9. bölüm · KADERİN OYUNU

9. Bölüm: İtiraf

Ravzanur_mrmr

Bölüm Şarkısı: Anıl Emre Daldal / B.

🎡🎡🎡🎡

Mükemmel bir bölüm ile size geldim.

Hazır mısınız gelen itirafa ve Mert'in değişimine?

Ben çoktan olacaklara hazırladım kendimi bence sizde hazırlanın...

Oy ve Yorumlarınızı
Bekliyorummm...

Keyifli Okumalar Dilerimmm.
🤗✨️

🎡🎡🎡🎡

KADERİN OYUNU

Bölüm 9

İtiraf

"Kalp dediğin atıyor zaten, marifet ritmi değiştirebilende..."

~George Eliot~

❤️🔥💥

Hava da değişik bir koku vardı. Bulutların rengi normalden daha koyuydu bugün, her an yağmur yağacak gibi. Yüksek yerleride sis kaplamıştı zaten. Hava ile birlikte modum da değişirdi hep ve bu hava benim modumu baya düşürmüştü ama modumu yükseltebilecek tek bir kişi vardı. O ise şu an tam yanımda duruyordu. Mert'in koyu kahve gözleri endişe içinde yüzümü süzdü. "Sen... Sen yaşıyorsun," dediğimde yüzünde varla yok arası bir gülümseme belirdi. Bana bir cevap vermeden önüne bakıp yürümeye devam etti. Bir kaç adım daha attıktan sonra kim olduğunu bilmediğim, elleri silahlı dört adam önümüzü kesti. Aralarından biri öne doğru çıktı ve görüş açısına Mert'i aldı. Mert'e doğru baktığımda adama doğru bir kaç adım attığını gördüm. "Mert dur! Seni daha yeni bulmuşken, yine kaybedemem." Mert beni dinlemedi ve yürümeye devam etti. Adamın tam önünde durdu ve bana doğru döndü. "Her şey buraya kadarmış demek ki güzelim..." Ben daha ne olduğunu anlayamadan adam, elindeki silahı Mert'in kalbine hedef aldı. "Hayır, daha önümüzde seninle birlikte yaşayacağımız bir hayat var. Beni öylece bırakıp gidemezsin." Mert'in gözünden bir damla yaş aktığında cadde silah sesi ile doldu. Havadaki tüm kuşlar uçarak kaçıştılar. Mert gözümün önüne kanlar içerisinde yere serilirken yüzümü gökyüzüne doğru kaldırdım ve dudaklarımın arasından bir haykırış koptu. "Meeert!" Gözlerimi kapatıp, hıçkırarak çığlık çığlığa ağlamaya başladım.

🎡🎡🎡🎡

"Mert. Mert. Mert!"

Sık soluklar alıp vererek, kafamı yastıktan kaldırdım. Alnımdan soğuk soğuk terler akıyordu. Gözlerimi araladığımda, ellerimi tutan eli gördüm. Kafamı elin sahibine doğru kaldırdığımda karşımda duran bir çift koyu kahve göz ile karşılaştım.

Gelip bacağımın yanındaki boşluğa oturdu ve yüzümü ellerinin arasına aldı.

"Buradayım güzelim, korkma. Sadece bir kabus."

Yaşıyordu... Ölmemişti...

Peki biz neredeydik? Serkan neredeydi? Ne yaşanmıştı? Çoğu şeyi tam olarak hatırlamıyordum ama Mert'in yaşadığını bilmek bunca sorunun cevabına bedeldi.

Ona doğru yaklaşıp, kollarımı sırtına doladım. İlkin şaşırdığı için durdu ama sonra oda bana sarıldı. Canımın yanmasını istemiyormuş gibi yumuşak bir şekilde sarıldı ama ben ona çok sıkı sarılmıştım.

Bir daha beni bırakmaması gerektiğini belli etmeye çalışıyordum. O kadar sıkı sarılmıştım ki, yaramı dahi unutmuştum.

Acıyla inleyip geri çekildiğimde Mert endişeyle bana yaklaşarak eliyle yanağımı okşadı.

"İyi misin güzelim? Ben mi yaktım canını? Özür dilerim, ben..."

Yanağımda duran elini tuttum. "Hayır, ben yaptım. Sen bir şey yapmadın. Merak etme, zaten istesende yakamazsın canımı."

Hafif tebessüm etti. "Tamam şimdi dinlen biraz o zaman." Kafamı yastığa geri koymam için beni yatağa yaklaştırırken kendi hâla aynı yerde oturmaya devam etti.

Aklımda cevap bekleyen bir sürü soru varken ben burada öylece uzanmayacaktım.

Tekrar doğruldum. "Biz neredeyiz? Serkan nerede? Sen nasılsın? Diğerlerine ne oldu? Önce bunlara cevap ver, sonra dinlenirim ben."

Şaşkın gözlerle beni süzdü. "Asıl sen nasılsın?"

Gerçekten bu durumda bile beni mi düşünüyordu?

"Ben iyiyim de, sen?"

"Sen iyiysen, bende iyiyim güzelim."

Bir süre gülümseyerek beni izlediği için odaklanamadım. Kendime gelmek için kafamı sallamam gerekti.

"Iıı... Peki. Diğer sorularıma cevap vermedin."

Yüzünde belli belirsiz bir öfke oluştu. "Serkan bizi bırakıp kaçtı. Adi herif. " Sesi çok soğuktu.

Şoke olmuştum. Nasıl kaçardı ya, hani beni seviyordu? Hani benim için herkesi öldürürdü? Bu kadarmış sevgisi demek ki. Zaten onun iki kuruşluk sevgisine de kalmamıştım.

"Nasıl kaçar ya, nasıl?" Sinirden kızarmıştım.

"Senin için ambulansı arayınca, Polisinde gelebileceğini düşündü ve kaçtı."

Endişeyle dizinin üzerinde duran elini tuttum. "Sen... Sana bir şey yaptı mı?"

Tuttuğum eline baktı. "Hayır yapmadı ama keşke yapsaydı. Eğer sen benim için kendini merminin önüne atmasaydın..." Dedi ama cümlesini bitiremeden durdu ve uzunca bir süre elime baktı.

Elini bir anda elimden kurtardı ve tepkisiz bir ifadeyle gözlerimin içine baktı. Bunu yapacağını beklemediğim için şaşırdım.

Elimi tekrar kendime doğru çektim. "Neden yaptın bunu, neden? Benim için değer miydi?" Sesi biraz öncekine göre daha gür çıkmıştı.

Elimi tekrar uzatarak bu sefer iki elini birden sıkıca tuttum. "Çünkü seni çok seviyorum."

Gözleri büyük bir şokla aralandı. "Beni kendi canından çok sevdiğini bilmiyordum."

Kendini bu kadar mı değersiz buluyordu gerçekten. Benim onun için dünyaları karşıma alacağımı bilmiyordu demek ki.

