3. bölüm · KADERİN OYUNU
3. Bölüm: Kanlı Oyun
Kanlı Oyun??? Değişik bir bölüm başlığı ha ne dersiniz?
Bakalım bu Oyunun sonun da neler gelecek başımıza...
Keyifli Okumalar Dilerimmm.
🤗✨️
Oy ve Yorumlarınızı
Bekliyorummm...
🎡🎡🎡🎡
KADERİN OYUNU
Bölüm 3
Kanlı Oyun
"Gülüşü güzel kadınlar papatyaları severler."
~Özdemir Asaf~
🌼🪄
Kendime yavaş yavaş gelmeye başladığımda, başıma sanki bir odunla vurmuşlar gibi zonkluyordu. Gözümü açmaya çalıştığımda, hiç bir şey görememiştim. Her yer karanlıktı. Gözümün üzerindeki bez parçasını fark edince, çözmek için elimi kıpırdattığım sırada elleriminde bağlı olduğunu anladım.
Yanımdan tanıdık bir ses, "Işıkları kim söndürdü? Kim yaptıysa hiç komik değil. Çünkü karanlıktan çok korkarım! Hemen ışıkları açın!" Diye bağırmaya başladı.
Bu Ayça'nın sesiydi, demek ki burada yalnız değildim. Bunun için biraz da olsa sevinmiştim ama anlamadığım bir şey vardı. Bu adam Ayça'dan ve benden ne istiyor olabilirdi?
"Ayça beni sen mi kaçırdın?"
Bu soru soran ses de Mert'e aitti. Ne oluyordu burada böyle?
"Ya, ben seni niye kaçırayım. Hadi İlayda'ya sorsan anlayacağım da, ben ne alaka?"
Bu kız cidden uslanmıyordu. Bizi kaçırmışlar, hâla aklı fikri benimle uğraşmaktaydı. Gözümün üzerindeki bez izin verdiği kadarıyla bıkkınca gözlerimi devirdim.
"Yav bir susun. Zaten başım dönüyor. Her an düşüp şuraya bayılabilirim. Sizin dert ettiğiniz şeye bak."
Bu da sesinden anlaşıldığı kadar yeni uyanmış olan Selim'di.
Peki başka kim kalmıştı? Hepimizi kaçırmıştı resmen psikopat. Demek ki o zarfı sadece bana yollamamıştı. Bu durumda bizimkilerin bu sabah ki durgun olmalarının sebebi de buydu.
Ayça, Selim'in laflarından sonra konuşmadan duramadı tabii. "İyi misin Selim? Ne oldu?"
Cidden hayatımda duyup duyabileceğim şu durumda olan birine sorulacak en saçma soru bu olabilirdi. Ne olmuş olabilir acaba? Biraz düşünelim.
Psikopatın biri bir anda hepimize zarf yollayıp aynı yere çağırıyor ve bizi kaçırıp elimizi kolumuzu bağlıyor. Biz ise ne saati biliyoruz, ne nerde olduğumuzu, ne bize ne yapacaklarını, ne de bizden ne istediklerini. Sadece böyle elimiz kolumuz bağlı acaba bize ne yapacaklar diye bekliyoruz. Daha ne olsun?
"Artık ne verdilerse başım çok kötü dönüyor."
"Uyku ilacı verdiler. Başka ne verebilirler sence? Herhalde sende yan etki yaptı."
Bu bilmiş bilmiş konuşanda Nilay'ın ta kendisiydi.
"O zaman bana da yan etki yaptı. Çünkü benim de çok kötü başım dönüyor." İşte bu da Furkan'dı.
"Yeter artık susun, ne kadar çok boş yaptınız. Kaçırıldığımızın farkında değilsiniz herhalde."
Bu ses de aramızda tek gerçekçi düşünen kişi olan Kaan'a aitti.
Çok doğru söylüyordu. Kaçırılmıştık ve kimse durumun ciddiyetinin farkında değildi.
Uzun bir sensizliğin ardından, bir kapı açılma sesi geldi. Adımlar git gide bize doğru yaklaşıyordu. En son tam karşımızda durdu. Ve çok itici derecede, ürkütücü bir sesle konuştu.
"Hoş geldiniz!" Bu sesin zarfta yazan Maskeli Adama ait olduğunu tahmin etmek çok da zor olmamıştı. Arkamızda ne zamandan beri durduklarını bilmediğimiz adamlar, gözlerimizi çözdü.
Gözümü açtığımda en son kaçırılırken gördüğüm Maskeli Adamda olan maskeden bu adamda da vardı. Ve sesi de, biz anlamayalım diye efektliydi.
Ayça yine yerinde duramayıp hemen atıldı. "Bizi niye kaçırdın? Bizden ne istiyorsun? Biz sana ne yap..."
