1. bölüm · Kalanlar Ve Kaçanlar
1. Bölüm |Sevgili Yabancı|
Hazırsanız,
Başlıyoruz…
***
Sekiz Yıl Önce Geçmişte;
Temmuz ayında olmamıza rağmen hava olması gerekenden çok daha fazla soğuktu. Üzerimdeki siyah trençkota sıkı sıkı sarılırken oturduğum bankta sağ ayağımı yere vurarak belki stresten, belki korkudan ritim tutuyordum.
Belkide ağlamam gerekiyordu. İsyan ederek bağırıp çağırmam gerekiyordu. Ama bunları yapmadım. Ağlamayı bırak gözlerimin dolmasına bile izin vermedim. Çünkü yaklaşık üç saat önce içim çıkana kadar ağlamış ve bu evrene karşı olan son göz yaşımıda dökmüştüm.
Yemin etmiştim kendime: artık ağlamak yoktu. Güçsüz olmak yoktu.
Bir otogardaydım. Elimde küçücük bir bavul vardı. Avucumun içinde tuttuğum biletin nereye gittiğine henüz bakmamıştım. Çünkü gideceğim yerin neresi olduğu önemli değildi. Beni, bütün geçmişimi geride bırakacak kadar uzağa götürmesi yeterliydi.
İki seçenek vardı. Ya kalıp savaşırdınız, yada peşinize büyük bir vicdan azabı alarak kaçardınız. Kalıp savaşamayacak kadar güçsüzdüm. Kaçmak istemeyecek kadar gururluydum. Ne yapmam gerektiğine hayatımın hiç bir döneminde karar verememiştim. Fakat bu sefer durum farklıydı.
İki seçenek değişmişti: ya kaçacaktım, ya ölecektim. Ben yaşamak istedim. Geride bıraktıklarımdan özür dilemeye vakit bulamadığım için vicdan azabımıda yanıma alarak yaşamak istedim.
Elimdeki bileti avucumun içinde sıkıştırıp dururken bu düşünceler geçiyordu aklımdan. Bakışlarımı biletten çekip etraftaki insanların üzerinde gezdirdim. Tam emin değildim ama saat gece yarısını geçmiş olmalıydı. Bundan ötürüde etraf pek kalabalık değildi.
Bu saatlerde otobüse binenler veda edecek kimsesi olmayanlardır sevgili karanlık. Bu insanlar dönüp arkalarına baktıklarında koca bir hiçlik görürler. Tıpkı benim gibi.
Derin bir nefes ile soğuk havayı ciğerlerime doldurdum. Otobüslerin bazıları kalkıyor bazıları ise duruyordu. Elimdeki bilete bakarak hangi numaraya binmem gerektiğini öğrenip yavaşça otogarda yürümeye başladım. Binmem gereken otobüsün önüne geldiğimde otobüsün yüksek basamaklarını çıkıp şoföre elimdeki bileti uzattım. Şoför bileti diğerlerinin yanına koyunca ayaklarımı sürüyerek en arkadaki ikili koltuğun cam kenarına oturdum.
Yavaş yavaş otobüsün içi dolmaya başlamıştı. Benim yanımdaki boşluğa doğru gelen birini görünce istemsizce bakışlarım karşımdaki adamı incelemeye başladı.
Benimle aynı yaşlarda olmalıydı. Siyah saçları ve siyaha kaçan kahvenin en koyu tonunda gözleri vardı. Hatta uzaktan bakan biri gözlerinin rengini siyah sanabilirdi. Üzerinde beyaz bir tişört ve siyah deri ceket vardı. Altında ise yine siyah bir kot pantolon vardı. Boyu oldukça uzundu. Vücudunun ise yapılı olduğu belliydi.
Yanımdaki boş koltuğa oturup bana doğru döndü. Tebessüm ederek "Merhaba." Dedi.
Yeni insanlar ile tanışmayı sevmesemde kaba biri değildim. "Merhaba." Diyerek karşılık verdikten sonra bakışlarımı ondan çevirip camdan dışarıyı izlemeyi sürdürdüm. Sohbet uzatmak gibi bir niyetim yoktu fakat o bunu anlamamış olacak ki "İstanbul'a ne için gidiyorsun?" Diye sordu.
An itibari ile bindiğim otobüsün nereye gittiğini öğrendiğim için bakışlarımı camdan ona doğru çevirip refleks olarak "Bu otobüs İstanbul'a mı gidiyor?" Diye sordum.
"Evet. Bilmiyor muydun?"
Olumsuz anlamda başımı iki yana salladım. Muhtemelen kimsenin nereye gittiği bilmediği bir otobüse binmeyeceğini düşünüyordu.
Gidecek yeri olmayanların nereye gittiğinin bir önemi yoktur sevgili karanlık. Fakat ben gitmiyorum, ben kaçıyorum
Tekrar cama dönüp dışarıda ki hiçliği seyretmeye başladım. Yeni bir hayata başlama kararı vermişken karşıma çıkan ilk kişinin gözünde bir 'deli' imajı çizdiğimi düşünürken beni şaşırtarak "Vay canına! Ölmeden önce yapacaklarım listesine girdi." Dedi.
Camda olan bakışlarımı ona doğru çevirdim. Yüzünde büyük bir tebessüm vardı. Neye bu kadar mutlu olduğunu merak ettiğim için dayanamayıp sordum.
"Seni bu kadar mutlu eden şey ne?"
"Çünkü mutlu olmak için çok neden var."
Güldüm. "Ne mesela?"
Çok düşünmedi. “Mesela şu anda dışarıda yağmur yağıyor, ama biz otobüsün içinde olduğumuz için ıslanmıyoruz. Bu bile mutlu olmak için bir neden değil mi?" Dedi.
Bakışlarımı cama çevirdiğimde gerçektende yağmurun hafif hafif atıştırmaya başladığını gördüm. Muhtemelen birazdan sağanak şeklinde yağacaktı. Biz ıslanmıyor olabilirdik ama bir yerlerde ıslanan insanlar vardı. Bunu bilirken mutlu olmak bana kalırsa doğru değildi. Yinede düşüncelerimi dile getirme ihtiyacı duymadım. Konuşmayı sonlandırmak daha mantıklıydı.
Benim aksime o sohbeti uzatarak "Ayrıca bu otobüs sıradan bir otobüs değil. Bu otobüs beni hayallerime götürüyor. İstanbul'a üniversite için gidiyorum." Dedi.
Bu sefer biraz şaşırmıştım. Aynı amaç uğruna yola çıkmıştık. Ama üniversite için neden bu saatte otobüse bindiğini anlamamıştım.
"Üniversiteye gitmek için fazla heyecanlı olmalısın." Dedim saate atıf yaparak.
Ne ima ettiğimi anlamış olacak ki gülerek, "Normalde şu anda evde yatağımda uyuyor olmalıydım. Yarına uçak biletim bile vardı. Havalimanında ailem ile vedalaşırken duygusallaşmak istemedim. Kasvetli ortamları seven biri değilim. Bu yüzden de gizlice evden kaçıp gecenin bir yarısı otobüse binmek için buraya geldim. Ayrıca hayatımda ilk defa şehir dışına otobüs ile gideceğim. benim için de hem eğlenceli hemde aşırı heyecanlı olacak." Dedi. Küçük bir otobüs yolculuğunu bile büyük bir heves ile yapması beni şaşırtsada gülümsedim. Küçük bir şey ile mutlu olması gözüme oldukça sevimli gelmişti.
Aynı amaç uğruna yola çıkan ama farklı sebepleri olan iki yolcuyduk şu an.