Gözlerimin içi parıldayarak ona baktım. "Sadece kendi canımdan değil, seni Dünyadaki her şeyden çok seviyorum," dediğimde gamzeleri gözükecek şekilde gülümsedi.

"Bende seni Dünyadaki her şeyden çok seviyorum, o yüzden bir daha sakın benim için kendi canını feda etme. Çünkü sen ölürsen, bende ölürüm."

"Sende o zaman sakın bir daha beni arkada bırakıp, gitmeyi aklından bile geçirme."

Gözlerini ekrar ellerimize kenetledi. "Ben seni bırakıp gitmek istemedim ki. Sadece o zaman... Ne düşüneceğimi bilemedim... İşte şey olur ya..."

Bana olanları anlatmaya çalışıyordu ve bunu yaparken sanki o, altı yaşındaki hâli gözlerimin önünde canlandı. Bana kendisini anlatmasına gerek yoktu. Ben onun neyi ne amaçla, ne düşünerek yaptığını çok iyi biliyordum.

Cümlesini bitirmesine izin vermeden ona biraz daha yaklaştım. Şimdi aramızda hiç denecek kadar az mesafe vardı.

"Merak etme, ben seni anlayabiliyorum. Sadece bunca söze rağmen beni öylece bırakıp, gerçekten gidecek miydin? Bunu merak ediyorum."

"Hayır tabii ki. Ben sana hiç hak etmediğin şeyler söyledim. Sen beni orada bırakıp gidince de benim için her şey bitmişti zaten. Artık yaşasam ne, yaşamasam ne. Anla artık şunu. Sen yoksan, bende yokum."

Yakınlığımıza aldırış etmeden ikimizde gözlerimizin içine uzunca bir süre öylece bakakaldık. Gözlerimin en derinine bakıyormuş gibi hissettim. Sanki elalarım onun kahvelerinde kayboluyordu. Ve onun karanlığında doğru yolu bulmaya çalışırken daha da kayboluyordum. Kalbimin atışına engel olamıyordum.

"İlayda..." Nefesi boynuma çarptığında sertçe yutkundum ve nefesimi dışarı bıraktım.

"Efendim..." Sesim bir mırıltıdan farksızdı. İstemeden bende onun gibi sessiz ve yavaş konuşmuştum, ilk defa.

Bana biraz daha yaklaştığında geriye doğru ilerledim. Sırtım yatağın başlığına çarptığında ise daha fazla geri gidecek yerin olmadığını anladım. Yine de o durmadı ve daha da yaklaştı.

Şimdi tam olarak belimin hemen yanında oturuyordu. Kalbimin atışını kontrol etmek daha da zorlaşmıştı. Nefeslerim boğazıma teker teker diziliyordu. Sanki boğazıma bir yumru oturmuştu.

Dili ile dudaklarını ıslattı. "İlayda... Ben... Ben sana çok aşığım."

Gözlerim duyduğum bu cümle ile irice aralandı. Şu an bana olan aşkını itiraf ediyordu. Evet, beni sevdiğini söylemişti ama... Ama aşık olduğunu söylememişti. İkiside farklı kavramlar sonuçta.

"Bu senenin başından beri içimde sana karşı farklı hisler oluşmaya başlamıştı ve ben bu hislerin hiç birini bastıramadım. Hep kendimi kandırdığımı düşündüm. Sana son zamanlarda garip davranmamın sebebi de buydu. Daha sana aşık olduğuma kendim bile inanamamışken sana nasıl net bir şey söyleyebilirdim ki. Ama sonra seni kaybetme ihtimalinde bile böyle mahvolduysam, sensiz yaşayamayacağımı anladım. İlayda... Ben senden uzak kaldığımda nefes almakta zorlanıyorum. Sen benim nefesim oldun. Bu yüzden daha fazla duygularımla savaşamayacağımı fark ettim. Ve en sonunda pes ettim..."

Gözleri gözüm ve dudaklarımın arasında gidip geldi.

İlk defa bana olan tüm düşüncelerini açık bir şekilde itiraf ediyordu. Bu zamana kadar bana olan düşüncelerini hep üstü kapalı bir şekilde ifade etmeye çalışmıştı ama şimdi açıkça söylüyordu. Hem de hiç bir tereddütte kalmadan. Bu işin sonu hiç hayra alamet gibi görünmüyordu.

Sol elini duvarın üzerine yasladığında aramızda olan az mesafeyi de kapatarak, beni duvarla kendi arasında sıkıştırdı.

Artık kaçacak tek bir deliğim bile kalmamıştı.

Gözleri iki gözüm arasında gidip geldi. "Ben sana yenildim İlayda, çünkü... Çünkü sana çok aşığım," dediğinde gözleri dudaklarıma doğru kaydı ve orada takılı kaldı.

Sertçe yutkunduğunda, boşta kalan sağ eli ile belimi kavrayıp, beni kendine doğru çekti. Bu ani hareketi üzerine burunlarımız birbirine değdi. Gözlerime baktığında artık nefesi nefesime karışmıştı. Tüm aldığı nefesleri yüzümde hissediyordum.

Şaşkın gözlerle onu izlerken, nefes alış verişim git gide, daha da sıklaşmaya başladı. Vücudum alevler içerisinde yanıyordu sanki. Daha önce kalbimin hiç bu kadar hızlı attığına şahit olmamıştım. Dışarıdan bile atış sesinin duyulduğuna emindim.

Acaba şu an onunda kalbi böyle atıyor muydu?

Alt dudağını ısırdığında gözleri tekrar dudaklarıma doğru kaydı.

Ne yalan söyliyeyim, çok çekici gözüküyordu...

İstemeden dilimle dudaklarımı ıslattığımda bunun sonucunda pişman olacağımı bilseydim hayatta yapmazdım. Mert bununla beraber harekete geçince bir tık tedirgin oldum. Duvara yasladığı elini yanağımın üzerine koydu ve baş parmağı ile dudağımın kenarına dokunup, okşadı.

Daha sonra hiç beklemediğim bir anda eli boynumu kavradı ve daha fazla beklemeden dudaklarımızın arasındaki mesafeyi kapattı...

Refleksle açık olan gözlerimi kapattığımda, dumura uğradım. Bir süre tepkisiz kaldım. Bu his kendimi tuhaf hissetmeme sebep oluyordu.

Karşılık vermediğimi fark edince dudaklarını, dudaklarımın üzerinden çekti. Yanlış bir şey yapmış gibi kafasını onaylamaz şekilde sallarken, aynı zamanda da benden uzaklaştı.

"Özür dilerim. Ben... Ben hislerime engel olamadım. Bunu yapmamalıydım biliyorum ama... Allah kahretsin ben ne yaptım! Ben gerçekten, çok özür..."

Onu tişörtünün yakasından tutup kendime çektim ve konuşmasını bitirmesine izin vermeden, dudaklarımı dudakları ile birleştirdim.