"Bunu soracağınızı biliyordum. Ama ne yazık ki bu soruların cevabını öğrenmeniz için daha çok erken. Vakti gelince hepiniz öğreneceksiniz, merak etmeyin... Şimdi ise asıl konumuza gelelim. Sizinle bir oyun oynayacağız. Burada olmanıza sebep olan tek bir kişi var. Eğer o kişiyi bulursanız buradan kurtulacaksınız. Hepinizi serbest bırakacağım. Ha yok ama yanlış kişiyi seçerseniz. İşte o zaman o kişi için bir sürprizim olacak... Oyunun kurallarına göre size bir ipucu verme hakkım var ve siz bu ipucunu öğrendikten sonra sadece 24 saat içerisinde aranızdan birini seçeceksiniz," dedi ve "Anladınız mı?" Diye ekledi.
"Bu nerenin oyunu? Ben hiç böyle bir oyun duymadım da."
Tabii ki bu saçma sapan soruyu Selim sormuştu. Çünkü aramızda tehlike anlarında bile durumun ciddiyetinin farkına varmayıp, olayları hafife alıp, espri yapma yeteneğine sahip olan tek kişi oydu.
"Bu benim oyunum. Kendim kurdum," dedi Maskeli Adam, hâla emin tavırlarından taviz vermeden.
Selim hiç tatmin olmamış olacak ki sormaya devam etti. "İsmi ne acaba?"
Neyi öğrenmeye çalışıyordu acaba hala anlamamıştım. Kaçırılmıştık ve bizi kaçıran kafadan sorunlu delinin teki bir yerlerinden oyun uydurmuş bizi de bu oyuna alet ederek istediği şeyi -artık neyse bu- elde etmeye çalışıyordu. Tüm olay bundan ibaretti daha içini kurcalamaya ne gerek vardı.
Maskeli Adam ürkütücü bir sesle, "Kanlı Oyun..." Diye mırıldandı. Cidden Selim'in sorusunu ciddiye alıp bir de cevap mı veriyordu. Biz nasıl bir şeyin içine düşmüştük böyle.
Selim elini çenesine yaslayarak, düşünceli bir hâl aldı.
"Ne değişik bir isim seçimi."
Sinirle gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.
"Abi oyunun ismini öğrenince ne yapacaksın? Burdan kurtulduktan sonra tabii kurtulabilirsen sende gibip arkadaşlarınla mı oynayacaksın?"
Bu benim iç sesim olan soruyu soran kişi Mert'den başkası değildi. Bunun üzerine boş odada bir kıkırtı yankılandı. Bu kıkırtı Ayça'ya aitti.
Sinirle ona döndüm. "Ayça!"
Bıkkınlıkla gözlerini devirdi. "Ne var ya?"
"Yeter!" Maskeli Adamın bağırmasıyla hepimizin sesi kesildi. "Buraya sizin salak saçma tartışmanızı dinlemeye gelmedim. İpucuyu da söyleyip gideceğim... Aranızdaki esmerlerden biri. Ama bakıyorum ki, bu konuda çok şansızsınız," dedi ve bir cevap dahi beklemeden girdiği kapıdan geri çıkıp gitti.
Haklıydı da çünkü hepimiz esmerdik Selim ve Furkan dışında. Biz daha olayın şokunu atlatamadan arkamızdaki diğer Maskeli Adamlardan her biri, iki kişiyi tutacak şekilde bizi sürüklemeye başladılar. Bağırsakda nafileydi, sanki kulaklarını kapatmışlardı. Hiç birinin içinde acıma duygusu yoktu.
Bizi sürükleye sürükleye bir kapının önüne götürdüler. Aralarından biri kapıyı açtı. Bizi tutanlar ise üzerimizdeki ellerini çekip, sırtımızdan sert bir şekilde içeri ittirdiler. Ardından da arkamızdan kapıyı sertçe kapatarak, üzerimize üç kere kitleyip hiç bir şey olmamış gibi çekip gittiler.
Mert adamların arkasından bağırdı. "Biraz kibar olmayı deneyebilirsiniz!" Ama adamlar çoktan gitmişlerdi bile.
İçeriyi incelemeye başladığımda, oda da pek de incelenecek bir şey yok gibi duruyordu. Duvarlar ve yerler simsiyahtı. Odanın içerisinde dört tane yan yana dizilmiş, demirden ranza vardı.
İçeri girdiğimizden beri Selim ve Ayça aynı ranza için tartışıp duruyorlardı.
"Ben burada yatmak istiyorum git burdan."
Ayça bunu söylerken aynı zamanda da Selim'i ittirmeye çalışıyordu ama Selim'in ağır cüssesi yüzünden bu pek mümkün olmuyordu.
