6. bölüm · KADERİN OYUNU
6. Bölüm: İntikam
Bölüm Şarkısı: Mert Kıyak / Gel
🎡🎡🎡🎡
Oy ve Yorumlarınızı
Bekliyorummm...
Keyifli Okumalar Dilerimmm.
🤗✨️
🎡🎡🎡🎡
KADERİN OYUNU
Bölüm 6
İntikam
"Ne oluyor burada?"
Anında korkuyla yataktan kalktım ve yanlarına ilerledim. Mert elindeki Nilay'dan aldığını düşündüğüm çelik törpüyle, şaşkın gözlerle bana baktı.
"Görmüyor musun? Elindeki benden aldığı törpüyle bana saldırdı. Eğer uyanmasaydın, belki şu an yaşamıyordum." Nilay kendini ağlamamak için zor tutuyordu.
Çok endişeli görünüyordu. Gözlerindeki korkuyu görebiliyordum ama Mert'in bunu yapacağına inanmak istemiyordum.
Evet, Mert'in yerinde kim olursa yapardı. Sonuçta onun yüzünden kardeşi gibi sevdiği arkadaşını kaybetmişti. Ama Mert bunu yapacak bir insan değildi.
Yüzümdeki tüm endişe ile Mert'e döndüm.
"Ne olur bana böyle bir şey yapacaktım deme... Nilay'ı öldürmek istediğini söyleme."
"Tabii ki böyle bir şey yapmayacaktım. Nasıl böyle bir şey yapabileceğimi düşünürsün." Sonlara doğru sesi hayal kırıklığıyla doluydu.
Haklıydı, ben onun hakkında böyle bir şey düşünecek son insandım çünkü onu artık Kaan kadar olmasada, tanıyordum. En azından ne kadar merhametli biri olduğunu biliyordum. Onun kalbi böyle bir şey yapacak kadar kötü değildi. Çok saf bir kalbi vardı. Onda en sevdiğim özelliğiyde buydu zaten. Ama yine de son yaşananlardan sonra insan böyle bir yerde kendinin bile hayret edeceği başka birine dönüşebiliyordu. Mesela Nilay gibi.
"Ben... Ne tepki vereceğimi bilemedim. Bir an Nilay öyle deyince..."
"Ne yani, ona mı inanıyorsun?"
"Hayır, tabii ki sana inanıyorum. Sen bunu yapacak kadar kalpsiz değilsin. Ama..."
Tek kaşını yukarı kaldırarak, "Ama ne?" Diye merakla sordu.
Lafı daha fazla gevelemeyip söyledim. "Neden elinde bir törpü var? Ve nerden buldun sen bu törpüyü?"
Bir an elinde törpü olduğunu unutmuş gibi şaşkınlık içerisinde bir eline, bir de Nilay'a baktı. Kıstığı gözlerindeki o yoğun öfkeyi fark etmemek elde değildi. Nilay'ın ise safir rengi gözlerinin haneleri korku doluydu.
Ben uyurken ne yaşanmış olabilirdi?
Yüzü tekrar bana döndü ve hiç uzatmadan tek solukta konuştu. "Ben uyandığımda Nilay elinde törpüyle senin başında dikiliyordu. Elindeki çelik törpüyü senin şah damarının üzerine doğru götürdüğünde, hemen ayağa kalktım..."
Bir an duraksayıp, Nilay'a aynı öfke dolu bakışlarını attı.
Sinirlenince de ayrı bir karizmaydı.
"Ona doğru yaklaştığımda, korkudan bağırdı ve törpüyü elime tutuşturdu. Tam bu sırada sen uyandın zaten. Şu anda da suçu üzerime atmak için rol kesiyor."