"Sen ne için gidiyorsun İstanbul'a?" Diye sorunca gülüşüm yüzümde asılı kaldı. Cevap vermeden önce boğazıma oturan yumruyu yok etmek için sertçe yutkunmam gerekti. “Ben..." Dedim kuracağım cümlenin ağırlığı altında ezilirken. "Ben kaçıyorum."
Bir süre anlamsız bakışları yüzümde gezindi ve "Neyden?" Diye sordu.
"Öylesine." Diyerek konuyu kapattım. Daha fazla konuşarak kendime acı vermek istemiyordum. Tekrar camdan dışarıya bakarak hızlanan yağmurun camın üzerinde kayarak birbirine karışan görüntüsünü izledim.
Bir kaç dakika aramızda gergin bir sessizlik oluştu. İster istemez hakkımda ne düşündüğünü merak etmiştim, ama sormadım. Sonuçta en fazla yedi saat sonra bu otobüsten inecektik ve bir daha birbirimizi hiç görmeyecektik. Benim hakkımda olan düşünceleri önemli değildi.
Sessizliği bozarak "Bu arada benim adım Aras Kaan." Dedi.
"Memnun oldum." Dedim. Ona bakmadan. Artık konuşmayalım imajı vermeye çalışıyordum ama anlamıyordu.
"Senin adın ne?" Diye sordu.
'Adın ne?' güzel soru. Öyleki o ana kadar geçmişim ile birlikte adımıda istemediğimi fark ettim. Zaten camda olan bakışlarım gökyüzüne yükseldi. Gecenin karanlığında kalan Ay'a daha sonrada yıldızlara baktım ve "Benim adım Gece." Dedim.
İsmimi geride bıraktım. Geçmişimi geride bıraktım. Yeni bir hayat için vazgeçtim herşeyden ve herkesten. Pişman olmamayı diledim sadece.
Ve sonra otobüs hareket etti, yeni hayatıma doğru.
***
Günümüz
"Karar." Dedi hakim, ve benimle birlikte salondaki herkes ayağa kalktı.
“Dosya kapsamındaki deliller, adli raporlar ve tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın eşine fiziksel şiddet uyguladığı ve mağduru konutta özgürlüğünden yoksun bıraktığı sabit görülmüştür. Evlilik birliği, taraflara şiddet uygulama ya da özgürlüğü kısıtlama hakkı vermez. Sanığın eylemleri ‘kasten yaralama’ ve ‘kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçlarını oluşturmaktadır. Bu nedenle sanığın mahkûmiyetine, cezasının ertelenmemesine ve mağdur hakkında koruyucu tedbirlerin uygulanmasına karar verilmiştir.
Ayrıca evlilik birliği temelinden sarsıldığından tarafların boşanmalarına ve mağdur lehine tazminata hükmedilmiştir.” Dedi ve tokmağını vurdu.
Gururla büyük bir tebessüm edip başımı sağ taraftaki avukatının yanında oturan Derya Hanıma çevirdim. İki eli ile ağzını kapatmış mutluluk gözyaşları döküyordu. Hemen karşısındaki Yusuf denen aşağılık herif ise art arda bu cezayı kabul etmediğine dair itiraz ediyordu. Yanında oturan avukat Sema ise ona durumu açıklamaya çalışıyordu.
Sema'yı üniversiteden tanıyordum. Aynı fakültede eğitim almıştık. Arkadaş olmadığımız için onun karakterini bilmiyordum. Yinede ne olursa olsun karısını aldatan ve onunla boşanmak isteyince de kolunda ve omurgasında kırıklar oluşacak şekilde darp edip, evinde rehin tutan birini mahkemede savunacak yüzsüzlüğü gösterince karakterini öğrenmiş olmuştum.
Para budalası.
Kim bilir kaç paraya satmıştı onurunu ve gururunu. Kaç paraya kadınlığından utanması gereken hale getimişti kendisini. Şu dakikadan itibaren aynada kendisine bakabilecek miydi? Gece başını yastığa huzur ile koyabilecek miydi? Başka bir kadın ile yüz yüze gelince benliğinden utanmayacak mıydı? Bu herifi savunmadan önce bunları düşünmemiş miydi?
21. Yüzyılda bile Sema gibi insanlar yüzünden ne yazık ki kadınlar olarak birbirimize sahip çıkamıyorduk.
Derin bir nefes vererek sakinleşmeye çalıştım. Bu tarz davalar sinirlerimi alt üst ediyordu.
Yavaş yavaş mahkeme salonu boşalmaya başlamıştı. Önümde duran bir kaç dosyayı toplayıp çantama koydum ve mahkeme salonundan çıkmak için ayaklandım. "Buda bitti" dedim kendi kendime. Bir kadına yardımcı olmanın verdiği gurur ile her zamanki gibi başım dik ayrıldım o salondan. Sema ise benim aksime kaçar gibi gitmişti. Nedenini anlamak hiçte zor değildi.
Mahkeme salonunun dışına çıkınca gözüme çarpan ilk şey Yusuf'un bileğine kelepçeyi takan Aras'tı. Yanındaki iki polis memuruna başı ile kapıyı işaret ederek "götürün" Dedi. Hemen ardından arkasını döndü. Beni görünce yüzündeki ciddi ifade anında yerini büyük bir sırıtışa bıraktı. Ellerini arkasında kenetleyip hızlıca yanıma geldi.
"Nasılsın bebeğim? Yine halletmişsin olayı." Dedi.
Büyük bir 'of' çekmemek için kendimi tutmam gerekti. "Tabiki hallettim. Ayrıca bana bebeğim dememen gerektiğini kaç kere söyleyeceğim. Ben senin bebeğin falan değilim! " Dedim bağırmamaya özen göstererek.
Her zamanki gibi ona sitem etmem asla etki etmedi. Kıkırdayarak "Tamam bebeğim..." Dedi "bir daha demem."
"Aras Bey..." Dedim resmiyeti takınarak "karşınızda ki kişinin bir savcı olduğunu, buranında bir adliye olduğunu unutmayıp uslubunuza çeki düzen vermenizi rica ediyorum." Dedim dişlerimin arasında. Hemen ardındanda ona arkamı dönerek koridorun çıkışına doğru yürümeye başladım.
Peşimden gelirken "Hiç unuturmuyum savcım her fırsatta hatırlatmayı ihmal etmiyorsunuz." Dedi.
"Sayın savcım." Diyerek düzelttim onu.
Koridorun çıkışına geldiğimizde ağlayarak ailesine sarılan Derya Hanımı gördüm. Gülümseyerek yanlarına doğru ilerlediğimde Aras bir adım gerimde beni takip etmeye devam ediyordu.
Beni fark eden Derya Hanım annesinin boynundan çekilip hızlıca yanıma geldi. Ben ne olduğunu anlamadan iki eli ile ellerimi kavrayıp "Allah razı olsun sizden savcı hanım. Bu süreçteki desteğiniz çok büyük. Ne kadar teşekkür etsem azdır hakkınızı ödeyemem.” Dedi.
"Olur mu hiç öyle şey Derya Hanım. Ben sadece görevimi yaptım sizde hak ettiğiniz adalete kavuştunuz." Diyerek onu yatıştırmaya çalıştım. Karşımda mahcup olmasını istemiyordum.
Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken babası "Hadi kızım gitmemiz gerekiyor." Diye seslendi.
"Ben şimdi gidiyorum savcı hanım. Allah sizden razı olsun. Umarım bir gün tekrar karşılaşırız." Dedi ve arkasını dönüp ailesinin yanına gitti.
