2. bölüm · Kalanlar Ve Kaçanlar
2. Bölüm |İlk Görev|
Hazırsanız,
Başlıyoruz…
***
Her şey bir anda olmuştu. Neler olduğunu, nasıl olduğunu bile hala idrak edememiştim. Daha dün sıradan bir savcı iken bu gün devlete ait gizli bir teşkilatının üyesiydim. Bunun beni belkide korkutması gerekiyordu ama çok önemli biri olduğumu hissediyordum.
Resmen artık bir ajan sayılırım! Kendimi çok önemli biri gibi hissettiğim için savcı olmamın yanı sıra artık övünmek için bir özelliğim daha vardı.
Dakikalarca önümüze bir sürü sözleşmeler koyarak hepsini imzalatmışlardı. Okumadan hiç bir kağıda imza atmamam gerektiğini bildiğimden üşenmeden hepsini okuyarak süreci uzattım. Görevin gizlilik esasına uyacacağıma, hiç bir koşulda bilgi sızdırmayacağıma, hayatımı ve mesleğimi gerektiği durumda görevim için gözden çıkaracağıma, maddelere uymadığım takdirde gerekli cezalara çarptırılacağımın bilincinde olduğuma gibi bir sürü madde vardı. Nihayet imza atma işi bittiğinde başkan detayları Arya denen çekik gözlü kızın anlatacağını söyleyerek odadan çıkmıştı.
Şimdi ise karşımda arya ve diğer ismini bilmediğim dört kişi ile aynı toplantı masasında oturuyor ve birbirimize bakıyorduk. Bana mı öyle geliyordu bilmiyorum ama sanki Arya hariç diğerleride en az bizim kadar acemi duruyordu.
"Eee..." Dedi Aras'ın karşısında oturan kızıllı kız. "O zaman önce tanışmaya ne dersiniz?" Diye devam ettikten sonra Aras'a doğru sıkması için elini uzattı. "Ben Elena."
Aras kızın elini sıkacakmıydı bilmiyordum çünkü ondan önce davranarak kızıllı kızın elini havada kapmıştım. "Gece Yüksel." Dedim ve elini sıktıktan sonra geri çekildim. Göz ucuyla Aras'a baktığımda dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalıştığını gördüm. Benim ona baktığımı farkedince o da bana baktı. Göz kırparak sırıttığında hemen önüme döndüm.
"Sizi tanıyoruz." Dedi Arya. Diğerlerinin aksine o fazla resmi bir üslup takınıyordu. "Bilgileriniz aylar öncesinden beri inceleniyor." Dediğinde ister istemez gerilmiştim. Hayatım hakkında ne bilgi sahibi olmaları beni endişelendiriyordu. Bu halim Arya'nın gözünden kaçmamış olmalıydı ki "Bilgileriniz ekip arkadaşlarınız da dahil olmak üzere kimse ile paylaşılmaz, yanlızca inceleme ekibi ve başkanlar bilir." Diyerek açıklık getirmişti.
Hiç rahatlatmadınız Arya hanım.
Elena'nın hemen yanında oturan mavi gözlü çocuk oturduğu koltukta yayılarak daha rahat bir konuma geçti. Bakışlarını sırayla bizim üzerimizde gezdirirken "Gece Yüksel, Aras Kaan Demirel, Mert Emir Sarkaç ve Defne Korkmaz." Diyerek isimlerimizi söyledi. Defne'yi olması gerekenden fazla inceleyerek ona gizlice göz kırpınca sinirlerim gerilmeye başlamıştı.
Ben bu yavşak herifi yolarım!
Mert'de o göz kırpmayı farketmiş olacak ki yumruk yaptığı elini masanın altına saklamıştı. Hızlı hızlı inip kalkan göğsünden öfkesini dizginlemeye çalıştığını görebiliyordum. Defne ise her zamanki gibi ona yanlayan bu herife ağzının payını vermek yerine, oturduğu koltuğa iyice sinerek bakışlarını yere eğdi.
Aras az önce olanları farketmemiş olacakki "Bizimde sizi tanımamız için isimlerinizi söylemeye ne dersiniz?" Dedi kinaye yaparak.
Mavi gözlü yavşak "Çağıl." Diyerek bize ismini bahşetti. Onun yanında oturan Elena zaten ismini söylediği için hemen yanındaki kumral çocuk "Ufuk." Dedi. Ufuğun yanında oturan Arya "Arin." Dediğinde kaşlarımı çatmıştım.
Başkan bu kıza Arya diye hitap etmemiş miydi?
Son olarak kaslı ve bana kalırsa aralarındaki en yakışıklı siyah saçlı çocuk "Araf." Diyerek kendini tanıttığında hepsinin ismini öğrenmiş olduk.
Arya'ya bakarak "Adın Arya değil mi?" Diye sordum.
"İki ismim var ve Arin'i kullanıyorum." Diye cevap verince başımı sallamak ile yetindim. Bir kaç harf dışında neredeyse aynı olan bir ismi daha olması tuhaf olsada beni ilgilendirmezdi.
"Şimdi ne olacak?" Diye sordu Mert. Hala Çağıl'a öfkeli kaçamak bakışlar atıyordu.
"Yarın ilk göreviniz için Güneş Çocuk Esirgeme yurduna gideceksiniz." Dedi Arin.
"Hemen Yarın mı?" Diye sordu Defne.
Arin başını salladı. “Evet hemen yarın. Ama endişelenme sen gitmiyorsun."
Ne demek Defne gelmiyor?
"Defne'de bu ekipten değil mi? O neden bizimle gelmiyor?" Dedim araya girerek. Defne olmadan şurdan şuraya gitmezdim.
"Defne doktor olduğu için yarın ki görevde onun bir rolü yok. İlerleyen süreçte onun da katılacağı görevleriniz olacak. Siz yarın yurttayken onada burada laboratuvarda çalışmayı öğretecekler." Diye açıkladı Arin. Bunun üzerine bir şey demeden önüme döndüm.
"Peki plan ne? Oraya gidince ne yapacağız?" Diye sordu Aras.
Arin oturduğu sandalyede dik bir konuma geldi. Diğerlerinin sözcüsü bizim ekibinde lideri olduğu anlaşılıyordu. "Türkiyede ki devlete bağlı olmayan özel yurtlara belli aylarda kontrole gidilir. Oradaki yiyecek içecekleri, yatakhaneleri, oyun odalarını, dershanelerini, tuvaletlerdeki hijyene kadar her yer gezilerek görülür ve notlar tutulur. Gezi sonucunda eğer çocukların sosyal ortamlarında sıkıntı oluşturan bir durum söz konusu olursa gerekli işlemler gerçekleştirilir." Dedi.
"Yani bizden gidip oraya bir gezi düzenlememizi mi istiyorsunuz?" Diye sordu Mert.
"Pek sayılmaz." Dedi Arin ellerini masanın üstünde kavuşturarak. "Sıradan bir gezi gibi gözüksede aslında orada gizli bir görev gerçekleştiriyor olacaksınız. Kıyafetlerinizin görünmeyecek kısımlarına kameralar yerleştirilecek. Kulağınızda ise kulaklık olacak. Siz bu taraftan gelen sesleri duyamayacaksınız fakat biz sizi dinleyebileceğiz. Gezi esnasında siz orayı incelerken bizde burada yurdun görüntüsünü çıkarıyor olacağız."
Dikkatle Arin'in anlattıklarını dinliyorduk. İlk görevin hemen yarın olması beni heyecanlandırdığı kadar germiştide. Her şeyin yolunda gitmesini umuyordum.
