2. bölüm · KADERİN OYUNU

2. Bölüm: Kaçırılma

Ravzanur_mrmr

Yeni bölüm sizlerle.

Keyifli Okumalar Dilerimmm.
🤗✨️

Oy ve Yorumlarınızı Bekliyorummm...

🎡🎡🎡🎡

KADERİN OYUNU

Bölüm 2

Kaçırılma

"Bugün kızsam ne değişirdi, yarın bir gülüşünde yine ona yenileceksem."

~ravzanur_mrmr~

🥹🤍

Sonunda altı ders bitmişti. Öğlen arasıydı ve çok düşünmekten başım o kadar ağrımaya başlamıştı ki, Selim'e söylediğim yalan gerçek olmuştu sanki. Başımı kollarımın arasına alıp, uyuyacağım sırada yanımda bir hareketlilik hissettim. Kafamı kaldırıp baktım. Gelen Ayça'ydı. Bıkkınca iç çektim. Kurduğum o güzel uyku hayalleri yalan olmuştu. İki dakika tek başıma takılamıyordum. Ben buna yanarken bizim grup çoktan toplanmıştı bile. Kaan dışında. O zil çalar çalmaz kantine koşmuştu. Malum sıra çok oluyordu.

"Herkes buraya baksın çabuk."

Bir anda Selim ayağa kalktı ve hepimiz ona dikkat kesildik. Merakla ne diyeceğini bekliyorduk. Önemli bir şey diyeceğinden değilde, acaba yine aklına hangi saçma sapan bir fikir geldi diye.

"Diyorum ki madem kar yağmadı ve gördüğüm kadarıyla yağmurda yağmayacak hem bizde eksiksiz bir şekilde hepimiz bir aradayız. Acaba bunu değerlendirsek mi?"

Furkan umursamazca göz devirdi. "Eee Selim. Yani. Sadede gel artık."

"Ya abi diyorum ki işte bence bugün okuldan sonra Lunaparka gidelim. Hem bakım vallahi çok eğleniriz. Ne dersiniz, gidelim mi?"

Evet Selim yine şaşırtmamıştı en azından beni. Bu soğukta Lunaparka gitmeyi fikri ancak onun gibi bir vurdum duymazın aklına gelirdi. Evet kar yağmamıştı, evet belki yağmur da yağmayacaktı ama bunlar havanın sıfır derecenin altında olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Ben daha ne diyeceğimi düşünemeden, bizimkiler hemen onaylanmıştı bile. Bir şey demeyen bir ben kalmıştım.

"Sen ne diyorsun İlayda? Gelecek misin?"

Ayça bana lütfen gel, beni yalnız bırakma der gibi bakıyordu. Onu kırmak istemiyordum tabii ki ama gidemezdim de. Şu Maskeli Adamın kim olduğunu ve benden ne istediğini öğrenmem gerekiyordu. Bu konuya neden bu kadar kafayı takmıştım bende anlamıyordum ama adamın adımı biliyor olması gerçeği her aklıma geldiğinde korkudan tüylerim diken diken oluyordu ama yine de ne kadar korksamda bunun sebebini öğrenmeden duramayacaktım.

"Ben gelmesem daha iyi olur. Akşam yapmam gereken işler var."

Derin bir nefes vererek aradan sıyrıldığımı düşündüğüm sırada hiç olmaması gereken kişinin bana soru sorduğunu işittim.

"Sen bu daveti asla geri çevirmezdin. Bu daveti geri çevirebilecek kadar önemli ne işin olabilir ki?" Bu ses, Mert'den başkasına ait değildi.

Sesine ölürüm...

Ben Lunaparka gitmeyi çok severdim. O yüzden bu daveti reddetmem tuhaflarına gitmişti tabii ki. Yine de bunu şu an Mert'in fark etmesi çok sinir bozucuydu. Ne cevap verecektim şimdi? Ne diyebilirdim ki? Mert meraklı gözlerle beni süzmeye devam ederken bir şeyler düşünmek daha zor oluyordu. Onun gözlerine bakınca sanki o an her şey duruyordu. Beynim düşünmeyi bırakıyordu. Sesler kesiliyordu. Zaman bir süreliğine akmayı bırakıyordu.

Ayça'nın beni dürtmesiyle kendime geldim.

"Çocuğa cevap verecek misin, yoksa onu izlemeye devam mı edeceksin?"

Gözlerimi bir kaç defa kırparak kendime gelmeye çalıştım.

"Eee..."

"Eee..."

"Eee Evet. Evet, bende bu daveti reddettiğim için üzgünüm ama akşam ders çalışmam gerek. Evet aynen ders çalışmam gerek. Ondan dolayı gelemem. Yani Lunapark ders çalışmaktan daha önemli olamaz degil mi?"

Mert'e yalandan bir gülümseme yolladım. Şu an aptal aptal sırıttığıma yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım. Mertle ne zaman konuşmaya çalışsam hep saçmalardım. Şu anda yine o anlardan birindeydik. Durumun ne kadar vahim olduğunu kavrayabilince yüzümdeki aptal sırıtışı yok edip toparlamaya çalıştım.

"Ama sizin yine de çok eğlenceğinize eminim."

Bunun da altında bir şey arayacaklarını sanmıyordum. Ders güzel bir bahane olmuştu. Elimden ancak bu geliyordu. Artık nuna inanmalıydılar. Zaten şu zarf olayı yüzünden yalan söylemeyede başlamıştım. Oysaki bu dünyada katlanamayacağım tek şey de yalandır.

Cümlem onu tatmin etmiş olacak ki, bana gamzelerini göstererek gülümsedi.

"Eğer ders çalışman gerekiyorsa çalış tabii ki, bu senin için daha önemli. Ama emin ol sensiz eğlenmenin hiç bir zevki olmayacak. Ya da sadece benim için."

Mert konuşmasını bitirdikten sonra ne zamandır tuttuğumu fark etmediğim nefesimi verdim. Sonunda rahatlamıştım.

Ayça, bu cümlelere karşılık beni dürterek kulağıma doğru fısıldadı. "Ay çok yazık oldu ya, değil mi İlayda?" Aklı sıra benimle alay ediyordu. Bunu çoğu kez yapardı zaten. Benimle uğraşmak hoşuna gidiyordu. Herkes sevgisini tuhaf sekilde belli ederdi. Bu da Ayça'nın sevgisini belli etme şekliydi.

"Herhalde gelmemem en çok senin hoşuna gidecek?"

Daha demin bana gelmem için yalvarır gözlerle bakıyordu, şimdi ise alay ediyordu. Bu kızın ani ruh değişimleri bir gün beni delirtecekti.

Alayla sırıttı. "Beni bilmem ama Mert'in hiç hoşuna gitmediği belli."

Gerçekten kötü olmuştu. Zaten biz tüm arkadaş grubu olarak çok nadir buluşma yapardık. Bu da onlardan ikincisiydi. Birincisinde de hastalıktan elimi kaldıracak hali zor bulduğum için gidememiştim. Şimdi ise bu Maskeli Adam yüzünden Mert ile ilk kez tek vakit geçirme fırsatınıda kaçırıyordum. Umarım buna değerdi. Yoksa belki de hayatımda geçireceğim en mükemmel günü, o saçma sapan adrese giderek mahvedecektim.