Derin bir iç çektim. Sadece gözlerindeki pırıltıyı görmek bile beni doğru mesleği seçtiğime ikna ediyordu.
Kendi düşüncelerimle baş başa kalmışken sol kulağımın hemen dibindeki "Yakıyorsun ortalığı savcım" Diyen Aras'ın sesini duymamla bir adım sağa çıkmam bir oldu
Ne ara dibine girmişti bu?!
"Sana kaç kez söyleyeceğim dibime girip durma diye. Senin görevin beni çileden çıkartmak mı be adam! Uzak dur artık benden. " Dedim. Hala bağırmamaya dikkat ediyordum fakat böyle giderse adliyenin ortasında çığlık atacaktım.
Benim aksime o hala söylediklerimi şakaya vurarak "duramıyorum be savcım, senden uzak duramıyorum benide böyle kabul etsen ne olur sanki?" Dedi.
"İmtihan mısın sen kardeşim? Git işine." Diyerek yoluma devam ettim. Asansöre binmek yerine merdivenlerden aşağı hızlı hızlı inmeye başladım. Aras ise tabiki de hala peşimdeydi.
"Yanlız savcım kardeşim falan deme lazım olur." Diyince göz ucuyla etrafı kontrol ettim. Kimsenin bize bakmadığından emin olunca arkamı dönüp başına acıtmayacak şekilde silleyi çaktım. Aras ise oscar'lık performans ile başını sağa yatırıp acı ile inledi.
"Ahhh! Savcım ne yaptın? Resmen görevdeki memura şiddet uyguladın. Kaç yıldı bunun cezası iki mi?" Dedi ve tekrar acı ile inledi.
"Asıl sen görevdeki savcıya saygısızlığın cezasını biliyor musun onu söyle! Ne biçim laflar bunlar! Lazım olur ne ya? İma mı yapıyorsun sen?" Dedim. Ve evet sesimin tonuna bu sefer engel olamayıp bağırmıştım. Şanslıydımki insanlar merdiven yerine asansörü tercih ediyordu. Bundan ötürüde etrafta kimse yoktu.
Zaten görevdeki memura şiddetin cezası da iki yıl değil. 6 aydan başlayıp 3 yıla kadar çıkıyor.
"Ama şu an çok kırıldım savcım. İma yaptığımı yeni mi fark ediyorsun?" Dedi ve ağzı ile Cık Cık Cık diye ses çıkardı. "Oysa yıllardır beni fark etmen için çabalıyorum. Cidden kalbim çıt göz yaşım pıt."
Göz devirerek yoluma devam ettim. İma yaptığını tabiki de yeni fark etmiyordum. 8 yıl önce tesadüfen denk geldiğimiz otobüste tanışmıştık ve güzel başlayan dostluğumuz vardı. Gerçi Aras bana aşık olunca işler biraz değişmişti. 8 yıldır benden hoşlandığını her hareketi ile belli ediyordu. Hatta söylüyordu da. Yinede vaktini yanlış insan ile harcıyordu. Birini sevebileceğimi hiç zannetmiyordum. Aşk benim gözümde koskoca bir yanılgı ve pişmanlıktan ibaret bir duyguydu. İnsanlar birbirini haddinden fazla seviyor ve buna aşk diyorlardı. Bana göre sevgi bile saçma iken aşık olmam imkansızdı. Koskoca 8 yılını benimle harcamasına da üzülmüyor değildim. Gerçekten iyi biriydi ve ona değer veriyordum. Araya duyguları girmeden önce gayet güzel bir arkadaşlığımız vardı. Fakat şimdi ona umut veriyor olmamak için olabildiğince kendimi ona karşı sert tutsamda benden vazgeçmiyordu. İlla bir gün vazgeçecekti. Bundan emindim. Fakat sekiz yılı devirerek beni şaşırtmıştı. Şaşırtmaya da devam ediyordu. Çok güzel seviyordu. Fakat yanlış kişiyi seviyordu. Güzel duygularını benimle harcamak yerine onu hak eden birini bulmalıydı. Benden vazgeçeceği güne kadar bu şekilde gideceğiz gibi görünüyordu.
Merdivenler hiç bitmeyecek gibi devamlı uzarken nihayet adliyenin çıkışına gelmiştik. Eylül ayının sonlarındaydık ama hala hava çok sıcaktı. Sıcak havaları ve yaz mevsimini hiç sevmezdim. Güneşli günler de evdeki bütün perdeleri çeker klimayı sonuna kadar açar sanki kış mevsimi gibi hissetmeye çalışırdım. Tabiki bu elektrik faturalara yansıyordu ama bir savcı ve bir doktor olarak rahatlıkla karşılayabiliyorduk. Evet ev arkadaşım aynı zamanda da kuzenim Defne bir doktordu. Şu anda da evde ki film gecemiz için beni bekliyor olmalıydı.
Bileğimdeki saate baktığımda henüz 21.27 olduğunu gördüm. Film gecesine yetişmek için 33 dakikam vardı. İstanbul trafiği beni yarı yolda bırakmadığı sürece sıkıntı yoktu. Arabama doğru ilerlerken Aras'da hala peşimden geliyordu.
"Seni eve bırakmamı ister misin savcım?" Dedi.
"Sayın Savcım." Diyerek düzelttim onu. "Araba ile geldim Aras şansına küs."
Bu esnada çoktan arabama varmıştık. Anahtar ile kilitli kapıları açtım. Aras'a el sallayarak koltuğuma yerleştim. Ardındanda arabayı çalıştırıp uzaklaşmaya başladım.
Şansım yaver gidiyordu çünkü trafik yoktu. 15 dakika içerisinde eve varmıştım. Sitenin Otoparkına arabamı park ettikten sonra apartmana girip yine asansör yerine merdivenleri tercih ederek 4 kat yukarıya çıktım. Kapıya geldiğimde Defne'nin benden önce geldiğinden emin olduğum için anahtar ile uğraşmadan direkt zile bastım. Fakat kapı art arda zile basmama rağmen açılmayınca anahtarımı çıkardım. Defne muhtemelen lavaboda falan olmalıydı. İçeriye girip ayağımdaki siyah dizlerime kadar gelen topuklu botları çıkarıp kapının hemen arkasındaki ayakkabılığa koyduktan sonra "Defne." Diye seslendim. Yanıt yoktu.
Oturma odasına baktım yoktu. Mutfağa baktım yoktu. Lavaboya baktım yoktu. Kendi odama, onun odasına, ve hobi odasına da baktım. Hiç birinde yoktu.
"Nereye kayboldu bu kız?" Diye kendi kendime konuşurken telefonumu çıkarıp onu aradım. Çaldı ama açan olmadı. Art arda sayamayacağım kadar çok kez çaldırdım fakat hepsi bir kaç dıt dıt sesinden sonra kapandı. Artık endişelenmeye başlamıştım. Belkide hastaneye acil bir hasta gelmişti ve onunla ilgileniyordu yada sadece trafiğe takılmıştı.
Yinede içim rahat etmediği için tekrar topuklu botlarımı giydim. Anahtarımı ve telefonumuda alarak evden çıktım. Hastaneye gidip orada mı diye kontrol etmek istiyordum.