Arin ayağa kalkarak "Yarın sabah tam dokuzda operasyon için hazırlıklar başlıyor olacak. Anlayacağınız en geç sekiz buçukta burada olmalısınız." Dedi.
"İyide..." Diyerek araya girdim. "Biz burasının nerede olduğunu hatta bulunduğumuz yerin ne olduğunu bile bilmiyoruz. Nasıl geleceğiz buraya?"
Arin cebinden bir çeşit kart çıkarıp hepimizin eline birer tane bıraktı. Kart tamamen yeşil reklerden oluşuyordu. Üzerinde bir karekod vardı. Karekodun yanında ise Gece Yüksel yazıyordu. Diğerlerine baktığımda onlarda da kendi isimlerinin yazdığını gördüm. Her şey önceden hazırlanmış gibi mükemmeldi. Sanki kabul edeceğimizi önceden biliyorlarmış gibi bir halleri vardı. Kartlarda asımızın yazıyor olması bunu gösteriyordu.
"Bu kodu telefonunuza okuttuğunuz zaman tarayıcı size otomatik olarak buraya getiren yolun haritasını çıkaracak. Buraya vardığınız andada yine otomatik olarak yolun kayıtları telefonunuzun bütün belleğinden silinecek." Dedi Arin. "Burası ise devletin güvenlik tesisi. İsterseniz çıkıp gezebilirsiniz. Şifreli kapılardan içeriye giremesenizde kapı üzerindeki yazılar size neresi olduğunu gösterir. Her katta büyük bir ekran bulunur. Kat planınıda oradan inceleyebilirsiniz. Sizi evlerinize bırakmak için otoparkta bir ekip var. Direkt olarak evinizede geçebilirsiniz."
Yanlızca başımı sallamak ile yetindim. Burayı gezmek gibi bir planım yoktu. Hemen eve gitmek istiyordum.
Hepimiz ayaklandık ve toplantı odasından çıktık. Şifreli kapıyı ise Arin parmak izini okutarak açmıştı. Çıkışa doğru ilerlerken geçtiğimiz koridorları detaylıca inceliyordum. Bütün kapılardan duvarlara kadar her yer şifreli ve mekanikti. Dördümüz Asansöre binerken Çağıl, Elena, Araf ve Ufuk bizden ayrılarak başka yöne gittiler. Asansörün tuşlarının üzerinde yazan sayılar en fazla yirmiye çıkıyordu. Demek ki tesis yirmi katlıydı.
Arin sıfırı tuşladı ve asansör hareket etti. İneceğimiz kata ulaştığımızda bu katın tamamının otopark olduğunu fark ettim. Arin önde olmak üzere dördümüz onu takip etmeye başladık. Bineceğimiz aracın önüne gelince durduk. Arabanın önünde gözlerinde siyah gözlükler, üstlerinde yine siyah takım elbisesi olan iki adam duruyordu.
Arin bize dönerek "Arkadaşlar sizi evlerinize bırakacaklar. Yarın tam vaktinde burada olun." Dedi. Sessizce başımızı salladık. Dördümüzün bir an önce bu yaşananları çekirdek kola eşliğinde konuşması gerekiyordu. Tabi önce bu gergin ortamdan çıkmalıydık.
Adamlardan biri şoför koltuğuna geçerken diğeri bizim için arka tarafı açtı. Karşılıklı olan üçlü koltuklardan sağ arka tarafına Mert, onun yanına Defne, Mert'in karşısına ben ve benim yanımada Aras oturdu. Siyah takım elbiseli adam kapıyı kapattıktan sonra ön koltuğa geçti ve araba hareket etmeye başladı.
Önde oturan iki adam ile aramızdaki siyah filmli cam sayesinde iletişime geçemezdik. Yinede arabada kamera ve ses dinleme cihazı olduğuna emin olduğum için konuşmamayı tercih ettim. Benim aksime Mert bunu düşünmeden "SİZ GERİZEKALI MISINIZ?" diye bağırdı. Sesini farkında olmadan fazla yükseltmişti. Yanında oturan Defne'nin korkup yerinden sıçradığını gördüm. Defne'nin bu halini Aras'ta görmüş olacakki benden önce davranarak ayağıyla Mert’in bacağına hafif bir tekme geçirdi. "Aptal! Yanında kız var ne bağırıyorsun?" Dedikten sonra tekrar arkasına yaslandı. Mert hafifçe boğazını temizleyip Defne'ye dönerek "Afedersin." Dedi.
Bende kızım! Benden niye özür dilemiyor bu?
"Sorun değil." Dedi Defne. Bu esnada Mert tekrar ortaya dönerek "Ne yaptığınızın farkında mısınız? Resmen ajanların yaptığı teklifi kabul ettiniz!" Dedi. Gülerek "Yaparız öyle çılgınlıklar." Diyerek Mert ile dalga geçtim. O ise bana bakmadı bile. Beni asla umursamıyordu. Soktuğum lafların bu çocuğa etki etmiyor olmasınada üzülmüyor değildim. Biraz gocunsun banane.
"Ben savcım kabul etti diye kabul ettim." Dedi Aras. Pası hemen bana atması birazcık koymuştu. Yinede malum repliği söylemeden edemedim. "Sayın savcım Aras! Sayın savcım diyeceksin."
Defne her zamanki gibi bana göz devirdi. "Bende Gece kabul etti diye kabul ettim."
Mert çatık kaşları ile bu sefer bana bakmaya başladı. "Sen bu sürünün başımısın kızım! Ne diye bizi peşinde sürüklüyorsun?"
Aras kıkırdarken ben şaşkınlık içerisinde kaşlarımı kaldırdım. "Ne alaka be! Ben mi size dedim peşimden gelin diye? Kabul etmeseydiniz." Dedikten sonra kollarımı küçük çocuklar gibi göğsümde birleştirip omuz silktim.
Resmen hiç bir şey yapmadığım halde suçlu ilan edildim.
Defne gülerken sağ tarafımdan Aras'ın "Çok eğlenceli olacak." Dediğini duydum. Her şeyde bir eğlence aramasının nedenini anlamak imkansızdı. Sekiz sene öncesinde onu sorgulamayı bırakmıştım. Hayatımda gördüğüm en pozitif ruhlu insan olabilirdi.
Mert gözlerini kocaman açtı. "Neresi eğlenceli olacak be! Resmen kendi ayaklarımızla ölüme doğru koşuyoruz. Başkan dedikleri adam bile ölebilirsiniz demişken hala kabul ettiğinize inanamıyorum. İmzalattıkları sözleşmelerde ki maddeler ise cabası."
"Dikkattini çekerim." Dedim Mert'e bakarak. "Sende kabul ettin."
"Ben Defne kabul etti diye kabul ettim." Dedi. Fakat bunu ağzından kaçırmış olacakki birden ne dediğini fark edip gözlerini kocaman açarak "Yani en son o kabul etti ya, tek başıma kabul etmeyen kişi olup oyunbozanlık yapmamak istedim." Diyerek toparlamaya çalıştı.
Şahsen ben inandım(!)