Evet bunu ben yaptım. Kendime yenilmiştim. Onda beni çeken şeyler vardı ve tam da dediği gibi hislerime engel olamadım.

Mert benden böyle bir şey beklememiş olacak ki gözleri şokla aralandı ama bir süre sonra o da bana karşılık vermeye başladı.

Ben sadece dudaklarına küçük bir öpücük bırakıp bitirecektim fakat o elini tekrar belime götürdü ve beni kendine daha da yaklaştırdı. Diğer elini ise yanağımın üzerine koyarak öpücüğü daha da derinleştirdi. Bende kendime karşı koyamadım ve iki elimide boynuna sardım...

Kafamı geriye doğru çektiğimde durdu ve bir süre beni izledi. Ben ise onun gözlerine bakmaktan utandığım için sadece karşımda duran odanın duvarına baktım. Bana bakmayı kesip, yere bakmaya başladığında bunu fırsat bilip bakışlarımı ona çevirdim.

Yere dalmış bir şekilde sırıtıyordu. Benim pek sırıttığım söylenemezdi tabii. Yanaklarım alevler içinde yanıyorlardı, muhtemelen kızarmışlardı ve ona gülüyor olabilirdi. Tekrar kafasını kaldırıp, bana döndüğünde hazırlıksız yakalandım ve göz göze geldik. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, nefes almakta zorluk çekiyordum.

Bir süre daha gözlerimin içine bakmaya sürdürdü. Daha fazla buna katlanamayıp gözlerimi kaçırdım. "Eee... Şey. Sen. Artık git istersen," dediğimde daldığı için anlamakta zorlanmıştı.

"E-E-Evet ben gideyim en iyisi. Hem Ayça'da seni merak ediyordur şimdi..." Ayağa kalktığında ters ters yürüyerek, "Eee o zaman görüşürüz," dedi ve arkasını dönüp odadan çıktı.

Kapının kapanma sesini duyduktan sonra yüzümde bir gülümseme belirdi. Bu yaptığımız ne kadar doğruydu bilmiyordum ama iyi hissettirmişti.

Sanki ikimizde sadece bir birimize aitmişiz gibi...

Kapı tekrar açıldığında içeriye telaşla Ayça'nın girdiğini gördüm. Hemen bana doğru yaklaşıp, yanımda duran koltuğa oturdu.

Nefes nefese bir şekilde konuştu. "İlayda iyi misin? Bir yerin ağrıyor mu?" Elimi koluma uzattı.

Kolumun üzerindeki elini tutup, biraz da olsa sakinleşmesini sağladım.

"İyiyim, merak etme," diyerek ona en içten bir gülümseme yolladım.

Büyük bir nefesi, rahatlamış gibi dışarı bıraktı. "Çok korkuttun hepimizi."

"Bir daha olmayacak merak etme."

Elini kolumun üzerinden çekti. "Tabii Mert bir daha ölümün ucunda olmazsa, değil mi?" Dediğinde yüzündeki gülümseme solmuştu. "Neden kendini merminin önüne attın? Delirdin mi kızım sen?"

"Evet delirdim! Aşkımdan delirdim! Tamam mı?" Diye bağırdığımda o ise beni daha sakin karşıladı. "Aşk senin gözünü kör etmiş be kızım. Yapma bunu kendine."

"Aşk böyle bir şeyse eğer, ben kör olmaya razıyım. Hatta tüm Dünyayı karşıma almaya bile razıyım. Yeter ki Mert beni bırakmasın."

Bende tüm benliğimle Mert'e yenilmiştim. Ne yalan söyleyeyim bende böyle bir etki bırakacağını ben bile tahmin edemezdim.

Ayça'nın gözleri şok içerisinde aralandı. "Ben Mert'e bu kadar bağlanacağını tahmin edemedim. Serkan... Serkan da böyle davranmamıştın. Bundan dolayı bana hareketlerin ve tavırların garip geldi."

"Çünkü ben Serkan'a aşık falan değildim! Ben onu sevmiyordum, sadece aramızdaki şeyi sevgi sanmıştım. Ama onun ki takıntılı bir sevgiden fazlası değilmiş. Mert farklı... Ben hissedebiliyorum. Mert, Serkan'ın tam tersi olarak beni saf duygularla seviyor," dediğimde gözlerim odada ki duvarda bir süre takılı kaldı.

"Aşk gerçekten böyle bir şey mi İlayda?"

Duyduğum soruyla tekrar ona doğru döndüm ve dizinin üzerinde duran iki elinide sıkıca tuttum. "Aşk, sevdiğin kişiye sevgini belli ettirmek ile başlar Ayça." Kafasını kaldırıp, gözlerimin içine baktı.

"Sence Selim de beni, Mert'in seni sevdiği gibi seviyor mudur?" Gözleri dolmuştu.

"Seviyordur tabii..." Gözünden bir damla yaş süzülerek, yanağından aşağıya doğru aktı.

"Biliyor musun, ben hiç sevilmedim İlayda," dediğinde kalbimin derinlerinde bir yerin sızladığını hissettim.

Ona doğru yaklaşıp, yanağındaki yaşı sildim. "Ben seviyorum yetmez mi?" Diyerek kafasını omzuma yaklaştırdım ve sarıldım.

Ayça'yı ilk defa böyle görüyordum. Aşk acısı çekerken... Ben ona sarıldım ama o bana sarılmadı.

Belki canımı yakmak istemiyordu, belki de sarılmak istemiyordu ama kafası hâla omzumun üzerinde duruyordu.

Elimi saçlarına götürdüm ve okşadım. "Bir daha böyle şeyler düşünme." Kafasını geriye doğru çekip, dolu gözlerle gözlerime baktı.

"Böyle bir tepki verdiğim için özür dilerim. Kimse beni sevmediği için aşkın nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum. Senin nasıl hissettiğini anlamadan, bilmeden bağırdım. Zaten seni hiç bir zaman da anlayamam, nasıl hissettiğinide bilemem. Sonuçta o duyguların hiçbirini yaşayamayacağım."

İki elimide yanağının üzerine koydum. "Hayır. Böyle düşünme. Ben de cümlelerimin seni kıracağını tahmin edemedim, asıl ben özür dilerim."

Ellerimi ittirerek, gözlerini yere dikti ve zoraki de olsa gülümsemeye çalışarak hüzünlü bir sesle konuştu.

"Zaten beni annem babam sevmemiş, kim sevsin ki değil mi? Sonuçta eğer ben sevilmeyi hak etseydim annem ve babam beni bırakıp gitmezlerdi. Demek ki sevilmeyi hak etmiyorum. Eee ne yapalım, benim kaderim de sevilmek yokmuş anlaşılan," dediğinde ayağa kalktı ve arkasını döndü. Tam gideceği sırada bileğinden tuttum.