"İlk önce ben gördüm."
Selim hâla ısrar etmeye devam edince Ayça buna karşılık tüm gücüyle Selimi sertçe ittirdi.
"Hani senin başın dönüyordu? Ne oldu? Hemen geçti bakıyorum başının dönmesi."
Selim, Ayça'nın onu sertçe itmesinden dolayı geriye doğru savruldu. Ayça'nın hoşuna gitmiş olacak ki, bir anda gülmeye başladı. Selim kendini toparlayıp, tekrar Ayça'nın üzerine doğru yürürken araya girdim. Muhtemelen araya girmeseydim bu gereksiz olay daha da büyüyecekti.
"Ne uzattınız ya. Biriniz yukarıda, biriniz aşağıda yatın. Kapansın işte konu."
Çocuk gibi birbirleriyle didişmeden duramıyorlardı. Söylediğim mantıklı gelmiş olacak ki, Ayça hemen ranzanın üstüne çıktı. Selim de aşağıda kalmıştı. Onların kavgasına odaklandığım için kendime yatak seçecek zamanım kalmamıştı.
Nilay ile Furkan da en sondaki ranzanın, yanındaki ranzayı kapmışlardı. Geriye Ayça'ların yattığı ranzanın yanındaki ve en sondaki ranza kalmıştı.
Etrafıma bakındığımda Kaan ile Mert'in bakışlarıyla karşı karşıya geldim. Hangisini seçeceğimi merak ediyorlardı herhalde. Yani benim için pek fark etmezdi aslında. Zaten ben tek yatacaktım. Kaan da, Mert ile yatar diye düşünürken...
"İsterseniz siz yatın. Ben tek de yatarım, sorun değil benim için," diye bir öneride bulundu Kaan ikimizede kacamak bakışlar atarken.
Böyle bir öneride bulunma düşüncesi nereden gelmişti aklına şimdi. Hem belki benim için sorundu. Ben Mert ile birlikte aynı ranza da kalmak istemiyordum belki. Bana hiç düşüncem sorulmamıştı.
Hemen ona doğru döndüm. "Sence benim tek yatmam mı sorun olur, yoksa Mert ile aynı ranzada kalmam mı sorun olur?" Dedim imayla.
Bu dediğim Mert'in pek hoşuna gitmemişti. "Alınıyorum ama sen bana güvenmiyor musun?"
Ben daha kendi babama güvenmiyorum aslanım. Sana mı güveneceğim?
"Evet güvenmiyorum. Sen benim neyimsin ki sana güveneyim?" Böyle bir soru ile karşılaşmayı beklemediği için donup kalmıştı. Cevap verememişti çünkü o da cevabını bilmiyordu.
Kaan gülmemek için elini ağzına götürdüğünde, "Bende öyle düşünmüştüm," dedim ve cevap vermesini beklemeden oradan uzaklaştım.
Gözüme ilk kestirdiğim ranzanın en üstüne çıktım. Ortadakini seçmiştim, onlarada en sondaki ranza kalıyordu.
Merakla Mert'in nereye gideceğini izledim. Beni şaşırtmamıştı. Kaan ile birlikte en sondaki ranzaya geçmişlerdi. Gayet normal, Kaan onun en yakın dostu ve bende onun yerinde olsam öyle yapardım ama benim dostum çoktan beni, Selim için satmıştı bile.
Şunlara bak nasıl da eğleniyorlardı. Ama farkında olmadıkları bir şey vardı. Süremiz her geçen saniye daha da azalıyordu. Birini seçmememiz gerekiyordu ve biz yataklara oturmuş keyif yapıyorduk.
Hemen yatağın tepesinden inerek, odanın en ortasına geçtim. "Herkes buraya toplansın. Vaktimiz az ve birini seçmek zorundayız. En azından ortaklaşa karar verelim."
Herkesin dikkatini kendime çekmeyi başarmıştım. Hepsi ortaya toplandı ve konuşmaya başladık.
İlk soruyu Nilay sordu. "Siz aramızda böyle adamlarla işi olan birini tanıyor musunuz?"
"Yoksa birinden mi şüpheleniyorsun Nilay?"
"Hayır tabii ki. Bir birimizi o kadar iyi tanımıyoruz farkındaysan. Evet belki üç yıldır arkadaşız ama bazılarımız neredeyse hiç denecek kadar az samimiler. O yüzden boş ver sen ortaklaşa kararı, aramızdan kim olduğunu bile çözmemiz iki günden fazla sürer."
Evet haklıydı. Mesela ben onunla, Furkanla ve Kaanla çok fazla samimi değildim. Mert ile de değildim ama son zamanlarda nasıl bir iletişimimiz var, onu da anlamış değildim. Sonuç olarak hâla onla ilgili çok az şey biliyordum ve o da benle ilgili çok az şey biliyordu. Ama birini seçmek zorundaydık.