Aras "Ya tabi." Diyerek sırıtarak Mert'e bakıyordu. Mert ise ona asla bakmadan bakışlarını camdan dışarıya çevirdi. Ormanlık bir yoldan geçip otobana çıkmıştık. Yarım saatlik yolculuk sessizlik ile değil bol kavga ile geçtikten sonra araç bizim evin önünde durdu. Defne ile birlikte Aras ve Mert'e el sallayıp arabadan indik. Bizden sonra onları evlerine bırakmak üzere araç yola devam etti. Eve girdiğimizde saat on ikiye geliyordu. Yarın erken kalkmamız gerekecekti. Defne ile sessizlik içerisinde odalarımıza geçtik. Pijamalarımı giyip dişlerimi fırçaladıktan sonra yatağa yatıp tavan ile bakışmaya başladım.
Gerçekten doğru kararı mı vermiştim? Acaba Mert haklı mıydı? İşi şakaya vuruyor olmakta giriştiğimiz iş belli ki tehlikeli bir şeydi. Öyle olmasa o kadar çok gizlilik sözleşmesi imzalatılmaz ve ölümü göze alamamamız beklenmezdi. Bunları düşündükçe tedirgin olmadan edemiyordum. Ama vazgeçmek için çok geç kalmıştım. Çoktan sözleşmeler imzalanmıştı. Yarın göreve bile gidecektik. Her şey çok hızlı gelişiyordu ve ben bu hıza yetişmekte zorlanıyordum.
***
"Uykum var!"
"Sus artık Gece! Anladık uykun var, ama ağlaman hiç bir şeyi değiştirmeyecek. Zaten senin yüzünden bu göreve gitmek zorundayız."
"Ağlamıyorum ben!" Dedim hayvan gibi ağzımı açarak esnerken. Ağlamıyordum ama dakikalardır oturduğum koltukta sızlanıyordum. Sabah saat henüz yanlızca altıyken Defne'ninde benimde telefonumuz durmaksızın çalmaya başlamıştı. Mert ve Aras sabah henüz horozlar uyanmadan sitenin girişine dayanmışlardı.
İkisinide zerre kadar takmadan uykuma devam edecektim, taki Aras defalarca kez telefonla arayıp, numarasını engelleyince de kapıya kadar gelip ritim tutarak ses yapana kadar. Sesli ortamlarda uyumam imkansızdı. O da bunu bildiği için kapının dışında ses yapıyordu. Öfkeden köpürerek uyanmış, Aras'a saldırmak için kırmızı görmüş boğa gibi evin dışına koşmaya başlamıştım. Sabahın köründe benim aksime oldukça enerjik olduğu için ona karşı yaptığım bütün hamlelerden itina ile kurtulmuştu. Bu halde ona dersini veremeyeceğimi anlayınca eve geri girmiştim.
Defne ise benim aksime onca kargaşada bile uyuyordu. Benim uykum ne kadar hafifse onunki de bir o kadar ağırdı. Yanında bırakın top patlamasını bina yıkılsa yine uyanmazdı. Ben rahat edemezken onun huzur içinde uyumasından büyük bir rahatsızlık duydum ve başından aşağı bir sürahi suyu boşalttım. Bu hareketimden ötürü hem Defne, hemde yatak sırılsıklam olmuştu. Sakin bir kişiliği olmasına rağmen uykusundan uyandırılan Defne, adeta kuyruğuna basılmış kedi gibi hırlayarak üstüme atlamıştı.
Bu hayatta yapmamam gereken tek şey uyuyan Defne'yi uyandırmak olabilirdi. Çünkü kendisinin vazgeçemediği tek şey uyku ve yemekti. Birini bile elinden alırsanız o zaman sizde onun elinde kalırdınız.
Biz birbirimizin saçlarını yolmakla meşgulken Mert dehşet içinde bizi ayırmaya çalışmıştı. Kavga ederken rahatsız edilmekten hoşlanmadığımız için önce onu aradan çıkarmış sonra birbirimizi yolmaya devam etmiştik. Mert en sonunda 'Yiyin birbirinizi!' diyerek bizi baş başa bırakmış koltuğa oturup izlemeye başlamıştı. Tüm bunlar olurken Aras ise bizi video kaydına almak ile meşguldü. Bir yandan gülüyor, bir yandan da spiker ses tonuyla hareketlerimizi yorumluyordu.
Yaklaşık on beş dakikanın sonunda nefes nefese birbirimizi bırakmıştık. Uykumdan uyandırılmanın intikamını almak için önce Mert ve Aras'ı evden kovmuş, sonrasındada hiç acele etmeden duş almıştım. Sabah bakım rutini, meditasyon ve yulaflı bir kase eşliğinde kahvaltı yaptıktan sonra üzerime siyah uzun kollu bir badi ve yine siyah bol paça kot pantolon giydim. Üstüme de siyah bir deri ceket attıktan sonra hafif bir makyaj yaptım, ve işte hazırdım. Ben bütün bunları yaparken Defne salonun bir köşesinde uyuklayıp sonrasındada iki dilim ekmeğin üstüne nutella sürüp hazırlanmaya başlamıştı. Üzerine sıradan bir beyaz gömlek ve kahverengi kumaş pantolon giymesine, ve yetmezmiş gibi yüzüne bir gram makyaj sürmemesine rağmen benden daha fit ve daha güzel olmasıda, hayatın ikimiz arasında yaptığı ayrımcılığın yanlızca bir kısmıydı.
Evden çıkıp arabaya bindiğimizde saat yediye geliyordu. Mert ön koltukta uyuklarken Aras'ta bitmek bilmeyen bir enerji vardı. Mert'i de bizim gibi sabahın köründe uyandırdığına emindim. Koskoca cumhuriyet savcısı burada dururken Mert'in ön koltuğa oturmasını kendime yediremedim ve onu uykusundan kibarca uyandırıp arka koltuğa oturmasını rica ettim (!) Şimdi ise ön koltukta ben, sürücü kısmında Aras, arka koltukta ise Mert ve Defne vardı. Defne biz burada Mert ile bağıra çağıra kavga etmemize rağmen kafasını cama yaslayıp uyumuştu. Mert'in de gönlü Defne'yi sert camda uyutmaya razı gelmediği için dikkatlice başını kendi omzuna yaslamıştı. Defne uyurken rahatsız olmaması için put gibi hareketsiz durmaya çalışmasına da çok gülüyordum.
"Bağırıp durma Gece, Defne uyuyor." Dedi Mert fısıldayarak. Defne'nin rahatını düşündüğü kadar benimkini düşünmemesi can sıkıcıydı.
"Zaten o yüzden bağırıyorum! Ben burada uykusuz bir şekilde göreve gidiyorsam o da uykusuz olmak zorunda!" Diye carladım. Benim canım sıkkınken başklarının huzurlu olmasından rahatsızlık duymam sağlıklı bir düşünce değildi.
Kimin umurunda canım.
"Gerginliği dağıtmak adına kimler müzik dinlemek ister?" Diye sordu Aras. Kimseden ses çıkmayınca ise yüzü düşerek yola odaklanmaya devam etti. Ben sabah sabah müzik sesini kaldıramayacağım için istememiştim. Mert de muhtemelen Defne'nin rahat uyuyabilmesi için istememişti. Dün Arin'in vermiş olduğu yeşil kartın üstündeki kodu tarayıcıya okuttuk. Dediği gibi direkt olarak yol tarifi çıkmıştı. Yaklaşık bir saatlik yolun sonunda şehirden uzak bir dağın tepesine gelmiştik. Karşımızda oldukça büyük bir bina vardı. Araç girişinin olduğu yerde güvenlik kontrolü vardı. Kapıya yaklaşınca aracın plakası kırmızı bir pixel ile taranınca kapı açıldı. İçeriye girdiğimiz zaman dün çıkmış olduğumuz araç otoparkına girdik. Aras arabayı park ederken Mert, Defne'yi kibarca seslenerek uyandırmayı başarabileceğini sanıyordu. Onu bu şekilde uyandıramayacağını söyledikten sonra ayran çalkalar gibi Defne'yi sarsmaya başladım. Sayemde uykusundan uyanan Defne'nin bütün hakaretlerine kulaklarımı kapattıktan sonra sırayla arabadan indik. Bizi karşılayan yine Arin olmuştu. Ellerini üzerindeki siyah trençkotun ceplerine koymuş uzun dalgalı siyah saçlarını açık bırakmıştı. Siyah ve çekik olan gözleri öyle soğuk bakıyorduki üşüdüğümü hissetmiştim. Dürüst olmak gerekirse kızın verdiği vibe ürkütücü olduğu kadar da havalıydı.