"Ayça niye böyle söylüyorsun? Boşver seni sevmeyen kaybeder. Düşünme bunları." Hâla arkası bana dönüktü. Yüzüme bakmadan konuştu. "Beni sevmeyen kaybettiyse, o zaman benim niye kalbim acıyor İlayda?" Bileğini elimden kurtarıp, odadan çıktı.

Arkasından bir kaç defa seslenmeme rağmen beni dinlemedi...

Onu anlayabiliyordum. Sonuçta yaşadığı şeyler öyle kolay şeyler değildi. Ayça kardeşini bir trafik kazasında kaybedince annesi daha fazla ölen çocuğunun evinde kalmaya dayanamadı ve psikolojik destek almak, kafasını dinlendirmek için başka şehire gitti. Babasıda, annesiyle beraber gitmek zorunda kaldı. O günden sonra da Ayça'ya halası bakmaya başladı. Tabii halası da bakmak için bakıyordu. Hiç biri Ayça'nın psikolojisinin ne kadar etkilenebileceğini düşünmemişti. Ona hiç sevgi göstermemişlerdi. Üç sene oldu ama hâla ne annesi aramıştı Ayça'yı sormak için, ne de babası. Bir tane daha kızları olduğunu unutmuşlardı. Bu yüzden Ayça hep sevgiye aç bir kız olarak büyümüştü.

Okulun başından beri onu tanıyordum ve ben Serkan ile ayrıldığımda kalbini Selim'e kaptırdı. Hiç bir zaman ona açılmayı düşünmedi çünkü anne ve babasının yaptığı onda travma oluşturmuştu. Eğer açılırsa, onu sevmeyeceğini düşündüğü için buna hiç cesaret edemedi.

Şimdi Selim'in ona karşı bu davranışlarından sonra hâla içinde bir umut vardı ama yanılma ihtimalini düşündükçe kötü oluyordu. Benim de bu söylediklerim, ona yaşadıklarını hatırlatmıştı.

Galiba herkesin hayatını, benim hayatım gibi güzel ve huzurlu olduğunu düşünüyordum ama bunlar hayatın gerçekleriydi. Herkesin farklı acıları vardı. Nilay'ın babası, annesine şiddet uyguluyordu ve Nilay o yüzden kendini hep güçlü gösteriyordu, kimseye boyun eğmiyordu. Mert'in babası, annesini gözünün önünde öldürmüştü ve Mert de sevdiklerini kaybetme, sevdiklerine bağlanma duygusunu oluşturmuştu. Ayça'nın ise babası ve annesi onu bırakıp gitmişti ve Ayça'yı sevgiye aç bırakmışlardı.

Hepsinin yaşadıkları çok ağır şeylerdi. Ben onların yaşadığının yüzde birini yaşasam, şu an psikolojik olarak çöküşte olurdum. Ama onlar, bunca şeye rağmen yine de ümitsizliğe kapılmamışlardı ve hayatlarına kaldıkları yerden devam etmişlerdi. En azından Nilay dışında...

Kapı açılma sesi duyduğumda düşüncelerimi bir kenara bırakıp, içeri kimin girdiğine baktım. Annemin telaşla yanıma doğru koştuğunu gördüğümde şoka uğradım.

Annem buradaydı, yanımdaydı. Bir haftadır onu görmemiştim. En son gördüğümde daha iyi görünüyordu. Şimdi ise pek de öyle göründüğünü söyleyemezdim. Yüzünde halsizlik ve telaş bir aradaydı.

Hiç zaman kaybetmeden bacaklarımın yanına oturdu ve eliyle saçlarımı okşadı.

"Kızım iyi misin? Kaç gündür nerelerdeydin? Babanla seni aramaktan perişan olduk. Çok korkuttun bizi." O kadar hızlı konuşuyordu ki, takip etmekte zorluk çektim.

"İyiyim anne, merak etme,"

"Nasıl iyiysin ya, vurulmuşsun. Kim yaptı bunu sana? Her şeyi bize anlatabilirsin."

Annem hâla telaşlı görünüyordu, sakinleşmesi adına elini sıkıca tuttup, öptüm. "Küçük bir kazaydı. Şimdi iyiyim ya, sen ona bak. Öncesini boşver," dediğimde daha da yükseldi. "Nasıl küçük bir kazaydı? Hastaneye geldiğinden beri ameliyattasın sen. Gece getirdiler, sabaha karşı ameliyatın bitti. Sen buna küçük bir kaza mı diyorsun? Senin çıkmanı beklerken dışarıda öldüm öldüm dirildim ben, bundan haberin var mı?"

"Ama şu an kendimi çok iyi hissediyorum. Sadece biraz dinlenmem lazım. Şimdilik bunları konuşmasak olur mu?"

"Olur tabii, dinlendikten sonra sen anlatırsın Polislere her şeyin nasıl olduğunu zaten," dediğinde kaşlarım çatıldı.

Elimi onun elinin üzerinden çektim ve gözlerimin, bu şokla beraber aralanmasına engel olamadım.

"Ne... Ne polisi!" Telaşa kapıldığım için sesim yüksek ve kesik kesik çıkmıştı.

Annem telaşlı hâlimi fark edince, anlamsız gözlerle beni süzdü. "Vuruldun ya. O yüzden Polisler vuran kişiyi bulmak için senin ifadeni almaya gelecekler. Neden bu kadar şaşırdın ki?"

Annem kısılan gözleriyle beni süzdü, galiba bir terslik olduğunu fark etmişti.

"Yoksa... Yoksa bunu sana yapan kişi... Tahmin etmeliydim ya," dediğinde telaşla araya girdim.

"Hayır, hayır düşündüğün gibi değil anne."

Anlam veremeyerek kaşlarını yukarı kaldırdı. "Nasıl o zaman İlayda? Bana bir cevap vermelisin." Sertçe yutkundum.

Gözlerimi annemden alıp, duvara kenetledim. Anneme bunu nasıl söyleyebilirdim ki? Evet o da Serkan'ı tanıyordu ve aklına doğal olarak Serkan'dan başkası gelmemişti ama şimdi ona bunu söylersem, beni suçlayabilirdi. Özellikle de ölen kişileri duyarsa, annem biterdi. Dayanamazdı bunca gerçeğe.

"Cevap vermeyecek misin, İlayda?"

"Evet... O yaptı." Sesim bir mırıltıdan farksızdı. O kadar zayıf çıkmıştı ki, yakınımda olmasa beni duyamazdı.

Gözleri şok içerisinde beni süzdü. Vücudumda, bir yerimde başka bir yara izi var mı diye gözleriyle kontrol etmeye başladı.

"Başka bir yerine bir şey yaptı mı? Sana dokundu mu?"

Koluma doğru uzandığı sırada elini tuttum.

"Hayır anne. İyiyim dedim ya."

