26. bölüm · Kalanlar Ve Kaçanlar
25. Bölüm |Yılların Yüzleşmesi|
Hazırsanız,
Başlıyoruz...
***
Boğazımda çok keskin bir acı ve kuruluk hissediyordum. Sanki bir yangında ciğerlerimi zehirli dumanla dağlamışım gibi yanıyordu ciğerlerim. Öksürme isteğiyle dolup taşıyordum ama ona bile gücüm olmadığı için dudaklarım aralanmıyor, ciğerimde biriken küller dışarı çıkmıyordu. Bedenimde hiç acı yoktu ama üşüdüğümü hissediyordum. Vücudumda buz kesmeyen tek yer sol avuç içimdi. Bir tek orası üşümüyordu. Bir sıcaklık vardı çünkü. Sanki başka bir el sıkıca parmaklarımı kavramıştı.
Birbirine yapışan kirpiklerimi yavaşça aralayınca beyaz ışıklı tavanla karşılaştım önce. Bu görüntü başta paniklememe sebep olsa da başımı yavaşça çevirip sol avuç içimdeki sıcaklığın sahibini görünce tüm korkum geçip gitti.
Aras buradaydı. Oturduğu sandalyede öne doğru eğilmiş ve başını sıkı sıkı tuttuğu sol elime yaslamıştı. Gözleri kapalıydı. Yavaş yavaş inip kalkan sırtından uyuduğunu anlamıştım. Aldığı düzenli nefeslerin rüzgarını tenimde hissediyordum. Uyuyordu ama sıkı sıkı tuttuğu elimi de bırakmıyordu.
Onun varlığı içimi rahatlatıp güvende olduğumu anlamama sağlayınca gözlerim nerede olduğumu anlamak ister gibi etrafta gezindi. Bulunduğumuz yerin bir hastane odasından hiç bir farkı yoktu. Uzandığım sedyenin hemen karşısında kapı, sağ tarafta kalp atışlarımı duyuran bir monitör ve az ilerisinde tuvalet kabinine açılan bir kapı vardı. Sol tarafımdaysa üstünde sürahi olan bir komodin ve tepemde de Aras'ın tuttuğu elime uzanan bir serum kablosu duruyordu. Bedenime ne enjekte edildiğini bilmiyordum ama ağrı kesici verdikleri kesindi. Çünkü uzun zaman sonra vücudumu hafif ve acısız hissediyordum. En son yediğim o dayaktan sonra bu hafiflik hissi benim için bir nimet gibiydi.
Yediğim dayağı hatırlamamla birlikte yavaş yavaş diğer olanlarında görüntüleri zihnime düştü. Duru'yla tanışmam, Cemal'in elini parçalamam, kendimi feda ederek çocukları kurtarmam, bunu yaptığım için beni öldüresiye dövmeleri hemen ardındanda ölüm ve yaşamla sınanmam. Sonrası ise en kötüsüydü. Hatırlamaktansa hafızamı kaybetmeyi tercih ederdim ama hatırlıyordum. Kollarımda acı çekerek ölen küçük bebeği hatırlıyordum. Onu benden alışlarını hatırlıyordum. İblis'in beni sürükleyişini hatırlıyordum. Sonra Aras beni bulmuştu. Nasıl olmuştu bilmiyordum ama bir şekilde kurtulmuştum. Tüm o yaşananlar sanki bir rüya haliymiş ve ben uyanmışım gibi geride kalmıştı. Ama rüya değildi. Hepsi gerçekti. Ben artık katildim. Üstelik hak edenen birinin değil, suçsuz günahsız bir bebeğin katiliydim.
Olanları hatırlamak bile daha fazla üşümeme ve kalp ritimlerimin değişmesine sebep oldu. Gözlerimin ardı sızladı ama ağlamama izin vermedim. Boğazımdaki acı ve kuruluk hissi yukarı doğru yükselince daha fazla kendimi tutamayıp öksürmeye başladım. Öksürmemle birlikte Aras'ın başı anında yaslandığı elimden kalktı ve direkt olarak bana baktı. Göz göze geldiğimizde uykusuzluktan kızaran gözleri dikkatimi çeken ilk şey oldu. Çok yorgun görünüyordu. Ne kadar tetikte bir şekilde uyuyorsa artık öksürme sesime uyanmıştı. Onu uyandırmak istemezdim ama çoktan doğrulmuştu.
Kısa bir an bana baktıktan sonra sıcak eli benim soğuk parmaklarımdan ayrıldı. Bir uçurumdan aşağı düşmüşüm gibi hissettim ama bu düşme hissi çok sürmedi. Aras oturduğu sandalyeden kalkıp baş ucumdaki komodinin üstünde duran sürahiden yanındaki bardağa su doldurup tekrar dibimde bitmişti.
Eli nazikçe sırtımdan dolanıp doğrulmam için destek verdiğinde ona direnmeden yavaşça kalktım. Aras'ın dudaklarıma yaklaştırdığı bardaktan zar zor bir kaç yudum içebildiğimde boğazımdaki kuruluk bir nebze olsun geçmişti ama acı yerli yerinde duruyordu.
Suyun yarısından fazlası bardakta kalmıştı ama daha fazla istesemde içemezdim. Aras bardağı yavaşça çekip komodine geri koyduktan sonra kalktığı sandalyeye oturdu. Tekrar göz göze geldiğimizde göğsümde tarifsiz bir acı ve özlem belirdi. Aras'ta aynı şeyleri hissediyor gibiydi. Bana bakan kahvenin en koyu tonu gözlerinden saf bir acı akıyordu.
Aniden oturduğu sandalyeden kalktı ve uzandığım sedyenin kenarına oturdu. Bir anda kollarını belime dolayarak beni göğsüne çektiğinde bende zar zor kaldırdığım kollarımı boynuna doladım. Sıkı sıkı sarıldım boynuna. O da belime dolandı. Başını boynuma gömdüğünde aldığı derin nefesin rüzgarı tenime çarptı. Sarılıyorduk. Belki de Aras'la tanıştığımız sekiz yıl boyunca ilk defa bu kadar duygulu sarılıyorduk. Aras o kadar sıcaktı ki üşümemi geçiriyordu. Buz gibi olan vücudum onun sıcaklığında ısınıyordu.
"Geberdim." diye fısıldadı Aras boynuma doğru. Nefesinin sıcaklığına sarılmak orada uyumak istedim. "Geberdim Gece geberdim." derken kendisinde değil gibiydi. Sadece sıkı sıkı sarılıyor ve tekrar ediyordu.
Gözlerimin ardı sızladı ama ağlama isteğimi bastırdım. Sımsıkı yumdum gözlerimi. Dişimi alt dudağıma geçirip göğsümdeki acının dışarı çıkma yolunu kapattım. Serum kablosunun takılı olduğu sol elimle Aras'ın ense köklerindeki siyah saçlarını okşarken "İyiyim." diyerek yalan söyledim. Sesim titremedi. Zorlanmadım. Tek seferde iyiyim diyerek yalan söyledim. Her zamanki gibi yine hislerim hakkında yalan söyledim.
Aras'ın kolları yavaşça belimden çözülüp hafifçe benden ayrılınca göz göze geldik. Benim aksime onun gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakmak sanki ona bir şeyler hatırlıyordu. Hatırladıkları ona işkence ediyormuş gibi büyük bir ıstırapla bakıyordu.
Gözleri yüzümün her bir noktasında gezindi. Bana bakınca her ne görüyorsa biraz daha yandı canı. Elleri yavaşça uzanıp yüzümü kavrayınca ağlamamak için daha da sıktım kendimi. Yüreğimi dağlayan kor bir alev yokmuş gibi ifadesiz ve duygusuz baktım ona.
Aras bir süre konuşmadan gözlerimin içine baktı. "Bir daha gözlerini göremeyeceğim sandım." diye fısıldadı. kendimi gülümsemeye zorladım. Sırf onun için. Sırf benim yüzümden daha fazla acı çekmemesi için ciğerimdeki yangına rağmen gülümsedim. "İyiyim Aras." dedim yine. Söyleyecek başka bir yalan gelmiyordu aklıma. Diyecek hiç bir sözüm, yapacak hiç bir açıklamam yoktu. Yaşıyordum işte. Onca şeye rağmen, avuçlarımdaki kanlara rağmen hala yaşıyordum.
Aras bana baktı. Acıyla gözlerini yumup "Yine yapıyorsun..." diye fısıldadı. Yutkundum ve bakışlarımı kaçırdım. O söylememişti ama kastettiği şeyi anlamıştım. İyi olduğuma inanmamıştı. İyiyim diye yalan söylememe dayanamıyordu. Gözlerimin ardına sakladığım acıyı görüyor ve benim yerime bana ağlıyordu çünkü ben kendim için hiç ağlamamıştım.
Tam bu esnada odanın kapısı güm diye açıldı. Çıkan sesten ötürü olduğum yerde korkuyla sıçradım. Göz ucuyla Aras farketti mi diye baktım ama bana değil kapıdan gelen kişiye bakıyordu. Başımı çevirip bende baktığımda gördüğüm kişiyle kalbim tekrar özlemle kavruldu.
"Nerede bizim felaket tellalı?" diyen Mert'in bakışları Aras'ın arkasındaki beni gördü. Aras onun gelişiyle yavaşça sedyeden kalkıp sandalyesine geri oturduğunda Mert koşarak geldi ve bir anda beni kollarının arasına aldı. Bekletmeden bende ona sarıldığımda gözlerim bana ağlamak için yalvarıyordu ama izin vermiyordum. Ağlama ihtimalimi engelleyebilmek için yumdum gözlerimi. Mert'e sarılıyor olmak bana Kuzey'in yokluğunu hatırlattı. O neredeydi? Bilerek mi gelmemişti yoksa haberi yok muydu burada olduğumdan? Defne'yi de hiç görmemiştim. Kuzey belki bilerek gelmemiş olabilirdi ama Defne'nin böyle bir şey yapacağını zannetmiyordum. Haberleri olmayabilirdi.