"Erken gelmenize sevindim," Dedi Arin soğuk bakışlarını bir an bile üzerimizden çekmeden. "Beni takip edin."
Koyun sürüsü gibi yine peşinden gitmeye başladık. Asansöre bindiğimizde Arin bu sefer 6. Katı tuşladı. 6. Kata geldiğimizde asansör kapısı açıldı. Sonunu göremeyeceğim kadar büyük bir odada bulduk kendimizi. Bir sürü bilgisayarlar ve onlarla uğraşan insanlar vardı. Odanın duvarlarında raflar en ortasında ise bütün duvarı kaplayan devasa bir ekran vardı. Bilgisayarlı masaların aralarından geçerek odadaki koltuklu kısma geldik. Burada dün tanışmış olduğumuz Çağıl, Elena, Ufuk ve Araf vardı. Dördü koltuklarda oturmuş muhtemelen bizi bekliyorlardı.
"Selammm!" Dedi Elena, son harfi uzatarak. Bizi gördüğü anda ayağa fırlamıştı. Birden Kollarını Aras'ın boynuna doladığında beynimden vurulmuşa döndüm.
Noluyor lan!
Tepki vermeme fırsat kalmadan Aras'tan ayrılıp bu sefer Mert'e sarılmıştı. Yanımda duran Defne'nin ağzı beş karış açıldığında kimse görmeden çenesinden ittirerek ağzını kapattım. Mert'ten sonra Defne ve benim önümüze geldiğinde sıradaki kurbanın biz olduğumuzu anladım. Bir adım geriye giderek uzaklaşacağım sırada ikimizi birden ensemizden tutup göğsüne çektiğinde her şey için çok geçti.
"Ay ne çok özlemişim!" Dediğinde neredeyse bizi boğmak üzere olduğunun farkında olduğundan emin değildim.
"Bu kadar sıcak bir karşılamaya gerek yoktu." Diye kinaye yaptıktan sonra ahtapot kollarından sıyrıldım. Defne'yi de kıyafetinden tutarak geriye çekip ona büyük bir iyilik yaptım.
"Elena," Dedi çağıl oturduğu koltukta bir ayağını diğerinin üstüne atarken. "Duygularını biraz içinde mi yaşasan?"
"Ay ne bileyim, bu gün ilk görevleri ya. O yüzden biraz heyecanlandım."
Ne kadar heyecanlı olduğunu çok acı bir şekilde fark ettik.
Arin hafifçe boğazını temizledi ve bizi hizaya soktu. "Birazdan Güneş çocuk esirgeme yurduna gitmek için yola çıkacaksınız. Kulağınızda görünmeyecek kadar küçük kulaklıklar, kıyafetlerinizde de kameralar olacak." Buzdan soğuk bakışlarını bana çevirince ister istemez gerildim.
Bu kadar ürkütücü bakmana gerek yok. Tamam anladık havalısın.
"Oraya gittiğinizde kontrolün sende olmasını istiyorum. Görevlilere sosyal hizmetlerden aylık kontrole geldiğinizi söyleyeceksin. Onlarda zaten direkt olarak size yurdu gezdirmeye başlayacaklardır. Tek yapmanız gereken şey yurdu gezmek ve bir kaç not tutmak. Kalanını üzerinizdeki kameralardan biz hallediyor olacağız."
Onaylar anlamda başımı salladım. Yavaş yavaş heyecanlanmaya başlıyordum. Resmen birazdan devlete ait bir birliğin görevi için yola çıkacaktık. Bu durumun hoşuma gitmeye başlamasına biraz sinir olmuştum.
Bundan sonra Aras’ı daha az yargılayacağım.
Siyah mini etekli ve beyaz gömlekli minyon bir kız elinde bir kutu ile yanımıza geldi. Kutuyu Çağıl'ların oturduğu koltukların ortasında duran sehpaya bıraktıktan sonra Arin'e dönerek "Araba hazır sizi bekliyorlar Arya hanım." Dedi.
Arin, "Tamam Mercan, gidebilirsin." Diyince koz başını sallayıp uzaklaştı. Kız gittikten sonra Arin getirdiği kutudan bir şeyler çıkardı. Yanımıza geldiğinde bunların kulaklıklar ve kameralar olduğunu anladım. Kulaklıkları takmamız için bize verdikten sonra kameraları kendisi kıyafetlerimizin belli başlı yerlerine yerleştirdi. Bendeki deri ceketimin fermuarında, Aras'ınki pantolonunun cebinde, Mert'inki ise tişörtünün yakasındaydı Defne bizimle gelmeyeceği için ona vermemişti. Küçücük siyah aletler kıyafet ile temas edince direkt olarak oraya yapışmıştı. O kadar miniklerdiki ben bile göremiyordum. Elimizdeki kulaklıklarda en az kameralar kadar küçüktü. Kulaklıkları kulağıma taktım. Rahatsız etmiyordu ama orada olduğunu hissettiriyordu.
Arin, "O halde yola çıkmaya hazırsınız." Dedikten sonra başını hafifçe arkada koltukta oturan Çağıl’a döndürdü. "Defne'ye labaratuvara kadar eşlik et."
Mert ve ben aynı anda dünki göz kırpmadan ötürü gerildik. İkimizde Defne'nin bu herifle gitmesini istemiyorduk. Defne'de istemiyor olacakki derin bir nefes verdi. O zaten genel olarak insanlardan korkan biriydi. Kendisine yanlayanlardan ise ekstra daha fazla korkuyordu.
Bu durumun elinde olmadığını bilmek ise benim canımı çok yakıyordu.
Hafifçe kulağına doğru eğildim. Fısıldayarak, "Burası devlete ait bir kurum Defne. Burada kimse sana zarar veremez. Korkmanı gerektiren bir durum söz konusu bile değil." Dedim.
Göz ucuyla bana baktı ve başını salladı. Onun için endişelenmiyordum. Burada güvende olacağının farkındaydım. Ayrıca Çağıl'a ne kadar gıcık olmuş olsamda teşkilatın üyesi olduğu için onun tehlikeli biri olduğunu düşünmüyordum. Sonuçta devlet buraya birilerini göreve almadan önce aylarca onların hayatını inceliyordu. Defne'ye teselli konuşması yapmamın tek nedeni ben endişelenmesemde onun dünya üzerindeki her insana karşı olan derin korkularından ötürü korkacağını bilmemdi. Herkesin kendisine zarar vereceğini düşünüyordu. Söylediğim bir kaç gereksiz motivasyon cümlesinin ona iyi geldiğinin farkında olduğum için böyle konuşmuştum.