Gerçekten artık inanamıyordum. Ben acaba burada daha neler yaşayacaktım. Bu Kanlı Oyuna istemeden alet olduğumdan beri, rahat bir uyku bile çekememiştim. Bu oyuna istemeden de olsa katıldığımda, sadece Maskeli Adamın bizi öldürmek istediğini düşünüyordum ama şimdi arkadaşımızın ölümünün sebebini bile ona oy verenlerde buluyorduk. Aslında bu yaptığımız çok büyük bir yanlıştı. Çünkü bir suçlu arıyorsak bu ona oy verenler değil de, bizi oy vermeye zorlayan kişi olmalıydı.
Nilay'da Furkan'ın ölüm sebebinin biz olduğunu düşünüyordu ama asıl suçlu Maskeli Adamdı. Bizi oy vermeye zorlayan oydu. Vermesek bile, illa ki biri ölecekti. İstediğini almadan hiç birimizi buradan sağ çıkarmaya da niyeti yoktu. Ama Nilay bunu anlamıyordu ya da anlamayacak kadar kafası karışmıştı. Yine de biraz da olsa onu anlıyordum. Kolay değil sonuçta sevdiğin çocuğa daha duygularını itiraf edemeden onu, gözünün önünde kaybetmek.
Nilay'da şimdi içindeki tüm öfkeyi benden çıkarmak istiyordu. Beni öldürdüğünde intikam aldığını düşünüp, kafasındaki karışıklığa son verecekti ama kalbindeki acıyı hiç bir zaman geçiremeyecekti. Sabah ki bahsettiği intikam da bu olsa gerek. Ama başaramamıştı ve pes edecek gibi de durmuyordu.
"İnanamıyorum... Nilay bunu gerçekten yapacak mıydın?"
Artık rol kesmekten vazgeçip, tüm öfkesini yüzüme vurdu. "Evet, sana sabah söylemiştim. Beni ciddiye almayarak sen hata ettin."
Mert'in, Nilay'ın dedikleriyle eş zamanlı olarak göz bebekleri büyüyüp küçüldü. "Yoksa. Yoksa, sabah sana sorduğumda hiç bir şey yok dediğin şey bu muydu? Gerçekten de hiç bir şey yokmuş İlayda. Acaba olsa ne olacaktı? Allah korumuş desene," diyerek sinirle karışık alaycı bir tavırla konuştu.
Ona masum masum bakıp, benim suçum yok demeye çalıştım.
Nilay, Mert'e doğru döndü ve gözlerini onun gözlerine kenetledi. Gözlerinden öfke fışkırıyordu. Elinde olsa şu an, hiç vakit kaybetmeden beni öldürürdü ama Mert onun tüm planlarını bozmuştu.
"Sen benim sevdiğim çocuğun ölümüne sebep oldun. Şimdi bende senin sevdiğin kızın ölümüne sebep olacağım," dediğinde kendinden çok emin bir sesle konuşmuştu.
Gerçekten ürpermiştim. Dün hiç iyi gözükmüyordu. Benle konuştuktan sonra Furkan'ın yatağına gidip, yastığına sarılarak ağladığını görmüştüm. Furkan'ın ölümünden sonra Nilay'dan her şeyi beklerdim.
Mert, Nilay'ın mavilerine dik dik bakıyordu ve sanki bu bakışma devam ettikçe Mert'in kahveleri Nilay'ın mavilerinde ki dalgaya takılmış yok olup gidiyordu. Gözlerini sadece bir noktaya odaklamıştı ve şu an bu odak noktasını hiç bir güç değiştiremezdi.
Mert'i daha önce hiç bu kadar sinirli görmemiştim. Resmen Nilay'a saldırmamak için zor duruyordu. Gözlerinden alevler fışkırıyordu ama bir şey onun Nilay'a zarar vermesine engel oluyordu.
Sıktığı dişleri arasından kelimeler bir bir döküldü.
"Hele bir dene. İşte o zaman hiç tanımadığın bir Mert ile karşılaşırsın."
Sözlerinin altında büyük bir tehdit yatıyordu. Hiç tanımadığın bir Mert. Hiç tanımadığım bir Mert'in düşüncesi bile içimi huzursuz ediyordu.