"Ne yani şimdi İlayda gelmeyecek diye, sende mi gelmeyeceksin?" Bunu soran Mert'in arkasında oturmuş olan Nilay'dı. Ve evet yine boş konuşuyordu.

Kendisi Ayça'dan sonra çok konuşan biridir. Ama Ayça ile aralarında bir fark varsa, o da çoğu zaman boş konuşmasıdır. Kendisinden pek hoşlanmam çünkü her şey onun istediği gibi olsun ister ve her şey ona bağlıymış gibi davranır. Ailesi tarafından çok şımartılmış olduğu kesin... Uzun lafın kısası, eğer bir sevgilisi olursa Allah ona sabır versin diyorum, başka da bir şey demek istemiyorum.

"Hayır. Tabii ki gelicem ama o kadar eğleneceğimizi sanmıyorum."

Mert dümdüz bir ses tonuyla Nilay'ın sorusunu cevapladığında dikkatimi ona verdim. Gözlerini Nilay'a diktiğini gördüğümde ise sırıttığını fark etmemiştim bile.

Ya bu çocuk gerçek mi? Yoksa ben rüya falan mı görüyordum.

"Eğlenmek için İlayda'ya ihtiyacımız yok diye düşünüyorum."

Eğer rüya görüyorsam ve bu rüyayı mahveden bir tek biri varsa, bu kişi kesinlikle Nilay olurdu. Neden bilmiyordum ama benden pek haz etmiyordu. Bende ona bayılmıyordum tabii.

"Ama ben öyle düşünmüyorum. Belki de benim ihtiyacım vardır, olamaz mı?"

Bu çocuk ne saçmalıyordu böyle. Bu dedikleri doğru olamazdı değil mi? Bence ben kendimi o kadar kaptırdım ki, kafamda senaryolar kuruyordum çünkü bu sözler Mert'e ait olamazdı.

Beni yine kendime getiren Ayça olmuştu. Suratında tekrar alaycı gülümsemesi oluşunca, bıkkınca nefesimi dışarı verdim.

"Ooo İlayda. Ne oluyor bu çocuğa böyle? Büyü mü yaptın çocuğa yoksa?"

Mert'in bu yaptıkları onu da şoka uğratmış olacak ki, aklı sıra meşhur kanka hareketlerini yapıyordu. Bu beni ne kadar sinir etse de bir ara benimde ona aynısını yaptığımı hatırlayınca sinirim az da olsa yatışıyordu. O yüzden ona kızma hakkını kendimde bulamıyordum.

Yüzümün alev gibi yandığını hissettiğimde, yanaklarımın kızardığını idrak etmem çok da uzun sürmemişti. Nilay, safir rengi gözlerini dikmiş bir saniye bile gözlerini kaçırmadan bana bakıyordu.

Furkan'a dönüp baktığımda onun ise suratında sanki aramızda bir şey varmışta en son ona söylemişiz gibi aşırı şaşkın bir ifade vardı.

Gözlerimi anında onun üzerinden çektim. Buradan hemen çıkıp, gitmek istiyordum. Bunların hepsinin bir rüya olmasını diledim. Evet hoşuma gidiyordu ama bu hiç iyi bir zamanlama değildi.

Ben üç senedir ona aşıkken neden böyle davranmıyordu da, şimdi davranıyordu? Ne değişmişti?

Daha fazla bu ortamda durmak istemediğim için olduğum yerden hızla ayaklandım. Karşımda duran Selimle göz göze geldiğimde sırıttığını fark ettim. Ayça gibi bu durum onu da eğlendiriyordu.

Selim'in yanından hızla geçtiğimde Ayça arkamdan seslendi. "Nereye gidiyorsun? İlayda!" Duymamazlıktan geldim ve kendimi hemen koridora atmak için hızla ilerledim.

Bu sırada kantinden daha yeni dönmüş olan Kaan ile göz göze geldim.

"Ne oldu? Ne kaçırdım yine?"

Kaan bir bana birde arkamda bıraktığım ses karmaşasına baktı. Onun yanından geçerek sınıfın kapısına doğru ilerledim.

"Hey! Kime diyorum... Mert?"

Arkamdan bir şeyler söylemeye devam etti ama ben kafamda dönen düşüncelerden başka bir şey duyamadım. Sonunda kendimi koridora attığımda ise rahat bir nefes alabilmiştim. Hızla arkama bakmadan merdivenlere yöneldim. Nasıl bu kadar hızlı indiğimi anlamadan, kendimi bir anda bahçede buldum. Gözüme ilk kestirdiğim banka oturdum ve sakin kafayla olup bitenleri ölçmeye başladım.

Cidden yaşananların hiç bir sebebi yoktu. Durduk yere neden böyle konuştu anlam veremiyordum. Yüzümdeki sıcaklığın azalmaya başladığını hissettiğimde biraz da olsa rahatlamıştım. Elim ile yüzümü kapatarak, kendi kendime sızlanırken gözlerim okulun kapısından bana doğru gelen Mert'e kaydı.

Resmen utanmadan bir de yanıma mı geliyordu? Kızamıyordumda, belki dedikleri doğruda olabilirdi ama şimdilik bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.

Yanıma geldi ve başımda dikildi. "Oturabilir miyim?" Eliyle yanımdaki, boş olan tarafı gösterdi. Bende tabii kafamla onayladım. Oturma diyemezdim sonuçta, ayıp olurdu. Sanki onun yaptığı ayıp değilmiş gibi.

Bir kaç dakika boyunca ikimizde konuşmadık.

Madem konuşmayacaktın, neden geldin o zaman be çoçuk?

Uzun bir sessizliğin ardından, bu sessizliği bozan kişi ben oldum.

"Yukarıda dediklerin... Neden öyle söyledin?"

Kafasını kaldırıp bana doğru döndü ve bir kaç saniye gözümün içine baktı. Bu gözlerin bir gün bana da aşkla bakabileceği umuduyla yandı içim. Gerçekten tüm benliğimle bunu istiyordum. Başka hiç bir şeyde gözüm yoktu. Ama eğer bu olacaksa da önce gerçekten bunu bana itiraf etmesi gerekiyordu. Böyle yukarıdaki gibi yaptığı ya da yapacağı konuşmalar benim kafamı karıştırmaktan başka bir işe yaramazdı.

"Ben... Ben sadece Nilay'ı sinir etmek istemiştim."

Fark etsin diye olabildiği kadar gözlerimi şokla araladım.

Ne yani bunun için mi öyle konuşmuştu? Biri gelip bana, Mert seni Nilay'ı sinir etmek için kullandı dese inanmazdım. Çünkü bunu yapacak son insan Mert'di.

Bir hışımla ona doğru döndüm.
"Bunun için de, beni mi kullandın yani?" Sesim şaşkınlık ve hayal kırıklığı ile doluydu. Bu verdiğim tepki onu şaşırtmıştı ve biraz da germişti.

Allahım, ne olur cevabı evet olmasın. Yoksa çok büyük bir hayal kırıklığına uğrarım. Ama hayır olursada, bu sefer söyledikleri doğru olmuş olur ve buda bana karşı bir şeyler hissediyor anlamına gelirdi.