"Birini seçemezsek ne olacağını bilmiyoruz. Belki bu sefer o bizden birini seçecek ve seçtiği kişiye ne yapacağı da belli değil. Ondan dolayı emin olmasak bile en azından tahmin etmeye çalışmalıyız." Nilay bu dediklerimi pek umursamadı ve Furkan'ı da alıp, gitti.
Furkan'a gerçekten bazen üzülüyordum çünkü Nilay onu kullanıyordu ve Furkan'da hiç bir şey diyemiyordu. Neden diyemiyordu onu da anlamış değildim. Belki de Nilay onu süslü lafları ile kandırıyor bile olabilirdi.
"Bence Nilay'ı yazalım zaten ne kaybederiz ki? Hiç bir şey... En azından her şeyin onun elinde olmadığını öğrenmiş olur." Bunu diyen Ayça'dan başkası değildi.
Mert, "Bunun sonunda ne olduğunu bilmiyoruz Ayça, o yüzden bence şimdilik kimse isim söylemesin. En doğrusu bu olacaktır," diyerek konuyu kapattı.
Yakışıklı olduğu gibi, bir o kadar da zeki biriydi benim kara gözlüm.
Bakalım Maskeli Adam hiç birimizin isim söylemediğini duyunca ne yapacakt? Sevinçten dört köşe olucak hâli yoktu sonuçta.
Herkes tekrardan yataklarına gitmişti. Ama benim aklım hâla Nilay ve Furkan'daydı. Yatağın köşesine geçmişler gizli gizli bir şeyler konuşuyorlardı. Umarım yarın isim falan söylemezlerdi. Şu an en korktuğum şey buydu.
"Çok tuhaflar değil mi?"
Arkamdan biri sesizce yaklaşıp soru sorunca daldığım için irkilerek, yerimde sıçradım ve konuşan kişinin ayağına takılıp, yere düşeceğim sırada beni belimden kavradı.
Nefes nefese kalmıştım. Korkudan kapattığımı fark etmediğim gözlerimi açtığımda, karşımda bir çift koyu kahve göz görmeyi beklemiyordum.
Bana gamzelerini göstererek, bir kaç saniye baktı. O bir kaç saniye benim için bir iki saat kadar sürmüştü. Gözleri engel olamadığım bir şekilde beni içine çekiyordu. Her gözlerine baktığımda bu anı yaşamak zorunda mıydım?
Kulağıma doğru yaklaşıp insanın içini kabartan bir sessizlikle fısıldadı. "Güzel olduğun gibi, bir o kadar da sakarsın be güzelim."
Yavaş gel! Kalbimin durmasını mı istiyorsun be çocuk.
O an ne tepki vereceğimi şaşırmıştım. Yanaklarımda bir sıcaklık hissettiğimde, yüzümün kızardığını anlamam pek uzun sürmedi.
Bana bakıp pis pis sırıttı. "Tişörtümü artık bırakacak mısın? Ha yok, yırtmaya yemin ettim diyorsan çekmeye devam edebilirsin. Ama karşılaşacağın manzara pek hoşuna gitmeyebilir." Ne kastettiğini anlayamadığım için gözüyle, elimi işaret etti.
Dönüp baktığımda tişörtünü çektiğimi fark ettim. Galiba düşmemek için bir anlık korkuyla fark etmeden tutmuştum. Mahcup bir şekilde suratına bakarak elimi tişörtünden çektim. O ise hâla pis pis sırıtarak bana bakmaya devam etti. Bu yakınlığın daha fazla sürmemesi için doğrulmaya çalışırken, bir anda kolunu belimden çekti ve ağzımdan küçük bir çığlık tufanı koptu. Yerle benim aramda bir kaç santim kala tekrar tuttu. Gözleri büyük bir korkuyla irice aralandı. Elini ağzıma kapattı. "Ne yapıyorsun?"
"Asıl sen ne yapıyorsun?" Eli ağzımın üzerinde olduğu için sesim boğuk çıkmıştı. Bunun üzerine elini ağzımdan çekip, gülmeye başladı. Ama ben komik bir şey göremiyordum.
"Sinirlenince aşırı tatlı oluyorsun. Bende bu anı değerlendirmek istedim."
Ben şimdi sana, en tatlı halimi göstereyimde sen gör.
Hâla gülmeye devam ettiği için elimi kaldırdığımı fark edememişti. Bende bundan faydalanıp, yanağına tokat attım. Ama çok yavaş attım çünkü o kadar hızlı atacak kadar vicdansız değildim. Tokat attığımı fark ettiğindeki surat ifadesi çok komikti.