Nilay, Mert'in bu sözlerine karşılık hiç tepki vermedi. Gözlerinde en ufak korku kırıntısı bile yoktu. Hâla en baştaki gibi gözleri öfkeyle Mert'in gözlerine bakıyordu ama suratı ifadesizdi.
"Ne yaparsın? Gerçekten merak ediyorum. Yokluğunda beni üzebileceğin biri de kalmadı. En fazla beni öldürürsün... Ve bu benim için bir ceza değil, ödül olur. Haberin olsun."
Gerçektende, zarar vererek onu üzebileceği kimsesi kalmamıştı. Bir Furkan vardı, o da... Artık ölüydü... Mert tam ağzını açıp, bir şey söyleyeceği sırada araya girdim.
"Yeter! Bu konu çok uzadı. Ve Nilay eğer beni öldürmek istiyorsan, yapabilirsin. Her şeyimle burada duruyorum ve yapacaklarından korkmuyorum. Hani dedin ya, ölüm benim için bir ödül diye... Bu yaşananlardan sonra bence de ölüm en iyi kaçış yolu. Artık benim içinde bir ödül. Bundan da senin haberin olsun."
Gözlerimi onun üzerinden çekip, Mert'e çevirdiğimde göz göze geldik. Ben ona ifadesiz bir şekilde bakıyorken, o ise şaşkın bir surat ifadesiyle bakıyordu.
"Şimdi izin verirseniz uyuyacağım."
Bu saçmalıklara daha fazla katlanamıyacaktım. Gözlerimi ikisininde üzerinden çektim ve cevap beklemeden, yatağa geri gittim.
Tekrar kafamı yastığıma koyduğumda, güzel bir uyku çekeceğimi düşünüyordum ama yanılıyordum.
Ne zaman geldiğini fark etmediğim Mert kafasını korkuluğun arasından uzatmış, bana tepkisizce bakıyordu. "Bir kaç dakika seninle baş başa konuşabilir miyiz?" Kafamla onu onayladım ve aşağı inmek için harekete geçtim.
Aşağı indiğimde, yataklardan biraz uzağa doğru ilerledik. Yeterince uzaklaştığımızda ona doğru döndüm ve merakla ne diyeceğini bekledim.
O da bana döndüğünde, buraya gelene kadar bakmadığım için fark etmediğim gözleri dolmuştu ve görmemem için gözlerini benden kaçırıyordu. Açıkçası bu durum beni şaşırtmamıştı. O kadar kendini kasmıştı. En sonunda böyle olacağı belliydi.
İki elimide yanağının üzerine koyduğumda, hâla başka tarafa bakıyordu.
"Neden gözlerimin içine bakmıyorsun?"
Kendini toparlamaya çalıştı. Gözlerini bir kaç kere kırparak, nefesini dışarıya bıraktı. Biraz kendini toparladığını düşündüğünde tekrar bana döndü.
Yaptıkları işe yaramamıştı, hâla gözleri dolu doluydu. Yaşadıkları hiç iyi şeyler değildi. Daha bir iki gün önce arkadaşını kaybetmişti ama yine de ağlamamak için kendini zorluyordu.
"Neden konuşmuyorsun? Beni konuşmak için çağıran sen değil miydin? Anlat. Seni dinliyorum."
Bu sefer nefesini dışarıya bırakırken, gözlerini kaçırdı. Tam kelimeler dilinin ucuna gelmişti ki, büyük bir iç çekerek dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Her ne söyleyecekse bu onun için hiç kolay olacak gibi gözükmüyordu.
Sonunda o koyu kahve gözlerini benim elalarıma çevirdi.
"Gerçekten ölmekten korkmuyor musun?"
Şimdi onun neden bu kadar zorlandığını daha iyi anlıyordum. Ölüm basit bir kelime gibi gözükebilirdi ama bu bazılarımızın travma sebebiydi. Bakışları o kadar durgundu ki, o durgunluk içinde kaybolduğumu hissettim.
Gözlerimi bir kaç defa kırparak, kendime geldiğimde sesim aynı onun ki gibi ruhsuz bir tonda çıktı.