Kafam çok karışıktı. "Hayır tabii ki de," dediğinde kaşlarım çatıldı. "Ama düşündüğün gibi de değil." Ne anlatmaya çalışıyordu hiç anlayamıyordum.

"O zaman neden öyle konuştun? Daha net bir şeyler söyler misin?"

Bir kaç saniye boyunca boş boş suratıma baktı. Onun o koyu halkalarının içerisinde kayboldum. Ağzından çıkacak bir iki kelime bile duygularımın değişmesine sebep olacakken konuşmasını beklemek hasta yatağında ölümü beklemek gibiydi.

"İlk başta dediklerim doğruydu. Ama Nilay'a söylediklerimi sadece her dediği olacakmış gibi davranmasından bıktığım için söylemiştim."

Şimdi her şey yerine biraz da olsa oturmaya başlıyordu. Dediğine göre ilk dediği doğruydu, o zaman cidden bensiz eğlenmekten zevk almadığı doğruydu.

Evet buna sevinmeliydim ama şu an hiç doğru bir ortam değildi.

Ama bir sorun daha vardı. Hadi diyelim ben her şeyi anladım, yukarıdakiler ne olacaktı peki? Onların hiç bir şeyden haberleri yoktu.

Tüm tedirginliğim ile sordum. "Peki diğerleri? Onlar durumu bilmiyorlar ve çok yanlış anladıklarına da eminim."

Çok mahcup olmuş bir şekilde karşımda duruyordu. Dursunda bir zahmet, onun yüzünden aramızda bir şey var sanıyorlardı.

Keşke gerçekten de olsa... Ama çok zoruz be kara gözlüm.

"Merak etme. Ben onu da halledeceğim."

"Umarım."

Bu konuşmanın ardından ben onun gideceğini beklerken, o benle birlikte oturmaya devam etti. Garip davranıyordu. Hiç beklemediğim hareketler yapıyordu. Zaten Mert'den bahsediyoruz. Her an duygusu değişen birinden. Aynı Ayça gibi yani. Ama sanki bu sefer ki farklıydı.

Benimle konuşmaya başladığından beri gözlerimin içine bir garip bakıyordu. Normalde baktığından daha değişik ve anlamlı... Ya da ben yine kafamda kuruyordum.

Gerçekten ona olan sevgim benim bile akıl alamayacağım bir boyuta ulaşmıştı. Bazen onunda bana karşı aynı duyguları beslediğini hayal ediyordum ve arada biraz önce de olduğu üzere gerçekmiş gibi hissedebiliyordum. Ve ne yaparsam yapayım buna bir türlü engel olamıyordum.

Bunları düşünürken bahçeyi izlemeye dalmıştım. Çünkü biliyorum ki, eğer ona bakarsam kendimi kaybedecektim.

Aradan bir kaç dakika geçtikten sonra yanımda bir hareketlilik hissettim.

Mert yaslandığı bankta doğruldu ve vücudunu bana döndü. Ben hiç bir şey olmamış gibi önüme bakmaya devam ediyorken, elini yüzüme doğru uzattı ve yüzümü kendisine doğru çevirdi.

Teninin tenime deymesiyle göz bebeklerim irileşti. Resmen kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Onunla ilk defa bu kadar yakındık ve bana temas etmesi zaten hızlanan kalbimin, daha da hızlanmasına sebep oluyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Sanki beynim düşünmeyi bırakmıştı. Bir de en düşünmesi gereken zamanda bırakmıştı. Ne hareket edebiliyordum, ne de nefes alabiliyordum.

Suratı asık bir şekilde gözlerimin içine baktı. Ben onun bu kadar kırılacağını hesaba katmamıştım. Zaten o kadar ağır kelimeler de etmemiştim.

Yüzlerimizin arasında çok az bir mesafe varken, insanın nefesinin kesileceği bir sessizlik ve yavaşlıkla konuştu.

"İlayda..."

Adımı onun ağzından duymak bile beni heycanladırıyordu.

"Neden yüzüme bakmıyorsun?"

Haklıydı çünkü şu an gözlerimi ondan kaçırıyordum.

Eğer sana bakarsam, yenilirim be kara gözlüm...

"Cevap vermeyecek misin?"

Vermeyeceğim... Veremem...

"Özür dilerim. Ben senin kafanı karıştırmak ve seni utandırmak istemezdim."

Ne! Benim kafamın karıştığını mı düşünüyordu? Umarım o cümleler karşısında heveslendiğimi falan da düşünmemiştir.

Evet, heveslendim. Ama onun bunu bilmesine gerek yok... En azından şu anlık.

Bir anlık refleks ile kafamı geriye doğru çektim. Bunun üzerine neye uğradığını şaşırdı ve büyük ihtimalle rahatsız olduğumu düşünerek hemen elini yüzümden çekti.

Ben tekrar önüme döndüm ve dizimi sallamaya başladım. Ne zaman gergin olsam istemeden hep bu hareketi yapardım. Sonra kendimi toplayıp, ona döndüm. Ama dizimi sallamayı durduramıyordum. Mert ise şok içerisinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

"Bence bu konu gereksiz uzadı. Hiç bunlar yaşanmamış gibi davransak olmaz mı?"

Sallanan dizimin üzerine elini koyduğunda aniden durdum. Bacağımdan yükselen ısı yanaklarıma kadar yükselerek geldiğinde, vücudum alevler içerisinde yanmaya başladı.

"Sen nasıl istersen öyle olsun. Ama şuna emin olabilirsin ki, bir daha senin istemeyeceğin hiç bir şey yapmayacağım." Tam bu sırada zil çaldı.

Elini dizimin üzerinden çekmeden ayağa kalktı. Arkasını dönüp hareket ettiği sırada elini de, hareketiyle birlikte yavaşça dizimden çekti ve ben sadece arkasından bakakaldım. Onu çok kırmıştım. Ama oda beni kırmıştı. Benim hayallerimle oynamıştı.

Yine de, Allah kahretsin ki onu çok seviyordum. Bugün kızsam ne değişirdi ki, yarın bir gülüşünde yine ona yenileceksem.

Nöbetçi hoca buraya doğru gelmeye başladığında kalktım ve okulun kapısına doğru yürümeye başladım.

Sınıfa girdiğimde herkes yerinde hiç bir şey olmamış gibi oturuyordu. Herhalde Mert bana dediği gibi olanları anlatmış ve sorunu çözmüştü.

Bende sırama doğru ilerlediğimde Nilay ile göz göze geldim. Mavileri koyulaşmış, bana öfke dolu bakışlar atıyordu. Anlaşılan Mert onunla da konuşmuştu.

Nilay'ı umursamayarak Selim'e döndüm. "Kalkar mısın, oturacağım." Selim ayağa kalkıp bir bana, bir de dümdüz önüne doğru baktı.

Nereye baktığını görmek için baktığı tarafa doğru kafamı çevirdiğimde Mert ile göz göze geldim. Kıstığı gözlerini, daha önce hiç karşılaşmadığım ciddi bir ifadeyle Selim'e dikmişti. Beni fark edince bu ifadesi bozuldu. Hafif sırıtıp, göz kırparak tekrar önüne döndü.