Belimi tuttuğu koluyla beni yere daha da yakınlaştırıp, bir anda bıraktıktan sonra elini hemen yanağına götürdü. Bende yere düşmüştüm.
Ve sanki hiç yere düşmemişim gibi bana şaşkın şaşkın baktı. "Sen bana daha demin tokat mı attın?"
"Sen de daha demin beni yere attın," dedim.
Beni baştan aşağı süzerek yerde olduğumu fark ettiğinde, "Yere atmadım, yavaşça yere bıraktım sadece," dedi.
"Bende sana tokat atmadım, yavaşça dokundum sadece."
Elini yerden kalkmam için bana doğru uzattı. Eline uzanmak için hafifçe ayağa doğru kalktığım sırada tam elini tutacakken, elini çekti ve ben sert bir şekilde kalçamı çarparak yere tekrar düştüm.
Ben ona sinirli bir şekilde dik dik bakıyorken, o ise benim karşımda acımasızca kahkaha atıyordu.
Yetmişti artık. Onun beni kandırmasına bir kez daha izin veremeyecektim. Bu yüzden onun kaldırmasını beklemeden olduğum yerden kalkarak onun yüzüne bile bakmadan kendi yatağıma doğru ilerledim.
Arkamdan gülmeye bir süre daha devam etti. Yatağıma vardığımdaysa gülme sesi kesildi.
"İlayda şaka yaptım. Nereye gidiyorsun? Gerçekten ufak bir şakaydı!"
Hiç oralı olmadım ve hemen yatağın tepesine çıktım.
🎡🎡🎡🎡
Aradan bir kaç dakika geçmişti...
Kafamı yastığa gömerek uyumak için bir süre bekledim çünkü birileri beni uyutmamak için yemin etmişti.
"İlayda sadece şakaydı. Affet beni ne olur."
Ama hiç umurumda değildi. Ben onu, bana şaka yapmaması konusunda uyarmıştım. Cevap vermeyeceğimi anladığında kafamdaki yastığı çekip, aldı. Kafamı kaldırıp suratına baktığımda, yalvarır gözlerle bana bakıyordu.
"Sen beni affedene kadar yastığını vermeyeceğim."
"Seni, bana şaka yapmaman konusunda uyardığımı hatırlıyorum."
"Tamam bir daha olmayacak. Artık beni affedecek misin?"
Israr etmekten vazgeçmeyeceğini anladığımda uykum daha değerli olduğu için sırf uykuma geri kavuşabilmek adına umursamaz bir tavırla kafamla onayladım. Sonra elinde duran yastığı çekip aldım ve uykuma kaldığım yerden devam ettim. Ama ne yaparsam yapayım, bir türlü uyuyamıyordum. Burada başımıza ne gelecekti, hiç birimizin bir fikri yoktu. Kafamda binlerce soru dönerken uyumak imkansız gibi bir şeydi.
Bu gün, günlerden 4 Şubattı. Kaçırıldığımız gün... Bu günü hiç unutmayacaktım ve burada her ne yaşayacaksam onları da...
🎡🎡🎡🎡
Uyanmama sebep olan sıcacık bir eli, saçlarımın, gözlerimin, yanağımın ve en son dudaklarımın üzerinde dolaşırken hissettiğimde gözlerimi aralamaya çalıştım. Ama uyku o kadar tatlıydı ki uyanmaya hiç niyetim yoktu. Gözlerimi zar zor araladığımda demir korkuluğun arasından kim olduğunu ayırt edemediğim gülümseyen yüze baktım. "Günaydın, " dedim uykulu bir ses tonuyla. Gözlerim hâla yarı açıktı.
"Günaydın," dedi gülerek bir ses. Bu ses bir yerden bana tanıdık gelince bir süre düşündüm. Aklıma gelen ilk isimle gözlerim irice aralandı.
Karşımda gördüğüm yüz şaşırmama sebep olmuştu. Daha ayılamadan endişeli bir şekilde ayağa fırladım. Dizlerimin üzerinde durmuş elini bana doğru uzatmış olan Mert'e bakıyordum.
"Ne yapıyorsun sen burada?"
Yüzünü eline yasladı. "Seni izliyordum," dedi ve çok içten bir şekilde gülümsedi.
Eli yanağında olduğu için gamzesi gözükmüyordu ama gülüşü çok genişti. Bu sözleri karşısında utançtan kıpkırmızı olmuştum. Her sözünde kızarmasam olmazdı zaten.
"Dalga geçmenin hiç sırası değil. Ciddiyim!" Kızardığımı belli etmemek adına bağırmıştım.
"Tamam, tamam kızma hemen. Uyku tutmadı, bende senin yanına geldim."