Otoparka geri dönüp arabama bindim. Hiç vakit kaybetmeden siteden çıkıp Defne'nin çalıştığı hastaneye doğru yol almaya başladım. Belki Aras nerede olduğunu biliyordur diye düşünerek onu aradım fakat çaldı çaldı açan olmadı. İşte bu cidden tuhaf bir durumdu çünkü Aras ölüm döşeğinde olsa bile telefonumu her zaman açardı. Kendimi beğendiğim için değil ciddi anlamda söylüyordum. 8 yıl boyunca bir kere bile telefonumu açmadığı olmamıştı. Bir ilk yaşandığı için hem şaşkın hemde endişeliydim. Bir yandan arabayı kullanırken bu seferde Mert'i aradım. Aras'ın en yakın arkadaşı oydu ve eminim o nerede olduğunu mutlaka biliyor olmalıydı. Telefon çaldı fakat yine açılmadan kapandı.
"Ne oluyor yahu!" Diye sitem ettim kendi kendime. "Neden kimseye ulaşamıyorum?" Artık telefonumda bir problem olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Hastaneye varmama 7-8 dakikalık bir yol kalmıştı.
Burnuma garip bir koku gelince kaşlarımı çattım. Sonra o garip ve berbat koku artmaya başladı. Neler olduğunu anlamaya çalışırken görüşüm yavaş yavaş buğulanınca arabamda sis gibi bir duman olduğunu gördüm. Hayır duman değil bu bir gazdı. Siktir! Arabamın içine kaynağını bilmediğim bir gaz doluyordu.
Direksiyonu sıkı sıkı kavrayan ellerim kendi irademden bağımsız bir şekilde gevşeyince bu gazın eter gibi bir şey olduğunu anlamıştım.
Sakin ol Gece. Arabayı durdur ve aşağı in. Dedi mantığım.
gözlerim seğirmeye başlamıştı. Normal bir ilacın bu kadar hızlı bir şekilde etki etmesi hiç normal değildi. Uyku bütün bedenimi ele geçirirken zoraki arabayı otobanın ortasında değil de sağ şeride çekerek durdurmayı başardım. Harika! şimdide inmeliyim ama çoktan uyumaya başlamıştım. Kapanan gözlerimin gördüğü son şey kilitli olmasına rağmen dışarıdan açılan kapımdı.
***
Başımda yoğun bir ağrı vardı. Şakaklarım deli gibi sızlarken inlememek için dişlerimi dudağıma geçirmem gerekti. Sesler duyuyordum fakat ne denildiğini anlayamıyordum. Yavaş yavaş göz kapaklarımı aralayabilmeyi başardım. Sesler artık netleşiyordu. Evet, birileri adımı sesleniyordu.
"Gece, açsana lan gözlerini! Ne dram yaptın yahu."
"Lan kız baygın bari şu ortamda kavga bahanesi çıkarmayın."
"Yok Defne boş ver anlamaz ki. Boşuna laf anlatma."
Konuşmalar başımdaki şiddetli ağrının geçmesi yerine artmasına sebep oluyordu! Çünkü kahrolası seslerin sahiplerini tanıyordum.
Mert, Defne, Aras.
Sızlayan şakaklarım canımı yakarken gözlerimi açmak istemiyordum. Nedeni ise oldukça basitti. Kaçırılırken bile bunlardan kurtulamıyordum! Karabasan gibi üzerime çökmüşlerdi resmen. Ne günah işledimde böyle cezalandırıldığımı bende bilmiyordum.
Gözlerimi nihayet açmayı başardığımda göz kapaklarımı ovmak için ellerimi kullanmak istedim. Fakat ellerimde bağlı olan plastik kelepçeyi hemen ardındanda oturduğum sandalyeye bağlı olan bedenimi fark etmem uzun sürmedi. Boynum baygınken öne doğru düştüğü için tutulmuş gibi ağrıyordu.
Nerede olduğumu idrak etmeye çalışıyordum. Önce sağ tarafımda tıpkı benim gibi sandalyeye bağlı olan defneyi gördüm. Hemen ardından sol tarafımdan bizden farklı olmayan Aras, onun yanında da Mert duruyordu. Hepimiz ellerimizdeki plastik kelepçeler ile bir sandalyeye bağlıydık. Üçünün dikkatli bakışları benim üzerimdeydi.
Neden en son uyanan ben oluyorsam!
"Far görmüş tavşan gibi bakmayı keser misiniz! Hiç mi kaçırılan savcı görmediniz?" Diyerek rahatsız edici bakışlarını benden çekmeleri için ikazda bulundum. Bunu yaparkende savcı olduğuma dikkat çekmeden edemedim.
Asla etki etmemişti. Hala bana bakıyorlardı.
Defnenin sağ tarafımdan titreyen bir sesle "Gece! Sonunda uyandın. Ne kadar korktum biliyor musun?" Dediğini duyunca bakışlarımı ona çevirdim. Endişeli gözlerle bana bakıyordu. Baş ağrım yavaş yavaş azalırken neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Ben bir şey diyemeden sol tarafımdan Aras, "Tabi kızım o koskoca savcı. Bir bayılma koyar mı sanıyorsun ona?" Diyerek beni egomu şişirdi. Bundan memnun olmadığım söyleyemezdim. Savcıyım ben! övgülere layık biriyim.
Aras'ın şişirdiği egom sayesinde sırıtarak bağlı olduğum sandalyede dikleştim. "Herhalde canım bir bayılmaya yıkılsaydık bu günlere gelemezdik bir kere. Ayrıca birini hürriyetinden yoksun bırakarak rehin tutmak suç haberiniz olsun. İki seneden başlıyor cezası. Ben mahkemede müebbet yaparım onu hiç şüpheniz olmasın. Bu insanlar her kimse bizi kaçırdıklarına pişman olacaklar!" Dedim bir solukta.
Mert'in kıkırtısını duyduğumda Aras'ın yanında olduğu için başımı iyice öne eğerek ona baktım. "Hayırdır Mert komik bir şey mi var yoksa sen beni ciddiye almıyor musun?" Burada anayasa diyorum, mahkeme diyorum, kaçırıldık diyorum o bana gülüyor! Çıldırmamak elde değil.
Mert gülüşünü bastırmaya çalışırken aynı benim gibi öne eğildi "Yok savcı hanım sizi ciddiye almamak ne haddime. Sadece bir an için bir kaç dakika önce ağzınız açık salyalar akıtarak baygın olduğunuz an geldi gözlerimin önüne." Cümlesini bitirip kahkahaya boğulduğunda kaşlarımı çattım.
Umarım gerçektende o şekle girmemişimdir.
Kişnemesine çatık kaşlarım ile bakarken "Oğlum şu ellerimi çözeyim seni kendi salyanda boğacağım aklında olsun." Dedim. Beni ciddiye almama lüksüne sahip değildi.
Ben Mert'i tehdit ederken Aras'tan gelen bir gülme sesi duydum. Ona baktığım anda hızlıca gülüşünü durdurdu. Tıpkı benim gibi başını öne eğerek Mert'i görmemi engelledi. "Ne haddine savcım o puştun sizi ciddiye almamak! Ben onun cezasını keserim." Dedi. Sonrada sanki önünde birileri varmış gibi boşluğa "Tez bu itin kellesini vurun!" Diye emir verdi. Bu lafının üstüne Mert'in kahkahası daha da büyümüştü.
Resmen burada gözümü içine baka baka benimle alay ediyorlardı.
Göz devirerek onlara bakmayı reddettim. Tekrar sağ tarafımda oturan Defneye döndüğümde onun üçümüzü dehşet ile izleyen mavi gözlerini gördüm. Bakışları hepimizin üzerinde sırayla gezindi ve bende durdu "Gece, şu an bizim kaçırıldığımızın ve ellerimizin bağlı olduğunun farkında mısınız?" Diye sordu. Ve hayır dalga geçmiyordu. Gayet ciddiydi.