Yine de Kuzey'in yokluğu canımı çok yaktı. Şu an burada olsa, geçti kardeşim diyerek Mert gibi o da bana sarılsa hemen inanırım gibi geliyordu. Geçmemiş olduğunu bildiğim halde o söylese inanırım gibi geliyordu ama söylemezdi. Ölsem de affetmezdi öyle demişti. Bana sarılmazdı. Benim yüzüme bile bakmazdı. Hiç bakmamıştı zaten. Benim gerçek kişiliğimi bilen kimse dönüp tekrar bakmıyordu yüzüme. Bu düşüncelerle genzim sızlayınca akmak üzere olan burnumu sertçe içime çektim. Mert bunu fark edince başını omuzumdan çekip bana döndü. "Bana bak kızım. Üstümde ki kazağı yeni aldım sümüklerini sürersen yolarım seni." dedi titreyen sesiyle. Beni neşelendirmek için espri yapıyordu ama şu an ağlamamak için kendisini tuttuğunu biliyordum.
Hafifçe kıkırdayıp burnumu sertçe yaslandığım omuzuna sürtünce Mert "HÖST LAN!" diye bağırdı. Benden uzaklaştığı sırada sinsi sinsi baktım ona. Mert bir benim sahte sinsi sırıtmama, birde burnumu sürdüğüm omuzuna baktı. Çatık kaşlarıyla bana döndü ama yüzümde her ne gördüyse sertçe yutkunarak bakışlarını kaçırdı. Sanki yüzümde bir şey varmış ve bakmak canını yakıyormuş gibi bakışlarını kaçırdı.
Mert'in bu halini gördükten sonra göz ucuyla Aras'a baktığımda onun zaten beni izlediğini gördüm. Gözleri üzerimdeydi ve o da Mert gibi çok tuhaf bakıyordu. Yüzüme bakmak onun da canını yakıyordu ama bunun yanı sıra onun gözlerinde suçlulukta vardı.
Yutkundum ve yine gülümsemeye zorladım kendimi. "İyiyim ben." dedim ikisine de yönelik. Ama bakışları değişmedi. Aras yavaşça başını eğerken Mert kaçırdığı bakışlarını bana geri döndürdü. Sulanan gözleriyle karşılaşınca dumura uğradım.
"Mahvolduk kızım." dedi Mert titreyen bir sesle. Artık o da işi espriye vuramıyordu. "Sürümüzün başı olmadan biz dağıldık, parçalandık, mahvolduk."
Mert'ten gelen bu itirafla gözlerimin ardı sızladı. Biraz daha bu şekilde konuşursa ağlamaya başlardım ama ağlamak istemiyordum. Hele onların önünde hiç ağlamak istemiyordum. Dumura uğrayan ifademi düzeltip gülümsedim. Elimle Mert'in omuzuna vurup onu iteklerken "Sürünün başı olduğumu nihayet kabul ettin bakıyorum." dedim.
Mert bana cevap vermedi. İçli içli bakmaya devam etti. Aras'a baktım ve onu da Mert'ten farklı bir halde görmedim. Gülmenin onları ikna etmeyeceğini anlayınca zar zor yaptığım tebessümüm kırıldı. Yutkundum ve konuyu değiştirmek için "Defne nerede?" dedim. Aslında Kuzey'i de merak ediyordum ama adını geçirmedim. Çünkü eğer bilerek buraya gelmediyse bunu öğrenmek istediğimi sanmıyordum.
"Ona ve Kuzey'e henüz haber vermedik." dedi Aras. Başını hafifçe sol omuzuna yatırıp "Sen uyanmadan haber vermedik. İstersen arayabilirim."
Aras yine ben konuşmasam bile hissettiklerimi çözmüştü. Kuzey'i de sormak istediğimi anlamıştı ve direkt açıklama yapmıştı. Başımı hızlı hızlı iki yana sallayıp "Arama şimdilik." dedim. Kuzey ve Defne'nin beni bu halde görmesini istemiyordum. Bu şekilde Aras ve Mert'in karşısında olmak bile yeterince canımı sıkıyordu. Kendimi bir nebze olsun toparlamadan onların karşısına çıkmak istemiyordum.
Ve birazda yüzleşmekten kaçıyordum...
O an dank etti. "Ne zamandır uyuyorum ben?" diye sordum ikisine yönelik. Aras gözlerini kaçırırken Mert "24 saattir." diye cevap verdi.
Şaşırdığım için kaşlarımı kaldırdım. Tam tamına yirmi dört saat uyumuştum. O cehennemden çıkalı yirmi dört saat olmuştu. Yaşanan her şey yirmi dört saat geride kalmıştı. Tam tamına yirmi dört saat. Yirmi dört saat boyunca hiç bir şey olmamış gibi uyumuştum.
Gözlerim kendi irademden bağımsız bir şekilde ellerime kaydı. Avuç içerime baktım. Tırnaklarımı kendi derime saplayarak açtığım yaralar vardı ama kan yoktu. Hepsi temizlenmişti. Tırnaklarım özenle kesilmişti. Ben uyurken birileri benimle ilgilenmişti. Yirmi dört saat her şeyi unutmak için yeterli bir süre miydi? Öyle olmalıydı. Artık orada değildim. Aşmalıydım. Evet evet aşmam lazımdı. Hem biraz abartmıyor muydum? Bu herkesin başına gelebilirdi. Kendimi acınacak duruma sokmama gerek yoktu. Bu kadar büyütmeye gerek yoktu. Düşünmemeliydim. Hatta hemen şimdi gözlerimi ellerimden çekmeliydim çünkü Aras ve Mert bana bakıyordu. Tuhaf davranışlarımla onları endişelendiyordum. Böyle yapmamalıydım. Kendimi acınacak konuma sokmamalıydım. Ama gözlerimi hala çekemiyordum. Hatta bırak başka yere bakmayı kırpamıyordum bile. Hadi ama bunlar benim gözlerim... İstediğim zaman başka bir yere bakabilmeliydim ama olmuyordu. Niye olmuyordu?
"Gece..." dediğini duydum birinin. Sanırım bu konuşan Aras'tı. Hemen şimdi ona bakmalı ve gülümsemeliydim. İçini rahatlatmak için yine iyiyim demeliydim. Bu yalanı gerçek olana kadar tekrar etmeliydim. Kendim iyi hissetmiyor olabilirdim ama bu bana Aras'a vicdan yükü olma hakkını vermezdi. Bir şeyler yapmalıydım.
Ona bakmaya çalıştım ama gözlerimi oynatamıyordum. Donuk bir şekilde ellerime bakmaya devam ediyordum. Kırpamamaktan ötürü artık göz pınarlarım yanmaya başlamıştı. Tamam. Bakışlarımı oynatamıyordum ama en azından cevap vermeliydim. Bunu yapmalıydım.
Aras daha yüksek sesle "Gece!" dediği anda başka bir ses daha doldu odaya. Yine biri sertçe kapıyı açmıştı ve ben ürkerek yerimden sıçramıştım. Bu sayede gözlerimi nihayet ellerimden çekebilmiştim ama kalbim duyduğum sesin etkisiyle olması gerekenden fazla hızlı atıyordu. Hadi ama niye böyle oluyodu ki? Alt tarafı kapıydı yani gerçektende abartıyordum.
Zar zor bakışlarımı Aras'a çevirdiğimde gerilen çenesiyle karşılaştım. Anlamıştı. Yine anlamıştı. Bende bir tuhaflık olduğunu anlamıştı. Kapı sesine ürktüğümü de görmüştü. Her şeyi görüyordu. Niye bu kadar dikkatli bakıyordu ki? Ya ellerimi de görürse? Artık kan yoktu ama ya o diğer sakladıklarımı gördüğü gibi ellerime bakınca yaptıklarımı görürse? Ya benden nefret ederse?
Kalbim daha hızlı atmaya başladığında silkelendim. İyice kafayı yemiştim. Sağlıklı düşünemiyordum. Kafamda kuruyordum. Kimse kimsenin eline bakarak katil olup olmadığını anlayamazdı. Ben söylemeden anlayamazdı. Anlamamalıydı. Anlamayacaktı da. Buna izin vermeyecektim.
Nihayet düşüncelerimden sıyrılıp az önce açılan kapıya bakabildiğimde sırasıyla odaya giren Elena, Arin, Araf ve Çağıl'la karşılaştım. Ufuk yoktu.
Diğer üçünün tuhaf bakışlarının aksine Elena beni görünce gülümsedi. Koşarak yanıma geldi ve Mert'i "Çekil!" diyerek sertçe iteklediğinde Mert homurdanarak sedyeden kalktı. Yerini Elena aldı ve ahtapot kollarını anında boynuma dolayıp beni göğsüne çekti. İlk defa rahatsız olmadım ve bende ona sarıldım.
"İyi olmana çok sevindim." diye fısıldadı Elena sıkı sıkı bana sarılırken. Ses tonundaki sıcaklığı hissetmemek mümkün değildi. Öyle çok bir samimiyetimiz olduğu söylenemezdi ama Elena benim yaşadığıma gerçekten de mutlu olmuş gibiydi. Bilse nasıl biri olduğumu mutlu olmazdı ama. Bilse gerçekleri bakmazdı o da bana.
Sarılmasına karşılık verirken "İyiyim." dedim yine. Sabahtan beri aynı kelimeyi tekrar ediyordum zaten. Belki söyleye söyleye manifest yapardım ve gerçekten de iyi olurdum diye umuyordum.
Elena yavaşça benden uzaklaştığında bakışlarım diğerlerine döndü. Araf robot bakışlarını bozmadan bana hafifçe baş selamı verdi. Sanırım bu onun dilinde iyi olduğuna sevindim demekti. Gülümsedim ve aynı şekilde ona minik bir baş selamıyla karşılık verdim. Bu sefer Çağıl'a baktığımda onun yüzünde ne demesi gerektiğini bilmeyen bir ifade gördüm. Elena gibi o da bana gülümsüyordu ama ağzını açmaya pekte cesaret edemiyordu.
En sonunda Arin'le göz göze geldiğimizde ona bakmak bana Ufuk'un yokluğunu hatırlattı. Arin'de sanki bana bakınca Ufuk'u hatırlıyor gibiydi. Çünkü o gün sadece ikimiz vurulmuştuk. Ben kendimi, Arin Ufuk'u vurmuştu. Ben yaşamıştım ama Ufuk ölmüştü. Arin'in elindeki silahtan çıkan bir kurşunla ölmüştü. Kız kim bilir ne haldeydi de buz gibi bakan gözleriyle acısını saklıyordu.
