu uykusundan etmiştim çünkü Aras'ın çıplak uyumak gibi manyak bir huyu vardı.
Bu bilgiyi nereden bildiğimi sormayın. Geçmişte bir kaç defa uyurken onu bastığım olmuştu ve travmatize olarak bunu tekrar yapmamam gerektiğini öğrenmiştim.
Uyku mahrumu bir sesle "Gece?" dediğinde öylece suratına bakıyordum. Şimdi açıklama yapmam gerekiyordu. Bir kaç saat önce ona defol git dedikten sonra bu saatte, burada, bu kılıkta ne işim olduğunu söylemem gerekiyordu ama yine susuyordum. Çünkü bir cevabım yoktu. Burada olmamın hiç bir açıklaması yoktu. Sadece gelmiştim işte. Hepsi evrenin suçuydu.
Aras beni baştan aşağı süzdü. Kolu kısa pijamama, terliklerime ve muhtemelen soğuktan ötürü kızarmış yüzüme baktıktan sonra bir adım atarak kapının eşiğine geldi. Aniden elini kaldırıp avucunu yanağıma bastırdığında gözlerim istemsizce kapandı. Sanki iki saniye süren çok huzurlu bir uykuya çekilir gibi oldum ama Aras'ın eli yanağımdan gidince uyku da geri gitti. Gözlerimi geri açtığımda Aras bu sefer çıplak koluma dokunuyordu. Tenimden eline geçen soğuğu hissedince gözleri kocaman oldu. "Gece bu halin ne?" dedi endişeyle ama benim hala bir cevabım yoktu.
Kolumu kavrayıp "Geç içeri çabuk." dedi. Yavaşça terliklerimi çıkarıp içeri girdim. Evin içine adım attığım anda hissettiğim sıcak havayla üşüdüğümü fark ettim. Soğuğun içindeyken üşüdüğümü hissetmemiştim ama sıcağa geçince buz kestiğimi anlamıştım.
Aras'ın bir elini belimde hissettim. Beni yönlendirdi ve birlikte salona girdik. Işıkları açıp "Geç otur geliyorum ben." dedikten sonra içeri gitti. Nereye gittiğini bilmiyordum ama otur demesine çok sevinmiştim çünkü gerçektende ayakta duracak gücüm kalmamıştı.
İlerledim ve bedenimi salondaki tekli koltuklardan birine bıraktım. Buz gibi olan ayaklarımı birbirine sürterek ısınmaya çalışıyordum ama işe yaradığı söylenemezdi. Hala çok üşüyordum.
Aras salona geri döndüğünde bir elinde battaniye diğer elindeyse su bardağı vardı. Elindeki bardağa değerli bir hazineymiş gibi baktım. Suya ihtiyacım olduğunu nasıl anladığı hakkında hiç bir fikrim yoktu.
Aras yanıma varıp bardağı uzattı. "İç şunu." dediğinde titreyen elimle bardağı aldım ve yavaş yavaş suyu içtim. Bu esnada Aras battaniyeyi açıp üstümü örttü. Suyu bitirdiğimde ben vermeden bardağı elimden aldı ve yanımızdaki sehpaya bıraktı. Ardından önümde diz çöktüğünde boylarımız eşitlenmişti. Endişeli gözlerle halimi süzdükten sonra derin bir nefes alıp "Bir şey mi oldu? Nasıl geldin buraya? Neden bu şekilde geldin?" diyerek art arda sorular sormaya başladı.
Boş boş yüzüne bakmaya devam ediyordum. Korktuğum için uyuyamadım sonra da panik atak geçirip evden kaçtım bir saat rastgele koştum ve bir anda kendimi burada buldum diyecek halim yoktu. Korkularımın hiç bir açıklaması yoktu ama oradaydı işte. Göğsümün üstünde duruyor panik atağımı tetikliyordu. Ne uyutuyor ne de uyanıkken huzur veriyordu. Ne yaparsam yapayım geçmiyordu ama ilk defa şu an onun yanındayken biraz olsun azaldığını hissediyordum. Birazcık geçmiş gibiydi ama hala orada olduğunu biliyordum. Yine de ona bunları söyleyecek değildim. Mantıklı bir yalan bulmalıydım.
Aras kafasında ihtimaller döndürüyor gibiydi. Kaşları ağır ağır çatıldıktan sonra "Kuzey malı bir şey mi yaptı sana?" dedi öfkeli bir sesle. Panikledim ve başımı hayır anlamında iki yana salladım. "Hayır Aras ilgisi yok." dedim zar zor. Yok yere Kuzey'i suçlamasına izin veremezdim. Daha sabah olanları atlatamamışken yine birbirlerine girmeleriyle uğraşamazdım.
Aras inanmış gibi görünmüyordu. Çatık kaşları ile bana bakmaya devam ederken "Sorun ne o zaman?" dedi bastırmaya çalıştığı öfkesiyle.
Derin bir nefes aldım ve aklıma söyleyecek yalan gelmediği için b planına geçiş yaptım. "Gelmese miydim?" diyerek sorunu ona yönelttim.
Neyseki Aras bu konuda beni Kuzey kadar iyi tanımadığı için manipüle ettiğimi anlamadı. Öfeksi geri giderken "Hayır tabiki." dedi panikle. "İyiki geldin. Bende rüyamda seni görüyordum zaten."
Amacının beni güldürmek olduğunun farkındaydım ama malesef gülemedim. Onu zor duruma sokmuştum. Benim için endişelenmesine sebep olmuştum. Benim yüzümden uykusu bölünmüştü. Bana yeterince anlayışlı yaklaşıyordu ve ben böyle davranarak onun ilgisini sömürüyormuşum gibi hissediyordum. Yüz verdikçe astar istiyordum.
Aras ifademdeki gerginliği görünce beni rahatlatmak ister gibi gülümsedi. Çöktüğü yerden kalkıp "Hadi gel." dedi elini uzatarak. Nereye gideceğimizi bilmiyordum ve ayağa kalkacak gücüm yoktu. "Halim yok Aras." dedim güçsüz bir sesle. Soğukta o kadar süre koştuktan sonra bitkin düşmüştüm. Bırak ayağa kalkmayı zar zor konuşuyordum. Hasta olmasam iyiydi. Bunca derdimin arasında birde hasta olmakla uğraşamazdım.
Aras kısa bir an bana baktıktan sonra eğildi ve bir kolunu bacaklarımdan diğer kolunu sırtımdan geçirip beni pat diye kucağına aldı. Aniden havalanınca minik bir çığlık atıp refleks olarak kolllarımı boynuna doladığımda çıplak tenine temas ediyor olmak tüylerimin diken diken olmasına sebep oldu.
"Aras!" diye carladım ama Aras çoktan kucağında benimle birlikte salondan çıkmıştı. "Sessiz ol Mert'i uyandıracaksın." dedi karanlık koridorda yürürken. Komutuyla birlikte hemen sustum çünkü şu anda Mert'i de uyandırıp birde ona açıklama yapmakla uğraşmak istemiyordum. Onu Aras kadar kolay manipüle edemeyebilirdim.
Koridorda ilerleyip mutfağa girdiğimizde Aras ışıkları açtı. Ardından ayağıyla kapıyı itekleyerek kapattığında ben hala kucağında duruyordum ve kaslı omuzlarına bakmamaya çalışıyordum. Kaslara zaafım vardı ve Aras bu şekilde karşımda durarak irademin sınırlarını fena halde zorluyordu.
Mutfağa girdiğimizde beni yere indirmesini beklemiştim ama bunun yerine ilerledi bedenimi tezgaha bıraktı. Bir Aras'a birde oturduğum tezgaha baktıktan sonra "Niye geldik buraya?" dedim.
Aras çok rahat çok profesyonel bir şekilde ellerini beline yerleştirip "Acıktım."diyince bön bön baktım yüzüne. Bakışlarımı boynundan aşağı indirmemek için ekstra çaba sarf ediyordum. "Bu saatte acıktın?"
Aras başını salladı. "Evet. Olamaz mı?"
"Yok canım gayet olabilirde benim tezgahta olmamın açlığına katkısı ne tam olarak?" dedim işaret parmağımla kendimi göstererek.
Aras'ın yüzüne yandan bir sırıtış yerleşti. Bir anda ellerini tezgaha yaslayıp bedeniyle beni kıstırınca fal taşı gibi açtım gözlerimi. Başımı geriye çekmeye çalıştım ama pekte yer olmadığı için hala çok yakındık. Ve onun üstü çıplaktı!
"Seni yiyeceğim de ondan." dedi Aras sırıtarak. Sol yanağındaki gamze belirginleşmişti. Ateş yanaklarıma hücum ederken bu fikrin kulağa ne kadarda cazip geldiğini düşünüyordum. Şu an beni harbiden yemesine çok okeydim yani. Belki fırsat bu fırsat bende biraz ondan yerdim.
Ay bir dakika ben ne saçmalıyordum ya!
"Aras saçmalama çarparım bir tane görürsün!" dedim ve onu omuzundan ittirerek kendimden uzaklaştırdım. Geriye doğru giderken kahkaha atıyordu. Bense kısacık temas ettiğim vücudunun parmaklarımda bıraktığı hissi düşünüyordum.
"Şakaydı." dedi Aras gülüşü yavaş yavaş dururken. Bense bakışlarımı kaçırmakla meşguldüm çünkü sürekli boynundan aşağı kayıyorlardı. "Sende buraya benim aç karnımı doyurmak için gelmedin mi?" dediğinde kaçırdığım bakışlarımı ona diktim. "Ne?" dedim istemsizce çünkü hiç bir şey anlamıyordum. Bedenim buradaydı ama aklım Aras'ın kolundaki bicepslerdeydi.