"Ama benim alay ediyorlar! Savunsana beni!" Dedim huysuzca.
"Savcı olan sen değil misin? kendi kendini savun."
"Arkadaş diyerek koynumda yılan besliyorum resmen. Yazıklar olsun."
Defne gözlerini bizden çekip etrafı incelemeye başladı. Kaçırıldığımız gerçeği ile yüzleşince bende onun gibi etrafı incelemeye başladım. Aras ve Mert hala içinde bulunduğumuz durumu zerre kadar umursamadan kendi aralarında espri yapıp kahkahalarla gülüyorlardı. Yaklaşık beş dakika boyunca onların eğlencesinin bitmesini bekledik. Nihayet bizim 'ne yaşıyorsunuz' temalı bakışlarımızı fark ettiklerinde susmayı akıl edebilmişlerdi.
Onlara umutsuz bakışlar atarken "Keyfiniz bitti mi?" Dedim tüm ciddiyetimle.
"Bitti." Dedi ikisi aynı anda.
"Sonunda! O zaman artık şu kelepçelerden kurtulmanın bir yolunu mu bulsak?" Diye sordum.
Kısa bir an bana baktıktan sonra aynı anda ellerini havaya kaldırdılar. Ağzım bir karış açılmıştı çünkü bu iki dangalak ellerinde kelepçeleri çoktan çıkarmış sandalyede keyif yapıyorlardı!
Şaşkınlıkla plastik kelepçeden kurtulmuş bileklerine bakarken Defnede en az benim kadar şaşkın bir sesle "Ama... Siz... Nasıl... Ne ara... " Diyerek anlamsız kelimeleri bir araya getirmeye çalıştı.
Mert gururlu bir yüz ifadesi ile Defneye üstten bir bakış attı. "Boşuna mı polis olduk kızım. Bir zahmet elimizdeki kelepçeyi sökebilelim." Dedi.
Öfkeyle "Kafayı yiyeceğim şimdi!" Diye bağırdığımda köşelerine sinmeleri dikkatimden kaçmamıştı. "Madem çözdünüz oturduğunuz yerden boş yapmak yerine kalkıp bizimkileri de çözsenize!"
"Birlikte boş yapmak için mi?" Dedi Aras. Sesi ciddi çıksada alay ettiği bariz belliydi.
"Aynen gerizekalı! Bizimkileri de çözünde birlikte boş yapalım."
"Elleriniz bağlıyken de konuşabilirsiniz." Dedi Mert. Ellerimi çözünce onlara yapacaklarımdan korkuyorlardı.
Derin bir nefes aldım. İçimden ona kadar saydım. Sinirim asla geçmeyince Bu taktiklerin yalan olduğuna bir kere daha emin olmuştum. Gerçi yaratılırken beyinden noksan bırakılmış iki insan benzeri yaratıkla sekiz yıldır arkadaşlık etmek zorunda kalınca etki etmemesi normaldi tabi.
Sağ tarafımda oturan Defne "Gece... Ben çok korkuyorum. " Diyince bakışlarım ona döndü. Dolu gözleri ile önüne bakıyordu. Bu ikisinin çoktan ellerini çözmüş keyif yaptıklarının farkında olmadığı belliydi. Muhtemelen sadece kaçırıldığımız kısma odaklanmıştı. Biraz haklı olabilirdi çünkü şu anda resmen kaçırılmıştık ama hala kavga etmeye devam ediyorduk. Aramızda nisbeten zeka belirtisi göstermeyi başarabilen Defne ise kurtulmayı uman tek kişi olabilirdi.
Ben daha bir şey söyleyemeden sol tarafımdan Mert’in Defne’nin cidden korktuğunu anlaması üzerine alay eden ifadesi değişti. "korkmayın kızlar. Yanınızda iki tane polis varken size bir şey olmasına izin vermeyiz." Diyince şartellerim attı!
Defne’nin aksine ben korkmadığım için ona doğru dönüp üstten bir bakış attım. "Bir kaçırılmadan korkmayacak kadar cesaretli, bir erkeğin arkasına saklanmaya gerek olmadığını bilecek kadar zeki, karşımıza çıkacak kişileri dövebilecek kadar kuvvetliyiz." Diyerek lafını ona iade ettim. Bizi korumasına ihtiyacımızın olmadığını bilmeliydi.
Aras kıkırdayarak Mert'e "Savcımda erkekleri çok sever." Diye kinaye yaptı.
"Sorun mu senin için?" Dedim alayla. O ise gülerek "Şikayet etmek ne haddimize, şükürler olsun her halimize." Dediğinde göz devirdim. "Sorun olsa şaşardım zaten." Diyerek önüme döndüm. Bazen Aras'ta ki sabıra hayran olduğum saklanamayacak bir gerçekti. Beni sekiz yıl boyunca sevmeyi başararak dünya tarihine adını altın harfler ile yazdırıp benim nezlimde 'yılın enayisi' ödülünü almaya hak kazanmıştı.
Mert'in Aras'a doğru eğilip sessizce "Neresini seviyorsun oğlum bu gevezenin" Dediğini duydum.
Şu ellerim serbest olsa gösterirdim ona gevezeyi!
Benim yerime Aras ona "Sanane lan! Rahatsızsan kapa kulağını. " Diyerek ağzının payını verince 'noldu şiştin mi' anlamı taşıyan bakışlar ile Mert'e baktım. Homurdanarak önüne döndü.
Elimdeki kelepçeyi çekiştirerek çıkarmaya çalıştım. Bu esnada yine Sağ tarafımdan Defne "bir şey dikkatimi çekti. Biz madem kaçırıldık o zaman depo gibi bir yerde olmamız gerekmiyor muydu?" Diye sordu. Fazla dizi izlemenin zararlarını 1800p kalitede izliyordum.
"Evet." Dedi Mert sol tarafımdan. İkiside fazla mafya dizisi izliyor olmalı ki kaçırılınca nereye götürülmemiz gerektiğini bilecek kadar zeki, ama dizi çekmediğimizi anlayamayacak kadar zekadan noksan bırakılmışlardı. Onlara bunu açıklama zahmetine girmeye bile üşendiğim için en kısa zamanda beyin ile şereflendirilmelerini dilemekle yetindim.
"Ama burası hiç depo gibi değil." Dedi Defne.
Tekrar etrafı incelemeye başladım. Dikdörtgen şeklinde büyük bir odadaydık. Tam karşımızda büyük bir ekran vardı. Odanın sağ ve sol duvarlarında çeşitli raflar bulunuyordu. Hepsinin içerisindede dosyalar, kağıtlar, bilgisayarlar, kalemler gibi ofis eşyaları vardı. Tam arkamızda pencere bulunuyordu ve oturduğum yerden dışarıya dair gördüğüm tekşey simsiyah gökyüzüydü. Demek ki çok vakit geçmemişti. Hala akşam vakitlerindeydik. Odanın ortasında Oldukça uzun bir masa ve kenarlarındada dönen koltuklar vardı. Tam karşımızda ki dev ekranın yanında şifre ile açıldığı belli olan mekanik bir kapı vardı Bulunduğumuz oda bir şirketin toplantı odasını andırıyordu.
"Çünkü burası depo değil." Diyerek bizi aydınlattı Aras.
Ellerimdeki kelepçeyi kendi çabalarım ile çıkaramayacağımı anlayınca "Ve bizim ellerimizdeki kelepçeleri hala çözmediniz." Diyerek hatırlatma yapmak zorunda kaldım.