Pardon ama. Bir hareket, bir insana ancak bu kadar yakışabilirdi.

Bende tekrar önüme döndüm ama Selim hâla o tarafa bakmaya devam etti. Mert acaba Selim'i bu hâle getirecek kadar ne demiş olabilirdi? Çok merak etmiştim. Sanki bilmiyormuşçasına sordum. "İyi misin Selim? Ne oldu?"

"İlayda. Ben senden özür dilerim." Sesinden ve bakışlarından pişmanlık akıyordu.

Neden şimdi durduk yere özür diliyordu ki? Suçlu o değildi sonuç olarak.

"Neden özür diliyorsun? Eğer daha demin ki mevzu içinse o konuyu çözdük biz." Bu söylediklerim pek de onu rahatlatmış gibi görünmüyordu.

"Olsun. Sonuçta ben her şeyi çok yanlış anla-"

"Şu an bunları konuşmasak olur mu? Hiç bir şey düşünmek istemiyorum da." Önünden geçerek, sırama oturdum.

Oda yerine otururken konuşmaya devam etti. "Tabii sen nasıl istersen." Bugün daha ne kadar kötü olabilirdi? Bakalım akşam başıma neler gelecekti.

Ben bunları düşünürken hoca derse girdi. O kadar başım ağrıyordu ki hiç bir derste uyumayan ben, bu ders başım çok ağrıdığı için kafamı kollarımın arasına alarak sıraya koydum ve sabah sanki uyuyakalmamışım gibi hemen uyudum.

🎡🎡🎡🎡

Üzerimde bir sıcaklık hissettim. Kafamı oynatmaya çalıştığımda omzumun üstünden bir el baskı yaparak, tekrar kafamı kollarımın arasına koymamı sağladı.

"Şşş. Uyumaya devam et. Merak etme, daha okul bitmedi. Bitince haber veririm ben."

Sesinde alaycı bir ton vardı. Konuştuğunda anladım ki, bu kişi Mert'den başkası olamazdı.

Onun sesini duyunca hemen kafamı kaldırdım. Ani hareketim yüzünden üzerime üşümeyeyim diye koyduğu montu, yere düştü.

Bakışlarımı ona odakladığımda, bana ve yere düşen montuna bakarak sırıttı.

"Ben ne diyorum, sen ne yapıyorsun ya güzelim."

Daha tam ayılmadığım için yüzünü net göremiyordum. Yalandan sinirli bir sesle konuştum. "Bir sen kalmıştın benle alay etmeyen. Sende ettin ya, aşk olsun sana. Senden beklemezdim."

Sanki ona demiyormuşum gibi sırıtmaya devam etti. "Keşke... Keşke olsa," diye iç çekti.

Neye keşke olsa dediğini anlamamıştım. Ama pek önemli değildi, sonuç olarak hiç bir düşüncesini net bir şekilde ifade etmiyordu. O yüzden bende hiç bir cümlesini anlamıyordum. Buna artık alışmıştım.

Mert'e bakarken gözüm arkada bir noktaya takıldı ve bir sıra ötemizden gözlerini bize dikmiş olan Ayça ile göz göze geldim. Ama keşke görmeseydim.

Yine başlamıştı benle uğraşmaya. Mert'in arkasından bize kalp yapıyordu. Gerçekten bazen çocuk gibi davranabiliyordu.

En kötüsü de, Mert'in benim başka tarafa baktığımı fark ederek o tarafa baktığında Ayça ile göz göze gelmiş olmasıydı.

Ayça kıpkırmızı kesildi. Hemen elini indirip dümdüz bir robot gibi durduğunda Mert tekrar bana döndü.

Ne olurdu yani beş dakika rahat dursa. Mert'in şu an içinden neler geçirdiğini tahmin edebiliyordum.

"En iyisi ben gideyim de, sen Ayça'yla konuş biraz."

Sonra tekrar arkasına dönüp eliyle Ayça'yı gösterdi. "Baksana senle uzaktan iletişim kurmaya çalışıyor... Değişik bir şekilde hem de." Son cümleyi söylerken kahkaha atmamak için kendini zor tutmuştu.

Zaten hemen arkasına dönüp, Kaan'ın yanına doğru ilerledi. Arkasını döndükten sonra sırıttığına o kadar emindim ki.

Kaan ile Mert, ben ve Ayça kadar hatta daha fazla samimilerdi. Aynı abi kardeş gibi. Mert, Kaan'ı çok severdi ve değer verirdi. Kaan'da aynı şekilde. Aralarında ki bu bağın sebebini hiç bir zaman öğrenememiştim. Ve sanırım hiç bir zamanda öğrenemeyecektim.

O gider gitmez Ayça hemen yanımda bitti ve bana pis pis sırıtarak, "Güzellik uykundan uyanmayı başarmışsın bakıyorum güzelim," dediğinde bilerek son kelimeyi bastırmıştı.

Bir şey ima etmeye çalışıyordu ama ben ne olduğunu anlamamıştım. Her zaman ki gibi... Son bir kaç dakikadır başımda bir ton dert olduğu için ne düşüneceğimi de, ne yapacağımı da unutmuştum zaten.

"Ne ima etmeye çalışıyorsun yine Ayça? Anlamadım." Kaşlarını şaşırmış gibi havaya kaldırdı. "Cidden mi?" Diye sordu ve ekledi. "Bu kadar önemli bir şeyi nasıl duymazsın ve gözden kaçırırsın anlamıyorum gerçekten."

Şimdi böyle deyince daha da bir merak sardı içimi. Acaba benim fark edemediğim ve bu kadar önemli ne olmuştu?

"Artık söyleyecek misin? Meraktan öleceğim burada," diye en son isyan ettim.

Heyecanla konuştu. "Sana güzelim dedi ve sen bunu cidden duymadın mı?" Bunu derken fark etmeden yüksek bir sesle söylemişti.

Hemen elimi ağzına kapattım ama artık çok geçti.

Birisi duymuş mu diye etrafa kaçamak bakışlar attığım sırada Mert'in gamzelerini gözümün içine sokacak şekilde sırıtarak bana baktığını, Kaan'ın ise havaya kalkan kaşları ve irice açılan gözleriyle bir Mert'e, bir bana baktığını fark ettim. Yanaklarım yanmaya başlamıştı. Utançtan ne düşüneceğimi bilmediğimden Ayça'yı bileğinden tuttuğum gibi, kendim ile birlikte koridora doğru ilerlettim. Sanki o sıra oradan hemen ayrılırsam biraz önceki olay hiç yaşanmamış olacak gibi düşünmüştüm ama tabii ki öyle olmayacaktı. Bu kendimi kandırmamdan başka bir şey değildi. Koridora çıktığımızda elimi ağzından çektim ve bileğinide bıraktım.

"Bir daha söyle! Bana ne dedi dedin daha demin sen?"

İnanamamıştım. Ben bunu nasıl fark edemezdim. Her şeyini dikkatle izlediğim çocuğun bana güzelim dediğini nasıl fark edemezdim.