"Ne demek ne?" dedi Aras çok ilginç bir şey sormuşum gibi. "Aç aç uyumayayım diye bana kıyamayıp geldin ya." dediğinde ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. İçim anında sıcacık olurken üşüme hissimin ne ara yok olduğunu bilmiyordum bile. "Ha evet." dedim ona ayak uydurarak. "Gariban aç mı uyusun? Makarna yapalım bari."
Aras kaşlarını çattı. "Yalnız savcım gariban falan ayıp oluyor." dedi tripli bir sesle. "Ne olmuş yani ben makarna haşlamayı bile bilmiyorsam? Böyle ayrıştırmanıza üzüldüm şu an."
Bu tepkisine istemsizce kahkaha attığımda Aras durdu. Bakışları donuklaştı ve sadece gülüşüme odaklandı. O böyle dikkatli bakınca utanarak duruldum ama "Sayın savcım Aras!" diye carlamayı ihmal etmedim.
Kelimeler ağzımdan çıktığı anda çok garip bir his sardı bedenimi. Aras'la bu diyaloğu kurmayalı çok uzun zaman olmuştu. Söyleyene kadar fark etmemiştim ama ona çemkirmeyi bile özlemiştim.
Bu bir ayda Aras'ı gerçekten de çok özlemiştim.
Aras'ta sanki benimle aynı şeyleri düşünüyor gibi bir müddet sessizlik içinde baktı. Nihayet kendine gelebiliğinde hiç bir şey yokmuş gibi gülümseyerek eğildi ve oturduğum tezgahın altından tencere çıkarıp yanıma bıraktı. "Şefim siz tarif ediyorsunuz bende yapıyorum anlaştık mı?"
Gülümseyerek "Anlaştık." dedim. Hemen ardından aklıma gelen detayla birlikte "Ama önce git o üstüne bir şey giy. Mutfağımda yarı çıplak eleman istemiyorum." diye eklemeyi de ihmal etmedim.
Aras ben söyleyene kadar çıplak olduğunun hiç farkında değilmiş gibi başını eğerek üstünü kontrol etti. Gerçektende yarı çıplak olduğunu fark edince yüzüne o sinsi sırıtışı yerleşti. Başını kaldırıp bana baktığında yine gamzesi ortaya çıkmıştı. "Şefin dikkatini dağıtmak olmaz tabi sende haklısın." dedi eşşek eşşek gülerken.
Tezgahta elime geçen plastik tuzluğu kafasına fırlatıp "Aras gebertirim!" diye bağırdım. Aras son anda tuzluk kafasına çarpmadan havada yakaladı. "Mutfağımda şiddet! Ne kadar vahşice." dedi dramatik bir sesle.
"Sus git üstünü giy kırarım kafanı!" diyerek lafını ona iade ettim. Aras kıkırdadı ve yanıma gelip tuzluğu tezgaha bıraktı. Uzaklaşmadan önce yanağıma tüy gibi hafif bir öpücük kondurdu. Ben daha dudaklarının varlığını sindiremeden aynı hızda geri çekildi ve mutfaktan tüydü.
Leyla leyla baktım arkasından. Ne yapmıştı etmişti ama yine bir şekilde keyfimi yerine getirmişti. Panik atak geldiği gibi geri gitmişti. Her şey yolundaydı işte. Aras'ın hiç bir şeyden haberi yoktu. Asla da olmayacaktı. Yaşanan her şeyi geçmişe gömecektim. Kimse bilmeyecekti ve ben bu enkazdan kurtulacaktım.
Aras mutfağa geri döndüğünde ben hala tezgahta oturuyordum. Üstüne siyah bir tişört geçirmişti ve elinde siyah renk hiç açılmamış paketli bir çorap vardı. Yanıma gelip çorabı elime tutuşturdu. "Buz gibi olmuştur ayakların giy bunları." dediğinde diretmeden çorabı elinden alıp hızlıca paketini söktüm. Ayaklarıma geçirdiğimde erkek çorabı olduğu için büyük gelmişti ama en azından sıcak tutuyorlardı.
"Şimdi ne yapıyoruz?" dedi Aras ellerini yıkarken. Az önce tezgaha koyduğu tencereyi ona doğru itekleyip "Su kaynatacağız. Bunun yarısına kadar su doldur." dedim.
"Hay hay." diyerek tencereyi aldı. Suyla doldurduktan sonra ocağa koydu. Suyun kaynamasını beklerken mutfaktaki dolaplardan birini açıp üç paket makarna çıkardı. Önüme getirip "Hangisini yapalım?" dediğinde seçeneklere baktım. Spagetti, kelebek ve penne vardı. Hiç düşünmeden penneyi seçtim "Bu."
"Bence bu." dedi Aras ve kelebekli olanı işaret etti. Ona dehşetle baktım. Kelebek makarna bu hayattaki en nefret ettiğim makarnaydı. "Saçmalama Aras. Kelebek makarna dünyanın en kötü makarnasıdır." dedim kendimden çok emin bir şekilde. Aras ise hiç bir şey anlamamış gibiydi. "Ne farkları var ki?"
Ona daha da dehşetle baktım. Gözlerimin önünde penne ile kelebeği bir tutuyordu. "Aras makarnaların şekillerine göre tat değiştirdiğini bilmiyor musun?"
Aras kocaman gözlerle bana bakıp "Oha öyle bir şey mi var?" dediğinde ben ciddiyetimi korumaya çalışıyordum.
Litaretürde yoktu ama ben hissel olarak şekillerine göre tat değiştirdiklerini düşünüyordum. "Tabiki de var Aras. Kelebek makarna en kötü olandır. Hem sosu tutmaz hemde lezzetsizdir."
Aras kocaman açtığı gözlerle elindeki kelebek makarna paketine baktı. "O puşt Mert sürekli bundan yapıyor ama. Demek lezzetsiz yemeklerin sorumlusu Mert değil kelebek makarnaymış."
Dudaklarımın ucuna kadar gelen kahkahamı zar zor bastırdım. Bunun yerine ciddi ifademi koruyarak Aras'a bakıyordum. "Bir daha eve almayın siz bunu en iyisi." dediğimde Aras başını salladı ve makarnayı tehlikeli bir maddeymiş gibi tezgahın en uzak köşesine fırlattı. "Bir daha elimi sürmem." dediğinde gülüşümü daha fazla bastıramadım ve kahkaha attım. Aras'ın gözleri anında beni buldu. Yüzündeki ciddi ifade gülüşümü görünce yok olmuştu. Onun bakışları yüzünden yine utanarak sustuğumda önüne döndü.
Penne makarnayı alıp paketini açarken "Döküyorum o zaman." diyerek ocakta kaynayan suya yöneldi. Son anda bileğine yapışarak durdurdum onu. "Aras onlar suya girince şişiyor. İki kişiye bir paket fazla gelir."
Aras elindeki 500 gramlık makarna paketine baktı. "Bence ben bunun hepsini yerim." dedi kendinden çok emin bir şekilde. Yiyecekler ve mutfak hakkında gerçektende hiç bir fikri yoktu. İşin komik kısmı onun babası aşçıydı ama oğlu yumurta bile kıramıyordu. Mert'le beraber yaşadıkları için yemekleri o yapıyordu ama genelde dışarıdan söylüyorlardı. Birde eskiden acıktıkça kapımızda bitiyorlardı ama uzun zamandır dördümüz hep beraber yemek bile yememiştik.
Paketi elinden çekerek aldım. "Yiyemezsin Aras pişince büyüyor bunlar." dedim. Suya paketin yarısını döktükten sonra kenara kaldırdığımda Aras sessizce beni izliyordu. "Nasıl bunları ezbere biliyorsun peki?" derken küçük çocuk gibi olduğu için gözüme çok sevimli görünmüştü. Yanaklarını sıkma isteğimi baskılayıp üstten bir bakış attım. "Normal insanlara otomatikmen yüklenen bilgiler bunlar." diyerek laf soktuğumda Aras hiç etkilenmiş gibi görünmüyordu. Havalı olduğunu düşündüğü bir bakış atıp "Ben normal insan değilim zaten üstün insanım." diyerek kendini övdü. Omuzuna hafifçe vurup "Yav he he." dedim. "Çok konuşma salça çıkar dolaptan. Daha sos yapacağız."
Aras emrimle doğrudan dolaba yöneldi. Salçayı ve istediğim diğer malzemeleri çıkardı. Yönlendirmelerime uyarak bir saatte makarnanın sosunu bitirmişti. Tüm bu süreçte ben tezgahta oturmaya devam etmiş ve elimi hiç bir şeye sürmemiştim. Nihayet makarnayı bitirebildiğimizde ikimize de bir tabak çıkarıp servis yaptı. Her ne kadar bana az koy desemde iki tabağıda ağzına kadar doldurmuştu.
"Bak şimdi ne yapacağım." dedi Aras. Tabakları kenara bırakıp dolaba yöneldi. Ne yapacağını beklerken yanıma geri döndüğünde elinde tuttuğu maydanoz parçalarından birini benim, diğerini kendi tabağının üstüne koyup sunum yaptı.
Heyecanla ellerimi başıma attım. "Maçın seyrini değiştiren o hamle!" diyerek abartılı bir tepki verdiğimde Aras eserine gururlu gözlerle bakıyordu. "Bana yemek yapamıyorsun diyenler utanır mı?"