Çağıl koltuktan kalktı. Gayet ciddi bir şekilde Defne'ye "bu taraftan," Dedi ve birlikte ilerlemeye başladılar. Gözden kaybolana kadar Mert bakışlarını bir an bile onlardan çekmemişti. Gerilen omuzları sanki koşarak Çağıl'ı yumruklamak ister gibi bakıyordu.
Arin, "Benimle gelin." Diyince üçümüzde yine peşine takıldık. Tekrar asansöre binip otoparka geldiğimizde bu sefer bizi bekleyen araç dünkü gibi değildi. Sıradan bir otomobilin şoför koltuğuna ben geçtim. Aras ön koltuğa binerken Mert'de arkaya geçti. Nereye gideceğimiz arabanın ekranındaki yol tarifinde açıktı. Gitmeden önce Arin son kez "Unutmayın tek yapmanız gereken şey orayı gezmek, kalanını biz halledeceğiz." Demeyi ihmal etmedi.
Ve sonra ilk görevimize doğru gaza bastım. Mert'in homurdanmaları, Aras'ın kahkahaları, benim ise ciddiyetimle ilerlemeye başladık.
Yaklaşık kırk dakikalık bir yolun ardından yurdun önündeydik. Arabayı park ederken gözlerim yurdu inceliyordu. Sıradan bir çocuk yurdu olmaktan ziyade saray gibi bir bina vardı karşımda. İçeriden gelen çocuk sesleri buradan bile duyuluyordu. Arabadan inip yurt bahçesine girdik. Kapının önündeki güvenliğe kontrole geldiğimizi söylediğimizde hemen kapıları açtı. Şimdi karşımda yurdun giriş kapısı duruyordu. Bir adım arkamda, sağ tarafımda Mert, sol tarafımda ise Aras vardı.
Derin bir nefes aldım ve elimi kaldırıp kapıyı çaldım. Bir kaç saniye sonra üzerinde beyaz gömlek ve siyah kalem etek olan bir kadın kapıyı bizim için açtı. Sırayla hepimizi inceledikten sonra "Hoşgeldiniz. Kime bakmıştınız?" Dedi.
Elimdeki Adalet Kartını havaya kaldırdım. "Merhaba, ben cumhuriyet savcısı Gece Yüksel. Aylık kontrol için geldik." Dedim. Bunun üzerine kadının gözlerini kocaman açtığını gördüm. Gerildi ama hızlıca toparlayıp "Ah! Çok özür dilerim. Buyrun geçin lütfen." Diyerek bize yol verdi.
Hali garip olsada umursamadan içeriye girdik. Karşımızda duvarları çoçuk resimleri ile kaplı rengarenk halısı olan geniş bir koridor vardı. İçeriye girince gelen çocuk sesleri iyice artmıştı. Kadın bizi koridorun ortasında ki koltukların olduğu yere getirdi ve oturmamızı söyledikten sonra yurt müdürünü çağıracağını söyleyerek gitti. Sessizce müdürün gelmesini beklerken etrafı inceliyorduk. Tuhaf hiç bir şey gözükmüyordu. Hatta etraftaki her şey çocuklar için hazırlanmış gibiydi.
Bir iki dakika sonra boya olduğu belli olan sarı saçlı uzun boylu bir kadın yanımıza geldi. Otuzlu yaşlarının sonunda olmalıydı. O gelince üçümüzde oturduğumuz koltuktan kalktık. Gülümseyerek yaklaştı ve bana elini uzattı. "Merhaba efendim ben Yeliz Yakut. Yurdumuzun müdürüyüm. Beklettiğim için çok özür dilerim, geleceğinizden haberim yoktu." Dedi.
Elini sıktım "Hiç önemli değil Yeliz hanım."
"Size bir şeyler ikram etmemizi istermisiniz yoksa gezmeye başlayalım mı?" Diye sordu. Başımı hayır anlamında salladım "Hemen gezmeye başlarsak daha iyi olur, sırada bekleyen çok yer var." Dedim.
Koyu kırmızı rujlu dudaklarıyla gülümsedi. "O halde lütfen beni takip edin."
Dakikalarca bütün yurdu karış karış gezdik. Gerçektende saray gibi bir binaydı. Tuvaletleri tertemiz, yatak haneler düzenli, oyun alanlarında tonlarca oyuncak, bahçede ise çocuklar için cennet olan bir oyun parkı vardı. Gezdiğimiz yerlerde karşımıza çıkan çocuklarda ise tuhaf hiç bir şey fark etmemiştim. Hepsi gayet mutlu ve eğleniyor gibi görünüyordu. Elimdeki sekreter dosyasına bir kaç gereksiz not tutarken tüm dikkatimle her yeri inceledim. Fakat hiç bir eksik yoktu. Biz gezerken çocuklar öğle yemeklerini yemek için yemek haneye gelmişlerdi. Bu sayede yemekleri de görme şansımız olmuştu ve onlarda gayet iyi durumdaydı. Açık konuşmam gerekirse tuhaf hiç bir şey görmemiştim. Her şey olması gerekenden bile daha iyi gibi gözüküyordu. Yaklaşık iki saatin sonunda nihayet gezme faslı bitmişti.
Yeliz hanımın elini sıkarken "Yurdunuz oldukça güzelmiş Yeliz hanım. Biz gerekli işlemleri yaptıktan sonra kayıt sonuçlarını size göndeririz." Dedim.
Koyu kırmızı rujlu dudaklarıyla gülümseyip, "Aslında birazdan çocuklarımızın öğretmenleri ile hazırlamış olduğu bir gösteri olacak. Ona da katılırsanız bizi çok memnun edersiniz." Dedi.
Aslında bu karar benim keyfime kalacak olsa istemez diyip bir an önce buradan topuklardım. Fakat bu ana kadar hiç ses gelmeyen kulaklığımdan Arin'in "Programa katılın." Diyen sesi duyulduğu için mecbur olarak "Elbette bunu çok isteriz." Dedim.
Ve bir kaç dakika sonra kendimizi yurdun küçük çaplı konferans salonunda bulduk. Gösteriyi 8-10 yaş arası çocuklar gerçekleştirecekti. En önde olan koltuklarımızda otururken Aras ve Mert fısır fısır bir şeyler konuşup gülüşüyor, ben ise onların ortasında kaldığım için saçma sapan esprilerini duymak zorunda kalıyordum.
Birden ışıklar söndü ve sahneye sarı saçlı mavi gözlü sevimli bir kız çocuğu çıktı. Arkasındaki kırmızı perde kapalıydı. Elinde tuttuğu mikrofonun ucuna pembe bir kurdele yapıştırılmıştı. Üzerine giydiği pembe tüllü pileli etekle salına salına yürüdü sahneye. Mikrofonu kaldırıp "Sizley için hazıyladığımız minikley gösteyimize Hoşgeydiniz!" Dedi.
Salondaki bütün öğretmen ve çocuklardan alkış tufanı koparken çocuğun sevimli ses tonu beni büyülemişti. Çizgi film karakteri gibi çıkan sesi çok sevimliydi.
"İlk olayak hazıyladığımız tiyatyo gösteyisi vay!"
Dakikalarca bir sürü dans ve tiyatro gibi gösteri seyrettik. Oldukça sevimli bir sürü çocuk tek tek sahneye çıkıp hünerlerini sergiledi. Açık konuşmak gerekirse burası çok güzel bir yurt gibi gözüküyordu. Bütün çocuklar çok mutluydu ve eğleniyorlardı. Yine de incelenmesi gerekecek kadar çok ölüm gerçekleşiyorsa altından bir şey çıkardı.