Arin hafifçe boğazını temizleyerek bakışmamızı böldü. "Geçmiş olsun." dediğinde hemen ardından gelecek şeyi anladım. Şimdi rapor verme zamanıydı. Olan biteni anlatmam lazımdı. Kalbim yine korkuyla atmaya başladı. Hazır değildim. Hemde hiç hazır değildim. Ne bana yapılanı ne de benim yaptıklarımı anlatacak cesaretim yoktu.
Arin tüm korkularımı gözlerimde görmüş gibi diğerlerine dönüp "Bizi yalnız bırakır mısınız?" dedi. Çağıl, Araf ve Elena sorgulamadan odadan çıkarken Mert ve Aras Arin'e bakmadı bile. Arin onların gitmeye yeltenmediğini görünce "Sizde." diyerek tekrar etmek zorunda kaldı.
Mert sıkıntıyla iç çekti. Aras'a dönüp "Aras gel hadi." dedi ama Aras ona da bakmıyordu. Sadece bana bakıyordu. Baktıkça kasılıyor, vicdan azabı çekiyordu.
Ona dönüp gülümsedim. Elimi kaldırıp beş parmağımı açarak "Bize beş dakika versen olur mu?" dedim gülümsemeye devam ederken. Gülmek bile canımı yakıyordu ama başka çarem yoktu. Aras'ı iyi olduğuma inandırmam lazımdı. Onu benim yüzümden çektiği bu vicdan azabından kurtarmam lazımdı.
Aras'ın bakışları yüzümden çekilip açtığım elime döndü. O öyle bakınca yine korkuyla dolup taştım ve hızlıca avcumu kapattım. Böylece Aras tekrar yüzüme bakmak zorunda kaldı. Gitmek istemediği her halinden belliydi ama benim ricamı da geri çevirmezdi. Yavaşça sandalyesinden kalkarken "Beş dakikaya geri dönerim." dedi. Gitmeden önce sedyeye yaklaştı. Eğilip dudaklarını saçlarıma bastırdığında acıyla gözlerimi yumdum. Başıma hafif bir öpücük kondurduktan sonra geri çekilip kapıya döndü.
Mert Aras'a bakıyordu ama Aras ona bakmadan ilerleyip odadan çıktı. Mert kısa bir an arkasından baktıktan sonra başını eğip o da peşinden gitti. Bu halleri gözümden kaçmamıştı. Belli etmemeye çalışsalarda bir problem olduğu ortadaydı. Aras Mert'e tavırlı gibiydi ama sebebini anlayamıyordum. İkisinin arasının bozuk olduğunu daha önce hiç görmemiştim.
Mert kapıyı kapatacağı esnada beyaz önlüklü bir kadın onu durdurdu ve içeri girdi. Önce bana bakıp "Geçmiş olsun." dedi gülümseyerek. Kim olduğunu bilmediğim için sorgulayan gözlerle Arin'e baktığımda Arin zaten onun gelmesini bekliyormuş gibiydi. Bana dönüp "Doktorun Büşra Çetin. Seninle o ilgilendi." dediğinde kim olduğunu anlamıştım.
Büşra hanım yine gülümsedi. "Size durumunuz hakkında bilgi vermeye geldim Gece hanım." dedi. Elinde tuttuğu dosyanın kapağını açıp sonuçlarımı inceledikten sonra "Burnunuzda kırık var." dedi. "Ayrıca birkaç kaburganızda da kırık saptadık. Vücudunuzun çeşitli bölgelerinde yaygın morluk ve yumuşak doku zedelenmeleri bulunuyor. İç kanamanız vardı ama şu an kontrol altında. Sol kolunuzdaki yara temizlendi ve kanama kontrol altına alındı. Ağrınız olması normal; bunun için size ağrı kesici tedavi veriyoruz. Geçirdiğiniz ateşli silah yaralanmasından sonra kalbinizi ayrıntılı olarak değerlendirdik. Şu an için kalbinizde ciddi bir yapısal sorun veya hayati tehlike oluşturan bir hasar görmüyoruz. Ancak kalp travmalarından ötürü bir süre ritim düzensizlikleri, göğüs ağrısı ve eforla çabuk yorulma görülebilir." Bakışlarını dosyadan çekip tekrar bana yöneltti. "Önümüzdeki günlerde dinlenmeniz gerekecek. Kırıkların ve diğer yaralanmaların iyileşme sürecini takip edeceğiz. İyileşme sürecinde vücudunuzu zorlamamanızı, ağır fiziksel aktivitelerden kaçınmanızı ve vereceğim ilaçları düzenli kullanmanızı istiyorum. Herhangi bir nefes darlığı, artan ağrı veya farklı bir şikayetiniz olursa mutlaka görüşmeye gelmelisiniz. Beslenmenize ve uykunuza da dikkat etmeyi unutmayın."
Söylediklerini dikkatle dinledim. Anladığım tek şeyse üstümden geçtikleri ve bir süre ağrılarla mücadele edecek oluşumdu. Kalbimde bir sorun olmamasına sevinmiştim. Büşra hanıma gülümseyerek "Teşekkürler." dediğimde o da bana gülümsedi. "Geçmiş olsun tekrardan." dedikten sonra Arin'e döndü. Arin ona başıyla selam verip "Teşekkürler Büşra." dedi. Büşra hanım "Görevimiz." dedikten sonra arkasını dönüp odadan çıktı ve kapıyı kapattı.
O gittikten sonra Arin'le göz göze geldik. Yanıma doğru yürüdü ve az önce Aras'ın olduğu sandalyeye oturdu. Korkuyla ona bakıyor ve soracağı sorulara ne cevap vereceğimi düşünüyordum.
Arin'in beni hep ürküten soğuk bakışları gitmiş yerini mahçup bir ifade almıştı. "Gece..." dedi sıkıntılı bir şekilde. "Normalde uyandığın anda seninle konuşmam ve bu bir ay içerisinde neler olduğunu raporlamam gerekir ama buna hazır olduğunu düşünmüyorum."
Sessizce Arin'i dinliyordum. Normalde hiç sorun değil veririm rapor diyip onu zor durumda bırakmazdım ama bunu yapacak cesaretim yoktu. Arin haklıydı. Hazır değildim. Her şey çok tazeyken ve daha iç dünyamda yaşananları sindirememişken konuşarak tekrar hatırlamak istemiyordum. Mümkünse evime gitmek ve kimseyi görmemek istiyordum ama böyle bir imkanım yoktu. Kendimi odaya kapatamazdım çünkü hesap vermem gereken çok kişi vardı.
Arin bir şey söylememi bekledi sanırım ama sessizliğimi sürdürünce devam etti. "Bir kaç gün bu işi erteleyebilirim ama en kısa zamanda kendini hazırlamanı istiyorum"
Başımı salladıktan sonra "Neler oldu Arin? Beni nasıl buldunuz?" diye sordum.
"Nazlı'yı Aras ve Mert'e ulaşmaları için görevlendirmişsin. Planın işe yaradı." dedi Arin. "Çocuklar polise, oradanda Aras ve Mert'e ulaştılar. Nazlı sayesinde güzergah dedikleri yeri bulduk. Sonrasını da biliyorsun zaten. Orayı bastığımızda çıkan çatışmada çoğu kişi öldü ama Murat Akar ölenlerin arasında değildi. Belli ki kaçmış ama fazla uzaklaşamaz. Ülkenin dört bir yanında aranıyor. Yurt dışına çıkış yasağı var. Yakalandığı anda buraya getirilecek ve yaptığı her şeyin hesabını verecek."
Öfkeyle kasıldım. Kaçmıştı. Yaptığı onca şeyden sonra kayıplara karışmıştı. Ben burada vicdan azabından doğru düzgün nefes alamazken o piç kim bilir hangi cehennemde ne pisliklerin peşindeydi.
"Sevkiyat peki?" dedim bu sefer. Bana ulaştıklarına göre telefonada ulaşmış olmalılardı. Ve telefona çektiğim videoda sevkiyattanda bahsetmiştim.
Arin bu sefer bana gülümsedi. "Sınır dışına çıkamadan gemiyi durduk. Tüm uyuşturuculara el konuldu. Laboratuvarda inceleniyorlar. Gemideki herkes yakalandı. Şu an hücredeler. Çok geçmeden yaptıkları pislikleri itiraf edeceklerdir. Kuratrdığın çocuklarda çok iyi hepsi güvende. Güneş şirketinin yurtları kapatıldı. Tüm çocuklar devlet korumasına alındı. Şirket şu anda hem sevkiyat hem de yurtların hesabını basına açıklamakla meşgul. Yakında tamamen suçları kanıtlanınca iflas edecekler. Sayende her şey yoluna girdi yani endişelenmene gerek yok."
Duyduklarımdan sonra derin bir nefes aldım. Planım işe yaramıştı. Her şey yoluna girmişti. Bunun için bedel ödemiştim. Çok büyük bir bedel. Baş edemeyeceğim kadar ağır bir bedel. Ama bir yolunu bulurdum. Hep bulmuştum. Kendimi hep bir şekilde kurtarmıştım. Yine öyle yapacak bu olanlardanda kurtulacaktım. Bunu da aşacaktım.
Aşardım değil mi?
Aklıma gelen detayla yine panikledim. "Arin..."
"Efendim."
Boğazım yine kuruduğu için konuşmadan önce yutkunmam gerekti. "Arin Duru diye bir kız vardı. Kim olduğunu bilmiyorum ama beni bulduğunuz yerde o da vardı. Bana yardım etti. O olmasa şu an burada olamazdım. Çocukları beraber çıkarmıştık. Başı belada olabilir. Murat denilen o piç kızın bana yardım ettiğini öğrenirse onu hayatta bırakmaz. Onu bulamamız lazım."
"Sakin ol." dedi Arin. "Kızın soyadı ne?"
Başımı iki yana sallarken "Bilmiyorum." dedim. "Ona dair hiç bir şey bilmiyorum. Onu da kurtarmak istedim. Benimle gel dedim ama gelemem dedi. Sürekli yakalanırsak çok kötü şeyler olacağını söylüyordu. Şerefsizler kıza ne yaptıysa çok korkuyordu. Gerçi korkmakta biraz haklıydı ama konumuz bu değil. Onu bir şekilde bulmalıyız."