Kıkırdadım ve oturduğum tezgahtan indim. Aras'ta bu sırada ikimizede çatal çıkarıp tabakları masaya koymuştu. Hemen ardından sandalyelerden birini çekip "Buyrunuz efendim." diyerek oturmam için reverans yaptı. Gülümseyerek çektiği sandalyeye oturdum. Benden sonra Aras'ta oturduğunda hemen tabağını önüne çekip koca bir çatal makarnayı ağzına tıktı. Beğenecek mi diye merak ettiğim için onu izliyordum. Aras sanki bana gıcıklık yapar gibi uzun uzun çiğnedikten sonra nihayet yutmuştu. Yorum yapmasını beklediğimi görünce gülümsedi ve "Mükemmel olmuş şefim elinize sağlık." diyerek bir çatal daha aldı.
"Ben yapmadım ki sen yaptın." dedim onu izlemeye devam ederken. Elim yemeğe uzanmıyordu. Sabah yiyip kustuğum bir parça yumurta ve salatalıkla durmaya devam ediyordum çünkü midemin yine bulanmasından korkuyordum. Aras'ın yanında zaten bir kere kusup rezil olmuştum. İkinciye gerek yoktu.
Aras bana ciddi misin der gibi baktı. "Savcım ben ne anlarım makarna yapmaktan? Sizin yöntemlerinizle oluştu bu. Yani senin eline sağlık." dedi ve bir çatal daha yedi.
İçim yine sıcacık olduğu için gülüyordum. "Afiyet olsun o zaman." dediğimde Aras'ın bakışları hala yemeğe başlamadığımı fark etti. Kaşlarıyla tabağımı işaret edip "Beraber olsun." diyerek yemem gerektiğini hatırlattı.
Daha fazla yemekten kaçamayacağımı anlayınca korkarak çatalımı elime aldım. İki tane makarnayı çatalıma sapladıktan sonra ağzıma atmadan önce koklamam gerekti. İlginç bir şekilde kan kokmuyordu. Bu garipti çünkü sabah kokladığım her şeyden kan kokusu almıştım ama bu makarnadan gelen tek şey lezzetli salça kokusuydu. İştahımı kabartacak kadar güzel kokuyordu.
Kokmamasının verdiği cesaretle çatalı ağzıma attım ve çiğnemeye başladım. Tadı da kötü değildi. Hatta baya güzel olmuştu. Yiyene kadar aç olduğumu fark etmemiştim ama şu anda paketin tamamını keşke yapsaydık diyordum. Belkide günler sonra yediğim tek doğru düzgün yemek bu salçalı makarnaydı. Yuttuğumda bile midemi bulandırmayınca daha da sevindim. Özlemiştim. Huzur içinde yemek yemeyi bile özlemiştim.
Hızlı hızlı tabağımdakileri ağzıma tıkarken Aras'ta diretmemiş olmamın rahatlamasını yaşıyordu. Beraber sohbet ederek makarnamızı yedik. Hayatımda yediğim en güzel yemek olabilecek kadar güzeldi. Yemeği yapan güzel olunca tadıda güzel oluyordu. Ve hayır kendimi kastetmiyordum.
Yemek bitince tabaklarımızı kaldırdık. O an mutfağın hali dikkatimi çekti. Ortalık resmen savaş alanına dönmüştü. "Burayı şimdi kim toplayacak ya!" diye söylendiğimde Aras'ta benim gibi mutfağın haline bakıyordu. Umursamazca omuz silkip bana döndüğünde "Bizim toplamayacağımız kesin." dedi. Şaşırarak ona baktım. "E kim toplayacak o zaman?"
Aras beklemediğim bir anda bana yaklaşıp eğildi ve aniden bedenimi kucağına aldı. Minik bir çığlık atıp "Aras ne yapıyorsu-" derken "Şşştt!" diyerek susturdu beni. Etrafı kolaçan edip kucağında benimle birlikte kapıya yöneldi. "Olay yerini terk ediyoruz şu an ses yapma."
Ona baktğım esnada mutfağın ışığını kapattığı için karanlığa gömülmüştük. Gülme isteğime hakim olup "E parmak izi kaldı arkamızda onu ne yapacağız?" dedim sahte bir endişeyle. Aras ise çoktan mutfağın kapısını kapatmış karanlık koridorda ilerliyordu. "Onu da sabah düşünürüz artık."
Sessizce kıkırdadım. "Mert sabah mutfağı o halde bulunca ağzımıza sıçacak biliyorsun değil mi?" diye fısıldadım kollarımı boynuna dolarken. Her ne kadar aramızdaki en titiz kişi Defne olsada Mert'in de bizim pasaklılığımıza tahammül edebileceğini zannetmiyordum. Hele akşamdan kalma bulaşık demek ona göre sinir krizi geçirmek için yeterli bir sebepti.
Aras'ın sessiz gülüşü kulağımda yankılandı. "Yapacak bir şey yok kudursun." diye fısıldadı. Bu esnada koridorun sonuna varmıştık. Aras yine ayağıyla ittirerek önümüzdeki kapıyı açtığında geldiğimiz yer onun odasıydı.
İçeri girdiğimizde camdan vuran ay ışığı odayı aydınlattığı için etrafı seçebiliyordum. Solumuzda büyük bir gardrop vardı. Gardropun hemen karşısındaysa çift kişilik dağınık bir yatak. Yatağın iki yanında komodin ve tam karşımızdaki camın önündede çekmeceli bir şifonyer vardı. Şifonyerin yanındaysa balkon kapısı duruyordu. Aras'ın odasını zaten ezbere biliyordum ama nedense tekrar inceleme ihtiyacı duymuştum. Sanki yokluğumda değişen bir şey var mı diye kontrol etmek ister gibiydim ama hiç bir şey değişmemişti. Tanıdık siyah beyaz renkli oda aynı şekilde duruyordu.
Aras kapıyı ayağıyla çarparak kapattıktan sonra yatağa doğru ilerledi ve beni indirdi. Dizlerimin üstünde yatakta durduğum esnada Aras yastıklardan birini eline aldı. "Sen burada uyu ben salonda yatarım." dedi.
Tam gitmeye yelteneceği esnada içimi yine korku kapladı. Giderse panik atağım geri dönecekmiş gibi geliyordu ve dönmesini istemiyordum. Tekrar korkularımla baş başa kalmak istemiyordum. Rol yapmayı unutup apar topar bileğine yapışarak onu durdurduğumda "Gitme." dedim zar zor. Aras durdu ve bana döndü. Ona nasıl baktım bilmiyorum ama ifademi görünce gülüşü silindi. "Gitmiyorum güzelim hemen salonda olacağım." dediğinde kastettiğim şeyi anladığını zannetmiyordum.
"Aras..." derken doğru kelimeleri düzgün seçmeye çalışıyordum ama şu an isteyeceğim şeyin üstünü kapatmanın pekte bir yolu yoktu. Bu yüzden pat diye söyledim. "Bir gecelik birlikte uyuyalım mı?"
Başka bir şekilde bu teklifi yapsam Aras'ın tonla espri yapacağına emindim ama şu an hiç öyle bir ortam yoktu. Çünkü yine korkmaya başlamıştım ve her ne kadar engel olmaya çalışsamda Aras'ın bileğini tutan elim titriyordu. Ben açık açık hissettiklerimi söylemesem bile bedenim tepki veriyordu.
Aras bir titreyen elime birde yüzüme baktıktan sonra az önce aldığı yastığı geri bıraktı. Bir şey söylemeden sessizce yatağa oturduğunda ben ona yer açmak geri kaymıştım.
Yatağa uzanıp kolunu açarak yanına gelmem için bana sessiz bir davet gönderdiğinde hiç bir şey söylemeden usulca yanına uzandım. Hatta yetmedi ona doğru yaklaştım ve açtığı kolunun altına girip başımı göğsüne yasladım. Aras'ın elli sırtımdan dolanıp beni sarmaladığında ayaklarıylada yatağın dibinde duran yorganı kendisine çekip ikimizinde üstüne örttü. Tamamen uyku pozisyonunu aldığımızda ne kadar yorgun olduğumu fark ettim. Saatin tam olarak kaç olduğunu bilmiyordum ama gece ikiyi geçmiş olmalıydı ve uzun zaman sonra uyku ilk kez tatlı geliyordu. İyice Aras'a sokulup gözlerimi kapattım. Aras'ta bana daha sıkı sarıldı. Aramızdaki sözsüz antlaşmaya uydu ve soru sormadı. Sessizlik içerisinde uykuya çekildiğimizde kabuslarımın beni yakalaması zor olmadı.
˜
Soğuktu. Çok soğuktu. Üşüyordum. Çok üşüyordum.
Nerede olduğumu anlayamıyordum çünkü çok karanlıktı. Bırak etrafı görmeyi kendi ellerimi bile göremediğim bir karanlığın içindeydim. Vücudumun titrediğini hissediyordum ama soğuktan mı yoksa korkudan mı olduğunu bilmiyordum. Sadece titriyordum işte.
Karanlığın içine kırmızı renk bir ışık dolunca başımı o yöne çevirdim ama ışığın kaynağını gördüğüm anda olduğum yerde kaskatı kesildim. Çünkü bu ışık o ışıktı. Beni kapattıkları o odada şifre girdiğim kırmızı ekranın ışığıydı. Ben daha ışığın varlığını sindiremeden tanıdık o uğultu sesi duyuldu. Sesin geldiği yöne, yani arkama döndüğümde üzerime doğru gelen çelik duvarı gördüm. Gözlerim dehşetle açıldı ve olduğum yerde titredim ama duvar durmadı. Beni ezmek üzere üstüme gelmeye devam ediyordu.