Kırmızı başlıklı kız tiyatrosuda bitmiş perde tekrar kapanmıştı. Sahneye yine pembe pileli etekli kız çıktığında bu sefer hangi gösteriyi yapacaklarını merakla beklemeye başlamıştık.
"Şimdide son olayak müzikay gösteyisi yapacağız!" Dedi ve perdenin arkasına geçti.
Hoparlörden tanıdık bir müzik sesi kulaklarımı doldururken kırmızı perde yavaş yavaş kenarlara çekildi.
"Bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde! Tatlı bir kız yaşarmış boğaz içinde."
Sahnede deniz maketi ve iskele vardı. Gösteriyi sunan pembe pileli etekli kız iskelenin üstünde bir oğlan çocuğu ile yürüyordu. Deniz maketinin önünde ise başka bir kız elinde mikrafonla şarkıya giriş yaptı.
"İşte bir sabah erken masal böyle başlamış delikanlı genç kıza iskelede rastlamış."
İskelede duran çocuk kızı gördü. Kız ise başını denizden çekmedi ve çocuğu fark etmedi. Sonradan kızda başını hafifçe kaldırıp çocuğa baktığında göz göze geldiler.
"Bakışmışlar göz göze. Gören kimse olmamış. Fakat denizde dalga oynamaya başlamış.”
Deniz maketi hafifçe ileri geri oynadığında bu kadar güzel bir gösteriyi gerçekleştirmelerine bende şaşkındım.
"Bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde! Tatlı bir kız yaşarmış boğaz içinde"
"Delikanlı yaklaşmış,"
Sol tarafımda oturan Aras'ın kulağıma doğru eğildiğinde müzikle birlikte kulağıma fısıldaşması bir olmuştu.
Oğlan çocuğu mikrofonu kaldırıp kıza "Ne kadar güzelsiniz." Dedi.
Aynı şekilde Aras'ta kulağıma yaklaşıp "Ne kadar güzelsiniz..." Dedi.
İstemsizce dudaklarımdan çıkan kıkırtıya engel olamayıp kendimi geri çektikten sonra ona uyum sağladım.
"Güzel kız uzaklaşmış,"
Kız çocuktan uzaklaşıp "Fakat sizde kimsiniz?" Dedi.
Ben Aras'tan uzaklaşıp "Fakat sizde kimsiniz?" dedim.
Sahnedeki çocuk mikrofona konuştu, Aras onunla birlikte tekrar etti. "Ben bir erkek meleğim. Bırak yanına geleyim. Elimi hiç sürmeden gözlerimle seveyim."
Bana doğru eğdiği kafasını alnından geri ittirip "Salak." Dedim. Karşılıklı gülüşüp sahneye odaklandığımızda şarkı olduğu gibi devam etti.
Taki son kısımda pileli pembe etekli kızın titreyerek yere yığılması, ve bir anda ortalığın karıştığı ana kadar.
~
Hastane koridorunda ileri geri yürüyordum. Bir saat öncesinde isminin Eylül olduğunu öğrendiğimiz pembe pileli etekli küçük kız durduk yere sahnede yere yığılmıştı. Vücudu titriyor ağzından köpükler çıkıyordu. Diğer çocukların bazıları bu görüntü karşısında ya ağlıyor yada bağırıyordu. Öğretmenlerin bazıları onları sakinleştirmeye çalışırken bazıları sahnedeki Eylül'e yönelmişti. Biz direkt olarak Eylül'ün başına geçtiğimizde Aras ambulans çağırmıştı. Kulaklığımdan Arin'in yönlendirme yapması biraz uzun sürsede nihayetinde hastaneye gitmemizi ve çocuğun sonuçları çıkana kadar bekleyip rol yapmaya devam etmemiz gerektiğini söylemişti. Hastaneye geldiğimizde şaşıtıcı bir şekilde Defne buradaydı ve Eylül'e müdahaleyi o gerçekleştiriyordu. Bunu biz gelmeden önce Arin'lerin ayarladığına emindim. Şimdi ise müdür Yeliz ve öğretmen Çiğdem ile birlikte üçümüz hastane koridorunda bekliyorduk gözlerim sürekli onların üzerinde gezinerek hal ve hareketlerini analiz etmeye çalışıyordu. İnsanları analiz etme konusunda çok iyiydim. Birine baktığım anda ne düşündüğünü, ne hissettiğini hemen anlayabiliyordum. Bu kadınlara baktığımda ise gördüğüm tek duygu panikti.
Fakat hissettikleri bu panik Eylül'ün sağlığı için miydi bundan emin değildim.
Eylül'ün içinde olduğu ameliyathanenin kapısı dakikalar sonra açıldığında içeriden doktor kıyafeti ile Defne çıktı. Yüzünde oldukça nötr bir ifade vardı.
Duygudan yoksun gibi görünmeye çalışsada ben görmem gerekeni görmüştüm. Benden başka kimsenin göremeyecek olduğu o nötr ifadesinin altındaki gerçek hislerini görmüştüm.
Başaramamışlardı.
Bir kaç adımla önümüzde durduğunda herkes ayaklanmış Defne'den gelecek haberi bekliyorlardı. Biz üçümüz onu tanımamazlıktan geliyorduk. Hepimiz görevde olduğumuzun bilincindeydik ve oldukça profesyonel yaklaşmaya çalışıyorduk. Yinede ilk günden böyle büyük bir olay yaşanmasını birliğinde beklemediğine emindim. Kulaklığımdan ses seda gelmiyordu. O taraftakilerin ne alemde olduklarını merak ediyordum doğrusu.
Müdür Yeliz, "Doktor hanım kızımızın durumu nedir?" Diye sordu. Sesindeki panik hissedilmeyecek gibi değildi.
Defne konuşmaya başladığında sesi oldukça sakin ve kontrollüydü. İçinde yaşadığı fırtınayı kimse görmüyordu. "Çok üzgünüm," Diye başladı söze "Malesef kurtaramadık." Yeliz hanım korkuyla ellerini ağzına kapattığında yanındaki Çiğdem öğretmende yere çöküp ağlamaya başlamıştı. Göz ucuyla Aras ve Mert'e baktığımda onlarında oldukça sarsılmış halde olduklarını gördüm. Daha ilk günden küçücük bir çocuğun ölümüne şahit olmuştuk. Dördümüz içinde sarsıcı bir an yaşanıyordu. Kalbimin üzerinde derin bir sızı hissettiğimde bir adım geri giderek buradan uzaklaşmak istedim. Yinede güçlü kalmak zorunda olduğumun farkındaydım. Profesyonel davranmak zorundaydım. Hafifçe boğazımı temizleyip ses tonumu düz bir çizgide tutarak konuştum. "Bu nasıl oldu?"
Defne bana baktı. "Nedenini bilmediğimiz bir sebepten ötürü sinir hücreleri çatlamış ve kriz geçirmiş. Kriz esnasında ağzına dolan tükürük tanecikleri nefes borusunu tıkayarak solunum yapmasını engellemiş."
Küçücük kız kendi nefesinde boğulmuştu.
Defne'nin tek nefeste söylediği cümleler beni daha da sarsarken midemin bulandığını hissettim. Parmak uçlarımdan saç tellerime kadar uzanan bir soğuk hava dalgası vücudumu ele geçirdi. Duygularımı sesli dile getiremediğimde bedenim bunu üşüyerek dışa yansıtırdı. Buna çocukluğumdan beri alışmıştım. Hiç bir zaman hissettiklerimi rahatça dışarı vurabilen biri olmadığım için üşümeyede alışkındım. Bedenimi kaplayan soğuk hava dalgasından ötürü üzerimdeki cekete sarılma ihtiyacı hissederek kollarımı göğsümde birleştirdim. "Anladım, teşekkürler." Dedikten sonra Defne uzaklaştı. Nereye gittiğini bilmiyordum ama bir köşeye çekilip ağlayacağını biliyordum.