Acaba saat kaçtı? O kadar uykum vardı ki, sanki hiç uyumamış gibiydim. "Eee ben ne yapabilirim uykun kaçtıysa?" Bir yandan da elim ile esnememi durdurmaya çalışıyordum. Gözümden uyku akıyordu ve her an yarım bıraktığım uykuma geri dönebilirdim.
Uyku benim kırmızı çizgimdi. Birinin beni uyandırmasından nefret ederdim alarmlarda buna dahil. Eğer kendi kendime uyanmazsam sabahları çok sinirli oluyordum ve bu sinir ayılana kadar geçmiyordu. Elimde değildi. Şimdi de Mert yüzünden uyanmıştım ama bir nevi kendimde uyandım sayılırdı. Sonuç olarak o beni uyandırmayı planlamıyordu. Belki de planlıyordu. Bilmiyorum ama dokunuşları çok hafifti. Benim bahsettiğim uyandırma şekli daha sert olanlardı. Gözlerim tekrar kapanmaya çalıştığında uyumamak için direndim. Uykum geldiği an hiç fark etmez her yerde buna ayakta olmak da dahil uyuyabilirdim.
"Aslında varlığın yeter ama çok uzaktasın. O yüzden bende buraya geldim."
Mert'in bir fısıltıdan farksız sesini duyunca uykum bir anda vücudumu kaçarcasına terk etti.
Benim kalbimi çalmayı planlıyorsa eğer, bu sözlerinden sonra başarmıştı.
Kalbim yerinden çıkacak gibi hızla atmaya başlamıştı. Bir kere de sakince atamıyordu zaten.
"Tamam gördün beni işte. Artık git uyu." Yanaklarımın tekrar yanmaya başladığını hissedince içimden bir an önce buradan gitmesi için yalvardım.
"Ama ben seni almadan gitmek istemiyorum. Ne yapacağız?"
Bu da ne demek oluyordu şimdi? Mert benle flört mü ediyordu yoksa ben hâla uyuyordum ve bu bir rüyadan fazlası değil miydi?
"Ben ne yapabilirim ki?"
"Mesela konuşarak uykumun gelmesini sağlayabilirsin." Masum masum suratıma baktı ve bir umut kabul etmemi bekledi. Ama böyle bir şeyi nasıl kabul etmemi beklerdi ki. Hem bunu o kadar kişi arasından neden benden istiyordu.
"İmkanı yok. Ben böyle bir şey yapamam. Hem benim çok uykum var."
Ben bir bir bahanelerimi sıralarken bana öyle bir bakıyordu ki, kendi doğrularımı bile yanlışa çıkartıyordu. Onu kırmak hiç içimden gelmiyordu ama bunu yapmak da gelmiyordu. Aslında ne yalan söyleyeyim geliyordu. Tabii ki onunla vakit geçirmeyi benden fazla kimse isteyemezdi ama bu yanlış olurdu. Hem de daha hiç bir şey net bile değilken. Çok yanlış anlaşılırdı.
Bir köpek yavrusu misali dudaklarını büzerek o, her seferinde benim kendimi kaybetmeme sebep olan kahve gözleriyle gözlerimin içine yalvararak bakıyordu.
Daha fazla dayanamayacağımı fark ettim ve kendimi bir anda Mert'in yatağının başında buldum. Bu nasıl mümkün oldu ben bile anlayamadım. Mert'in bu manipülasyon yeteneğinden hiç bir şekilde kurtulamıyordum.
Mert halinden memnun bir şekilde yatağın üzerine zıplayarak uzandı ve arkada birleştirdiği kollarının üzerine kafasını koyarak gözlerini kapadı. Sanki bu yaptığımız normal bir şeymiş gibi rahat rahat uzanıyordu bide. Hayır aramızda bir şey olsa anlayacağım ama o da yok.
"Benim gerçekten çok uykum var, biraz bekleyip gitsem olur mu?"
Gözlerini açıp, beni baştan aşağı doğru süzdü. "Benim de çok uykum var. Ne güzel birlikte uyuruz işte." Ona gözlerimi belirterek baktım. Bu kadarıda fazlaydı artık. Benimle böyle imalı imalı konuşamazdı. Hele ki ben bunları ciddiye alırken.
Tam gideceğim sırada bileğimden tutup, beni kendine doğru çekti ve tekrar ona doğru bakmamı sağladı. "Tamam. Belki şimdi değil ama evlenince illaki olacak."
Ne diyordu bu böyle, ne evliliğinden bahsediyordu. Herhalde beni döndürdüğünde kulağıma giren havadan yanlış duymuştum.
Benimle evlilik hayalleri kuruyor olamazdı sonuçta, değil mi?
Bu kadarıda abartı olurdu artık.
"Ne dedin, anlamadım?"