"Hayır..." diye fısıldadım. Tekrar olmazdı. Tekrar olmamalıydı. Kurtulmuştum ben. Kaçıp gitmiştim o yerden. Bunun için bedel ödemiştim. Rüya mıydı hepsi? Aklımı mı kaçırmıştım yoksa? Yoksa Fesx denilen zıkkımın ilüzyonu muydu? Hiç bir zaman kurtulamamışmıydım yoksa? Hayal miydi hepsi?
Yine başa dönmüştüm. Yine başladığım noktadaydım. Yine bu çelikten hapishanedeydim ama bu sefer yaşamak istemiyordum. Ne zaman yaşamak istesem buna pişman ediliyordum.
Uğultu sesi gittikçe bana yaklaşırken kaçıp gitmek istiyordum ama hareket edemiyordum. Bedenim kilitlenmiş gibiydi. Ne yıkılıyor ne de ayakta durabiliyordu. Verdiğim hiç bir komuta itaat etmiyor bana ait değilmiş gibi hissettiriyordu. Zihnim vardı ama bedenime komut veremiyordum. Tıpkı Fesx etkisinde olduğum zamanlarki gibi vücudumu görebiliyor ama onu kullanamıyordum.
Tam bu esnada başka bir ses daha duyuldu. Çok güçlü, çok acılı, çok yakıcı bir silah sesi tam kulağımın dibinde patladığında çığlık attım. Boğazım yırtılana kadar durmadım. Silahtan sonra da o ses geldi. Bebek sesi. Benim öldürdüğüm bebeğin acı dolu iniltisi. Daha çok çığlık attım. Ben çığlık atıkça bebek ağlamaya devam etti. Tavandaki hoparlörden o korku veren emir duyuldu.
"Senin yüzünden. Sen yaptın savcı hanım. Hatanın sorumluluğunu al. Git ve acısını sonlandır."
"Yapamam!" diyerek ağlarken bedenim hareket etmemeye devam ediyordu. Kımıldayamıyordum. Ben bedenimi oynatmaya çalışırken karanlığın içinde bir silüet belirdi. Tam olarak yüzünü görememiştim ama kaşından başlayıp dudağına kadar inen yara izini görünce kim olduğunu anlamıştım. Deccal buradaydı. Ben yine bedenimi oynatamazken tepemdeydi. Ben yine kendimi savunamayacak kadar çaresizken karşımdaydı.
"Komadayken bile daha güzeldi bu. Şimdi bir cesetten farkı kalmamış." dedi bana doğru yaklaşırken. "Hayır..." dedim yine. "Uzak dur!" diye haykırdım ama durmadı. Yaklaştı ve eğilip üzerime çıktığında ellerimi kullanmak onu itmek istedim ama hareket edemedim. "Bırak beni!" diye bağırdım çaresizce. Deccal direnmeye çalıştığımı görünce öfkelendi. O öfkelenince öyle büyük bir korku sardı ki bedenimi ben bile halime şaşırdım.
Deccal aniden tek eliyle boğazımı kavradı ve hiç düşünmeden sıkmaya başladı. Nefesim kesildi. Çırpındım ama durmadı. Acımdana beni boğmaya başladı. Artık bağıramıyordum bile. Kelimelerim bile yoktu artık. Sadece nefes almaya çalışıyordum ama yapamıyordum. Bir yandan bebek ağlıyordu. Ne ona koşabiliyordum ne de kendimi koruyabiliyordum. Kimse yoktu. Çok karanlıktı. Çok soğuktu. Üşüyordum. Çok üşüyordum. Ben bile yapamadıysam kim beni nasıl kurtaracak?
"Gece! Gece aç gözlerini!"
Sıçrayarak açtım gözlerimi. Buğulu gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Ne ara ağlamaya başladığımı bilmiyordum. Sadece korku hissediyordum. Panik atak anlarımda bile hissetmediğim kadar büyük bir korku hissediyordum. Kaçmam gerekiyordu. Gitmem gerekiyordu. Nereye olduğunun bir önemi yoktu. Sadece artık kurtulmam gerekiyordu.
Hızlı hızlı aldığım nefeslerden ötürü göğsüm inip kalkarken üstümde bir beden vardı. Bana endişeli gözlerle bakıyordu ama kim olduğunu seçemiyordum. Görüşüm fazla buğuluydu. Yüzünü ayırt edemesem bile erkek olduğu belliydi. Bu da benim korkumu harlamak için yeterliydi.
Elini yüzüme doğru uzattığında "ÇEK ELİNİ!" diye gürledim. Konuştuğum anda boğazım yandı. Sanki dakikalarca çığlık atmışım gibi bir acı vardı. Adamın eli komutumla birlikte havada kaldı ve bana dokunmadı. Yine de sakinleşmedim. Boşluğundan faydalanıp tüm gücümle onu tepemden ittirerek üstümden attım. Hiç vakit kaybetmeden uzandığım yataktan kalktığımda nerede olduğumu anlayamıyordum. Kulaklarım uğulduyordu ama arkamdan "Gece benim!" diyen sesini duyuyordum. Umurumda değildi. Sadece gitmek istiyordum. Sadece çıkmak ve gitmek istiyordum.
Başım döndüğü için ayakta zar zo duruyordum. Yine de etrafıma bakındım ve gördüğüm ilk kapıya koştum. O kapı nereye çıkıyordu bilmiyordum. Önemli de değildi. Şu anda bulunduğum yerden çıksam yeterdi.
Elimi kapı koluna attığım anda arkamdaki kişi "SAKIN!" diye bağırdı kulağımın dibinden. Ne ara geldiğini bilmiyordum ama durdurdu beni. Elimi tuttu ve kapıyı açmama engel oldu. Daha da dehşete kapıldım. Elimi çekmek istedim ama çok güçlüydü ve ben korkuyordum. Artık korkum kendi içimde bile inkar edemeyeceğim kadar büyüktü. Korkuyordum işte. Çok korkuyordum...
Ve korku bende öfke yapardı.
"BIRAK!" diye bağırdım. Elimi çekmeye çalışırken olduğum yerde tepinmeye başladım. Bunun üstüne arkamdan belime sarıldı. Ben çırpındıkça o beni sabit tutmaya çalışıyordu. Daha da delirdim. Kontrol alanımı kısıtlıyordu. Özgürce hareket etmeme engel oluyordu. O bana dokundukça korkularım harlanıyordu.
Çığlıklar atarak çırpınırken hiç zorlanmadan ayaklarımı yerden kesti ve çıkmaya çalıştığım kapıdan uzaklaşmamı sağladı. Ellerimi yumruk yapıp beni tutan kollarına rastgele vurmaya başladım ama sanki ona hiç işlemiyordu. Hala bana sarılmaya devam ediyordu. Ona vurmama engel olmuyor sadece beni zaptetmeye çalışıyordu. Kulağımın dibinden "Sakinleş..." dediğini duyunca daha da tetiklendim. İblis'te böyle yapmıştı. Ben bebeği korumaya çalışırken kollarımı tutmuş kulağıma sakinleş diye fısıldamıştı. Önce aklımı kaçırmamı sağlayıp sonra sakin olmamı bekliyorlardı.
Durmadım ve bağırarak tepinmeye devam ettim. Beni tutuyordu. Bana engel oluyordu. Beni sindirmeye, beni kapatmaya çalışıyordu. Ama ben ele avuca sığmazdım. Ateş asla beni tek başıma yakmazdı. Ben yanarsam herkesi de beraberimde yakardım. Kimseye boyun eğmez, kimsenin bana müdahale etmesine izin vermezdim. Hiç bir zaman vermemiştim. Yine vermeyecektim.
Tüm gücümle çırpındım kurtulmak için ama bırakmıyordu. Çok güçlüydü. Fazla güçlüydü. Ya da ben kendimi koruyamayacak kadar bitap bir haldeydim. Ona karşı gelemeyecek kadar çaresiz bir haldeydim. Yine de durmadım. Çırpınmanın ya da kollarına vurmanın kurtulmamı sağlamayacağını anlayınca başka bir şey düşündüm. Aklıma gelen fikirle aniden başımı sertçe geriye doğru attım ve arkamdaki kişinin burnuna geçirdim. "AH!" diyen acı dolu bir iniltisi geldi kulağıma ama yine durmadım. Vurmamın etkisiyle gevşeyen kollarının arasından sıyrıldım ve ona döndüm. Başını kaldırıp bana bakmasına fırsat bırakmadan yumruk olan elimi tüm gücümle yüzüne indirdim. Aldığı darbenin etkisiyle dengesini sağlayamadı ve az önce kalktığım yatağa sırtüstü düştü. "Gece-" dediğini duyar gibi oldum ama kendimi kaybetmiş gibiydim. Sadece kurtulmam lazımdı. Kendimi kurtarmak için her yolu denemem lazımdı.
Yıllar önce annemin "Sana göre zaten kıyamette kopsa, cinayette çıksa geri adım atmak saçma Dolunay. Bazen seni ben mi doğurdum diye düşünüp şaşırıyorum." diyişi çınladı kulağımda. Haklıydı. Ben geri adım atmazdım. Kıyamette kopsa, cinayette çıksa durmazdım.