"Kızım sen gerçekten kafayı yemişsin ya," diyerek hâla alay etmeye devam ediyor ve karşımda pişkince gülüyordu.

Ona ciddi olduğumu gösterir gibi ters ters baktım.

"Ciddisin sen."

Evet. Ne sandın? Şaka yaptığımı falan mı?

Kafamla onayladım ve cevap vermesini bekledim.

"Siz konuşurken duydum. Sana, ben ne diyorum, sen ne yapıyorsun be güzelim demişti. Nasıl farketmezsin ya?"

Cidden bunu söylemiş miydi? Ben cidden onun güzeli miydim?

"Daha ne duydun? Mesela bana keşke olsa falan demişti. Orada ne kastettiğini anlayamadım, sen anladın mı?"

Soruma karşılık güldü. "Senle konuşuyordu, farkında mısın bilmiyorum ama ben nerden bilebilirim. Ben sadece o kısmı duydum."

Sinirle gözlerimi devirdim. Neden demiş olabilir diye düşünürken bir anda aklıma bir şey geldi. Ama doğruluğu konusunda pek emin olamayarak, gayet sakin bir tonda sordum. "Şu an hatırladım. Ben ona aşk olsun sana demiştim. O da, keşke olsa demişti ama... Ama onun için dememiştir ya değil mi? Ne alaka zaten Mert ile ben."

Ayça benim düşüncelerime katılmamış olacak ki, pis pis sırıttı. "Aynen kesin o anlamda dememiştir... Kızım bak bu Mert bir kaç güne sana açılır. Demedi deme, haberin olsun," dedi ve iç çekti. "Keşke Selim'de bana karşı bir şeyler hissetse. En ufak kelimesi bile beni inandırır."

Ayça, benden farklı olarak Selim'i arkadaş grubumuz kurulduğundan beri seviyordu ve bende bu durumu öğrendikten sonra onun, benimle uğraştığı gibi uğraşmıştım. O zamanlar tekrar aklıma gelince Ayça'nın hareketlerine olan sinirim biraz azaldı.

Ama yine de bazen abartıyordu. Ben bu kadar yapmıyordum. Belki biraz...

Demek insan kendine yapılınca anlıyormuş nasıl rahatsız edici bir şey olduğunu.

Tekrar Mert aklıma gelince, içimden gerçekten bana karşı bir şeyler hissediyor mudur diye geçirmeden edemedim.

Ben hiç bir zaman bunun olacağına inanmamıştım. Ya da inanmak istememiştim. Düşüncelerimden sıyrılıp gözlerimi koridora çevirdiğimde Mert'in sınıfın kapısından çıkmış, bizim yanımıza doğru geldiğini fark ettim.

Mert gelip, tam önümüzde durdu ve bir bana bir de Ayça'ya baktı. "İyi misiniz? Bir anda öyle dışarı çıkınca merak ettim."

Ayça hemen atıldı. "Ben iyiyim. Ama İlayda pek iyi durmuyor. Sen ona bir bak istersen. Ben gideyim." Bana bakıp sırıttıktan sonra benim daha konuşmama izin vermeden, çekip gitti.

Resmen bu bir canlı bombayı atıp, ortadan kaybolmak ile aynı şeydi. Bir insan arkadaşına hiç böyle ihanet eder miydi? Şimdi ne diyecektim ben? Daha çocuğun yüzüne bakmakta zorlanıyordum, nasıl konuşabilirdim ki onunla.

"İlayda iyi misin? Ayça ne demeye çalıştı? Neyin var?"

"İyi değilim. Ufak bir kalp krizi geçirdim de biraz önce. Senin yüzünden," deyip gitsem. Ama öyle olmuyordu işte. Ne diyecektim ben şimdi. Ah Ayça ah, yaktın beni be kızım.

"Ne dedin? Benim yüzümden mi oldu?" Mert'in kaşları çatıldı.

Ne! Ben bir şey dememiştim. Yoksa... Hayır. Hayır, hayır, hayır. Ne yani şimdi içimden söylemem gereken her şeyi onun yüzüne mi söylemiştim. Allah kahretmesin! Ben bunu nasıl yaparım.
Yüzüm tekrar yanmaya başlayınca, öylece susup kaldım. Her şeyi çorba etmiştim.

Asıl şimdi ne diyecektim? Ne diyebilirdim ki, her şeyi söylemiştim zaten. İçerde de Ayça her şeyi bağırarak söylemişti. Anlamıştı işte artık! Benim ona aşık olduğumu anlamıştı...

Zaten sonunda öğrenecekti. Ama bu böyle olmamalıydı. Böyle öğrenmemeliydi. En azından biraz daha romantik olabilirdi...

Ya ben ne diyorum ya? Her şey bitmişti işte. Rezil olmuştum.

"Mert... Ben aslında öyle... Yanlış anladın..."

Mert bana doğru bir adım attığında bunu beklemediğim için gözlerim irice açıldı ve ne yapacağımı bilemeyerek bir adım geriledim. Ama Mert durmayarak bir adım daha attı, bir adım daha ve bir adım daha. Bu sırada gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmamıştı. Ben ise onun gözleri dışında her yere bakıyordum. En son ayağı ayağıma temas edince beni duvarla, kendi bedeni arasında sıkıştırdı. Kafamı hafif kaldırıp yüzüne baktığımda yüzünde pek bir ifade yakalayamadım. Duygularını gizleme işini çok iyi yapıyordu.

"Eğer sana iltifat ettiğim için böyle olduysan söyleyeyim. Sen benim arkadaşımsın ve ben değer verdiğim insanlara hep böyle davranırım. Yani senlik bir durum yok."

Geçenki gibi sessiz ve yavaş konuşmuştu.

Ve ne yazık ki bu onu daha da çekici yapıyordu. Düşmemek elde değildi.

"Aynen ben de yedim. O zaman niye üç senedir benle böyle konuşmuyorsun. Ya da en basitinden, Ayça ile niye böyle konuşmuyorsun. Ayça'da arkadaşın sonuçta değil mi? Haydi buna da cevap ver! Veremezsin çünkü..."

Dudağımın üzerinde bir baskı hissetmemle gözlerim o tarafa döndü. Mert, parmağını susmam için dudağımın üzerine yerleştirmişti. Peki neden böyle bir şey yapmıştı ki?

Ben yoksa yine mi içimden konuştuğumu düşünüp, her şeyi apaçık söylemiştim. Cidden bugün Allah belamı vermişti benim.

Kulağıma doğru eğilip, fısıldadı. "Evet. Veremem." Sıcak nefesini kulağımda hissettiğimde kendimden geçtim. En ufak teması bile kendimi kaybetmeme sebep oluyorken onunla normal bir insan gibi konuşmam nasıl mümkün olabilirdi ki. Kendime geldiğimde Mert çoktan gitmişti.

Ne yaşamıştım ben daha demin? Resmen bildiğin tüm düşüncelerimi yüzüne açıkça söylemiştim.

Keşke benim kadar sende açık sözlü olsan be kara gözlüm. En azından insan ikilemde kalmaz.