"Tamam." dedi Arin dingin bir sesle. "Şöyle yapalım sen şimdi bir sakinleş yemek ye. Ondan sonra kızın robot resmini çizdirir arama emri çıkarırız."
Arin'in bir abla gibi beni teselli edip çözüm bulması içimi biraz rahatlatmıştı. Göz ucuyla kolumdaki seruma baktım. "Sağlık raporlarımı kimler biliyor?" dedim utana sıkıla.
Arin kimi kastettiğimi anladı. "Senin onayın olmadan raporların kimseye gösterilmez Gece. O yüzden detaylı durumundan haberleri yok ama halinde ortada." diyerek açıkladığında ben hala kolumdaki seruma bakıyordum. Kısa bir sessizlik sonrası Arin "Gece..." diyince bakışlarım ona döndü. Buruk bir tebessümle eşliğinde "Aras senin için çok endişelendi." dedi.
Gözlerim istemsizce kapıya yöneldiğinde kapının üstündeki camdan yansıması görünen Aras'la karşılaştım. Koridorda volta atıyor ve muhtemelen beş dakikanın dolmasını bekliyordu. "Tahmin edebiliyorum." dedim oraya bakmaya devam ederken
Arin'in bakışlarıda kapıya döndü. Bir kaç saniyelik sessizlik sonrası "Onun kıymetini bilmelisin Gece." dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Arin'se bana bakmıyordu. Neden bir anda böyle konuştuğunu anlamadığım için "Ne demek istiyorsun?" diye sordum.
Arin başını eğdi. "Sana çok değer veriyor Gece. Bu hafife alınıp görmezden gelinebilecek bir şey değil. Kıymetini bilmen lazım."
Yutkundum ve "Bende ona değer veriyorum zaten." dedim kendimi savunmak adına.
Arin acıyla gözlerini yumdu. "Veriyorsun ama sen hiç göstermiyorsun Gece. Sevgini içinde yaşıyorsun. Aras'a bunu yapma. Hala bir şeylerin kıymeti varken duygularınızı tüketme. Seviyorsan söyle çünkü değer vaktinde bilinmeli." Bakışları usulca eğdiği yerden bana çevirilince gözlerinde saf acı gördüm. "Mezar ne anlasın çiçekten?"
Arin'in sözleri içimde bir yere otururken tekrar yutkunmam gerekti. Çünkü fark etmiştim. Arin'in kendi hikayesinin görmezden gelinen kızı olduğunu fark etmiştim. Bana bunları söylerken empati kurduğu kişi ben değil Aras'tı.
Derin bir nefes alıp arkama yaslandığım esnada kapı yumuşak bir şekilde çalındı. Hemen ardından çok yavaş bir şekilde açıldı ve Aras başını içeri uzattı. Gözleri Arin'e hiç değmeden direkt beni bulduğunda "Beş dakika doldu." dedi.
Arin'in bakışları Aras'ın gelişiyle birlikte her zamanki soğukluklarına büründü. Oturduğu sandalyeden kalkarken "Bitti zaten konuşmamız." dedi. Aras bu sefer ona baktığında ne konuştuğumuzu deli gibi merak ettiğini bakışlarından anladım. Ama her zamanki gibi anlayışlı davrandı ve sormadı. O içeri girerken Arin bana geçmiş olsun dileyip odadan çıktı. Böylece Aras'la baş başa kaldık.
Aras ilerleyip yanımdaki sandalyeye oturduktan sonra uzandı ve serum kablosunun bağlı olduğu sol elimi tuttu. Ona baktığımda bana değil elime baktığını gördüm. Elimi ters çevirip avucumu açtığı esnada korkuyla dolup taştım. Panik içinde elimi geri çekmeye çalıştım ama izin vermeyip daha sıkı tuttu. Kalbim yine çok hızlı atmaya başlayınca canım yandı. Aras anlamıştı. Nasıl yapmıştı bilmiyorum ama elime bakıp katil olduğumu anlamıştı.
"Aras ben-" diyerek kendimi açıklamaya çalışacakken Aras'ın baş parmağını avuç içimde hissettim. Elime baktığımda kendi tırnaklarımla keserek kanattığım kabuk bağlayan yaraları okşadığını gördüm. Bunu görünce derin bir nefes alıp sakinleştim. Anlamamıştı. Zaten elime bakarak anlayamazdı ki? Ben niye böyle saçma şeyleri kafamda kuruyordum?
Aras'ın baş parmağı avuç içimde gezinirken "O kadar çok şey sormak istiyorum ki..." dedi. Yüzüme bakmıyordu. Hatta sanki bakamıyordu. Oysa ona bakamaması gereken kişi ben olmalıydım. Yaptıklarımdan sonra elime dokunarak kendisini kirletmesine engel olmalıydım ama yapmıyordum. Elimi çekmiyordum. Bencilin tekiydim çünkü. Onca şeyden sonra bile hala nefes alabiliyordum.
Aras avucumdaki yaralara içi gidiyormuş gibi bakmaya devam ederken "Kendimi tutuyorum ama çok fazla şey sormak istiyorum." diye devam etiti. "Elini kanatacak kadar kendini kasmana ve kapı sesine ürkmene sebep olacak kadar ne yaptıklarını çok merak ediyorum. Seni bulduğumuzda ki halinden bahsetmiyorum bile. Hepsini merak ediyorum. Öğrenmek, hesap sormak istiyorum." Bakışları elimden çekilip bana döndüğünde yine gözlerim yanmaya başladı ama ağlamama izin vermedim.
Aras yüzüme baktı. Aynaya hiç bakmadığım için yüzümün halini bilmiyordum ama yara bere içinde olduğuma emindim. Aras'ta zaten o yaralara bakıyor dişlerini sıkıyordu. "Ama biliyorum ki yine anlatmayıp içine atacaksın. Bu yüzden zorlamayacağım Gece. Sen ne zaman istersen o zaman konuşacağız. İstemezsen hiç konuşmayacağız ama ne olursa olsun birlikte kalacağız. Bu olan biten ne varsa birlikte aşacağız. Benden daha fazla kaçmayacaksın. Bu saatten sonra kaçsan bile ben bırakmam seni orası ayrı."
Sessizce Aras'a bakarken söyledikleri karşısında donakalmıştım. Eskiden olsa laf sokar ya da işi espriye vurarak konuyu kaynatırdım ama şu an ne öyle bir ortam vardı ne de Aras dediklerinde haksızdı. Artık aramızdaki duygular inkar edemeyeceğim kadar ortadaydı.
Ve kendimi vurmadan önce onun dudaklarına ilk ben yapışmıştım.
Bir ay önce ölmeme saniyeler kala ona ilanı aşk yapan benken daha fazla istesemde inkar edemezdim. Aras o günü hatırlamak istemediği için konusunu açmıyordu ama durum buydu. Duygularımdan kaçacak deliğim kalmamıştı. Zaten bunca derdimin arasında birde aşk meşk işlerine kafa patlatıp kendimi yoramazdım. Sıra ona gelene kadar düşünüp aşmam gereken çok şey vardı. Şu anda Aras'tan uzak durmak istemiyordum. Soru sormayacak olmasını bilmekte içimi çok rahatlatmıştı çünkü yapacak hiç bir açıklamam yoktu. Yaptıklarımı itiraf etmeye cesaretim yoktu.
Aras cevap bekler gibi yüzüme bakıyordu. Kısık bir sesle "Tamam." diye mırıldandım.
Aras'ın ciddi ifadesi dumura uğrarken. "Tamam?" dedi teyit etmek ister gibi. Onu bu şekilde görmek istemsizce gülmeme sebep oldu. "Basbaya tamam." diye tekrar ettim.
Aras daha da şaşırdı. "Bu kadar çabuk kabul etmeni beklemiyordum." dediğinde bu saf haline kıkırdadım. İnatçı kişiliğime ne kadar alıştıysa uslu uslu kabullenmemi sindirememişti.
Benim gülmemle birlikte Aras'ın da yüzü güldü. Onun gülümsemesini görmek ne kadar özlediğimi bir kere daha fark etmeme sebep oldu. Daha önce hiç yüzüne karşı söylememiştim ama Aras'ın gülüşü hep hoşuma giderdi. Sekiz yıl boyuca nasıl bu gülüşe bakmamayı nasıl başardığımı bilmiyordum ama şu an gözümü alamıyordum.
Gerçi sekiz yıl içerisinde de gizli gizli bakıyordum orası ayrı.
Kapı tekrar çalındığında ikimizinde bakışları oraya döndü. Beyaz önlüklü başka bir kadın elindeki tekerlekli tepsilerle içeri girdi. Yavaşça bize doğru yaklaşırken "Doktorunuz yemek yemenizi söyledi Gece hanım." dedi.
Ben cevap veremeden "Aynen öyle. Biz alalım onları." dedi Aras oturduğu sandalyeden ayaklanırken. Kadın tepsileri Aras'a doğru sürüp geçmiş olsun dedikten sonra odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Aras tepsilerden birini bana doğru sürerken ben doğrulmak için sedyeden destek almaya çalıştım. Ama hareket etmemle birlikte belime şiddetli bir ağrı saplandı. Aras'a belli etmemek için dudaklarımı bastırarak iniltimi içimde tuttum ama o çoktan fark etmişti çünkü bakışlarını bir saniye olsun üstümden çekmiyordu.
Gözlerimi kaçırdım çünkü yediğim dayaktan ötürü bedenimdeki hasardan haberi yoktu. Görünür yerleri biliyordu ama vücudumdakilerden haberi yoktu. Öğrenmesinide istemiyordum. Bildiği kadarıyla bile benim yüzümden yeterince acı çekiyordu. Daha fazla ona vicdan yükü yüklemek istemiyordum.
Aras tepsiyi bırakıp bana doğru geldi. Sedyedeki bir tuşa basarak yatak modunu dikleştirdi. Nazikçe elleri belime yerleşip doğrulmama yardımcı olurken gözlerimi kaçırmaya devam ediyordum. "Ben doğruluyordum aslında..." dedim istemsizce. Kendi kendime yetebilmek alışkanlık olduğu için şu anda tüm ilgisinin üzerimde olması tuhaf hissettiriyordu.