Hiç düşünmeden ileri atıldım ve az önce yatağa devirdiğim adamın üstüne çıktım. Bacaklarımı iki yana açarak bedenini kendi bedenimle kıstırdığımda özleri kocaman oldu. Başını eğip bulunduğumuz pozisyona baktığı sırada ben ellerimi boğazına sardım. Böylece bakışları tekrardan yüzümü buldu. "Ge-" demeye yeltendi ama devamını getiremedi. Çünkü boğazını sıkmaya başladım. Tüm gücümle onu boğmaya başladım. Dehşete düştü ama durmadım. Eğer kurtulmak için onu öldürmem gerekiyorsa öldürecektim. Kıyamette kopsa, cinayette çıksa durmayacaktım.
"Bana dokunma!" dedim zar zor. Tüm vücudum titriyordu. Korkudan zar zor nefes alıyordum ama konuşmaya devam ediyordum. "Beni sindirme! Bana engel olmaya çalışma!" derken ne dediğimi kendim bile anlayamıyordum. Sadece birilerinin beni kafese kapatma çabasından bıkmıştım. Çıkıp gitmek istediğimde üstüme kapı kilitlemelerinden bıkmıştım. Ben kendi evime bile sığamayıp herkesi karşısına almış bir kızdım ama insanlar beni sürekli kapatmaya çalışıyordu.
Boğazını sıkmamdan ötürü yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Elleri yavaşça havaya kalktığında beni iterek üstünden atacak sandım çünkü istese beni itebilirdi. Ona karşı gelecek güce sahip olduğumu düşünmüyordum. Bu yüzden daha sert sıktım boğazını. O beni itmeden ben onu öldüreyim istedim. O bana zarar veremeden ben onun sonunu getireyim istedim. Hayatıma giren tüm insanlara bunu yapıyordum. Onlar bana zarar veremeden ben onları kendi ellerimle öldürüyordum.
Havaya kaldırdığı ellerini kollarıma sarıp beni itmesini bekliyordum ama yapmadı. Bunun yerine teslim olur gibi ellerini iki yana açtı. Direnmedi. Beni durdurmaya, kendisini kurtarmaya çalışmadı. Ölümü kabullenmiş gibi bir hali vardı. Sanki beni daha fazla ürkütmek yerine ölmeyi tercih ediyor gibiydi. Ama etmemeliydi. Beni durdurmalıydı. Durdurmazsa onu öldürürdüm. Şakam yoktu. Biri bana engel olmadığı müddetçe benim geri adım atmak gibi bir huyum yoktu.
Nefes alamadığı için boğazından belli belirsiz hırıltılar geliyordu. Beni itmemesinin üzerine ellerim biraz gevşedi ama hala boğazını sıkıyordum. Bir kaç saniye içerisinde beyaz teni morardı ve gözleri kaymaya başladı. Nefes alamıyordu. Ölecekti beni niye durdurmuyordu? Ben kendimi kurtarmak için tüm bunları yapıyordum da o niye canını bu kadar kolay gözden çıkarıyordu?
Buğulu gözlerim yavaş yavaş netleşmeye başlayınca altımdaki kişinin yüzünü nihayet seçebilmeye başlamıştım. Kaşından başlayıp dudağına kadar inen bir yara izi aradım ama yoktu. Saçları da sarı değildi. O Deccal ya da İblis değildi. Onlara hiç benzemiyordu. Siyah saçları ve kapanmak üzere olan koyu kahve gözleri vardı. Onu tanımamı sağlayan özellikleri tam olarak bunlardı.
"Aras..." dedim zar zor. Ellerim dehşet içinde boğazından çözüldü. Aras serbest kaldığı anda büyük bir öksürük krizine girip nefes almaya çalıştı. Bense dehşete düşmüştüm. Tepkisizce üzerinde duruyor, onun nefes alma çabasını izliyordum.
Onu boğacaktım. Aras'ın katili olacaktım.
Bu farkındalıkla aldığım nefes boğazıma düğümlendi. "Aras..." diye sayıkladım titreyen bir sesle. Ama Aras bana bakamıyordu. Öksürerek kendisine gelmeye çalışıyordu. Az önce kesmeye çalıştığım nefesini düzene sokmaya çalışıyordu. Uzanmak yüzünü kavramak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Az önce onu boğmaya kalkmamışım gibi utanmadan sarılmak istiyordum.
Aras'ın öksürükleri yavaş yavaş dururken "S-sakin ol.." dedi zar zor. Sakin mi olayım? Onu boğacaktım. Onu öldürmek üzereydim ama hala bana sakin ol diyordu. Az kalsın sevdiği kadın yüzünden canından olacaktı ama kendisini değil beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
Boğazına baktım. Parmaklarımın izi çıkmıştı. Bembeyaz teninde resmen parmaklarımın izi kalmıştı. Öyle bir sıkmıştımki dokunduğum yerler kızarmış hatta yer yer morarmıştı. Aras'ın nefesi düzene girerken bana baktı. Onu yumruklayarak devirmiş sonra da üstüne çıkmıştım. Altımda durmaya devam ediyordu. Kalkmaya çalışmıyordu çünkü beni daha fazla tetiklemek istemiyordu. Benim yüzümden hareket etmeye bile cesaret edemiyordu ama ben onu boğmaya kalkmıştım. Kndimi kurtarmak için onu bile öldürecek kadar gözümü karartmıştım.
Bir şeyler söylemem lazımdı. Üstünden kalkmam lazımdı. Başka bir yalan bulmam ve az önceki halimi açıklamam lazımdı ama hiç birini yapamıyordum. Donmuş gibiydim hareket edemiyordum. Tam bu sırada kulaklarıma dolan uğultu sesiyle başımı kaldırdım. Gördüğüm şeyle tekrar sarsıldım çünkü odanın duvarları hareket ediyordu. Üzerime doğru geliyor beni ezmeye hazırlanıyorlardı. Bu sefer kabusta değildi. Hepsi gerçekti. Aras'ı boğmaya kalkmam gibi bu duvarlarda gerçekti.
"Hayır..." diye fısıldadım duvarlara bakarken. Can havliyle Aras'ın üstünden attım bedenimi. "Gece!" dedi arkamdan ama onu duyamıyordum. Yine gitmek istiyordum. Etrafıma bakınıp kaçacak delik aradığımda gözüme az önce çıkmaya çalıştığım kapı çarptı. O kapı odanın kapısı değildi. Balkon kapısıydı. Aras az önce beni tutarken balkona çıkmama engel olmaya çalışmıştı.
Kendimi balkondan atacağımı sanmıştı.
Ve işin kötü kısmı o an çıkmama izin verseydi bunu yapardım.
14 yaşındayken ilk ve son demiştim ama az önce kendimi balkondan atacak kadar aklımı kaçırmıştım.
Kendimi bir kez daha kaybetmiştim. Bir kez daha yolun başındaydım. Bir kez daha 14 yaşımla karşı karşıyaydım.
Nefesim daraldı. Aynı saniyelerde kalbimde ağrımaya başlayınca elimi sıkışan göğsümün üstüne attım. Başım dönüyor, gözüm kararıyordu ama hala bir şekilde ayaktaydım. Gözlerimden yaşlar boşalırken çaresizce etrafıma bakıyor kurtulmanın bir yolunu arıyordum. Kaçacak deliğim kalmamıştı. Mahsur kalmıştım bu dört duvarın arasında. Çok dardı nefes alamıyordum. Alanım gittikçe azalıyordu ve ben sıkışmak istemiyordum.
Sendeleyerek etrafıma bakındığım sırada bebek ağlama sesi duyuldu. Dehşet içinde Aras'a döndüğümde bu sesi onunda duyuyor olmasından ölesiye korkuyordum. Duysa sorardı. Bu bebek sesi ne derdi ve ben ona ben öldürdüm onu diyemezdim. Seni öldürmeye kalktım ama onu gerçekten öldürdüm Aras diyemezdim.
Aras yataktan kalkmıştı. Bir metre kadar uzağımda duruyor daha fazla yaklaşmaya korkuyordu. Açtığı elleri beni sakinleştirmek ister gibi bana doğru uzatıyordu. Birşeyler söylediğini oynayan dudaklarından anlayabliyor ama duyamıyordum. Sadece bebek ağlama sesi vardı. Sesi sanki bana işkence etmek, vidanımın mahkemesinde infaz emrimi verdirmek ister gibiydi. O kadar çaresiz, o kadar acı içinde ağlıyordu ki acısını tenimde hissediyordum. Birden fazla kez vurulmuştum ama hiç birinde bu kadar kanamıyordum. En kötüsü buydu. En kötüsü buydu...
Duymamak içim ellerimi kulaklarıma bastırdım. Adımlarım bilinçsiz bir şekilde geri geri gidiyordu. Her yer dönüyordu. Duvarlar beni ezmek üzere üstüme gelmeye devam ediyordu. Kulaklarımı kapatmama rağmen sesler zihnimin içinde yankılanmaya devam ediyordu.
"Kusura bakma savcı hanım ya. Sana söylemeyi unuttum ben. Ölmek mi yaşamak mı diye sorunca kastetiğim yaşam seninkiydi ama ölüm seninki değildi."
"Savcı hanım bak ahkam kesmeyi biliyordun. Lafa gelince çok güzel konuşuyordun. Şimdi senin ne farkın kaldı bizden? Bak bizde katiliz sende. Hatta sen bebek katilisin."
"Sen yaptın. Yaşamayı seçtin. Sonuçlarına katlan. Seçiminin sorumluluğunu üstlen."
"Ölüm bedeldir. Ya ödersin ya da ödetirsin. Sen ödetmeyi seçtin. Yaşamayı seçtin."
"Senin yüzünden. Sen yaptın savcı hanım. Git ve sorumluluk al. Acısını sonlandır."