Mert'in ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum. Sabah bir anda durduk yere sensiz benim için eğlenmenin anlamı yok der gibi bir imada bulunuyordu. Sonra uyurken gelip uyandırıp cümle arasında güzelim diyordu. Şimdi ise arkadaş olduğumuzu bunun normal olduğunu ama ben ona hesap soruncada haklı olduğumu ve cevap veremeyeceğini söylüyordu. Cidden Mert anlaşılması çok zor bir insandı. Ve artık bu benim düşüncelerimden bile şüphe etmeme sebep oluyordu. Bunları düşünmenin bana bir faydasının dokunmayacağını anladığımda daha fazla koridorda dikilmeyip, sınıfa girdim.

Sırama doğru ilerlediğimde Mert'in, benim oturduğum sıranın altından çıktığını gördüm. Elinde de montu vardı. Kafasını kaldırdığında beni gördüğüne hiç şaşırmamıştı.

Ayağa kalktı ve bana doğru yaklaştı. Önümden geçerken göz temasını hiç kesmeden konuştu. "Seninle ilgilenmekten, montumu burada unutmuşum da. Onu almak için gelmiştim," dedi ve arkasına bile bakmadan sırasına doğru ilerledi.

Ben mi dedim sanki benimle ilgilen diye. Üç senedir ne yapıyordun acaba?

Ben şimdi bu sinirle nasıl uyurum ama nasıl anlatamam. Geçip sırama oturdum ve hiç bir şey yaşanmamış gibi uykuma kaldığım yerden devam ettim. Benim sorunlarla başa çıkma şeklimde buydu.

🎡🎡🎡🎡

Selim'in sesini duyduğumda gözlerimi açmakta zorlandım. Sınıfın ışığı gözüme gözüme vuruken zoraki şekilde gözlerimi araladım. Kafamı kaldırıp etrafa boş boş bakışlar attım. Herkes ayaklanmış, montlarını giyinmiş ve eve gitmek için hazır hale gelmişlerdi bile.

Üstümde yine birinin montunun durduğunu fark ettiğimde bir baktım ki bu sefer ki mont Mert'in değilde, Selim'indi.

Evet. Mert'in olmasını çok isterdim...

Selim ona şaşkın gözlerle baktığımı fark edince, bana bir açıklama yapması gerektiğini düşündü. "Derste hoca camı açmamı istedi. Bende açmak zorunda kaldım. Bir kaç dakika sonra üşüdüğünü farkedince de, kendi montumu üzerine örtmeye karar verdim. Herhalde sen montunu getirmeyi unutmuşsun. Baktım ama bulamadım."

Evet doğru söylüyordu, evden aceleyle çıktığım için montumu almayı unutmuştum. Geç kalacağım korkusuyla da üşüdüğümü hiç hissetmemiştim.

"Teşekkür ederim kankacım." Samimi bir şekilde omzundan hafifçe ittirdim.

"Sabah ki meseleye sayarsın," dediğinde buna karşılık ikimizde güldük.

Gülümsememi solduran şey ise bir çift koyu kahve göz olmuştu. O gördüğüm gözlerin ise bizi izlediğini fark ettim. Ayrıca Selim'e öldürecekmiş gibi bakıyorlardı.

Umarım beni kıskanmışsındır.

Aklımdan geçen bu düşünceyle yüzümün kızardığını hissettim. İyice saçmalamıştım. Ayça'ya kızıyordum ama artık bende onun gibi düşünmeye başlamıştım.

Zil çaldığında Ayça ile birlikte sınıftan çıktığımızda tam kapının önündeki kalorifere yaslanmış, beni bekliyordu. Benim ona baktığımı görünce eliyle beni yanına çağırdı.

"Ben koridorun sonunda bekliyorum seni. Git bakalım eniştem ne diyecekmiş."

Hemen de eniştesi olmuştu. Ayça gözlerini bir an bile benden ayırmadan kordiorun sonuna doğru ilerlerken bende Mert'in yanına doğru ilerledim ve tam karşısında durup, ne diyeceğini bekledim. Gözlerini kısıp bir süre beni süzdü.

"Bakıyorum da derste Selim'in montu ile birlikte, keyfin yerinde bir şekilde uyuyordun." Sesi hesap sorar bir tondaydı. Gerginliği ise yüzünden okunuyordu.

Beni kıskanmıştı... Beni... Onu da geçtim, Mert derste beni mi izliyormuş?

Merakımı gizleyemeyerek sordum. "Sen derste beni mi izliyorsun?"

"Onu boşver de, sorduğum soruya cevap ver."

Sorduğum sorudan kaçmaya çalışıyordu. Tabii onun tarafından bakarsak, bende onun sorduğu sorudan kaçıyormuşum gibi görünüyordu. Ama benim kaçmam için hiç bir sebep yoktu. Sonuç olarak her şey ortadaydı.

Beni kıskanması hoşuma gitmişti. Bu yüzden daha da sinirlenmesi için biraz onunla uğraştım. "Hatırlıyor musun bilmiyorum ama sen en son montunu alıp gitmiştin."

"Nasıl yani? Ben montumu almasaydım eğer benim montum ile mi yatacaktın?" Hiç bir şey dememeyi tercih ettim ve pis pis sırıtarak, koridorun sonundaki Ayça'nın yanına doğru yürüdüm.

Hep o mu üstü kapalı cümleler kuracaktı? Biraz da o düşünsün bakalım. Belki anlar o zaman bu yaptığının nasıl sinir bozucu bir şey olduğunu.

Arkamdan bağırdı. "O zaman neden bana söylemedin! Montunu alma diyebilirdin!" Hiç oralı olmadım ve yürümeye devam ettim.

Onu da o anlasın bir zahmet. Ne kadar yorgun olduğum dışarıdan belli oluyordu bence. Ayrıca Selim'in montuyla uyumam onu neden bu kadar rahatsız etmişti? Kafamdaki deli sorularala Ayça'nın yanına vardığımda birlikte okulun çıkışına doğru yürüdük.

Okulun bahçesine geldiğimizde Mert'in arkamdan seslendiğini duydum.

"İlayda dur! Bekle!"

Nefes nefese kalmış bir şekilde önümde durdu. Biraz soluklandıktan sonra, "Bunu al," deyip üzerindeki montu çıkarttı ve bana doğru uzattı.

Bu gerçek miydi? Plotoniği olduğum çocuk bana montunu veriyordu... Beni düşünüyordu...

Ama yine de bu olanlar çok saçmaydı. Daha bir kaç ders öncesine kadar sadece arkadaşımsın demişti. Bir kaç dakika önce de Selim'den beni kıskanmıştı. Şimdi ise böyle davranıyordu. Mert'in ne yapmaya çalıştığını bir türlü çözemiyordum.

Elini geriye doğru ittirdim. "Saçmalama istersen. Hava çok soğuk. Olmaz."

Ama çok inatçı olduğunu unutmuştum tabii ki.

"Evet, tam da bu yüzden şu an bunu almalısın," dedi ve zorla elime tutuşturdu.

"Peki sen... Sen üşümeyecek misin sanki?"

"Sen beni merak etme. Benim evim yakın."
Bir süre öylece bakıştık. Ezbere bildiğim yüzünün her detayı bu sefer her zamankinden farklı olarak daha bir anlamlı gelmişti sanki gözüme.