"Bir şey demedim... Hadi ama, sabah olacak nerdeyse ve sen hâla gitmek için ısrar ediyorsun."
Beni mi geçiştiriyordu yoksa ben gerçektende yanlış mı duymuştum?
Umarım ben yanlış duymuşumdur çünkü diğer ihtimali düşünemiyordum bile.
Ben daha iki kişinin aynı anda birbirlerini sevmesi nasıl gerçekleşe biliyordu onu bile anlayamıyordum, plotonik olduğum çocuğun benimle evlilik hayalleri kurması herhalde akıl almaz bir durum olurdu. Ve ayrıca üç yıldır plotonik olduğum için ben sadece kendim sevmeyi biliyordum... Şu an için bir sevgilim olduğunu düşünmek bile çok korkunç geliyordu.
Söylediklerini en son kabul etmek zorunda kaldım. Zaten en fazla ne olabilirdi ki? Altı üstü bir kaç bir şey anlatıp, tekrar yatağıma geri dönecektim. Beş dakika bile sürmezdi. Kendimi buna inandırdığımda oturmak için gözlerimle etrafı süzdüm.
"Tamam da ben nereye oturucağım? Burada sandalye falan yok. Ayakta durmayacağım umarım?"
Yastığını kenara çekerek, çektiği yastığın yanında kalan boşluğu gösterdi. "Tamam, yastığı biraz çektim. Bu kenara oturabilirsin."
Yapmak istemesemde oturmak zorundaydım çünkü her an ayakta uyuyabilirdim. Oturduktan sonra o da, yanımdaki boşluğa geri uzandı. Şu an aşırı yakındık ve kalbim küt küt atıyordu. Bu yakınlığa ben dayansam bile, kalbim dayanamazdı. Gözlerimi bir kaç defa kırparak, kendime gelmeye çalıştım. Saçmalamanın sırası değildi. Asıl düşünmem gereken şey ona ne anlatacağımdı.
"Eee ne bekliyorsun?"
"Ne anlatacağımı düşünüyorum."
Gözlerini ranzanın tepesine dikerek konuştu. "Sevdiğin ve yapmaktan hoşlandığın şeyleri anlatabilirsin. Böylece birbirimizi daha iyi tanımış oluruz."
Ona bakıp gülümsedim. "Ya da sadece sen beni daha iyi tanımış olursun."
"O zaman bir dahakine de ben sana anlatırım," dedi ve gamzeleri gözler önüne serildi. O gamzeleri solduran şey ise benim cümlem olmuştu.
"Bir daha ki hiç bir zaman olmayacak."
Tam bir şeyler anlatmaya başlayacağım sırada kafasını kaldırarak, bana doğru çevirdi ve gözlerimin içine bir umutla baktı. Merakla ne diyeceğini bekledim.
"Acaba rica etsem... Anlatırken saçımla da oynar mısın?" Bu soru karşısında dumura uğradım. Kaşlarım şokla havaya kalktı.
Bunu gerçekten bana mı soruyordu? Normalde olsa hemen kabul ederdim ama şimdi birden kendisinin istemesi tuhafıma gitmişti. Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Soru hiç beklemediğim yerden gelmişti.
"İstemiyorsan yapmayabilirsin tabii ki ama... Oynarsan daha çabuk uyurum. Çünkü birinin saçımla oynaması beni rahatlatır."
Ben hiç bir şey diyemedim. Öylece donup kalmıştım. Mert'in saçları oynama imkanı ona temas etme imkanı rüyamda bile elime geçmezdi. Şu an buna bu kadar yakınken bu teklifi elimin tersiyle itemezdim.
"Peki neyse. Hiç sormamışım gibi düşün."
Umutsuzca önüne döndüğünde kendime engel olamadım. Yavaşça elimi saçına doğru götürdüm ve parmaklarımım Mert'in yumuşak ve düz saçlarının arasında kaybolmasına izin verdim. Bu yumuşaklık dalıp gitmeme sebep oluyordu. Derste hayalini kurduğum şey şu anda gerçekleşiyordu. Bu iki gündür yaşadıklarım benim için bir rüyada bile gerçekleşmesi imkansız şeylerdi ama şu an bunları bire bir canlı bir şekilde yaşıyordum. Eğer gerçekten bu bir rüyaysa bile hiç bitmemesini diledim.
Bu sırada Mert ise gamzelerini göstererek zaferini kutluyordu. Onu umursamayarak anlatmaya başladım. Aklıma gelen her şeyi anlattım ve tabii bu sırada saçıyla oynamayada devam ettim. Zaten ne yaparsam yapayım buna engel olamazdım.