Başıma sardığım ellerimle kafama vurup zihnimin içini susturmaya çalışıyordum. "Hayır! Hayır! Hayır! Hayır!" diye bağırdım acı içinde. Kime söylediğimi bilmiyordum ama tekrar ediyordum. Göz yaşlarım yanaklarımdan çeneme oradanda boynuma süzülürken çığlıklar atmaya başladım. Boğazım yırtılana kadar durmadım. O kadar çok bağırdım ki sesim kısılıp bir daha beni konuşamayacak hale getirecek sandım. "Sus artık sus!" diye haykırdım göz yaşları içinde. Başıma vurmayı bırakıp ellerimi saçlarıma doladım ve çekiştirmeye başladım. Saçlarım ne kadar uzundu öyle? Belki de kesmem lazımdı. Uzun saç özgürlük demekti ve özgürlük artık bana haramdı. Kısa saçta hiç yakışmazdı ama ne önemi vardı? Bunca olan bitenden sonra saçım uzunmuş kısaymış ne önemi vardı?
"Senin yüzünden. Senin yüzünden. Senin yüzünden."
Bilsem... Ah bir bilsem yemin ederim yapmazdım.
"Gece bana bak! Gece buradayım bana bak güzelim." diyordu Aras. Ses tonundaki acı ve çaresizlik hissedilmeyecek gibi değişdi. Beni zihnimin içindeki hapishaneden çıkarmaya çalışıyordu. Bana doğru korkarak bir adım attı ama onun bir adımı benim on adım geri gitmeme sebep oldu. Üzerime doğru gelen duvardan kaçmak için geri doğru gittim ama sırtım ona çarptı. Beni ezmek üzere yaklaşan duvara çarptım ve daha büyük bir çığlık attım. Ayakta duracak dermanım kalmamıştı. Sırtımı duvara yasladım direnmeye devam edebilmek için. Ayakta kalmak, her şeye rağmen yıkılmamak için. Ama zihnim sanki ben yıkılayım istiyordu. Ben darmaduman olayım, bir daha ayağa kalkamayayım diye bana geçmişten görüntüler gösteriyordu.
"Sana göre zaten kıyamette kopsa, cinayette çıksa geri adım atmak saçma Dolunay. Bazen seni ben mi doğurdum diye düşünüp şaşırıyorum."
Annem haklıydı. Ben kıyamette kopsa, cinayette çıksa geri adım atmazdım. Kendimi kurtarmakla kafayı o kadar bozmuştum ki bu uğurda katil olmuştum. Sırf kendimi kurtarmak için masum bir bebeğin katili olmuştum. Az daha Aras'ı da öldürecektim. Kendimi kurtarmak için az kalsın beni, bana rağmen seven adamın sebebi olacaktım.
Ama böyle olmamalıydı. İnsanın bir dur noktası olmalıydı. İnsanın bazen geri adım atması lazımdı. Kendimi kurtaracağım ayağına eline masumların kanını bulaştırmamalıydı. İnsanın utanması olmalıydı. Bencil olmamalıydı. Affı olmayan hatalar yapmamalı, uykusundan kabuslarla uyanmamalıydı. Benim gibi olmamalıydı. Kimse benim düştüğüm bataklıklara atlamamalıydı.
Hepsi... Hepsi benim yüzümden.
Dizlerimin bağı çözüldü. Bedenimi taşıyamadım daha fazla. Taşımakta istemiyordum zaten. Taşımayı hak etmiyordum. Ayakta durmak için boş yere çabalıyordum. Ölmem lazımdı. O gün ölmem lazımdı. En başında yaşamayı hiç seçmemem lazımdı. Bencil olmamam lazımdı. Benim neyimeydi zaten yaşamak? Ben kimdimki ölüm beğenmemiş yaşamak istemiştim? Nasıl yapmıştım bunu? Nasıl bulaşmıştım masum bir bebeğin kanına? Nasıl böylesine bencil bir insan olabilmiştim?
Yaslı olduğum duvardan yere doğru kaydım. Dizlerimi karnıma doğru çekip küçücük kaldım bu soğuk ve çelikten duvarların arasında. Saçlarımı çekiştirmeyi bırakıp titreyen ellerimi yumruk yaptım. Tırnaklarımı derime tüm gücümle saplarken deliler gibi ileri geri sallanıyordum. Deliydim ben zaten. Hem kendimi hem aklımı kaybetmiştim.
Bir beden önüme çöktüğünde bunun Aras olduğunu çok geç anladım. Az önce bana yaklaşmaya korkuyordu ama artık bununda bir önemi kalmamıştı. Yıkılmıştım çoktan. İstesem de daha fazla zarar veremezdim ona. Benden korkmasına gerek yoktu. Ben onun yerine de kendimden korkardım. Korkuyu bile kimseye bırakmaz onu da ben yapardım.
Aras yumruk olan ellerimi tuttu. "Yalvarıyorum..." dediğini duydum ama sesini algılamakta güçlük çekiyordum. "Ne olursun... Gece ne olursun gözünü seveyim dur artık!" derken ellerimi daha çok sıktım. Avuç içlerimi kendi tırnaklarımla kanattığımın farkındaydım ama umurumda değildi. Amacım oydu zaten. Bedel ödetmek. Kimseye bırakmadan ne ceza kesmem gerekiyorsa kendi kendime kesmek.
Aras'ın çaresizce gözlerini yumduğunu gördüm. "Yapma şunu yapma..." diye sayıkladıktan sonra açtı gözlerini. Daha fazla kendisini tutmadı. Yumduğum avuçlarımı zorla açtı ve tırnaklarımla kendi derimi kanatmama engel oldu. Avuç içlerimde gerçektende kan vardı. Hem sabah neşterle kestiğim yara, hemde tırnaklarımla kestiğim yerlerde kan vardı. Ona direnmek istedim ama karşı gelecek gücüm yoktu. Ne direnmeye ne de mücadele etmeye gücüm yoktu. Başımı bile taşıyacak halim yoktu. Sadece kendimden geçmiş gibi ağlıyordum. Ben hüngür hüngür ağlamaya devam ederken Aras ellerimi tutuyor kendime zarar vermeme engel oluyordu. Ne önemi vardı ki? Avuçlarım zaten kan içindeydi. Yapmıştım yapacağımı niye beni benden korumaya çalışıyordu ki?
Bilmiyordu. Hiç bir şeyden haberi yoktu.
Bilse korumazdı. Bilse elimi tutmazdı. Alırdı bıçağı bir turda o keserdi bileklerimi. Hakettin derdi. Gıkım çıkmazdı. Yemin ederim ki gıkım çıkmazdı. Birinin bana bedelini ödetmesi lazımdı. Günahımın kefaretini ödemem lazımdı. Bu yükün altından çıkmanın tek yolu buydu. Kısas-a kısas, dişe diş, kana kan. Ne yaptıysam bin mislini yaşamam lazımdı. Belki o zaman dinerdi acım. Belki o zaman biterdi kabuslarım.
"Benim yüzümden..." dedim hıçkırıklarımın arasında. Göz yaşlarımdan önümü doğru düzgün göremiyordum ama kan içindeki ellerime bakıyordum. O kadar çok kan vardı ki... Dokunduğum her yere bulaşıyordu. Benimle
temasa geçen herkesi kirletiyordu. "Benim yüzümden... " dedim tekrar. Haykıramıyordum bile artık. Sadece ağlıyor ve sayıklıyordum.
"Değil." dedi Aras. Bir eli kendime zarar vermeme engel olmak için ellerimde kalırken diğer eli yüzüme uzandı. Başımı çevirmek onu varlığımla lekelemek istemedim ama gücüm yoktu. Dokundu yüzüme. Göz yaşlarımla ıslandığı için yüzüme yapışan saçlarımı kenara çekti. "Değil senin yüzünden değil. Yalvarıyorum. Gece sana yalvarıyorum lütfen yapma böyle dayanamıyorum..." dedi. Dayanamazdı. Kimse benim acımı sırtlayamazdı. Beni geçmiştede kimse anlayamazdı, gelecektede anlayamayacaklardı. Benim acılarım herkese bir beden büyük gelecekti. Kelimelerim zaten zehir gibiydi. Ağzımdan çıkar karşı tarafa işkence ederdi. Zarardım. Baştan aşağı zarardım. Bu yüzden uzak durmak istemiştim. Kimselerin omadığı yeni bir hayat istemiştim. Zehrimi bulaştırmayacağım ama kimseninde beni zehirlemesine müsaade etmeyeceğim yeni bir hayat istemiştim. Olmamıştı. O bile bana fazlaydı. Benim sürüne sürüne ölmem lazımdı.
"Bilmiyorsun..." derken ağlamaktan zar zor konuşuyordum. "Bilmiyorsun Aras hiç bir şey bilmiyorsun..." dedim. Ellerimi ellerinden çekmek istedim ama izin vermedi. Daha sıkı tuttu avuçlarımı bırakmadı. "Anlat." dedi sadece. Yüzüme bakıyordu. Resmen acı çekiyordu. Sanki onu diri diri yakıyorlarmış gibi büyük bir ıstırapla bakıyordu bana. "Anlat güzelim. Anlat bileyim içinde tuttukça seni zehirliyor bu sırlar. İyiyim diye yalan söyledikçe göğsünde büyüyor bu acılar farkında değil misin? Anlat ne olursun anlat. Ne yaptılar sana, ne yaşattılar sana anlat. Anlatta bileyim. Anlatta elinden tutup seni bu bataklıktan çıkarabileyim..."