"Neredeyiz o zaman?" Dedi Defne.
"Aloo! Kelepçe diyorum."
"Bir şirketin toplantı odası olmalı." Dedi Mert.
"Neden beni duymuyorsunuz?
"Bizi kaçıranlar neden bir şirkete getirsin?" Dedi Defne.
"Onları bulunca yüzlerine sorarsın. " Dedi Aras.
"Ama Yeter artık!" Diye bağırdığımda hepsi suspus oldu. "İki saattir burada duvara mı konuşuyorum acaba! Şu kelepçeleri çözün artık!"
Bu sefer beni iyice duymuş olmalılardı. İkiside verdiğim komuta uyarak ayağa kalktı. Aras benim, Mert Defnenin kelepçesini hızlıca çıkardıklarında bunu nasıl yaptıklarını anlayamamıştım bile.
Ellerimi önüme çekip nihâyet onları kullanabilmenin mutluluğu ile bir kaç kez avuçlarımı aç kapat yaptım. Bileklerimde hafif kızarıklık olmuştu ama önemli değildi. Oturduğum rahatsız edici sandalyeden hemen kalkıp uzun masanın etrafında bulunan yumuşak dönen sandalyelerden birine yayıldım.
Defne'de oturduğu sandalyeden kalktı ama benim gibi burayı benimseyip rahat bir yere oturmak yerine ayakta kalmayı tercih etti. Üzerinde hala hastane kıyafetleri ve doktor önlüğü vardı. Demek ki onu henüz hastaneden çıkmadan almışlardı. Uzun siyah saçlarını at kuyruğu şeklinde toplamıştı ve yüzünde bir gram makyaj yoktu. Normal bir insanın paspal gözükmesi gereken bir durumda bile göz kamaştırıyordu.
Defne'nin değişik bir aurası vardı. Güzel olmak için hiç bir şey yapmasa bile her zaman çok güzel görünürdü. Örneğin; Yeni uyanınca, Duştan çıkınca, işten eve yorgun gelince. Her insan bu anlarda ister istemez güzel gözükmezdi. Defne'yi ise yirmi altı yıllık hayatımda bir kere bile çirkin ve paspal bir vaziyette görmemiştim.
Siyah dalgalı saçları omuzlarının aşağısında bitiyordu. Mavi küçük gözleri, kemiksiz kavisli estetik gibi gözüken, mükemmel küçük bir burna sahipti. Sivri yüz hatları ve dolgun dudaklarıyla yüzü tek kelime ile mükemmeldi. Vücududa aynı yüzü gibi bütün güzellik kalıplarına doğuştan uyardı. İnsanlar onun mükemmel olduğunu düşünürdü.
Onun sahip olduğu doğuştan güzel genler için pek çok kız tonla çaba sarf ederken Defne hayatının hiç bir döneminde görünüşüyle mutlu olmamıştı. Daha doğrusu olamamıştı.
Bu kadar güzel olmasının yanı sıra etrafına yaydığı değişik bir enerjisi olduğuna inanıyordum. Bazı insanlar sorgulamadan onun hakkında iyi şeyler düşünür ona sempati duyardı. Fakat bazıları ise hiç bir şey yapmamasına rağmen ona kin ve nefret beslerdi. Çevresindeki insanların bu şekilde ikiye ayrılmasının sebebini ise yaydığı enerji olduğunu düşünüyordum. Güzelliğininde etkisi vardı tabi.
"Bir planı olan var mı?" Dedi Mert.
Sandalyede etrafımda dönerken savcılık iç güdülerim ile "önce bizi kaçıranların kimler olduğunu bulmalı, daha sonra niyetlerini öğrenmeli, ondan sonra da kaçmalıyız. Birde yanımıza bizi kaçırdıklarına dair herhangi bir kanıt değeri taşıyan bir şey almalıyız. Bu sayede davada onları çok kolay içeri tıkarım." Dedim.
Hala etrafımda dönmeye devam ederken Defne göz devirerek "Tamam Gece en savcı sensin. Şimdi buradan nasıl çıkacağımızı söyle." Dedi.
Dönen sandalyeyi onlara bakacak şekilde durdurdum. Önümdeki uzun masanın üzerinde duran kalemi alıp hemen arkalarında kalan mekanik şifreli kapıyı işaret ettim. "Gördüğünüz üzere kapı şifreli, yani eğer şifre kırma eğitimi almadıysanız buradan çıkamayız."
Defne umutlu bakışlarını sağ tarafında onun gibi ayakta dikilen Aras ve Mert'e çevirdi. İkisi aynı anda onun bakışlarını fark edince Aras, "Biz bordo bereli ya da hacker falan değiliz. Bu yüzden şifreleri çözemeyiz." Dedi.
"Camdan atlamakda bir seçenek." Diye bir fikir öne sürdüm.
Aras dehşet ile bana bakarak "Höst lan! Ben ölmek için fazla genç ve yakışıklıyım. Aynı zamanda da savcım, seni hala ayartamadım. Hedefime ulaşmadan ölemem." Dedi.
"Sayın Savcım." Diye düzelttim onu "terbiyesiz herif!"
Sırıttı. "Hiç alakası yok."
Göz devirdim. Mert ve Defne bizim bu atışmalarımıza yıllar içinde çok alıştıkları için dikkat etmediler bile.
Dönen sandalyede dönmeye devam ettim. Küçüklüğümden beri bunu yapmayı her zaman sevmiştim. Oturduğum sandalyenin döndüğü yetmezmiş gibi altında tekerlek olduğunu fark edince gözlerim parladı.
"Aras gel beni sür."
"Ne?"
"Gel beni sür dedim."
"Ne sürmesi savcım. Krem misin sen?" Dedi bütün aptallığını konuşturarak.
Ona 'ciddimisin' der gibi bakıp ayaklarım ile kendimi ileri ittirerek ne demek istediğimi belli etmeye çalıştım. Jetonu geç düşmüş olacakki "Hee." Dedi. "Tamam süreyim." Diyerek arkama geçti. İki eli ile sandalyenin yaslanma kısmını kavrayarak büyük toplantı salonunda son hızda koşmaya başladı. Kendime engel olamayıp minik bir çığlık attım. "Daha hızlı hadi!" Dediğimde kıkırdama sesi tam kulağımın dibinden geldi. Zaten yeterince hızlı değilmişiz gibi daha da hızlanınca kahkaha atmaya başladım. Bunu yapmayı çok seviyordum!
Bir an için bulunduğumuz ortamı ve yanımızda bulunan Defne ve Mert'i unutarak eğlenceme odaklandığım için onları fark edince dehşet ile bizi izlediklerini gördüm.
"Ne?" Dediğimde Aras hala beni sürüyordu "hiç mi dönen sandalyede sürülen savcı görmediniz?"
"Valla ben görmedim." Dedi Mert tüm ciddiyetiyle.
"Bende görmedim." Diye onu onayladı Defne.
"O zaman artık gördünüz." Dediğimde ne kadar çok eğlendiğimi anlayamazlardı.
Aras ile masanın etrafında üçüncü turumuzu tamamlıyorduk ki Defne bir adım atıp önümüze geçti. Son anda Aras durmayı başarmıştı yoksa bodoslama Defne'ye dalacaktık.
"Gece!" Diye bağırdığında onu sinirli gördüğüm nadir anlardan birindeydik. "Savcı olduğunu her an hatırlatmak yerine biraz belli etsen diyorum."
"Zaten belli ediyorum."
"Kaçırılınca kurtulmaya çalışmak yerine dönen sandalye ile koşturarak mı?"