"Bunu sana nasıl yapar? Ben demiştim bu çocuk da bir işler var diye. Ama sen ne yaptın? Beni dinlemedin bile. Yine de sana kızamıyorum, sonuçta gençsin kanarsın ama o... Onu bu yaptığına pişman edeceğim. Cezasız kalacağını sanıyorsa, çok yanılıyor."

"Tamam anne, sakin ol. Her şey geride kaldı. Bırakalım ne yapıyorsa yapsın."

Gerçekten onu koruyacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi ama bunu yapmak zorundaydım. Hâla Mert'i öldürme ihtimali çok yüksekti. Sırf onu sevmedim diye bunca kişiyi öldürdüyse, onu ihbar ettiğimde kim bilir neler yapardı. Hapise girmeden bir kaç saniye öncesinde bile beni pişman etmek için Mert'i veya sevdiklerimden birini vurabilirdi. O psikopattan her şey beklenirdi.

"Gerçekten onu bana mı savunuyorsun İlayda?"

"Hayır. Yani savunmak değil..."

Daha cümlemi bitirmeme izin vermeden araya girdi. "Ne o zaman İlayda!"

Sesinde daha önce hiç görmediğim bir öfke vardı. Annem için çok kıymetliydim ama bu kadarını bende beklemiyordum.

"Anne..."

"Ne anne! Yoksa ona tekrar aşık falan mı oldun?"

Gözlerim sinirle aralandı. "Ne aşık olması! Ben ona hiç bir zaman aşık olmadım, sadece beni seviyor sandım. Takıntılı bir sevgi olduğunu düşünemedim. Benim yüzümden arkadaşlarımı öldürdü. Bu kadar takıntılı bir psikopat işte!"

İçimdeki tüm öfkeyi dışarı vurmuştum ama yanlış kişinin yüzüne vurmuştum. Suratında büyük bir şokla bana bakan annemle göz göze geldim.

"Ne! Ne dedin sen?" Vücudu kaskatı kesildi. "Na... Nasıl öldüler... Ne demek öldüler ya!" Sesi ile birlikte vücududa titremeye başladı.

Daha fazla dayanamayarak kafamı annemin omzuna gömdüm ve ağlamaya başladım. Annemin omzunda ağlamak beni hep rahatlatırdı ama bu bir haftadır onun omzu yerine, Mert'in omzunda ağlıyordum. Şimdi ise fırsatını bulmuşken bunun hasretini giderdim.

Bir süre öylece konuşmadan sadece onun omuzunda ağladım, içimde birikmiş ne varsa hepsini dışarı çıkarttım...

Kapı açıldığında içeri Hemşirenin girdiğini gördük. Annem benden uzaklaştığında, bende kafamı omzundan kaldırdım ve gözlerimi sildim. Hemşire garip bir şekilde gözlerime baktığında çok kötü göründüğüme emindim. Tüm makyajım dağılmış olmalıydı. Elimi gözümün altına götürüp geri çektiğimde parmağım muhtemelen akmış olan rimelimle simsiyah oldu.

Utanarak tekrar Hemşireye döndüm o ise bu durumu pek önemsemeyerek tekrar anneme doğru döndü. "İlayda Hanım kendini iyi hissediyorsa eğer, polisler ifade için içeri gelecekler."

Annem bana kısa bir bakış atıp Hemşireye döndüğünde ne diyeceğini merakla bekledim.

Sakin bir şekilde elini omzumun üzerine koydu. "İlayda şu an kendini pek iyi hissetmiyor. Maalesef ifade yarına kaldı."

Hemşire tekrardan bana baktığında yüzümdeki şaşkınlığı gizlemeye çalıştım.

"Peki o zaman, ben iletirim. Geçmiş olsun," dedi ve kapıya doğru ilerleyip, dışarı çıktı.

Annem, Hemşirenin arkasından o çıkana kadar baktı. Kapı kapandıktan sonra tam ağzımı açıp soru soracakken, izin vermeyerek araya girdi.

"Ben sana yarına kadar düşünme hakkı tanıdım. Onun sana yaptıklarını ve yaşattıklarını düşünerek, sağlıklı bir karar vermek de sana kalıyor. Şimdi sana su almak için aşağıya ineceğim, sende biraz dinlen," dedi ve beni dinlemeden kapıdan çıkıp gitti.

İlk kez annemin bana karşı bu kadar soğuk davrandığını görüyordum. Yoksa o da mı beni suçlu buluyordu? Zaten artık şaşırmamalıydım sonuçta tüm sevdiklerim beni suçlu buluyordu.

Kapı tıklandığında, şaşırmıştım. İlk defa biri kapıyı tıklamıştı. Hemşire olamazdı. Bu başka biriydi. Gel diye kapının arkasındaki kişiye seslendiğimde kapı açıldı ve içeri giren kişinin Selim olduğunu gördüm. Onu beklemediğim için kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı. Yanıma doğru geldi ama oturmadı.

"Nasılsın İlayda?"

"İyiyim. Bir şey mi oldu?"

Tabii ki gelmesi için bir şey olması gerekmiyordu ama en son Ayça öyle dışarı çıktığı için ona bir şey olmuş olabilir diye böyle bir soru sorma gereğinde bulundum.

Kafasıyla beni onayladı. "Ayça'ya ne olduğunu biliyor musun? Soruyorum cevap vermiyor ve beni yanında da istemiyor. Senin yanından çıktıktan sonra, bir anda ruh hâli çok değişti," dediğinde elimi alnıma yasladım.

Selim yüzünü buruşturarak beni izleyince onu daha fazla merakta bırakmayarak sorularına cevap oldum.

"Selim. Bak Ayça'nın yaşadıkları kolay şeyler değil... O seni çok seviyor eğer sende onu seviyorsan bunu ona söylemelisin. Seni de anlıyorum, belki zorlanıyorsun ama o buna dayanamaz. Dediğim gibi, kolay bir dönemden geçmiyor. Şu an anlatamam ama o sana elbet bir gün anlatacaktır. O zaman anlayacaksın onu."

"B-B-Beni seviyor mu?"

"Bunu benden duymanı istemezdim ama... Evet. Zaten anlaman gerekirdi, belli olmuyor muydu?"

"Oluyordu ama ben bilemedim. Yani... Yanlış anladığımı düşündüm."

"Eğer onu seviyorsan ve daha fazla üzülmesini istemiyorsan, git ve ona bunu söyle. En fazla ne kaybedebilirsin ki."

Bir süre öylece boş zemine baktı. Duygularından emindi ama sanki nasıl söyleyeceğini bilemiyor gibiydi. Belki biraz daha zamana ihtiyacı vardı. Duygularından tam anlamıyla emin olmak istiyordu çünkü Ayça'nın kalbini kırmaktan korkuyordu.

"Ben... Ben nasıl söyleyebilirim ki?"

"Mert gibi."

Ağzımdan çıkan cümlenin gerçekliğine inanamayarak hemen elimi ağzıma götürdüm. Bir anda ağzımdan kaçırmıştım. Oysaki içimden söylediğimi sanmıştım.