Aras bana dik dik bakıp "Bu ben her şeyi hallederim huyunu da bırakıyorsun." dedi ellerini belimden çekerken. Bu sefer bende ona dik dik baktım. "Seninde iyice bir tarafların kalktı bakıyorum. Bir kere tamam dedik diye alışma şart koşmaya ben ele avuca sığmam he." diyerek kafa tuttum.
Aras isyanımı yandan bir sırıtışla karşıladı. "Terslemelerini bile özlemişim." dediğinde tüm dikkatim dağıldığı için cevap bulamadım. Aras'ta bundan faydalandı ve "Hadi yemeğini ye." Diyip tepsilerden birini önüme sürdü.
Bakışlarımla diğer tepsiyi işaret edip "Sen de ye." Dedim. Ben ne kadar bitmiş durumdaysam o da hiç iyi değildi. Farkında değilim sanıyordu ama uykusuzluktan morarmış göz altları ve zayıflaması dikkatimden kaçmamıştı. Yokluğumda kendine nasıl eziyet ettiyse artık bedeni çökmüştü.
Aras tepsisini önüne çekip sandalyesine oturunca benimde gözlerim önümdeki tepsiye döndü. Daha tepsideki yemekleri incelemeye fırsatım olmadan tam önümde duran mercimek çorbasıyla karşılaşınca bedenim kaskatı kesildi.
Sakin ol Gece. O sadece bir çorba. Artık orada değilsin. Çorbanın içinde zehir yok. Kimse sana içinde Fesx olan bir çorba getirmedi. Hayatının sonuna kadar bu korkuyla yaşayamazsın. Bu travmayı aşman lazım. Ve en önemlisi Aras'a hiç bir şey belli etmemen lazım.
Göz ucuyla Aras'a baktığımda kaşığını eline almış beni beklediğini gördüm. Ben yemeden yemeye başlamayacaktı. Yutkundum ve hiç bir şey belli etmemek için titreyen elimle kaşığımı kavradım. Midem anlamsız bir şekilde bulanmaya başlamıştı. Ne çorba içmek ne de yemek yemek istemiyordum ama başka çarem yoktu. Aras ne kadar soru sormayacağım demiş olsa da kendimi aç bırakmama izin vermezdi. Bende ona neden yemek istemediğimi açıklayamazdım. Mecbur her zamanki gibi hiç bir şey yok rolümü yapacaktım.
Kendimi oldukça zorlayarak kaşığıma çorba doldurup ağzıma götürdüm. Kuruyan boğazımdan geçen çorba beni rahatlatmak yerine dahada midemin bulanmasına neden oldu. Bakışlarımı kaşıktan kaseye çevirdim. Ne kadar çok çorba vardı öyle? Hepsini değilde dikkat çekmeyecek kadarını içsem yeter miydi? Yetmek zorundaydı çünkü istesem bile bu bulantıyla tamamını bitiremezdim.
Ayrıca şansıma tüküreyim mercimekten başka çorba yok muydu?
Tekrar kaşığımı çorbaya daldırdım. Elim o kadar çok titriyordu ki çorbayı dökmemek için ekstra çaba sarf etmem gerekiyordu. İkinci kaşıkta boğazımdan geçince öğürme isteği ile dolup taştım ama bunu da bastırdım.
Gözlerimi kapatıp içimden kendimi telkin etmeye başladım. Bu esnada üçüncü kaşığımı da doldurdum. Gözlerimi açtım ve dudaklarıma götüreceğim kaşığa baktım ama elim havada kaldı.
Çorba gitmişti. Kaşığımda olan şey çorba değil koyu kırmızı bir sıvıydı. O kadar çoktu ki kaşıktan süzülerek kaseye damlıyordu. Bunun kan olduğunu anlamam uzun sürmedi. Gözlerim kocaman açıldı ve kâseye baktım. Onunda kaşığım gibi kanla dolu olduğunu görünce titreyen elimdeki kaşık kasenin içine düştü. Çıkan metal sesiyle eş zamanlı olarak Aras'ın bakışları bana döndüğünde "Gece-" demeye yeltendi ama ben onu duyamıyordum. Kaseye düşen kaşık çorba kasesindeki kanın üstüme sıçramasına sebep olmuştu.
"Hayır..." diye fısıldadım üstüme sıçrayan kana bakarken. Kan vardı. Çok kan vardı. Ne ara bu kadar kan sıçramıştı? Bakışlarım üzerimden çekilip ellerime döndü. Avuçlarımda da kan vardı. Beni patlatan şeyde bu oldu. Büyük bir çığlık firar etti dudaklarımdan. Aras yerinden ayaklanmış yanı başımda duruyordu ama onu görmekte duymakta istemiyordum. Kontrolsüz bir şekilde çığlık atarken iyiymiş rolü yapmayı tamamen unutmuştum.
Var gücümle önümdeki tepsiyi ittim. Tekerlekli olduğu için tepsi hemen benden uzaklaştı ve kapıya doğru sürüklendi. Tepsi benden uzaklaşsa bile kanlar hala buradaydı. Üzerimde, ellerimde, uzandığım sedyede... Her yerdeydi. Her yerdeydi ve ben kusmak istiyordum.
Boğazıma doğru yükselen öğürme isteğini daha fazla bastıramadım. Aras'ın engel olmasına fırsat kalmdan kolumdaki serumu sertçe söktüm. Aras "Gece!" diyerek beni durdurmaya çalıştı ama "BIRAK!" diye bağırıp onu da kendimden uzaklaştırdım. Dizlerime kadar örtülü olan çarşafı tepinerek üstümden attım. Can havliyle yataktan kalkıp odadaki tuvalete doğru koşacakken ayaklanmamla birlikte zemin sarsıldı. Bedenimi taşıyamayıp titreyerek dizlerimin ve ellerimin üstünde yere düştüm. Düşüşümün etkisiyle daha fazla tutamadığım kusma isteği dışarı çıktı. Öğürerek yere kusmaya başladığımda birinin saçlarımı tuttuğunu hissettim. Aras yanı başımda duruyor, bir şeyler söyleyerek saçlarımı tutuyordu ama duyamıyordum. Sadece kusuyor ve boş midemdeki tüm sıvıyı çıkarıyordum.
Kusarken göz yaşlarım akın akın yanaklarımdan süzülmeye başladı. Ne ara ağlamaya başladığımı fark etmemiştim bile. Uyandığımdan beri ağlamak istiyordum zaten ama hep tutmuştum. Şimdi niye olmuyordu? Niye engel olamıyordum? Ağlayarak kusuyordum. Midem tamamen boş olduğu için kustuğum tek şey suydu ama ben sanki zeminde kanda görüyordum. Üstümde, başımda, ellerimde, kustuğum zeminde. Her yerde kan görüyordum. Ayaklı açık bir yara gibiydim. Durmadan kanıyor her yeri kirletiyordum. Kendim kanamıyormuş gibi kanımı her yere ve herkese bulaştırıyordum.
Midemde hiç bir şey kalmayıncaya kadar kustum. Kusmam bittiğinde boğazımdaki acı yüzünden öksürmeye başladım. Ayaklanmak, bedenimi yerden kaldırmak istiyordum ama vücudumda hiç güç yoktu. Defalarca kez öksürdüm ve dilimde kalan iğrenç sıvıyı da dışarı attım. Nihayet tamamen durabildiğimde bu sefer hıçkırarak ağlamaya başladım. Öylece buğulu gözlerle kustuğum kanlı mide suyuma bakarken hıçkırarak ağlıyordum.
Bir el belimi kavradı ve beni hiç zorlanmadan ayağa kaldırdı. Ayaktaydım ama kendi gücümle değil, Aras beni tuttuğu için ayaktaydım. Tek kolu belime sarılmış bir şekilde beni odadaki tuvalete götürdü. Ağladığım için göz yaşlarım görüşümü bulanıklaştırıyordu etrafı seçemiyordum ama önümde bir musluk vardı. Musluğun üstündeki aynada bizim yansımamız vardı.
Musluğun açılma sesini duydum. Aras tek koluyla belime sarılmış beni ayakta tutarken diğer elini musluğa tuttu. Avucunu suyla doldurup dudaklarıma yaklaştırdı. Ağlamaktan zar zor nefes alıyordum. Aras beni yönlendirerek avucundaki suyu ağzıma almamı sağladı. Zar zor boğazımdaki kalıntıları çalkalayarak tükürdüm. Bir kaç tur bunu tekrarladıktan sonra Aras bu sefer yüzümü yıkadı. Hem beni ayakta tutuyor, hem yüzümü yıkıyor, hemde bir şeyler söylüyordu ama duyamıyordum. Sadece ağlıyor ve aynadaki yansımama bakıyordum.
Aynadaki yansımada gördüğüm beden bana ait değil gibiydi. Çökmüştüm. Tamda tahmin ettiğim gibi yüzüm morluklarla doluydu. Burnum ve ağzımdaki yaralar ise en kötü görünenlerdi. Vücudum o kadar zayıftıki kemiklerim belli oluyordu. Eskiden yanaklı bir kızdım ama şu an zayıflamaktan yanaklarım içe göçmüş, yüzümün hasta ve bana ait değilmiş gibi görünmesine sebep olmuştu. Saçlarımın önleri ıslanmıştı ve çok yıpranmışlardı. Göz altlarımda mosmor torbalar vardı. Hiç kendime benzemiyordum. Bu görüntüdeki kişiyi tanıyamıyordum. Halime bakıp daha çok ağlarken fark ettiğim diğer şey üstümde kan olmadığıydı. Giydiğim hastane önlüğüne sıçrayan şey kan değil mercimek çorbasıydı.
Hayal görmüştüm. Kan falan yoktu. Sadece ben deliriyordum.
Kulaklarımdaki uğultu yavaş yavaş geçince Aras'ın söylediklerini nihayet duymaya başladım. "Tamam, tamam sorun değil sakin ol." Diyordu ama ses tonundaki acı ve öfkeyi hissetmemek mümkün değildi. Öfkesi bana değil beni bu hale getirenlere yönelikti. Öfkesi neden bu halde olduğumu bilmemesine yönelikti. Öfkesi bu hale gelmeme engel olamadığı için kendisine yönelikti. Çok öfkeliydi ve ona öfke hiç yakışmıyordu. O her zaman pozitif ruhluydu ama şimdi benim yüzümden öfkeli bir adama dönüşüyordu.