Mert ve Aras hala bir şey söyleyemeyince duruma el atma ihtiyacı hissettim. Önce onlara döndüğümde Aras'a "Yaşanan durumu raporlayın." Dedim. Buradan uzaklaşıp rahat bir soluk alabilmeleri için onlara fırsat tanımıştım. Yaptığım şeyi fark ettikleri için önce bana ters bir bakış attılar. İkiside beni tek bırakmak istemiyordu. Yinede Arin'in bana vermiş olduğu kontrolden ötürü itaat etmek zorunda kalarak uzaklaştılar. Yeliz ve Çiğdem onların rapor tutmaya gittiklerini sanacaktı.
Yavaşça onlara doğru ilerledim. Çiğdem artık ağlamıyor olsada oldukça üzgün görünüyordu. Yeliz hanım ise sadece beni izliyordu. "Kaybınızdan ötürü oldukça üzgünüz." Diyebildim sadece. Aras ve Mert'i bu konuşmayı yapmaktan azat etmeyi başarmış olsamda kendim için aynı şeyi söyleyemeyecektim. Dilimin ucuna gelen kelimeler birbirine karışıyordu. Sekiz yaşındaki küçücük bir çocuğun ölümünü hangi cümle ile ört pas edeceğimi bilemiyordum. Sahi bı ört pas edilebilecek bir olay mıydı? Eylül gibi ölen bir sürü çocuk vardı bu yurtta. Biz sadece Eylül'e şahit olsak da bu insanlar onlarca çocuğun gidişini izlemişlerdi. Eğer gerçekten bu işte bir parmakları varsa vicdanlarını nasıl körelttiklerini merak ediyordum. Henüz hayata dair hiç bir bilgisi olmayan, masum, küçücük bir çocuğun ölümüne şahit olmuştuk. Bu durumu bir an önce kabullenip görevime odaklanmam gerekiyordu.
"Ben..." Dedi müdür Yeliz. Sesi titriyor endişeli hali her hareketinden belli oluyordu. "Ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum." Sol gözünden timsah bir göz yaşı usulca yanağına süzüldüğünde onu parmağının ucu ile yok etti. "Bu olaya şahit olmanızı hiç istemezdik. Nasıl açıklanır bilemiyorum. Çok üzgünüz. Eylül bizim çok değerli bir yavrumuzdu..."
Yeliz hanımı dinliyor gibi gözüksemde aklım başka yerdeydi. Acı bir gerçek suratıma soğuk su gibi çarpmıştı. Eylül'ün arkasından ağlayacak, onun için dualar edecek kimsesi yoktu. Ölümünü araştıracak bir aileye de sahip değildi. Sekiz yaşındaydı. Dünyaya hiç bir şey bırakamadan sessizce silinip gitmişti. Üstündeki pembe pileli etek ondan küçücük bir hatıra olarak zihnimin tozlu raflarına yerleşti. Hiç bir şey bırakamadığı şu aciz dünya ondan ne çok şey almıştı kim bilir... Ne bir annesi vardı, ne de bir babası. Hiç bir seveni, hiç bir sevdiği olamadan gitmişti. Gitmek zorunda bırakılmıştı.
Yutkundum. "Acınızı anlıyoruz Yeliz hanım. En kısa zamanda bu hadiseyi kolaylıkla atlatmanızı dilerim."
Bir süre daha hiç bir anlamı olmayan konuşmalar yaşandıktan sonra tekrar arabadaydık. Defne yanımızdan ayrıldıktan sonra onu tekrar görmemiştik. Nereye gittiğini, ne halde olduğunu merak ediyordum. Akşam olup evimize gittiğimizde uzun bir dertleşme seansının gerçekleşeceğinin farkındaydım.
Arabada üçümüzdende ses çıkmadı. Bu sefer şoför koltuğunda Aras vardı çünkü kendimi araba kullanmaya hazır hissetmiyordum. Dikkatim oldukça dağınıktı ve bu halde direksiyon başına geçmem hiç mantıklı bir karar değildi. Bu yüzden şoför koltuğunu Aras'a bırakmış arka tarafa oturmuştum. Mert'de ön koltuktaydı. Hiçbirimiz konuşmuyorduk çünkü dinlenildiğimizin farkındaydık. Gerçek anlamda Baş başa kaldığımızda Mert'ten bana gelecek olan bütün azarlamalara kendimi hazırlamıştım.
Tesise geri döndüğümüzde Arin bizi karşıladı. İfadesi her zamanki soğukluğunda olsada ortamdaki gerginliği hissedebiliyordum. "Yürüyün." Diye emir verdiğinde sesindeki anlam veremediğim ton ürkütücüydü. İkiletmeden peşine takıldığımızda bizi ilk kez getirdikleri toplantı odasına gelmiştik. İçeride başkanın olmasını bekliyordum ama yoktu. Sanırım operasyonun tamamı bundan böyle Arin'in kontrolündeydi.
Odada bizim dışımızda Çağıl, Ufuk, Araf ve Elena da vardı. Hepsi masanın etrafında oturuyordu. Bizde sandalyelere geçtiğimizde Arin baş köşeye geçti fakat oturmadı. "Bu gün yaşanan olayı hiç birimiz beklemiyorduk. Yinede tebrik etmem gerekir: ilk göreviniz olmasına rağmen kriz anını çok iyi yönettiniz."
Yanımda oturan Aras "Yönetti desek daha doğru olur." Dedi beni ima ederek. Sesinde kinayeli bir ton vardı. Tüm yükü sırtıma yükleyerek onları uzaklaştırdığım için bana kızgın olduğunun farkındaydım. Zor bir durumdayken beni yanlız bırakmak istemiyordu. Cevap vermedim çünkü burada kavga etmek anlamsız olurdu. Baş başa kaldığımızda zaten Mert ile birlikte başımın etini yiyeceklerdi.
Arin devam etti. "Bu olay basına sızacak. Güneş çocuk esirgeme yurdunda ölen çocuk Eylül Yera'nın ölüm anı oradaki kameralar tarafından kaydediliyordu. Bu görüntülere ulaştık. Ana haber bültenlerine anonim bir şekilde gönderildi. İncelemek için giden görevlilerin yanında ölmesi küçük bir olay değil. Onlarında kontrollerinin dışında gerçekleşmiş olmalı. Şu anda o tarafta ortalık zaten karışıktır. Basını üzerlerine salarak iyice alanlarını kısıtlayacağız. Aynı zamanda bu ölüm onlara göndereceğimiz raporuda etkileyecek. Bir sonraki kontrol için normalde en az bir ay beklememiz gerekiyordu. Eylül'ün ölümü sayesinde daha sıkı denetime almamız için yeterli kanıtımız oldu."
Dikkatle onu dinliyorduk. Konuşmasını bitirdiği söz ise oturduğum koltukta sarsılmama neden olmuştu.
"Üç gün sonra İzmir'de ki şubelerini kontrole gideceksiniz."
İzmir... Sekiz yıl önce bir daha dönmemek üzere terk ettiğim lanetli şehir. Hayatımın büyük bir bölümünü karanlıkta bırakan o şehir. Geçmişimle birlikte zihnimin tozlu raflarında eski bir kutuya kaldırdığım şehir.