Selim kaşlarını çatarak anlamamış gözlerle bana baktı. "Nasıl yani, Mert ne yaptı ki?"

Mert ne yapmadı ki?

Beni öptü. Pardon, ben onu öptüm...

"B-B-Boşver sen onu. Kendi bildiğin gibi yap, içinden nasıl geliyorsa öyle söyle. Samimi ol yeter."

Ona gerçeği söyleyemedim. Neden bilmiyorum ama utandım. Yaşananları hâla sindirememişken hemen birine anlatmak zor geldi. Sanki bir anlık yaşanan ama aslında hiç yaşanmaması gereken bir yanlışı yapmışım gibi hissettim. Belki de gerçekten büyük bir yanlıştı. Ama bazen yanlışlar öyle cazip geliyordu ki insan doğru bildiklerini unutuyordu. Engel olamayarak kendini bu karanlığın içerisinde hapsolmuş bir şekilde buluyordu. Bende bu karanlığın içinde kaybolmuştum. Ve çırpındıkça daha da dibe batıyordum. Ta ki bir gün bir ışık görene kadar... Mert benim bu karanlıktan çıkmam için umut ışığım olmuştu. Evet, o karanlığın içerisindeyken çok kez yanlışlar yapmıştım. Ama şu an şundan o kadar emindim ki, beni o karanlıktan çıkaran bir kişi benim için bir yanlış olamazdı.

"Tamam, yardımın için teşekkürler."

Kafası karışmış olam Selim'in sesini duymamla düşüncelerimden sıyrıldım.
Tüm dikkatimi ona verdiğimde bana gülümsedi ve kapıya doğru ilerledi. O çıkarken içeri Mert'in girdiğini gördüm.

Mert, Selim'in yanından geçerken ona ters ters baktı. Selim çıkana kadar durdu ve arkasından onu izledi. Selim çıktıktan sonra da bana döndü ve kaşları ile Selim'i işaret ederek, buna hayırdır der gibi kafasını salladı.

Bu hareketi yüzümde bir gülümsememe oluşturdu. Kesinlikle o benim için en doğru kişiydi.

Yavaş adımlarla kendinden emin bir şekilde yanıma doğru geldi ve geçen oturduğu gibi belimin yanına oturdu.

"Hayırdır, neden gelmiş bu? Ne istiyormuş?" Bir kaşını yukarı kaldırmış şüpheci bir tavırla gözlerimi süzdü.

Bu ani kıskançlıkları bana keyif veriyordu ve bende daha da sinir etme ihtiyacı uyandırıyordu.

"Beni..." Dediğimde otuz iki diş sırıttım.

Gözleri öfke ve şaşkınlıkla fal taşı gibi açıldığında çok komik görünüyordu. Bu manzara karşısında keyifle sırıttım. İşte şimdi ihtiyacımı gidermiştim.

"Ne demek seni?" Sesi çok soğuk ve sinirli çıkmıştı.

"Niye isteyemez mi?" Diyerek daha da sinir ettim onu. Gözlerinden öfke fışkırıyordu.

Dişlerinin arasından, "İsteyemez çünkü..." Dedi ve bir süre öylece gözlerime baktı.

"Çünkü ne?" Dedim kışkırtıcı bir tonda ve kafamı ona doğru salladım.

Eliyle gözümün önüne düşen saçımı, kulağımın arkasına sıkıştırdı.

"Çünkü. Sen, benim sevgilimsin. Kimse benim sevgilime yan gözle bakamaz."

Tam ağzımı açıp karşılık vereceğim sırada beklemediğim bir anda ayaklandı.

"Gidelim bakalım hangi gözlerle bakmış sana? Yiyorsa bir de bana baksın o gözlerle. Sonra bakacak gözleri kalacak mı göreceğiz."

Arkasını dönüp, tam gideceği sırada bileğinden yakaladım. Onu kendime çevirecek bir gücüm olmadığı için sadece bileğini tuttum. Zaten bu bile onu durdurmaya yetti. Yüzünü bana çevirince meraklı gözleriyle göz göze geldim.

"Ne dedin sen daha demin?"

"Gidelim bakalım hangi gözlerle..."

"Hayır, hayır ondan önce."

Anlamsız bakışlarla bana bakmaya devam etti.

"Sevgilim?"

Diyerek gerçekten doğru duyup duymadığımı kontrol etmek için sordum. Ama o bunu çok yanlış anladı.

"Efendim sevgilim," dediğinde gamzeleri burdayım dercesine haykırıyordu.

Benim kendi hür irademle, ona sevgilim demem pek hoşuna gitmişti herhalde. Haklı bir tepkiydi çünkü bu ilk ve son duyuşu olacaktı. Ona bir daha ne zaman bu kadar kolay sevgilim derim bilmiyorum. Hatta diyecek miyim onu bile bilmiyorum. Böyle kelimeler bana çok klişe geliyor. Herkesin dilinde ve bu bana hiç ona özelmiş gibi helmiyor. Sevgilimdense ben kara gözlümden razıyım...

"Hayır, yani öyle demek istemedim, yani demek istedim de, off... İşte sevgilim mi dedin daha demin sen bana. Onu sormak için dedim."

Kaşlarını çatarak söylediklerimi bir süre anlamaya çalıştı. "Evet, sevgilim değil misin?"

"Sevgilin miyim?"

Hâla inanamıyordum. Üç yıldır plotonik olduğum çocukla şu an sevgiliydim. Ben onu seviyordum ve o da beni seviyordu. Karşılıklıydı. Mert sayesinde artık iki kişinin aynı anda birbirini nasıl sevebileceği gerçeğini uygulamalı olarak anlamıştım.

"İstemiyor musun yoksa?"

"Hayır tabii ki istiyorum ama... Sence de çok hızlı ilerlemiyor muyuz?"

"Daha demin beni tişörtümden çekip..." Dediğinde cümlesini bitiremeden durdu ve gözlerini yere kenetleyip sırıtarak, dilini dudağının üzerinde gezdirdi.

Hiç düşünmeden atıldığı için bu biraz ani gelişti. Bunu demeyi o da beklemiyor gibi bir hâli vardı. Ama o anı hatırladıkça da o alaycı sırıtışı suratından eksik olmuyordu.

O bir anlık olmuştu ve kendimi kontrol edememiştim. Yoksa ben bunu yapacak son insandım. Ya da kendimi kandırıyordum, bilmiyorum... Bildiğim tek bir şey varsa o da, Mert'in artık bunu hep yüzüme vuracağıydı.

Gözlerini kenetlediği yerden çekip, tekrar gözlerime çevirdi.

"Neyse... Kısacası diyorum ki, bence hayır."

Evet bence de artık sevgiliydik ama yine de sanki bu kadar hızlı ilerlediğimizde kötü şeyler olacakmış gibi hissediyordum.