"Herkesin bildiği gibi sende dahil Lunaparka gitmeyi çok seviyorum. Çünkü Lunapark sanki benim tekrar çocukluğuma dönmemi sağlıyor. Ve tekrar çocukluğumda gibi hissetmek çok hoşuma gidiyor. Lunaparkta en sevdiğim alet ise dönme dolabı. Evet yükseklik korkum olabilir ama küçük olanlarına bindiğim sürece pek korktuğumu hissetmiyorum. Dönme dolabının içindeyken, olduğum kabin en üste gelince tüm dünya ayaklarımın altında olmuş oluyor ve bu hep bana uçuyormuşum hissi verir."
Biraz durduktan sonra bundan çok bahsettiğimi fark edip, konuyu değiştirdim.
"Şarkı dinlemeyi de çok severim. Çoğu insanın sevdiği gibi. En sevdiğim şarkı ise Fikrimin İnce Gülü."
Mert rüyalar alemi ve gerçek dünya arasındayken ağzının içinden mırıldandı. "Güzel şarkı. Peki bir amacı var mı?"
Bu sorusu beni endişelendirmişti.
"Yok, hayır. Sadece... Seviyorum işte."
Daha fazla saçmalamamak adına sustum.
"Anladım... Sen devam et," dediğinde kelimeleri bile gülümsüyordu.
Kaldığım yerden devam etmek istemediğim için konuyu tekrar değiştirdim.
"En sevdiğim çiçek ise papatya. Çünkü bana hep saflığı ve iyiliği hatırlatır. Ve ayrıca çok güzel kokuyorlar."
Lafımı bölüp, uykulu bir sesle tekrar konuştu. "Demek ki doğruymuş."
"Ne doğruymuş?"
Gözleri yarı açık yarı kapalı bir şekilde, kafasını bana doğru kaldırdı.
"Özdemir Asaf'ın söylediği... Güzel gülüşlü kadınların papatyaları sevdiği," dedi ve uykulu olmasına rağmen bana gamzelerini göstererek gülümsedi.
Gerçekten Ayça'nın dediği doğru olabilir miydi?
Mert bana aşık olmuş olabilir miydi?
Bence saçmalıyordum. Gülüşümü güzel bulması beni sevdiği anlamına gelmezdi.
Bir arkadaşım olarak gülüşümü güzel bulabilirdi.
Peki bundan önce yaptıkları?
Her birine bir açıklama bulabiliyordum. Ama bunların hepsi kendimi kandırmaktan başka bir şey değildi.
Kaldığım yerden konuşmaya devam edeceğim sırada Mert kıpırdayarak, bana doğru kaydı. Ne yapacağını merakla izlerken başını yastıktan kaldırıp, bacağımın üzerine koyduğunda, kalbim göğüskafesimden çıkacakmış gibi hızla çarpmaya başladı. Nefes almakta zorluk çekiyordum.
Yok, yok. Basbaya bana aşıktı.
Saçmala kızım. Dışarıda görüyoruz, arkadaşlar neler neler yapıyor.
Bu gayet normal ve Mert sadece benim arkadaşım.
"Eğer rahatsız olduysan..." Mert neredeyse zar zor konuşuyordu. Ağzımın içinden mırıldanarak lafını tamamlamasına izin vermedim. "Yok."
Bu bir kelimeyi söylerken bile zorlanmistim aldığım nefesler sanki boğazımda düğümleniyor ve içeriye gidecek hava akışını engelliyordu.
Mert'in söylediğim bu tek kelimeyi duyduğuna bile kesin olarak emin değildim.
Ben bu hâldeyken konuşmaya nasıl devam edeceğimi düşünürken Mert'den ses gelmediğini fark ettim.
Kafamı ona doğru eğip baktığımda, o çoktan rüyalar alemine girmişti bile. Uyurken tıpkı bir çocuk kadar masum görünüyordu. Yüzü o kadar temiz o kadar pürüzsüzdü ki sabaha kadar onu izleyebilirdim. Sanki onu izlerken içim huzurla doluyor gibiydi. Ama hem saat çok geçti, hem de benimde uykum gelmeye başlamıştı. Göz kapaklarım kendilerini kapanmak için zorluyorlardı. Bende kapanmalarına izin verdim.
Olduğum yer pek rahat olmasada, kendimi Mert'in yanındayken huzurlu hissediyordum. Ya da onunla çok yakın olduğumuz için beynim sulanmıştı ve hepsini kafamda kuruyordum.
~Bölüm Sonu~
Yanlış zaman, doğru aşk...
Ne olacak bizim bu çifte kumruların halleri?🫠
Bölüm hakkında ki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz. 👉🏻
Bu hesaplardan da kitabın editlerine ulaşabilirsiniz. 👇🏻
Instagram | ravzanur_mrmr
Tıktok | ravzanur_mrmr
Seviliyorsunuz... 🤗💖