Başımı iki yana sallarken ağlamaya devam ediyordum. "Bilmiyorsun..." diye sayıkladım tekrar. "Bilmiyorsun Aras. Bilsen tutmazsın elimi. Bilsen bakmazsın yüzüme. Bilsen silmezsin gözümün yaşını. Bilsen varlığıma bile katlanamazsın. Bilsen sevmezsin beni. Bilmiyorsun. Hiç bir şey bilmiyorsun Aras hiç bir şey bilmiyorsun..." derken tüm vücudum titriyordu. Korkudan yine göğsüm sıkışıyor nefesim kesiliyordu. Kendime engel olamayıp anlatırsam diye ödüm kopuyordu.
"Hayır..." dedi Aras. Başını hızlı hızlı iki yana salladı. "Bak sen şu an iyi olmadığın için böyle düşünüyorsun. Sekiz yıl sevdim Gece'm ben seni. Karşılık beklemeden sevdim. Seni sen olduğun için sevdim. Söz veriyorum neyse bu sana dert olan şey aramızı asla bozmayacak. Anlat yeterki saklama daha fazla."
Hıçkırmaktan konuşamıyordum. Zorladım kendimi. Zar zor araladım dudaklarımı. "Sen söyledin." diye fısıladım. İçimden gelen bir ses bana susmam için yalvardı ama dilime hakim olamadım ve zehir gibi kelimelerimi serbest bıraktım. "Sen söyledin Aras. Rol yapmayı sakın bırakma dedin bana. Bu gerçek kişiliğin sevilebilecek gibi değil dedin. Sen söyledin Aras sen söyledin."
Kelimeler ağzımdan çıktığı anda odaya ölüm sessizliği çöktü. Aras sanki milyonlarca yumruğu aynı anda yemiş gibi sarsıldı. Bedeni geri doğru düşerken elleri ellerimden ayrıldı. Hatırladı çünkü. Bir ay önce balonun olduğu o gece bana söylediği sözleri unutmuştu ama şimdi hatırladı. Ben hatırlattım.
Ellerimi bırakmasıyla tekrar sıktım yumruklarımı. Tekrar sapladım tırnaklarımı derime. "Sen söyledin..." diye tekrar ettim ve daha çok ağladım. "Sen söyledin Aras çok haklısın. Çok haklısın Aras. Sen hep haklıydın yine haklısın. Benim gerçek kişiliğim sevilebilecek gibi değil. Bencilim, acımasızım, kalp kırarım, sevemem kimseyi kapıyı çarpıp çıkarım, dur noktam yoktur, kendimi kurtarmak için yapacaklarımın sınırı yoktur. Haklısın Aras. Sen çok haklısın ben iğrenç bir insanı-"
"SUS!" diye bağırdı Aras bir anda. Bulanık gözlerimle ona baktığımda işkenceye uğramış gibi bir ifade gördüm yüzünde. Aklını kaybetmiş gibi bakıyordu. Diri diri yanıyormuş gibi bakarken bilinçsiz bir şekilde tekrar ediyordu. "Sus! Sus! Sus!" diyordu bana. Onu bu halde görmek daha çok ağlamama sebep oldu. dır tanıdığım Aras beni ilk defa susturmaya çalışıyordu çünkü kelimelerimle baş edemiyordu. Yine yapmıştım işte. Yine zehirlemiştim birini. Yine benim sözlerim ağır gelmişti. Yine ve yine kimse benim acılarımı taşıyamamıştı. Benim beynimde dönen tonla kelime onların ağızlarından öylece çıkmıştı. Kalbime saplanmış, orayı kanatmış ama ben acıyor demedim diye kimse anlamamıştı. İlla ağlamak lazımdı. İlk ağlayan hep haklı olandı ve ben hiç ağlamamıştım. Ne çocukken ne yetişkinken. Ben hiç ağlamamıştım. Bu yüzden hep zalim, hep acımasız kalmıştım. Her şeyi hatırlamıştım ama ilk unutulan konumundanda çıkamamıştım.
Aldığım nefes boğazımda bir düğüm olurken "Çok haklısın..." dedim yine. Çünkü haklıydı. Bana hak etmediğim hiç bir şeyi yaşatmamıştı. Beni sevmek dışında hiç bir hata yapmamıştı. "Çok haklısın Aras. Sen yine çok haklısı-"
"DEĞİLİM!" diye bağırdı. O kadar yüksek sesle bağırmıştıki ürküp yerimden sıçramıştım. Aras bunu görünce daha çok sarsıldı. Ellerini saçlarına geçirirken ne yapması gerektiği hakkında hiç bir fikri yoktu. Köeşeye sıkışmış gibiydi sadece acı çekiyordu. "Özür dilerim..." dedi sadece. Bana bakamıyordu. Yüzüme bakamıyordu. Utanıyordu sanki başını kaldıramıyordu. "Özür dilerim. Kafamı sikeyim. Kafamı sikeyim Gece ben çok özür dilerim. Dilim kopsaydıda demeseydim." Zar zor başını kaldırdı ve yüzüme baktı. Saf pişmanlık akıyordu gözlerinden. "Allah belamı versinki yalandı." dediğinde beni buna nasıl inandıracağını düşünüyordu. "Yemin ederim..." dedi bu sefer. "Yemin ederim, Allah belamı versinki yalan söyledim. Öyle düşünmüyordum Gece. İnanmıyorsan gel Mert'e soralım. O biliyor her şeyi. O gün senin yanından ayrılınca Mert'e gittim. Onunla konuştum ona anlattım her şeyi. Pişmanım dedim. Hala pişmanım. Köpek gibi pişmanım çok özür dilerim..."
Şaşkın gözlerle ona bakarken Aras'ın da gözleri doldu. Zar zor uzandı ve yine ellerimi tuttu. Avuçlarımı yine açtı ve kanlı ellerime sarıldı. Başını eğip dizlerime yasladı. "Özür dilerim..." diye sayıkladığında akın akın boşalan göz yaşlarını tenimde hissediyordum. Bana yaptıkları için özür diliyordu. Kanlı ellerime ağlıyor af diliyordu. "Özür dilerim köpek gibi pişmanım çok özür dilerim..." diye tekrar ettiğinde o kadar şok oldum ki konuşamadım öylece bakakaldım.
Aras benden özür diliyordu.
Nihayet dudaklarım aralanabildiğinde "A-ama..." dedim kekeleyerek. "Ama yüzüme bakmadın Aras." dudaklarım titredi ama ağlama isteğimi baskıladım çünkü sormak istiyordum. "Bakmadın yüzüme Aras. Yanlışlıkla bile olsa hiç bakmadın." dedim zar zor. Çünkü Aras o gecenin ertesi günü bana hiç bakmamıştı. O bakmıyor diye bende bakmamıştım. Sanki bakıp bakmaması umurumda değilmiş gibi davranmıştım. O zaman fark etmemiştim ama şimdi anlıyordum. Gönlüm Aras'ın bana bakmıyor olmasına çok kırılmıştı. Ama hissettiklerimin aksine umurumda değilmiş, onun bana bakmasına ihtiyacım yokmuş gibi davranmıştım. Tıpkı küçükken babamın sevgisine ihtiyacım yokmuş gibi davrandığım gibi. Babam olmadan da yaşayabilirim dediğim zamanlar gibi.
Altı yaşındaki Dolunay babasına ihtiyacı yokmuş gibi davranmıştı. Yirmi altı yaşındaki Gece ise Aras'a ihtiyacı yokmuş gibi davranmıştı. Hepsi tekrar ediyordu. Tarih tekerrür ediyordu.
Çünkü dünya düz değil yuvarlaktı.
Size söylemediler mi dünyanın yuvarlak olduğunu? Dümdüz yürürseniz yolun sonunun daima başladığınız nokta olduğunu?
Bu farkındalık canımı o kadar çok yaktı ki göğsümden tıpkı ellerimde olduğu gibi kan akacak sandım. Göğsüm o kadar sıkıştı ki bir daha doğru düzgün nefes alamayacağım sandım. "Benden nefret ediyorsun sandım..." diyerek tamamladım cümlemi. Daha da konuşamadım acımla baş başa kaldım.
Aras'ın başı ışık hızında gömdüğü dizlerimden kalktı. Göz yaşları içinde baktı bana "Ne nefreti?" dedi zar zor. Şok olmuş gibiydi. Bu ihtimali düşünmeme inanamıyor gibiydi. "Ne nefreti Gece?" diye tekrar etti. "Ben sana demedim mi senden nefret etmeyi ben istesem bile beceremem diye. Demedim mi? Nasıl düşünürsün böyle bir şeyi?" Bakışlarına biraz daha kırgınlık çöktü. "Benim göğsümdeki kalp senin adından başka bir şey söylemiyor nasıl edeyim ben senden nefret?"
Göz yaşlarım daha hızlı akmaya başlarken "O zaman neden hiç bakmadın yüzüme Aras?" dedim küçük bir çocuk gibi. O zaman karşısına geçip sormaya hiç cesaret edemediğim için yüreğimin acısı şimdi dışarı çıkıyordu. Geçmiş siz kendinizi değiştirmediğiniz müddetçe göğsünüzde büyümeye devam ediyordu. "Niye bakmadın Aras?" diye sordum tekrar.
"Senin için." dedi alel acele. "Senin için bakmadım. Rahatsız ediyorum sandım. Darlıyorum sandım. Seni boğuyorum sandım uzak durmaya çalıştım." Durdu ve acıyla yutkundu. "Ama duramadım Gece... Hatırla o günü. Kaza yaptık ellerin kesildi konuşmadın kaç dakika. Aklım çıktı. Aklım çıktı sana bir şey oldu sandım. O depoya girdik bana elini uzattın ittim mi seni? İtmedim iter miyim hiç? Yapamam. Ben sen istemediğin müddetçe senden uzak duramam." Başını eğdi suçluluk içinde ve biraz daha ağladı. "Bakmadım çünkü bakmamı istemiyorsun sandım."