"Şimdi izninle Selim'in gözünü oymaya gideceğim." Sanki çok normal bir şey söylüyormuşçasına rahatça söylemişti.

Arkasından, "Ne!" Diye bağırdığımda durdu ve tekrar bana döndü.

"Ne, ne?"

"Gerçekten böyle bir şey yapacak mısın?"

Hâla şaşkın gözlerle ona bakıyordum o ise yine aynı rahatlıktaydı. "Evet. Yapamaz mıyım?"

"Evet yapamazsın çünkü sen böyle biri değilsin." Bana doğru yaklaştı ve gözlerimizin aynı hizaya denk gelmesi için eğildi.

"Bugünden sonra değişik bir Mert ile karşılaşacaksın, güzelim."

"Nasıl yani? İyi anlamda mı, kötü anlamda mı?"

Dudakları hafif yukarı doğru kıvrıldı. "Ne fark eder? Sonuçta ikisine de aşık değil misin?"

Aşık mıydım? Bunu daha önce kendime hiç sormamıştım. Ben Mert'in çocuk ruhlu ve temiz kalpli olmasına aşık olmuştum. Peki diğer kişiliği? Herkesin bir iyi olduğu birde diğerine göre absürt kaçan veya kötü olduğu iki kişiliği vardır. Peki ben Mert'in diğer halini seviyor muydum? Sonuçta ikinci kişiliği ne kadar kötü olabilirdi ki? Bunu yaşamadan öğrenemezdik.

"Umarım beni pişman etmezsin."

Bir kaşını yukarı kaldırdı. "Ne için?"

"Seni sevdiğim için..."

Yanağımdan bir makas aldı. "Emin ol pişman olmayacaksın. Çünkü bu sefer doğru kişiyi sevdin."

Kendini övmeden de edemiyordu. "Beni şaşırt," dedim gülümseyerek.

"Seni öyle bir şaşırtacağım ki, bir süre bu şokun etkisinden kurtulamayacaksın. Hazır mısın yeni Mert'e?"

Gülümsedim. "Daha eskiye alışamadım, bir de yenisi çıktı başıma." Gamzelerini göstererek tekrar benden uzaklaşırken elini tuttum.

Bıkmış bir şekilde nefesini dışarı bıraktı ve tekrar yüzünü bana çevirdi.

"Yine ne oldu? Bir bırakamadın beni. Merak etme bu sefer seni bırakıp gitmeyeceğim."

Suratındaki gülümsemeden, bunları söylerken ne kadar eğlendiğini belli ediyordu. Ama travmalarımla dalga geçmesi hiç hoş bir şey değildi. Ben, onun suratındaki güllerin tam tersi olarak surat astım.

"Ama kavga edeceksin. Hem de boş yerine."

Benimle beraber onunda suratındaki gülümseme soldu.

"Nasıl yani?"

"Ben... Ben seni sinir etmek için kandırdım. Ama onu dövecek kadar sinirleneceğini nereden tahmin edebilirdim ki, değil mi?"

Bana doğru bir kaç adım attı ve beni kenara hafifçe kaydırıp yanımda kalan boşluğa, vücudumun tam yanına oturdu. Merakla, ne yapacak diye izledim. Yüzünü bana çevirdiğinde aramızda iki, üç santim vardı.

"Bak şunda anlaşalım. Sen nasıl şakalardan haz etmiyorsan, bende bundan haz etmiyorum. O yüzden bana, kendin ile ilgili bir konuda yalan söyleme ya da beni kandırma. Her şeyi geçtim en zor kısmı. Sen benim zaafımsın. Bu yüzden beni kıskandırmaya kalkışma."

Yakınlığımızdan dolayı pek dediklerine odaklanamasamda, olabildiğince onu anlamak için çabaladım.

"Sen beni dinliyor musun, İlayda?"

Gözlerimi kırpıştırarak kafamı hızla salladım. Dudaklarında ufak bir sırıtış peyda olunca kapı kulpunun hareket ettiğini duydum. Mert ile endişeyle göz göze geldik. Ne yapacağını bilemeyerek hızla etrafa göz gezdirdi. Ama burada saklanabilecek pek yer yoktu ve zaten bunun için bir zamanımız da yoktu. Adım sesleri yavaş yavaş yaklaşırken Mert hemen kendini yuvarlayarak yataktan aşağı attı. Yaşadığım ufak çaplı şokla ve suratımdaki belli belirsiz bir gülümseme ile Mert'e baktım. Kapının ardındaki kişi içeri girmeden olduğu yerde sızlanarak ayağa kalktı ve üzerini sirkeledi. Gelen kişinin kim olduğuna baktığımda ise, karşımda elinde su şişesi ile duran annemi gördüm. Bir bana, bir de Mert'e kaşlarını çatmış, anlamsız bakışlar atıyordu.

Annem, Mert'e bakmayı sürdürürken elindeki su şişesini, yatağımın ucundaki masaya bırakmak için ilerledi. Bize arkasını dönünce bundan faydalanarak Mert'e baktım. Gözlerinde ki belli belirsiz korkuyla gözlerime baktı ve ne yapacağız şimdi der gibi bir hali vardı. Omuzlarımı kaldırıp indirerek kendiminde bu sorunun cevabını bilmediğimi gösterdim.

Annem tekrar bize dönünce anında ona odaklandım. Bir kaç adım atarak yanıma geldi.

"Suyunu getirdim. Eğer başka bir şey daha lazım olursa bana seslenirsin," dediğinde bakışları hâla Mert'in üzerindeydi.

Mert'i bu baskıdan kurtarmak için anında cevapladım. "Tamam. Teşekkür ederim anne."

Gözleri tekrar gözlerimle buluşunca kaşlarıyla Mert'i işaret ederek bunu sonra konuşacağız der gibi bir bakış atarak odadan çıktı.

Kapı tam kapandığı sırada Mert derin bir nefesini dışarı bıraktı ve sonunda rahatlayınca meraklı bakışlarını üzerimde hissettim.

"O Derya teyze miydi?"

Bir kaşımı kaldırarak, "Sence?" Diye sordum.

"Derya teyzeydi." Sırıttı.

"Serkan'ı biliyor mu?"

Bu soru karşısında aklıma her şeyi itiraf ettiğim an geldi ve yüzümdeki pişmanlık dolu ifadeyle ona döndüm.

"Evet. Ne yazık ki her şeyi yanlışlıkla itiraf etmiş bulundum." Pis pis sırıttı. "Bilirim ben senin yanlışlıkla her şeyi itiraf etmelerini."

Okuldayken içimden söylediğimi sanıp, her şeyi ona itiraf ettiğim andan bahsediyordu... İnsanların hatalarını yüzüne vurmada üstüne yoktu. Mert'in diline düşene cidden Allah sabır versin. Bende dahil olmak üzere.