Ağlamam biraz olsun azalmazken bedenimi bile taşıyamıyordum. Neden ayakta duramıyordum ki? Böyle olmaması gerekiyordu. Ağlamamam gerekiyordu. Hep yaptığım gibi bunu da sindirmem gerekiyordu. Üstünü örtmem yaşanmamış gibi umursamaz olmam gerekiyordu. Aras'ın karşısında bu kadar kendimi bırakmamam gerekiyordu. İyiymiş rolümü sürdürmem hiç bir şey belli etmemem gerekiyordu. Ama en önemlisi katil olmamam gerekiyordu. Masum bir canı bu hayattan koparmamam gerekiyordu. En başında o odadan hiç çıkmamam gerekiyordu. Yaşamayı hiç seçmemem gerekiyordu. Ben kimdimki yaşamak istemiştim? Yaptıklarımdan sonra nasıl hiç bir şey olmamış gibi yaşayabileceğimi düşünmüştüm? Elimde masum bir bebeğin kanı varken huzur içinde yemek yemeyi nasıl beklemiştim? Ölmem lazımdı. O gün ölmem lazımdı. Ölüp kurtulmam lazımdı. Ben bile yapamadıysam kim beni nasıl kurtaracak?
"Benim yüzümden..." diye sayıkladım bilinçsiz br şekilde. Kapalı gözlerimin arasından göz yaşları sızmaya devam ederken zihnimde dönen tek cümle buydu. Beynimin içinde bir ses vardı ve bana senin yüzünden senin yüzünden diye bağırıyordu. O bağırıyordu bende tekrar ediyordum. Benim yüzümden... Benim yüzümden... Benim yüzümden... Her şey benim yüzümden...
Ama bilsem... Ah bir bilsem yemin ederim ki yapmazdım.
Aras musluğu kapadı ve lavabonun kenarında duran peçeteden koparıp yüzümü ve ağzımı kuruladı. Peçeteyi rastgele fırlattıktan sonra sol kolu hala belimi tutup ayakta durmamı sağlarken sağ eliyle ıslandığı için yüzüme yapışan saçları geri çekti. "Senin yüzünden değil sakin ol..." dediğini duydum. Ama bilmiyordu ki? Bilse o da beni suçlardı. Bilse o da nefret ederdi benden. Bilmediği için teselli etmeye çalışıyordu. Bilse şu anda yüzümü silmez, elimi tutmaz, ayakta durmamı sağlamazdı. Benim gerçek kişiliğim sevilebilecek gibi değildi. Bunu o da söylemişti zamanında. Bu yüzden saklıyordum her şeyi. Bilseler kimsenin beni sevmeyeceğini bildiğim için. Sevmelerini istediğimden değil daha fazla nefreti kaldıramayacağımdan saklıyordum. Yoksa sevilmeye merakım yoktu. Ne sevmeye ne sevilmeye gücüm yoktu.
Daha çok ağladım. Gözlerimi kapatıp feryat figan ağladım. Ahlar çekerek ağladım. O kadar çok ağladım ki ağlamamam, rol yapmam gerektiğini de unuttum. Her şeyi unuttum. Sadece zihnimde dönen sesi dinliyordum. Senin yüzünden... Senin yüzünden... Senin yüzünden...
Benim yüzümden... Benim yüzümden... Benim yüzümden...
Aras'ın eli başımın arkasından dolanıp beni göğsüne çekti. Sıkı sıkı sarıldı ayakta durmayı bile beceremeyen, zayıf, güçsüz ve çökmüş bedenime. Ben ona sarılmadım. Ellerimi sıkı sıkı yumdum ve yine saklamaya çalıştım. Tırnaklarımı yine derime batırdım ve avuçlarımı tekrar kanattım. Aras bana sarılıyordu ama benim kollarım iki yanda öylece sarkıyordu. Kendimi durdurmaya, ağlamamaya, ayakta durmaya çalışsamda tüm çabalarım boşaydı. Kendimi kurtarmak için yaptığım tüm çabalar boşaydı.
Kaç dakika geçti bilmiyorum. Kaç dakika hiç haketmediğim halde onun göğsünde ağladım bilmiyorum. Ama bir noktada bedenim iyice güçsüz düştü. Açlıktan ve yorgunluktan zaten ayakta duramıyordu. Üstüne birde ağlayınca tamamen enkaz oldu. Ağlamam yavaşlarken gözlerim usulca kapandı. Tekrar açılmamak üzere kapandı demek isterdim ama benim daha acı çekerek, yerlerde sürünerek ödemem gereken bedeller vardı. O vakte kadar bana ölmek bile haramdı.
˜
Beş Gün Sonra:
"Gelmemi istemediğinden emin misin?" dedi Aras endişeli bakışları üzerimdeyken.
Başımı ona çevirmeden cevap verdim. "Evet. Bunu kendim halletmem gerekiyor."
Aras sıkıntıyla derin bir iç çekti. Beni tek göndermek istemediği her halinden belliydi. "Eğer canını sıkacak bir şey yaparsa direkt beni arıyorsun gelip seni alıyorum." dedi hafif sinirli bir sesle.
Başımı onaylar anlamda sallasamda böyle bir durumun yaşanması ihtimalinde onu aramayacağımı çok iyi biliyordum. Bakışlarım yavaşça camdan çevrilip ona dönünce kendimi gülümsemeye zorladım. "Görüşürüz sonra." dedim içini rahatlatmak adına.
Aras bir kaç saniye tepkisizce bana baktıktan sonra uzandı ve yanağıma minik bir öpücük kondurdu. Kısa bir an onun varlığıyla içim sıcacık oldu ama geri çekilince yine üşümeye başladım. Son kez ona gülümseyip kapıyı açtım ve yavaşça arabadan indim. Kapıyı arkamdan kapatıp apartmanın girişine geldiğimde bile Aras hala uzaklaşmamıştı. İçeri girmemi beklediğini bildiğim için hızlıca binanın şifresini girdim ve onun görüş açısından çıktım. Benim içeri girişimden bir kaç dakika sonra da Aras uzaklaştı. Gittiğine emin olunca kendimi zorlayarak yaptığım gülümseme kayboldu ve mahvolmuş ifadem geri döndü.
Arkamı döndüm ve karanlık koridora baktım. Elimi havaya kaldırarak sensörlü ışığın açılmasını sağladım çünkü karanlıkta kalmaktan korkuyordum. Işığın açılmasıyla karnıma ansızın saplanan ağrı yüzünden iki büklüm öne eğilip kollarımı bedenime doladım.
Beş gün önce tesiste olanlardan sonra Aras ne kadar çabalasada yemek yememi sağlayamamıştı. Ben yemeyi reddetiğim için doktorum Büşra hanım bana damardan vitamin serumları vermek zorunda kalmıştı. Serumların aşırıya kaçması durumunda bu tarz mide ağrıları çekebileceğimi söylemişti ama önemsememiştim. Yemek yiyip aynı halisünasyonu tekrar yaşamaktansa sonsuza dek mide ağrısıyla mücadele ederdim daha iyiydi.
Mert her gün ziyaretime gelmişti ama Aras beş gün boyunca yanımdan hiç ayrılmamıştı. Benimle defalarca kez konuşmaya çalışmıştı ama genelde kısa cevaplar vermiş ve onu geçiştirmiştim. Beş gün boyunca aralıksız uyudum desem yeridir. Biraz olsun toparlanıp kendimi Kuzey ve Defne'yle yüzleşmeye hazırlamak istemiştim ama bu kaçınılmaz sonumu ertelemekten başka hiç bir işe yaramamıştı.
Durumum gayet iyi olduğu için bir kaç saat önce Büşra hanım eve gidebileceğimi söylemişti. Görünür yaralarımda baya iyileştiği için daha fazla yüzleşmekten kaçamayacağımı anlamıştım. Bir saat önce tesisten çıkmıştık. Orada hiç eşyam olmadığı için Elena bana tişört ve pantolon vermişti ama bedeni büyük gelmişti. Eskiden olsa böyle olmazdı. Vücudumdaki bu çökme moralimi çok bozuyordu ama bunca derdimin arasında ona kafa yoramıyordum.
Aras benim yokluğumda Kuzey ve Defne'nin bizim evde beraber kalmaya başladıklarını söylemişti. Defne'nin durumu pek iyi olmadığı için Kuzey onu yalnız bırakamamış ve Defne'nin ısrarları sonucu bize taşınmış. Öğrendiğim diğer detay ise beni öldü biliyor olmalarıydı. Yani şu an öldü bildikleri kişi bir anda ortaya çıkacak ve kurulu düzenlerini bozacaktı.
Derin bir nefes alarak cesaretimi toplamaya çalıştım. Midemdeki sancı yavaş yavaş geçince koridorda ilerledim. Asansör gibi dar bir yere girmenin düşüncesi bile ürpermeme sebep olduğu için merdivene yöneldim. Bu halde dört katı yürüyerek çıkmak hiç akıllıca bir karar değildi ama asansöre istesemde binemezdim. Kapalı alandan, karanlıktan, yemek yemekten, yüksek sesten ve daha pek çok saçma sapan şeyden anlamsız bir şekilde ürkmeye başlamıştım.
Zorlana zorlana da olsa dört katı çıktığımda dakikalar geçmişti. Adımlarım çok yavaştı çünkü birazdan yaşanacak yüzleşme için hiç heyecanlı değildim. Tam tersi ayaklarım geri geri gidiyordu ama kaçarak hiç bir yere varamazdım. Sonsuza dek onlardan yaşadığımı saklayamazdım. Defne'yle değil ama Kuzey'le karşılaşmaktan korkuyordum. Bana nefretle bakmasından ve ölmüş olmamı dilemesinden çok korkuyordum.