Aras'ın göz yaşlarını görmek yediğim tonla dayaktan, sayısız kurşundan daha çok yakıyordu canımı. Suçlu olan bendim ama benim aksime o eğiyordu başını. Bunları ona vicdan azabı olmak için söylememiştim ama olmuştum işte. Benim yüzümden ağlıyor sözleri için suçluluk duyuyordu. Ama Aras bana durduk yere bunları söylememişti. İlk ben kırmıştım onu. Hatta ben bilerek yapmıştım. Ona yakınlaşmış ama sonra korktuğum için kalbini kırmaya çalışmıştım. Seni bilmem ama benim karşımda başka bir erkek olsaydı yine aynı şeyler olurdu demiştim. Onu üzmek için. Benden nefret etmesini sağlamak için söylemiştim. Yine de etmemişti. Sadece hak ettiğim gerçekleri sesli dile getirmişti. Suçlu hissetmemelydi. Bu hayatta isteyeceğim en son şey Aras'a vicdan azabı hissettirmekti.
Hiç hakkım olmamasına rağmen ellerimi tutan ellerini kavradım. Yine benim elim buz gibiyken onunki cehennem kadar sıcaktı. Aras ben ellerini tutunca eğdiği başını kaldırdı ve yüzüme baktı. O bana bakınca daha çok ağladım. Göz yaşları içinde başımı iki yana salladım. "Yalan söyledim Aras." dedim birden. Belki de ona ilk defa itraf edecektim bunları. Derin bir nefes alıp sıraladım sakladığım tüm duygularımı. "Ben sana çok yalan söyledim Aras. Sayamayacağım kadar çok söyledim. O gün söylediklerimde yalandı. Seninleyken yaşadığım hislerin hiç biri senden başkasıyla olmazdı. Ama söyledim. Kalbini kırmak istedim. Öfkelenip benden vazgeçmeni sağlamak istedim." Biraz duruldum çünkü devam etmeden önce yutkunmam gerekti. Bakışlarımı kaçırdım ve öyle söyledim kalanını. "Ama sonra sen gerçekten vazgeçince çok özledim. Nereye gitsem peşime takılmanı özledim. Esprilerinle beni güldürmeni özledim. Gülünce ortaya çıkan gamzeni özledim. Çok özledim Aras ama söyleyemedim. Bunun yerine bir sürü yalan söyledim. Adım yalandı, tavırlarım yalandı, hislerim yalandı, düşündüklerimle yansıttıklarım farklıydı... Bana dair ne varsa yalandı. Sen bir kere yalan söyledin Aras. Bense sayamayacağım kadar çok söyledim."
Ben bitirdiğimde odaya sessizlik çökmesini beklemiştim ama "Umurumda değil." dedi Aras. Bir kaç defa gözlerimi kırpıştırdım doğru görüp görmediğimi anlamak için. Doğruydu. Aras bana gamzesi belli olacak şekilde gülümsüyordu.
"Umurumda değil Gece." diye tekrar etti gülümsemeye devam ederken. "Ne yalan söylediysen, ne yaptıysan umurumda değil. Sendense razıyım. Senden gelecek her şeye razıyım. Yeterki daha fazla eziyet etme kendine. Ne olduysa oldu ama bitti. Üstünden çok zaman geçti. İstesekte geriye dönemeyiz artık." durdu ve başını hafifçe sol omzuna yatırdı. "Sürekli geçmişte olanları düşünüp kendine acı çektirmenin hiç bir faydası yok. O yüzden suçlama artık be güzelim kendini..."
Duyduklarım karşısında boğazımda biriken acı dolu yumruyu zar zor yuttum. Hiç böyle düşünmemiştim. Daha önce geçmişi sürekli düşünüp kendime eziyet ettiğimi hiç düşünmemiştim. Aras benim daha önce hiç fark etmediğim gerçekleri söylüyordu.
Geçmiş gelip beni bulmuyordu. Onu sürekli kendime ben hatırlatıyordum. Bir anı değil bir yara olmasına ben sebep oluyordum.
Aras haklıydı. Aras yine çok haklıydı.
Ona baktım. Siyah saçlarına, koyu kahve yaşlarla dolu gözlerine, güldüğü için ortaya çıkan gamzesine... Hepsine teker teker baktım ve anladım.
Ben bu çocuğa gerçektende aşıktım.
Ve zaten bundan korkardım.
"Özür dilerim..." dedim sadece. Aklıma söyleyecek başka bir şey gelmiyordu. Ağlamayı bile unutmuştum. Göz yaşlarım yüzümde kurumaya yüz tutmuştu.
Aras daha derin gülümserken gözünde biriken yaşlar yanaklarına doğru süzüldü. "Bende özür dilerim." dediğinde kendime engel olamayıp güldüm hafifçe. "Sen ne diye özür diliyorsun?" dedim titreyen sesimle. O özür dilenecek bir şey yapmamıştı ki? Ne yaptıysam ben yapmıştım ama Aras yine de benden özür diliyordu.
"Sorgulama." dedi Aras. Hala gülümsüyordu ve çok güzel gülümsüyordu. İnsanın gülüşünden öpesi geliyordu. "Özürün sebebi olmaz. Sadece dilersin. Sen benden diledin, bende senden diledim. Her ne olduysa, neylerden dolayı suçluyorsan kendini ben hepsini affettim. Sende beni affeder misin?"
Durdum. Bu sefer gerçektende şoka uğramıştım. Hayatımda çok az özür almıştım ama içlerinde en güzeli buydu. Gerçekten samimi hissettiriyordu. Gerçekten bağışlanmak istiyordu. Gerçekten pişman birinin ağızından çıkıyordu.
Ve ben ilk defa birini affetmek istiyordum.
"Afettim." dedim Aras'a. Ne olduysa, ne bittiyse unuttum gitti. O sekiz yılda yaşanan ve benim zihnimin kuytu köşelerinde kendine yer edinen tüm olaylar silinip yok oldu. Hatırlayarak kendime eziyet ettiğim her şey kayboldu. O kadar hızlı bir şekilde kayboldular ki ben bile şaşırdım kendime. Unutmak bu kadar kolaysa bunca sene niye yapamadım diye. Ama sonra anladım. Evet özür dilemek yetmiyordu ama konuşmak yetiyordu. Gerçekten düzeltmek isteyen insanlar yan yana gelince gerçekten de düzeliyordu. Bir şeyler kısır döngüye girip başa sarmıyordu. Evet dünya hala yuvarlaktı ama insan isteyince dümdüz yürümek yerine farklı yollarada sapabiliyodu. Sadece risk almak gerekiyordu. Başını kaldırmak ve yolu değiştirecek cesarete sahip olmak gerekiyordu.
Ve ben risk almak istiyordum. Daha fazla kaçmak istemiyordum. Girmeye hiç cesaret edmediğim o yollara Aras'ın elin tutarak yürümek istiyordum.
Aras'ın göz yaşları yavaş yavaş dururken burnundan güldü. Sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu ellerimi. Baş parmağıyla avuç içlerime masaj yapıyordu ve kanattığım yerleri yok etmeye çalışıyordu. "Gel buraya." diye fısıldadı ama benim harekete geçmemi beklemeden bedenimi kendisi çekti yanına. Kollarını açtı ve bende anında sokuldum ona. Sımsıkı sarıldım boynuna. O da belime dolandı. Üşüyen bedenim onun sıcaklığıyla ısındıda ısındı. O an bir şeyi daha anladım. Sandığımın aksine ben soğukluğumla Aras'ı üşütmüyordum. Çünkü o sıcaktı. Bu sıcak soğuk karmaşası uyumsuz olduğumuz için değil birbirimizi tamamlamamız için vardı.
Daha sıkı sarıldım boynuna. Belki de tanıştığımız bu sekiz yıl boyunca ilk defa plansız, hesapsız, korkusuz, içimden geldiği gibi sarıldım ona. Gözüme boynunda izi çıkan parmaklarım çarptı. Onları görmek yine ağlama isteğiyle dolmama sebep oldu ama bastırdım. Olan olmuştu. Zamanı geri alamazdım. Üstelik bilerek yapmamıştım. O anın korkusuyla Aras'a istemeden saldırmıştım. İlk defa kendimi suçlamadım. Bunun yerine başımı boynuna gömdüm ve boynundaki kızarıklığın üstüne dudaklarımı bastırdım. Onu boğmaya kalktığım noktaya tüy gibi hafif bir öpücük bıraktım. Aras'ın bana sarılan kollarının hamlemle taş kesildiğini hissettim ama durmadım. Tekrar öptüm. Ardından başımı o noktaya gömdüm. Derin bir nefes alıp kokusunu içime çektim. "Özür dilerim..." dedim tekrar boğuk bir sesle. Neye olduğunu söylemedim ama Aras anladı. Kolları bedenime daha sıkı dolandı ve "Affettim." diye fısıldadı.
Ama tüm bunlara rağmen anlatmadım. Ne kabuslarımın sebebini, ne beni suçlayacağı şeyi, ne de ellerimdeki kanların sahibini. O sormak istedi ama cesaret edemedi. Bu anı bozmak istemedi. Bende açmadım ağzımı. Her şeye rağmen hala korkularım vardı.
***
Instagram:nowelia_09
Tiktok:nowelia_09