"Eee..."

Mert'in sesini duyduğumda transtan çıkmış gibi anında ona dikkat kesildim. O bunun farkında değildi ama elleriyle uğraşması onun utandığını bizzat ele veriyordu.

"O zaman... Görüşürüz," dedi ve yanımdan uzaklaştı. Ben ise onun arkasından aptal aptal sırıtarak gidişini izledim.

"Kızım çocuk centilmenlik yapıyor, sen ise hâla ısrar ediyorsun. Daha ne yapsın bu çocuk sana aşık olduğunu göstermek için. Sana yanık diyorum anlatamıyorum ki."

Bu ses arkamda olup bitenlere şahit olan Ayça'nın sesiydi. Mert yine yapmıştı yapacağını. Kafam yine allak bullak olmuştu. Madem beni bu kadar seviyordu, neden bunu yüzüme açıkça söylemiyordu. En azından o zaman her şey bir netliğe kavuşurdu.

"Neyse gel, otobüsü kaçıracağız." Ayça'nın çekiştirmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.

Durağa doğru ilerlerken engel olamadığım bir his, elimdeki montu burnuma doğru yaklaştırmamı ve kokusunu içime çekmemi sağladığında sınıfta uyurken fark edemediğim kokusunu fark ettim. Parfümünün kokusunu daha önce hiç bu kadar net almamıştım. Gerçekten çok güzel kokuyordu. Bende üzerime giymek yerine bir süre koklamayı tercih ettim.

Otobüs gelene kadar montu giymemeye karar vermiştim. Bu sırada da Ayça'nın sorularını cevaplamak zorunda kaldım. Otobüs geldiğinde de bu devam etti. En son otobüs ineceğim durağa geldiğinde Ayça ile vedalaşıp, otobüsten indim ve eve doğru yürümeye başladım.

Eve geldiğimde o kadar yorulmuştum ki, hemen duşa girdim. Duştan çıktıktan sonra yemek yedik. Babamda gelmişti. Ve şimdi işin en zor yanı, evden nasıl çıkacaktım? Saatin sekiz olmasına yarım saat vardı.

Annemin yanına gidip izin almayı denemem lazımdı. Mutfağa Annemin yanına gittim ve hiç oyalanmadan direkt konuya girdim.

"Anne, ben bu akşam Ayça'nın evine ders çalışmaya gidebilir miyim?" Annem garipser gibi bir bakış attı. Normal, çünkü bu zamana kadar hiç bir arkadaşımın evine, bu saatte ders çalışmaya gitmemiştim.

"Kızım bu saatte ne dersi? İyi misin sen?"

Cidden bu adam niye bu saati seçmişti? Bu saatte oraya nasıl gelmemi bekliyordu anlayamıyordum.

"Anne biliyorsun, bu ara daha çok ders çalışmam gerekiyor ve okuldan gelince saat çok geç oluyor. Farkındayım ama yapacak bir şey yok ki."

Saat geçiyordu ve annemi acilen ikna etmem gerekiyordu ama hiç de ikna edilecek gibi durmuyordu.

"Hayır kızım. Bu saatte asla bir yere gidemezsin, kendi odanda da ders çalışabilirsin."

Yapacak bir şey yoktu. İkna edemiyordum.

Ben de odama gidip, orada biraz düşünmeyi tercih ettim. Odama girdikten sonra kapıyı kapatıp, kendimi yatağın üzerine attım. Şimdi ne yapacaktım? Kesin şu an orada beni bekliyordu. Saat sekiz olmuştu bile.

Ve en kötüsüde bu akşam Ayça'ların Lunaparka gidecek olmalarıydı. Ama annem buna izin vermediyse Lunaparka da hayatta izin vermezdi. En azından sorup da hayal kırıklığına uğramamış olmuştum.

Peki şimdi ne olacaktı? Adam gelmediğimi fark edince ne yapacaktı? Çok yoğun bir gün geçirmiştim ve şu an bunlara kafa yoracak hâlim hiç yoktu. Her zaman ki gibi uyuyarak tüm sorunlarımı bir süreliğine bir kenara bıraktım.

🎡🎡🎡🎡

Sabah uyandığımda bu günün daha güzel geçmesini umuyordum. En azından geç kalmamıştım. Kendimi iyi hissetmediğim için giyeceklerimi seçmekle uğraşmadan, dün giydiklerimin aynılarını giyip, kahvaltı yapmak için mutfağa geçtim.

Kahvaltı yaptıktan sonra çantamı alırken hem kendi montumu, hem de Mert'in montunu yanıma almayı unutmadım.

Evden çıkıp, yine klasik okula gitme yolculuğumu atlattıktan sonra sınıfa girdim. Bugün nedenini bilmediğim bir şekilde herkes çok durgundu. Bende bu durgunluğu bozmak istememiştim tabii ki. Sadece Mert'in yanına gidip montunu vermek istediğimde, onun daha okula gelmediğini fark ettim.

Montumu sırama koyup, Mert'in montunu ise elime alarak koridora çıktım. Dün Mert'in yaslandığı kalorifere aynı şekilde yaslanıp, Mert'in gelmesini bekledim. Gerçekten daha düne kadar onunla hayaller kurarken şimdi bu aşamaya ne ara gelmiştik bilmiyordum. Sanki hepsi bir kaç saniyede olmuştu.

Bir kaç dakika sonra koridorun sonunda Mert'in kara gözleri gözüktü ve beni fark ederek, bana doğru yürümeye başladı.

"Bakıyorum da, bugünde sen geç kalmışsın."

İmayla kaşları havaya kalktı. "Bakıyorum da, birileri benim gelmemi kapılarda beklemiş." Aklı sıra benle uğraşıyordu. Ne var yani beklediysek.

"Ne oldu? Niye geç kaldın? Gece beşik mi salladın yoksa," diyerek güldüm.

Bana doğru bir adım attığında irkilerek geri çekilmeye çalıştım. Ama zaten kalorifere yaslandığım için pek fazla geri gidemedim. Kulağıma doğru yaklaştı. "Yok, sabaha kadar seni düşündüm," dedi ve yavaşça uzaklaşırken pis pis sırıttı.

Yine kelimeleri ile donup kalmamı sağlamıştı. Vücudumdaki tüm kanın yanaklarımda biriktiğini hissettiğimde bu sefer gülme sırası ondaydı.

"Off. Tamam küçük bir şaka. Montu giyip giymediğini düşünüyordum sadece... Ya da senin için bu kadar olsun."

Ne yani, dahası da mı vardı? Göğsüne sert bir yumruk atıp, geriye doğru gitmesini sağladım. "Zaten anca düşünürsün," diyerek elimdeki montu sertçe göğsüne bastırdım.

Sınıfa doğru ilerlerken de ekledim. "Ha, sana küçük bir uyarı. Şakalardan nefret ederim. Ona göre davranırsan, iyi edersin."

Arkamdan seslendi. "Yoksa ne olur?" Dediğinde kelimeri bile gülümsüyordu.

Sınırlarını aşmış olursun, kara gözlüm.

Cevap vermeyerek sınıfa girdikten sonra oda peşimden geldi ve sırasına oturdu.