Oraya gidemezdim. Tekrar olmazdı.
Defne'nin yüzüne bakmıyordum ama onunda benden farklı olmadığını emindim. Panikle Arin'e dönerek "Başka bir şehir olsa olmaz mı?" Diye sordum.
Aras'ın bakışları anında bana döndüğünde gözlerinde anlam veremediğim bir ifade vardı. Bir şeyi çözmeye çalışıyor gibi bakıyordu. Yıllar önce oradan giderken bindiğim otobüste Aras ile karşılaşmıştım. Sonrasında aynı üniversitenin farklı fakültelerinde olduğumuzu fark etmiştik. Beni Mert ile o tanıştırmıştı.
Başlarda ikisi ile de yakın olmak istemiyordum. Olabildiğince onlardan uzak durmaya çalışıyordum. Mert de benden hoşlanmamıştı. Yine de Aras'ın hatrına sesini çıkarmıyordu.
Aras anlam veremediğim bir şekilde peşimde dolanıp duruyordu. Benimle arkadaş olmak istiyordu. Normal biri olsa hal ve hareketlerimden onu istemediğimi anlardı. Aras'ta anlıyordu fakat vazgeçmiyordu. Bir noktadan sonra onun varlığına çok alışmıştım. Artık ders çıkışı kapımda belirmesine hiç şaşırmaz olmuştum. Defne'de aramıza katıldığında dördümüz bir şekilde ayrılmaz bir grup haline gelmiştik. Bu ekibin mimarının ise Aras olduğunu gururla söyleyebilirdim.
Hepimiz birbirimizden çok farklıydık. Defne narin ve kırılgandı. Mert öfkeli ve çirkefti. Aras neşeli ve yerinde duramaz biriydi.
Ben mükemmeldim, ve onlar bana layık değildi tabiki.
Aras ve Mert tatillerde İzmir'e ailelerinin yanlarına dönerlerdi. Defne ve ben ise hiç bir zaman o şehire geri dönmemiştik. Geçerli nedenlerimiz vardı. Ama kimseye açıklayamayacağım şeylerdi.
Aras'ın bana olan bakışlarını görmezden gelmeye çalışarak Arin'e odaklandım. Başını iki yana salladı. "İzmir için bütün ayarlamalar yapıldı. Önceki gezilerin planlarına göre de gitmenizin en uygun olduğu şehir. Bundan ötürü itiraz kabul etmiyorum."
Umutsuzlukla başımı eğdim. Gitmek istemiyordum ama seçme şansım yoktu. Sözleşmelerde verilen görevlere itiraz hakkının olmadığı da yazıyordu. Belki de Mert haklıydı. En başında kabul etmememiz gereken bir işe bulaşmıştık.
Derin bir nefes alarak başımı Defne'ye döndürdüm. Gözlerinde benim gibi İzmir'e gitmeyi sorun eder gibi bir ifade yoktu. Daha çok benim için endişeleniyor gibiydi. Endişelenmesine ihtiyacım yoktu. Eve gidince bu mevzuyu detaylı düşünecek ve rahatça gidecektim. Düşünmek için vakite ihtiyacım vardı o kadar.
Bir süre daha bu gün yaşananlar hakkında konuşan Arin'i dinledik. Daha sonra herkes dağıldı. Arin otoparka kadar bize eşlik etmek için yine önümüzde ilerliyordu. Toplantı odasından çıkar çıkmaz Aras kolumu yakaladı ve kimseye çaktırmadan beni kenara çekti.
"Napıyorsun be!" Diye çemkirdikten sonra kolumu elinden kurtardım. Bana öfkeyle karışık bir şaşkınlık ile bakıyordu. "Bu sabah bizi gönderip görevi tek başına üstlenmeni es geçmeye çalışarak sana bir şey soracağım. Ama bu mevzuyuda konuşacağız.” Dedi.
Gözlerimi devirdim. Beni düşündüğünün farkındaydım. Eylül'ün ölümü beni de derinden yaralamıştı. Yine de bunu belli edecek değildim. Öfke zırhımı kuşanıp "Bana teşekkür etmen gerektiği yerde saçma sapan azarlamalarını dinleyeceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun. Ne soracaksan sor sonrada gidelim. Yeterince yoruldum."
Burnundan sıkıntılı bir nefes verdi. "İzmir'e gitme konusuna neden itiraz ettin?"
Bunu soracağını tahmin ediyordum. Bu yüzden hazırlıklıydım "Sanane."
"Gece," Dedi fakat sesinde öfke veya azarlar bir ton yoktu. Tam tersi oldukça anlayışlı yaklaşmaya çalışıyordu. Bana karşı bu kadar kibar olmasından ise rahatsızlık dıyuyordum. Ona kaba davranmama engel oluyordu. "Bir şeyler sakladığının farkındayım. Hep farkındaydım. Anlatmak istememeni anlıyorum ama merak duyguma engel olamıyorum."
Öfke zırhımı bir kenara bırakarak kibar olmaya çalıştım. "Merak ettiğinin farkındayım. Hep farkındaydım. Ama seni ilgilendirmeyen şeylere karışmaman gerektiğini bilecek yaşta olmalısın öyle değil mi?"
Aras tam ağzını açmıştı ki bir şey demesine fırsat kalmadan Defne yanımıza geldi. "Neredesiniz siz? Bir anda ortadan kayboldunuz." Diyerek sohbetimizi böldüğünde ona minnettardım.
"Geliyoruz." Dedikten sonra Defne'nin yanından geçip gittim. İkisi de peşimden geliyorlardı. Otoparka girdiğimizde Mert ve Arin yan yana bizi bekliyordu. Yanlarında ise arkası dönük bir adam daha vardı.
Oraya ulaştığımızda Arin bize dönerek "İzmir'e giderken size pilotluk edecek arkadaşımız Kuzey Kayaç." Dedi.
Adımlarım taş gibi olduğu yerde kesildiğinde tanımadığımı sandığım kişi bize doğru döndü.
Kuzey…
Nefesim tıkanıp göğüs kafesime ağırlık yapmaya başladığında yere, dizlerimin üzerine çökmek istedim. Parmak uçlarımdan saç köklerime kadar üşümeye başladım aynı saniyelerde. Kuzey tam karşımdaydı. Kumral saçları ve mavi gözleri ile bana bakıyordu. Unuttuğumu, sildiğimi sandığım tüm geçmişim onunla birlikte tekrar canlanınca vicdan azabı göğsüme oturdu ve orayı yakmaya başladı.
Kuzey bana baktı. Yüzüne hafif bir sırıtma yerleştirdi. “Merhaba,” Diyerek söze girdi. Cümlesini ise beni kırk yerimden bıçaklayacağını bildiği o isimle bitirdi. “Dolunay.”
***
2. Bölümden herkes merhaba! Bu bölüm yavaş yavaş Gece’nin geçmişine ineceğimiz kısımların kapılarını aralayan önemli bir karakter hikayemize dahil oldu.
Bölüm sonu soruları geliyor:
Sizce Defne neden insanlardan korkuyor? Kuzey kim ve onunla karşılaşmak Gece’ye neden geçmişini hatırlatıyor?
Teorilerinizi yorumlarda benimle paylaşın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere hoşçakalın🫶🏻
Yeni bölümlerin tarihlerini öğrenmek için bülten paylaşımlarımı incelemeyi unutmayın. Kitabın editlerini izlemek için beni Tiktokdan takip edebilirsiniz
Tiktok:Lunessa_asterin