"Evet, arada oluyor öyle. Çok sinirliyken bazen kendimi tutamıyorum."

"Ben seni sevmediğimi söylediğimde, sinirlenmiş miydin yani?" Diye sorduğunda gamzeleri tekrar gözler önüne serildi.

Gamzesinin olduğu kısma dokunarak, tabii bunun için kendimi biraz kaldırmam gerekti. Bunun sonucunda canım acısada pek umursamadım.

"Evet, neden?"

"Hiç. Öyle merak ettim."

Tekrar geri yaslanacağım sırada kalbime bir sancı girdi ve bu sancıyla inlediğimde, Mert endişeli gözlerle beni süzdü. Eli ayağına dolanmıştı. Olduğum yerde öylece kaldım, kıpırdayamıyordum. En ufak hareketimde daha da çok canım yanıyordu.

Mert kollarımdan tutarak, beni yavaşça yatağa oturttu ama bu yavaş hareketinde bile sancı daha da artmıştı. Dudaklarımın arasından bir inleme daha çıktı.

"Özür dilerim. Ben... Ne yapacağımı bilmiyorum."

Onun ellerini üzerimden çektim. Kalbimdeki sancının geçmesi için beklemem gerektiğini düşündüm. Bir süre oturduğum yerde öylece beklediğimde, az da olsa geçmeye başlamıştı. Mert hâla başımda dikilmiş, korkulu gözlerle beni izliyordu.

Sancı biraz dinmeye başladığında, gözlerinin içine baktım. "Tamam, şimdi biraz daha iyiyim. Sende bana şöyle bakmayı kes." Bu dediğim gözlerindeki endişeyi az da olsa yok etti.

"Yapmam gereken bir şey var mı?"

Yanımda olduğu her an kendimi zaten iyi hissediyordum ama bunu ona nasıl söyleyecektim.

"Aslında var ama..."

Gözleri heyecanla aralandı. "Ne istiyorsan söyleyebilirsin. Hepsini yapmaya hazırım, yeter ki sen iyi ol." Gözlerinin içine baktığımda gerçekten benim için çok endişelendiğini görebiliyordum. Başıma bir şey gelmesinden o kadar çok korkuyordu ki, tek korkusu bu olabilirdi.

Kafamı öne eğerek mahcup bir şekilde ağzımın içinden konuştum. "Yanıma uzanır mısın?"

Tekrar kafamı kaldırıp, ona baktığımda çoktan yanıma gelmişti bile. Kenara kayıp, uzanması için ona yer açtım. Hep o benim onun yanında uzanmamı isterdi şimdi ise ben istiyordum. Yanıma uzanır pozisyonda oturduğunda kafamı omzuna yasladım ve gözlerimi kapattım.

Hava çoktan kararmaya başlamıştı. Bundan dolayı odanın içerisi oldukça soğuktu. Mert'in kıpırdadığını hissettiğimde kafamı kaldırıp, ne yaptığına baktım.

Üzerindeki deri ceketi çıkarıp, omzumun üzerine koydu ve önüne döndü. Deri ceketi üzerime koyana kadar titrediğimi bile anlamamıştım. Tekrar kafamı omzuna yasladım. Oda kafasını benim kafamın üzerine yaslamıştı. Onunla yalnız kalmak bana huzur veriyordu. Ve şu an bu huzura fazlasıyla ihtiyacım vardı. Bu huzurla beraber gözlerimi kapatınca aramızdaki sessizliği bozan Mert'in bir mırıltıdan farksız olan sesi oldu.

"Kalbin hâla acıyor mu?" Kafamla onu onayladığımda elini kalbimin üzerine götürdü ve ovmaya başladı.

Bir süre sessiz kaldım. Bu yaptığı acısını az da olsa gidermeye yetmişti. Ama o canımın acıyacağını düşünüp, endişeyle elini geri çektiği sırada elini tuttum ve kalbimin üzerine geri götürdüm.

"Sen dokununca acımıyor."

Tekrar ovmaya başladığında bende elimi onun kalbinin üzerine götürdüm. Benim gibi onun da kalbi hızlı atıyor mu diye kontrol etmek istedim. Kalp atışlarını elimin altında hissettiğimde içim bir tuhaf oldu. Kalbi, benim her yakınlaşmamızda atan kalbim gibi atıyordu. Demek ki onun da her yakınlaşmamızda kalp atışı hızlanıyordu.

"Kalbin çok hızlı atıyor."

"Bir söz var bilir misin? 'Kalp dediğin atıyor zaten, marifet ritmi değiştirebilende' diye. Sen benim kalbimin ritmini değiştiren tek kızsın, İlayda..."

Kafamı omzundan kaldırıp yüzüne baktım. O da doğrulunca göz göze geldik. Ve evet. İşte kalbim asıl şimdi atmaya başladı. Mert'in olmadığı zamanlarda atması bir şeyi değiştirmiyordu. Benim için kalbim, Mert'in yanında tek atıyordu. Çünkü ben sadece o zaman gerçekten bu hayatı yaşadığımı hissediyordum.

"Benimde kalbimin ritmini değiştiren tek erkek sensin ve öyle kalmayada devam edeceksin." Bana doğru yaklaştı ve yanağıma bir öpücük kondurup, alnını alnıma yasladı. Bir süre konuşmadan öylece durduk. Tüm aldığı nefesleri nefesimde hissettim. Şu an sanki kalplerimiz birbiriyle sarılıyordu.

"Şimdi söyle bakalım o zaman. Hâla kalbin acıyor mu?" Dediğinde nefesi boynuma çarpıyordu. "Hayır," diye fısıldadım.

Daha sonra benden biraz uzaklaşıp, alnımı öptü ve kafamı omzuna geri yatırdı.

Hava daha da kararmıştı ve bu benim adıma uyumak için muhteşem bir zamanlamaydı. Gözlerimi kapattım ve huzur bulduğum kolların arasında uyuyakaldım.

O ne olduğu belli olmayan yerden kurtulduğum için mutluydum ama bundan sonrasında bizi neler beklediğindende korkuyordum açıkçası. Serkan'ın üç yıl sonra ben tam Mert ile sevgili olmuşken çıkması da ayrı bir konuydu. Artık bu üç yıl beni takip ettiğini ve tam bizim sevgili olacağımızı anladığı anda karşımıza çıktığını falan düşünmeye başlayacaktım. Tam ondan kurtuldum, hayatımı da düzene soktum derken karşıma çıkması kadar başka felaket bir şey yoktu.

~Bölüm Sonu~

Uzun bir bölümün daha sonuna gelmiş bulunmaktayız.

Umarım bölümü beğenmişsinizdir.

Bölüm hakkında ki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz. 👉🏻

Bu hesaplardan da kitabın editlerine ulaşabilirsiniz. 👇🏻

Tıktok | ravzanur_mrmr
YouTube | Ravza.Nur.

Seviliyorsunuz... 🤗💖