🎡🎡🎡🎡

Sonunda zil çalmıştı ve bir okul gününün daha sonuna gelmiştik. Ayça'yla otobüs durağına doğru yürürken, "Ayça neyin var? Normalde hayatta susmazdın, ne oldu?" Diye en başta sormam gereken soruyu sordum.

Bugün normalde hiç olmayacak bir şekilde sessizdi ve bu durum beni tedirgin ediyordu.

"Hiç. Hiç bir şey olmadı," diyerek yine beni geçiştirdi.

Evet bazen Ayça'ya çok konuştuğu için başımı şişirdiğini söylüyordum ama bir gün gerçekten başımı şişirmeyi bırakırsa ne yapardım bilemiyordum.

Sanki bugün de Ayça hiç konuşmayınca tuhaf hissetmiştim. Bir yanım eksik gibi...

Otobüs durağına vardığımızda otobüs düne kıyasla daha erken geldi. Bindik ve yol boyu ikimizde konuşmadık. En son ineceğim durağa geldiğimizde onunla vedalaştım ve eve yürümeye başladım.

Eve vardığımda, kapıyı tam tıklayacağım sırada ayakkabılığın üzerindeki zarf dikkatimi çekti. Kimden geldiğini tahmin etmek zor olmadı. Zaten beni endişelendirende buydu. Hemen zarfı alıp, içine baktım. İçinde her zaman ki gibi bir not vardı. Hemen açıp okudum.

Sen benim ne kadar ciddi olduğumu anlayamadın herhalde. Beni orada iki saat bekletmenin sonuçlarına katlanacaksın. Bu akşam saat tam 18.00'da yazdığım adreste ol!

Maskeli Adamdan, İlayda'ya.

Peki benim evimi nerden biliyordu bu adam? Cidden keşke ciddiye alsaydım. Aslında almıştımda ama annem bırakmamıştı. Bu sefer saati erkene almıştı ve dediği saate yarım saatten az vardı. Sanırım o da tahmin etmişti neden gelemediğimi. Ama bu sefer annemden gerçekten izin almak zorundaydım. Benden ne istediğini öğrenecektim.

İçeri girdikten sonra üstümü bile değiştirmeden hemen annemin yanına geçtim. "Anne, ben bugün Ayça'da kalabilir miyim?" Bu son şansımdı. Kabul etmek zorundaydı.

"Kızım ne bu Ayça sevgin dün bir, bugün iki, daha yemek bile yemedik."

Haklıydı kadın. Neydi bu böyle dün bir, bugün iki zarf yollamalar. Dudaklarımı bükerek anneme bir köpek yavrusu gibi masum masum baktım.

"Anne saat çok geç olmasın istedim bu sefer. Hem Ayça'nın evi bizim eve yakın biliyorsun. Olur mu? Kalabilir miyim?"

Kafasını istemsizce de olsa onaylar şekilde salladığında koşarak ona sarıldım ve yanağına küçük bir öpücük kondurdum. "Teşekkür ederim. Annem benim." Ve hızla oyalanmadan odama doğru koştum.

Odama girdiğimde, gideceğim yerin nasıl bir yer olduğunu bilmediğim için belki orada işime yarar diye, yanıma alabileceğim şeyleri düşündüm.

Tabii ki ilk önce zarfı aldım çünkü içinde adres yazıyordu. Sonra ihtiyacım olur diye küçük bir el feneri aldım. Belki de gideceğim yer karanlık ve ıssız olabilirdi. Son olarak da, başıma bir şey gelme ihtimaline karşılık birileri ile iletişime geçmek için telefonumu aldım. Acaba benden ne istiyordu? Bende bu kadar önemli olan ne vardı ki? Sıradan herkes gibi bir insandım işte.

Hemen evden çıktım ve sokaktan geçen bir taksiyi durdurup, bindim. Taksiciye adresi gösterdim ve yol boyu sadece camdan dışarıyı izledim. Önce şehrin içindeydik ama aradan bir kaç dakika geçtikten sonra ara sokaklardan birine saptık ve şu an evlerin daha az olduğu, sokaklarda kimselerin olmadığı bir mahalledeydik. Taksi durduğunda anladım ki, benim gelmemi istediği adres burasıydı.

Ben gelmiştim ama pişman olmuştum. Keşke hiç o zarfı yerden almasaymışım. O zaman şimdi burada değil de, evde oturmuş belki ders çalışıyor olurdum.

Taksiden indiğimde, etrafta biri var mı diye kontrol etmek için olduğum yerde döndüm ama kimsecikler yoktu. Ve burası aşırı karanlıktı.

Yanıma aldığım el fenerini açıp, mahalleyi incelemeye başladım. Hiç bir sokağında sokak lambası yoktu. Evler de bir o kadar azdı. Tam birini kaçırmalık bir yerdi yani.

Eee, ben gelmiştim ama burada kimse yoktu. Ne olacaktı şimdi?

Ağzımın üzerinde bir bez parçası hissetmemle neye uğradığımı şaşırdım. Korkudan elimdeki el fenerini de yere düşürdüm. Ayaklarım ile arkamdaki kişiyi tekmelemeye çalıştım ama bu biraz imkansızdı çünkü beni kolları ile havaya kaldırmıştı.

Ağzımdaki bezi çektikten sonra bir anda etraf karanlıklaşmaya başladı. Hiç bir şeyi ayırt edemiyordum. Göz kapaklarım bana ihanet edercesine kendilerini kapanmaya zorluyorlardı. Sanırım kaçırılıyordum. Hay ben şom ağzıma... Kendimi kontrol etmeye çalışarak, göz kapaklarımın kapanmasına engel olmaya çalıştım.

Arkamdaki iri adam beni sürüklemeye başladı ama o kadar mayışmıştım ki buna karşı çıkamadım. Beni bir arabanın arka koltuğuna yatırdı.

Tüm vücudum hareketini kaybetmişti. Uykum gelmeye başlamıştı. Rahatlamış. Bir bebek gibi olmuştum.

Ondan sonrasını hayal meyal hatırlıyordum. Başım dönüyordu, sanki zemin ayaklarımın altından kayıp gidiyordu. Göz kapaklarımın kapanmasına biraz daha engel olmaya çalıştım. En azından beni kaçıranların yüzünü görene kadar açık tutmaya çalıştım. Yüzlerini görürsem kurtulduktan sonra işime yarayabilirdi. Tabii nasıl kurtulabilirsem...

Beni arabaya bindiren iri adamın yanıma oturduğunu hissettiğimde kafamı zorla da olsa yana çevirdim. Tam uykuya dalmadan önce bir yüz gördüm. En son gördüğüm yüz ise bir Maskeli Adama aitti.

~Bölüm Sonu~

Upuzun bir bölümün sonuna geldik. Bundan sonra daha da uzun yazmaya çalışacağım...

Bölüm hakkında ki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz. 👉🏻

Bu hesaplardan da kitabın editlerine ulaşabilirsiniz. 👇🏻

Instagram | ravzanur_mrmr
Tıktok | ravzanur_mrmr

O zaman bir sonraki bölüm de görüşürüz ;)

Seviliyorsunuz... 🤗💖