Böyle söyleyince kulağa garip gelmişti ama haklı çıkmak için "Evet." Dedim.
Bana ümitsiz vakaymışım gibi baktıktan sonra göz devirdi.
Hala kulağımın dibinde olan Aras başını omuzuma koyup "savcımında dediği gibi, kapı şifreli olduğu için biz açamayız. Dışardan birinin gelip açmasını beklemek zorundayız. O ana kadar eğlenmekte bir sakınca görmüyoruz biz." Diyerek beni savundu.
"Sayın savcım diyeceksin Aras. " Dedikten sonra Omzumu silkerek başını kendimden uzaklaştırdım "İki eğlendik, hemen gir dibime!" Diye sitem etmeyide ihmal etmedim.
"Her fırsatı değerlendirmeliyim savcım."
"Sayın savcım Aras, sayın savcım! Ayrıca o fırsatı da münasip yerlerine sokmamı istemiyorsan konuşmayı bırakmalısın."
Mert kıkırdarken Aras ağzına fermuar çekiyormuş gibi hareket yaptı. Defne'ye döndüğümde onun gözleri kapıdaydı. Bulunduğumuz ortamı ciddiye alan tek kişinin o olması ise trajikomikti.
İçine su serpmek için "Defne bu kadar büyütmene gerek yok. Eğer bu insanlar tehlikeliyse onları döveriz. Hiç olmadı anlaşma yapar Mert ve Aras'ı onlara verir bizi bırakmalarını isteriz. Her türlü biz güvendeyiz." Diyerek hayatımın en iyi motivasyon konuşmasını yaptım.
Mert tek kaşını kaldırıp "Ayıp oluyor ama Savcı hanım. Bizi ne çabuk gözden çıkardınız." Dedi.
"Az önce cellat kesilmiştin. Bende sizin bizi koruma şerefine sahip olmanıza izin verdim işte."
Bu sefer kıkırdayan Aras'ken Mert dik dik bana bakıyordu. Gerekirse onları bu insanların insafına bırakmaktan çekinmeyeceğimi fazla belli ediyordum sanırım.
Oturduğum sandalyede kendi etrafımda dönmeye devam ederken kapıdan mekanik bir ses "Kapı açılıyor." Dedi.
Sandalyede dönmeyi bırakıp hemen ayaklandım. Aras ve Mert de tıpkı benim gibi kendilerini toparlayarak kapıya doğru dönmüşlerdi. Defne ise bizim aksimize bir adım geri çıkınca Mert onun önüne geçerek güven vermeye çalıştı.
İçeriye giren ilk kişi kırklı yaşlarının sonunda kır saçlı esmer tenli bir adamdı. Üzerinde lacivert takım elbise vardı. Onun arkasından ikisi kız üçü erkek beş kişi daha girdi. Yaşlı olan adam tam önümüzde durduğunda diğer beş kişi arkasında saygılı bir şekilde dizilmişti.
Gözlerim o beş kişinin üzerinde sırayla gezindi. En başta olan çocuğun altın sarısı renginde parlak saçları ve mavi gözleri vardı. Boyunun oldukça uzun olmasının yanında yapılı bir vücuda sahip olduğu da belliydi. Hemen yanında duran kızın ise gözleri çekikti ve pek Türk’e benzemiyordu. Simsiyah saçları, koyu kahverengi gözleri, ve sivri yüz hatları vardı. İnce beli ile güzel bir fiziğede sahipti. Ortalarında duran çocuğun yüzünde büyük bir tebessüm vardı. Kumral saçlara ve kahverengi gözlere sahipti. Boyunun oldukça uzun olmasının yanında vücududa yapılıydı. Onun yanında ise turuncuya kaçan kızıl saçlara sahip olan bir kız vardı. Gözleri ise ela idi. Ona baktığımda ise göze çarpan en önemli şeylerden biride parlak bir kırmızı ruj sürüyor olmasıydı. Son olarak yanındaki çocuk ise siyah saçlara sahipti. Gözleride en az saçları kadar siyahtı. Diğerleri kadar onunda boyu oldukça uzundu. Vücudu ise normalin üstünde bir iriliğe sahipti. Kol kasları üzerinde olan siyah tişörtten fırlayacak gibi duruyordu ve bu görsel oldukça çekiciydi.
Biz sırayla hepsini incelerken onlarda bizi süzüyordu. Yaşlı olan hariç diğer beş kişinin bakışları bizim aksimize Defne'nin üzerinde biraz fazla oyalanınca göz ucuyla Mert'in dişlerini sıkarak Defne'nin iyice önüne geçtiğini görmüştüm. Bu hareketi ile Defneyi tamamen arkasına alarak diğerlerinin görüş açısından çıkartmıştı.
Sol tarafımdan Aras oldukça ciddi fakat tehditvari bir ses tonu ile "Kimsiniz?" Diye sordu.
Tam önümüzde duran yaşlı adam ellerini arkasında birleştirip Aras'ın sorusunu duymazdan gelerek "Hoşgeldiniz." Dedi.
Anlamsızca onlara bakarken niyetlerini anlamaya çalışıyordum. Bakışlarındaki ifade sanki bizi kaçırmış gibi değilde bir iş teklifi yapacakmış gibi resmiydi.
"Oturun Lütfen." Dedi yaşlı adam. Hiç birimiz söylediğine itaat etmeyip ayakta dikilerek ona bakmaya devam edince dudağının kenarı kıvrıldı. Sessizce "Güzel." Diye mırıldandığını duymuştum. Oturmamamızdan memnun kalmış gibiydi.
Konuşma ihtiyacı hissederek başımı dikleştirdim. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirerek "Ben cumhuriyet savcısı Gece Yüksel. Devlete hizmet ediyorum ve sizi uyarmak isterim. Türkiye Cumhuriyeti kanunun 109. Maddesi yani kişiyi hürriyetinden yoksun bırakarak alıkoyma suçu 2 yıldan başlıyor. Bu bilgiyi öğrendikten sonra bizi neden kaçırdığınızı açıklamaya başlayabilirsiniz." Dedim. Amacım onlara gözdağı vermekti fakat yaşlı adamın arkasındaki kızıl saçlı kızın kıkırtısını duydum.
"Sizi tanıyoruz Gece hanım." Dedi yaşlı adam. Ardından "Aras Kaan Demirel, Mert Emir Sarkaç ve Defne Korkmaz." Diye devam etti.
Bizi tanımalarına şaşırmamıştım. Bir şey söylemeden konuşmasına devam etmesini bekledim.
"Bulunduğunuz yer Türkiye Cumhuriyetinin Gizli Teşkilatlarını içinde barındıran bir ajanlar birliği." Diye devam etti.
"Ne?" Dedik dördümüz aynı anda. İşler iyice tuhaf bir hal almaya başlamıştı. Karşımda bulunan kişinin suratına boş bakışlar ile bakıyorduk.
Ne saçmalık dönüyordu burada?
"Oturun lütfen." Dedi arkamızdaki uzun masayı işaret ederek. Bu sefer karşı gelmeden sırasıyla Ben, Aras, Mert ve Defne şeklinde oturduk. Bizim karşımıza ise diğer beş kişi oturdu. Yaşlı adam ise en baş köşeye geçti.
"Başlamadan önce sizlere kendimi tanıtayım." Dedi. Ve devam etti. "Halit Ulusoy. Ajanlar birliğinin istanbul şubesinin genel başkanı ve yöneticisiyim."
Hepimiz sessizce başkan olduğunu iddia eden adamı dinlemeye devam ediyorduk.