Evimin kapısının önüne geldiğimde aklımdan tonla düşünce geçiyordu. Bir aydır yoktum. Bir aydır beni öldü sanıyorlardı. Bir ay bir insanı unutmak için yeterli bir süre miydi? Ya Defne beni unutuysa? Kuzey zaten varlığımı silmişti. Artık onun için yoktum ama ya Defne'de benim yokluğuma alıştıya? Ya ikisi kendilerine bensiz yeni ve güzel bir hayat kurduysa ve ben şu an gelerek her şeyi mahvedeceksem? Ya Kuzey ve Defne'nin arası benim yüzümden bozulursa? Ya Defne benim yüzümden yine arada kalırsa? Tıpkı geçmişte olduğu gibi yine benim yüzümden ayrılırsalar? Ya Kuzey yine ölüm kelimesini kullanarak canımı yakmaya kalkarsa? Bu sefer baş edebileceğimi zannetmiyordum çünkü eskidenki her şeyi halledip aşabilen kişiliğimi kaybetmiştim. Kendimi tanıyamıyordum ve onlarla karşılaşmaya hiç hazır hissetmiyordum.
Belki de yine arkamı dönüp gitmem ve kayıplara karışmam gerekiyordur.
Bu düşünce aklıma ne kadar cazip gelsede hafifçe silkelenerek ondan kurtuldum. Tüm korkularıma rağmen kaçamayacağımı biliyordum. Eninde sonunda yüzleşmemiz gerekecekti. Kuzey eğer bunca olan şeyden sonra hala benden nefret ediyorsa yapabileceğim bir şey yoktu. Özür diler ve sonra hep yaptığım gibi hayatıma bir şekilde devam ederdim. Gerçi artık eskiden yapabildiğim çoğu şeyi yapamıyordum ama bir yolunu bulurdum elbet. Hep bulmuştum, yine bulurdum.
Yumruk olan elim yavaşça havaya kalktı. Bir kaç defa kapıya vurduktan sonra korkuyla beklemeye başladım. Stresten olduğum yerde titriyordum. Bir kaç saniye sonra kapı yavaşça aralanınca gördüğüm gözlerin sahibi ağlama isteği ile dolup taşmamı sağladı.
Defne'nin uykusuz, yorgun bakan mavileri aralıktan bana bakıyordu. Önce kim olduğumu tanımak ister gibi baktı. Beni görünce bir kaç defa gözlerini kırpıştırdı. Bir anda aralık açtığı kapıyı ardına kadar açtı ve beni baştan aşağı süzdü. Öylece verdiği tepkileri izlerken Defne korkuyla bir iki adım gerileyip "Delirdim sonunda..." diye mırıldandı.
Anlamaz gözlerle ona bakarken "Defne-" demeye yeltendim ama konuşmamla birlikte Defne'nin gözleri sulandı ve benden bir kaç adım daha uzaklaştı. Hemen ardından kapıyı kapatmayı bile unutarak panikle içeri doğru koşunca neye uğradığımı şaşırdım. Defne'nin arkasında bıraktığı boşluğa bakarken içeriden "KUZEEEY!" diye çığlık attığını duydum. Ses tonundaki panik hissedilmeyecek gibi değildi.
Neler olduğunu anlamamış olsamda yavaşça ayağımdaki Elena'nın verdiği ayakkabıları çıkardım ve evimin içine bir adım attım. Koridorun hemen sol tarafında salonun kapısı vardı ve Defne'nin çığlıklarını buradan çok net duyuyordum.
Yavaşça kapıyı kapattım ve salona doğru ilerledim ama içeri girmeye cesaret edemedim. Bunun yerine koridorun köşesinde durup başımı hafifçe içeri dğru uzatıp onları görmeye çalıştım.
"Kuzey ben delirdim!" diyerek ağlıyordu Defne. Kuzey ayakta duruyordu ve Defne onun koluna yapışmış tir tir titriyordu.
"Lena sakin ol. Ne oldu?" dedi Kuzey. Sesini duyunca göğsüme milyonlarca bıçak aynı anda saplanıyormuş gibi hissettim. Defne'ye karşı kullandığı o yumuşak abi tonlamasıyla bana da sakin ol dese tüm sıkıntılarım biter gibi geliyordu. Defne'ye yaptığı gibi bana da sarılsa korkularım diner gibi geliyordu. Defne'ye yaptığı gibi beni de teselli etse acım dinmezdi ama en azından biraz ferahlarım gibi geliyordu.
Acıyla gözlerimi yumdum ve dinlemeye devam ettim. Defne ağlamaya devam edereken "B-ben Gece'yi gördüm." dedi gözyaşları içinde. Hala Kuzey'e sarılıyor ondan güç almaya çalışıyordu. "Kapının önündeydi. Çok farklı görünüyordu ama oydu Kuzey. Kafayı yedim ben... Ben hiç iyi değilim bir şey yap!"
Defne'nin sözleri nihayet anlamlandığında olduğum yerde sarsıldım. Defne benim hayal olduğumu düşünüyordu. Delirdiğini zannediyordu ve Kuzey'e sığınıyordu.
"Tamam..." dedi Kuzey yine o abi tonunda. "Sakin ol. Delirmedin Defne. Bende duydum kapının çaldığını. Uykusuzsun diye sana öyle gelmiştir. Gel gidip bakalım kim gelmiş."
Defne başını hızlı hızlı iki yana sallasada Kuzey onu dinlemedi. Elini tutup onu kapıya doğru yönlendirdiğinde yavaşça saklandığım köşeden çıkıp görüş açılarına girdim.
Kuzey'in adımları beni görünce olduğu yerde kalakaldı. Defne'nin de bakışları beni bulduğunda büyük bir çığlık daha attı. Göz yaşları iyice artarken işaret parmağıyla beni gösterip "Orada! Kuzey ben aklımı kaçırdım galiba!" diye bağırdı.
Ama Kuzey ona cevap vermedi. Veremedi. Olduğu yerde donakalmış gibiydi. Onu bu şekilde görünce gözlerimin ardı sızladı. Kalbim korkudan yerinden fırlayıp gidecekmiş gibi geliyordu. Yine gönlümü kırmasından ya da bana istenmeyen muamelesi yapmasından çok korkuyordum çünkü bu sefer sözlerini kaldırabilirmiş gibi hissetmiyordum.
Kuzey'in mavileri titreşti. Beni baştan aşağı süzdü ve emin olmak için gözlerini kırpıştırdı. Defne'yse bedenini daha fazla ayakta tutamadığı için arkasındaki koltuğa oturdu. "Delirdim... Delirdim sonunda..." diye sayıklayarak ağlamaya devam ediyordu ama Kuzey'de bende ona bakmıyorduk. Tepkisizce birbirimize bakıyorduk. Sessizliği bozan kişiyse ben oldum.
"Özür dilerim..." dedim kısık bir sesle. Sızlayan gözlerim sulandığında ağlama isteğimi daha fazla bastıramayacağımı anladım. Avuçlarımı hızlıca yüzüme kapatarak göz yaşlarımı saklamaya çalıştım. "Özür dilerim..." diye tekrar ettim bu esnada. Yüzüme kapattığım ellerimden ötürü sesim boğuk çıkmıştı. Ne söylemem ya da ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Göz yaşlarım yüzüme kapattığım ellerime akarken o kadar çok üşüyordum ki tir tir titriyordum. Başımı kaldırıp Kuzey'in nefret saçan gözleriyle karşılaşmaktan ödüm koptuğu için durduğum yerde avuçlarıma ağlıyordum.
Kollarımda bir sıcaklık hissettim. Biri omuzlarımı kavramıştı. Bu hissin varlığıyla yavaşça yüzümü ellerimden çektiğimde karşımda Kuzey'i gördüm. Şaşkınlıktan göz bebekleri küçülmüştü. "Dolunay..." diye fısıldadı Kuzey. Nefret ettiğim gerçek ismimi onun dudaklarından duymak daha çok ağlamama sebep oldu. Kuzey'se hala donuk gözlerle bana bakıyordu. "Dolunay sen yaşıyorsun..." dediğinde zar zor yutkunup "Özür dilerim..." dedim tekrar. Sanki yaşıyor olmam bir suçmuş gibi özür diliyordum çünkü Kuzey birazdan beni suçlayacaktı. Birazdan beni itekleyecekti. Alışmamalıydım. Gittiğinde canımın yanmaması için varlığına hiç alışmamalıydım. O ölsende affetmem demeden özrümü dilemeliydim.
Ama o an hiç beklemediğim bir şey oldu. Kuzey'in elleri omuzlarımdan çekildi ama beni itmek yerine sırtımdan dolandı ve bedenimi göğsüne çekti. Kollarının arasında küçücük kaldığımda neye uğradığımı şaşırmıştım. Göz yaşlarım yüzümde donuklaşırken titremelerim durmuştu çünkü Kuzey bana sarılıyordu.
"Yaşıyorsun... Dolunay sen yaşıyorsun..." dedi tekrar. Titreyen sesinden özlem ve pişmanlık akıyordu. Ya da ben hayal görüyordum.
Kollarım iki yanda sarkmaya devam ediyordu. Sarılmasına karşılık vermeye cesaret edemiyordum ama beni bırakmasını da istemiyordum. Ama bırakmalıydı. Eğer niyetinde birazdan beni itmek varsa hemen şimdi bırakmalıydı. Beni sıcaklığına hiç alıştırmadan soğuğuma terk etmeliydi. Üşümeye alışkındım. Beni öldüren hiç bir zaman soğuk olmamıştı. Ne olduysa sıcaklığın vaadine kandığımdandı...
"Özür dilerim..." dedim tekrar. Göz yaşlarım yaslı olduğum göğsünü ıslatırken bilinçsiz bir şekilde tekrar ediyordum.
"Dileme." dedi Kuzey bana sarılan kolları daha da sıkılaşırken. Devamında dileme Dolunay çünkü affetmiyorum demesini beklemiştim ama bunun yerine "Dileme Dolunay ben özür dilerim. Ben özür dilerim kardeşim lütfen affet beni..." dedi.
Sözler kulaklarımda uğuldadı. Bir anda tenimdeki tüm soğukluk çekildi. O kadar şaşırdım ki göz yaşlarım bile donakaldı. Ben şaşkınlığımla baş başayken Kuzey "Öldün sandım..." diyordu. Titreyen sesini kulağımın dibinden duyuyordum. "Öldün sandım... Ben senin öldüğünü sandım Dolunay... Kurtaramadım, seni de annem gibi koruyamadım sandım..."