Başkan ellerini masanın üzerinde kavuşturup "Daha iyi anlamanız için size ajanlar birliğimizden bahsedeyim." Dedi. "Ajanlar birlikleri halk tarafından bilinmeyen, gizli teşkilatlar halinde çalışır. Burada oluşturulan teşkilatların almış olduğu gizli görevler olur. Üç adet sınıf farkı var. Bu sınıf farkları ise alınan eğitimler ve başarılar üzerine oluşturuluyor. En yetenekli olanlar en zor görevleri alırlar. Bu kişiler Kırmızı renk ile temsil edilir. Orta düzey zorlukta görev alanlar ise Turuncu ile temsil edilir. Yeşiller ise hepsinden farklı olarak halk arasından seçilerek oluşturulan sınıftır. Yeşillerin halk arasından seçilmesinin sebeplerinden biride yine halk arasında görev yapıyor olmaları. Örneğin kırmızı sınıftan birini normal bir insanın görmesi imkansızdır. O kişilerin resmiyette varlığına dair bir kanıt bile yoktur. Yeşillerin ise insanlarla iç içe olmaları, halk tarafından bilinmeleri gerekir."
Anlayıp anlamadığımızdan emin olabilmek için bakışlarını sırayla hepimizin üzerimizde gezdirdi.
Teşkilat?
Ajanlar?
Birlikler?
Renkler?
Neler oluyor yahu!
"Sizi buraya getirmemizin sebebi Güneş Çocuk Esirgeme Yurdu dosyasını araştırma ekibine katılmanız için." Diye devam etti başkan. Böylece yavaş yavaş taşlar yerine oturuyordu.
"Yani bizde ajan mı olacağız?" Diye sordu Defne.
"Hayır, ajan olmayacaksınız. İçinde ajanların da olduğu bir ekip kuruldu. sizinde o ekipte yer almanızı ve göreve katılmanızı istiyoruz." Diye açıkladı çekik gözlü kız.
"Ne görevi?" Diye sordu Mert.
Mert'in sorusunun üstüne karşımda oturan çekik gözlü kız ayağa kalktı. Giydiği topuklu ayakabının çıkardığı sesler sessizliğin hakim olduğu odada yankılanıyordu. Oturduğumuz toplantı masasının karşısındaki dev ekranı çalıştırdı. Ekranı açtığı gibi büyük harfler ile yazılı olan Güneş Çocuk Esirgeme Yurdu yazısı göze çarpan ilk şeydi. Yazının altında yurda ait olduğu belli olan fotoğraflar bulunuyordu. Önünde duran masadan bir kaç dosya alarak yanımıza geldi. Sırasıyla dördümüze dosyaları uzattıktan sonra tekrar ekranın yanına gitti. Masanın üzerinde duran kumandayı alarak ekranı kontrol etmeye başladı.
"Güneş Çocuk Esirgeme Yurdu..." Diye başladı ince ama kadınsı sesi ile. Çekik gözleri ile Türk'e benzemiyor olsada aksanı Türk aksanıydı. "Güneş Şirketine bağlı bir yurt. Türkiye çapında oldukça ün salmış bir hayır kurumu. Ülkenin belli başlı şehirlerinde farklı şubeleri de mevcut. Bütün masraflar güneş şirketi tarafından karşılanıyor ve bütün işlemlerde resmi bir şekilde gerçekleştiriliyor. Çocukların eğitimleri, yiyecek, içecek, barınma ihtiyaçları, sosyal etkinliklerine kadar da her şey karşılanıyor." Durdu ve kumandadan bir tuşa basarak ekrandaki görseli değiştirdi. Bu sefer karşımızda üzerinde isimlerin yazılı olduğu bir liste vardı. Tam emin değildim ama yaklaşık elliden fazla isim yazıyor olmalıydı.
"Son zamanlarda yurtta aniden çeşitli sebeplerden çocuklar ölmeye başladı. Çocuklar haklarını arayacak ailelere sahip olmadığı için medya bu olayı çok kısa süre konuştu sonrasında şirketin sahibi Murat Akar’ın yaptığı üstü kapalı açıklamayla basın susturuldu. Ölümler farklı aralıklarla devam ediyor ve bazı çocuklar evlat edinildikleri söylenerek yurttan çıkarılıyor. Ama çoğu zaman nereye gittikleri raporlanmıyor.” Dedi.
Bu sefer Başkan söze girerek, “Yurtta olanların öğrenilmesi için Güneş Çocuk Esirgeme Yurdu'nun gizlilik yürürlüğü esasında araştırılması konusunda emir geldi. Bu dosya için öne sürülen yirmi kişi arasından sizler seçildiniz. Yapmanız gereken şey bizim size verdiğimiz komutlar doğrultusunda araştırmayı sürdürmek. Görevi kabul ettiğiniz takdirde daha fazla bilgiye sahip olacaksınız." Dedi.
Dikkatle Başkanı dinlemeye devam ediyorduk. Zihnim allak bullak olmuştu ve ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Aras, Mert ve Defne'de en az benim kadar olayı idrak etmeye çalışıyor olmalıydılar.
"Şimdi..." Dedi Başkan. "Teklifimizi reddetme hakkına sahipsiniz. Reddettiğiniz takdirde buradan sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi ayrılabilir, hayatınıza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz." Durdu ve bakışları sırayla dördümüzün üzerinde gezindi. "Fakat kabul ederseniz, devletin size vermiş olduğu görevi başarı ile yerine getirebilmek için ölümle burun buruna bile gelmeniz gerekebilir. Bu görevi hayatınızın bile önüne koymanız bekleniyor. Tercih sizin. Kabul ediyor musunuz?"
Bakışlarım elimdeki dosyaya döndü. Siyah büyük harflerle yazılı olan Güneş Çocuk Esirgeme Yurdu yazısı direkt olarak göze çarpıyordu. Sırasıyla Aras'a Defne'ye ve Mert'e baktıktan sonra düşünmeden "Ben Kabul ediyorum." Dedim.
Benim üzerime Aras'da hiç düşünmeden "Bende kabul ediyorum." Dedi. Defne ise bana bakarak başını iki yana salladı. bakışları ile yapmamamız gerektiğini söylüyordu. Yinede beni yarı yolda bırakmamak için "Bende... Bende kabul ediyorum." Dedi.
Geriye kalan tek kişi olan Mert'de Defne'nin kabul etmesinin üzerine kabul etti.
"Öyleyse..." Dedi başkan ve ayağa kalktı. Onun ayağa kalkması ile karşımızda oturan beş kişide saygıyla ayağa kalkmıştı. "Birliğe hoşgeldiniz."
Belkide yanlış bir karardı. Hatta muhtemelen öyleydi. Bunu bildiğim için düşünmeden karar vermiştim. Düşündüğüm takdirde vazgeçeceğimi biliyordum. Ama artık geri dönüşü yoktu. Pişman olup olmayacağımı bilmiyordum. Bunu zaman gösterecekti. Şimdilik aklımda sadece çocuklara ne olduğunu öğrenmek vardı. Geri kalan endişelerimi zihnimin arka planına atarak ana odaklanmaya çalıştım.
Ekran üzerinden bize açıklama yapan çekik gözlü kız yanımıza gelerek hepimizin önüne birer kağıt bıraktı ve "Gizlilik sözleşmesini imzalayarak başlayabiliriz." Dedi.
***
Selam! İlk bölümü nasıl buldunuz? Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi yorumlarda belirtip oy vermeyi unutmayın. Görüşmek üzere hoşçakalın 🫶🏻