"Özür dilerim..." dedim yine. Diyecek başka hiç bir şey gelmiyordu aklıma. Ama Kuzey'in kolları her özür dileyişimde bana daha sıkı sarılıyordu. Sanki benim özürlerim bir iğneye dönüşüyor onun kalbine saplanıyordu. "Dileme. Dolunay" dedi yine. Sesi çatlamıştı. "Ne olursun dileme. Ben diliyorum özür. Ben özür dilerim senden ne olur affet beni."
Donuklaşan göz yaşlarım tekrar akmaya başladı. Kuzey'in sözlerinden mi cesaret aldım bilmiyorum ama kollarımı yavaşça kaldırdım ve bende ona sarıldım.
Sekiz yıl sonra ilk defa Kuzey'e sarıldım.
Göz yaşlarım bu gerçekle daha da hızlanırken enseme bir ıslaklık süzüldü. Başta ne olduğunu anlayamadım ama aynı noktaya bir damla daha düşünce fark ettim. Kuzey ağlıyordu.
Kuzey ona sarıldığım anda ağlamaya başlamıştı.
Benim göz yaşlarım onun göğsünü, onun göz yaşları benim ensemi ıslatırken sekiz yıl sonra ilk defa sarıldık birbirimize. Sekiz yıllık acılar, hatalar, pişmanlıklar, vedalar, ayrılıklar... Hepsi bir bir geçti gözlerimin önünden. Ziyan ettiğim bunca şey aklıma geldi ve daha çok ağladım. Kuzey'de ağladı. Birbirimize sarılarak ağladık ve defalarca özür diledik. Ama ikimizin de ağzından affettim kelimesi çıkmadı.
Dakikalar sonra Kuzey yavaşça benden ayrıldığında nihayet yaşadığım gerçeğini sindirmiş gibiydi. Gözlerime baktı. Elleriyle ıslak yanaklarımı kavradı. "Neredeydin Dolunay?" dedi bana. Sesindeki ıstırapın yanında öfke vardı. Gerilen çenesinden öfkesini bastırmaya çalıştığını anlamıştım.
"Neredeydin?" dedi yine. Sesi artık yumuşak değildi. "Bir ay... Koskoca bir ay yoktun. Vurulmuştun Dolunay. Sen vurulmuştun nasıl oldu bu?" dedi zar zor. O dile getirmedi ama ben nasıl hayatta kalabildin demeye çalıştığını anladım.
Acıyla yutkundum onun öfkeli mavilerine bakarken. Hayatta kalamadım demek istedim. Beni öldürdüler beni mahvettiler demek istedim. Kuzey ben kendimi kaybettim bulamıyorum demek istedim. Canım çok acıyor demek istedim. Katil oldum ellerimde bir masumun kanı var demek istedim. Yemin ederim ki bunların hepsini söylemek istedim. Kelimeler boğazıma kadar tırmandı ama usulca yutkunup hepsini geri gönderdim. Tüm isteklerimi baskıladım. Dişlerimi kanatacak kadar sertçe alt dudağıma sapladım ve ağzımı açmadım. Yine ve yine güvenemedim kimseye. Zaten bundan dolayı bu kadar yaralandım. Hiç güvenemediğimden. Hiç sarılmadığımdan. Hiç ağlamadığımdan. Ne zaman düşsem kendim kalmayı denememden.
Duvarlarım öyle güçlü ki ne yeni yara açabilirler, ne de mevcut yarayı sarabilirler artık. Yalnızım orada. Şimdi kanımı durdurmam lazım ama kan tutuyor, midem bulanıyor. Öylece yaraya bakıyorum. Birinin gelip benim yerime sarmasını istiyorum ama biliyorum ki öyle biri gelse bile duvarlarımdan geçmesine izin vermem. Açmam ona kapıları hatta üstüne sürgümü çekerim. Yaramı göstermem ama sarmayı da bilmem. İşte bu yüzden her şey benim yüzümden. Çünkü beni kimse öldürmüyor. Öldürmeye kalkanlar oluyor ama kendimi bir şekilde koruyorum. Başkalarından koruyorum ama kendi bileğime bıçak tutarkende hiç çekinmiyorum. Kimseye kalmadan ben kesiyorum cezamı. Bu yüzden beni ne öldürebiliyorlar ne de kurtarabiliyorlar.
Ben bile yapamadıysam kim beni nasıl kurtaracak?
Sessizce Kuzey'in yüzüne bakmaya devam ettim. Ben sustukça o öfkeleniyordu. Sağ eli yüzümden çekildi ve sol kolumu sıkıca kavradı. Tuttuğu yerin az yukarısında kurşun yarası vardı.
"Biri bir şey mi yaptı sana?" dedi. Dişlerimi daha sert batırdım alt dudağıma. Yapmadıkları şey kalmadı demek istedim ama sustum. Yine ve yine sustum.
Kuzey kendimi sıktığımı fark etmiyordu. Öfkeyle kasılıyor ve benden cevap bekliyordu. "Cevap ver." dedi bastıra bastıra. "Biri sana bir şey mi yaptı Dolunay? Neredeydin bir ay? Nasıl geldin buraya? Neden daha erken gelmedin? Neler oldu Dolunay sen niye böylesin gözünü seveyim bir şey söyle bana!"
Gözlerimi yumup güçlükle "Kuzey lütfen..." dedim sadece. Kapalı göz kapaklarımdan yaşlar sızıyordu. Sorularına verecek hiç bir cevabım yoktu. Sadece ağlıyor ve susuyordum. Çok uykum vardı. Tam bu noktada uyumak ve hiç uyanmamak istiyordum.
Kuzey konuşmamın üstüne sanırım nihayet benim cevap veremeyecek halde olduğumu anladı. Kollarımı tutan eli gevşedi. "Tamam.." dediğinde yumduğum gözlerimi açtım. Ona baktığımda öfkeden kıpkırmızı kesilen yüzüyle karşılaştım. Kendisini dizginliyordu ama öfkesini saklayamıyordu. "Tamam bir şey demiyorum. Ne olduysa oldu. Şu an buradasın önemli olanda bu." dedi ama bunları bana teselli olarak mı yoksa kendisine sakinleştirici olarak mı söylediğini bilmiyordum.
Gözlerime bakınca öfkesi silindi ve yerini acı aldı. Ellerini kolumdan çekti ve tekrar yüzümü kavradı. Yanaklarımdan süzülen yaşları sildi nazikçe. "Ağlama..." diye sayıkladı. Aklına söyleyecek başka bir şey gelmiyordu. Beni nasıl teselli edeceğini bilmiyordu ama göz yaşlarım yüreğine batıyordu biliyordum. Sert gibi görünürdü ama kimsenin ağlamasına kıyamazdı Kuzey. Karşısında biri ağlayınca eli ayağına dolaşır panik yapardı. Sanki kurtarılması gereken bir hasta vardı ama o tedaviyi bilmeyen bir doktordu. Hastasını kurtarmak için çırpınır dururdu ama bulamazdı bir yolunu. Çaresizce bakar o göz yaşlarında boğulurdu.
Sırf onun için ağlamamı durdurmaya çalıştım. Sırf o da benim yüzümden acı çekmesin diye göz yaşlarımı engellemeye çalıştım. Yavaş yavaş başardımda. Artık o kadar ağlamıyordum.
Gözlerim Kuzey'in arkasına döndü. Defne az önce oturduğu koltukta duruyordu. Donakalmış gibiydi. Tepki vermeden bizi izliyordu. Sanırım hem delirmediği hemde benim yaşadığım gerçeğini sindiremiyordu. Onu bu şekilde görmekte yüreğime batıyordu. Zar zor dudaklarımı araladım ve "Defne..." dedim titreyen bir sesle.
Sesimi duyunca Defne'nin bakışlarındaki donukluk biraz çözüldü. "Gece..." diye cevap verdi ama başka bir şey söyleyemedi.
Kuzey yavaşça önümden çekildiğinde Defne'yle karşı karşıya geldik. Onu da çok özlemiştim. Şu anda beni anlayabilecek tek insan oydu. Biz birbirimizi hep anlardık. Hiç benzemezdik ama birimizin başına bir şey gelse diğeri ne yapılması gerektiğini bilirdi. Birimiz yansa diğerimiz gelir ateşe atlardı. Birimiz yaksa diğerimiz eline benzin alırdı. Arkadaş, kardeş gibi sözcükler bize az kalırdı. Biz bir elmanın iki yarısı gibiydik. Ancak yan yana geldiğimizde tamamlanabilirdik.
Bir şey söylemeden kollarımı açtım. Defne'de zaten bunu bekliyordu. Anında koltuktan kalktı ve boynuma atladı. Sıkı sıkı sarıldı bana. Bende ona. İkimizde titreyerek ağlamaya başladık. Hıçkırmaktan konuşamıyorduk bile. Konuşmakta istemiyorduk zaten. Defne şu anda konuşmaya hazır olmadığımı biliyordu. Diğerlerinin aksine o benim ruhumu anlıyordu. Aras anlayış gösteriyordu ama Defne gerçekten de anlıyordu. Onların soru sormamasını birbirinden ayıran fark buydu.
Ağladık. Süslü kelimeler ya da yetersiz özledimler kullanmadık. Bir an için Defne ve Gece olmayı bıraktık. Dolunay ve Lena olduk tekrardan. Her koşulda el ele tutuşan o küçük kızlara dönüştük tekrardan. Sarıldık ve ağladık. Bazen bu kadarı yetiyordu. Sarılmak ve ağlamak. Tek gereken belki de buydu. Benim yapamadığım bu eylem belki de iyileşmenin tek yoluydu.
***
Barıştılar... Kuzey ve Dolunay bu sefer gerçekten barıştı. Ama affetmek ve barışmak doğru orantılı mı işte onu bilemiyorum.
Sizce Gece yaşadığı travmaları atlatabilecek mi? Olanları nereye kadar saklayacak? Teorilerinizi yorumlara yazmayı unutmayın.
Haftaya cumartesi günü sonraki bölümde görüşmek üzere hoşçakalın.
İnstagram:nowelia_09
Tiktok:nowelia_09