"Zaten her geçen gün ölüme daha da çok yaklaşıyoruz. Her gün biri ölüyor ve ben buna daha fazla katlanamıyorum. Her gün acaba sıra bende mi diye düşünüp, ölmeyi beklemek yerine. Hiç bilmeden bir anda ölmeyi tercih ederim."
Hâla yanağında duran ellerimi, sıcacık elleri ile tuttu. "Evet, haklısın ama Kaan'ı zaten kaybettim. Seni de kaybetmek istemiyorum."
Bu söyledikleri beni derinden etkilemişti. Sanki kalbimde bir noktaya saplanmıştı ve bu benim canımı çok yakıyordu. Bilmediğim şey ise asıl saplandığı yerden çıkınca, canımı daha çok yakacak olmasıydı.
Gözlerimin içi, göz yaşı ile dolduğunda kendimi tutamadım. Gözümden bir damla yaş aktığında, eliyle göz yaşımın düşmesine izin vermeden sildi. Bunu her seferinde yapmaktan bıkmamıştı.
"Ağlaman için söylememiştim. Ben sadece..."
Derin bir nefesi dudaklarının arasından titrek bir şekilde bıraktı ama bunu yaparken zorlandı. Sanki bana aklından geçen her şeyi söylemek istiyordu ama bir şey buna engel oluyordu.
Zoraki bir şekilde boğazında oluşan yumruyu geçirmek için yutkundu ama geçmediğine ve orada durmaya devam ettiğine emindim, sadece kanıtlayamazdım.
"Sadece birbirimizi hiç bırakmayalım istiyorum."
Bende birbirimizi hiç bırakmayalım istiyorum ama bu biraz imkansız gibi be kara gözlüm.
"Bu sence de biraz imkansız değil mi?"
Ellerimi tutup yanağının üzerinden indirdi ve aşağıda sıkıca tuttu.
"İmkansız diye bir şey yoktur. Sen inandıktan sonra hiç bir şey imkansız değil bu hayatta. Yeter ki sen inan. Şimdi benimle misin değil misin?"
Seninleyim be! Ölene kadar da seninle olacağım kara gözlüm.
Tabii ona böyle söylemedim. Daha kendisine kara gözlüm diye bir lakap taktığımı bile bilmiyordu.
Parmak ucumda yükselerek dudaklarına doğru fısıldadım. "Seninleyim." Dudakları yukarı doğru memnuniyetle hafifçe kıvrıldı ama buna rağmen gamzeleri yine gözüküyordu.
Ellerini, ellerimin üzerinden çekerek benim yaptığım gibi o da, yanaklarımın üzerine ellerini yerleştirdi ve yüzümü hafif bir şekilde kendi yüzüne yaklaştırdı.
Alınlarımız birbirine temas ettiğinde, kalbim göğüskafesimden çıkacakmış gibi hızla atıyordu. Mert sanki zorlanıyormuşcasına derin bir nefes aldı ve bıraktı. Nefesi dudaklarıma çarptığında içim ürperdi. Şu an vücudum bir alev topundan farksızdı. Yavaşça burnunu benim burnuma sürttüğünde, adeta nefesim kesilmişti. Zar zor nefes alıyordum. Ama karşıda çıkamıyordum. Bu bir kaç saniye sanki bir iki dakika gibi geçmişti.
Bir elini bel kıvrımıma yerleştirerek beni kendine iyice yaklaştırdığında, bu ani hareket üzerine neredeyse dudaklarımız birbirine deyecek gibi oldu. Dudaklarımız arasında hiç denecek kadar az bir mesafe vardı. Bu kısa süre içerisinde bunların ne ara yaşandığını düşünürken, gözlerinin dudaklarıma kaydığını gördüm. Benimde gözlerim istemeden onunkilere kaydı. Dudaklarını benimkilere yaklaştırdığı sırada yatakların olduğu taraftan gelen bir adım sesi oda da yankılandı.
Mert bunun üzerine benden uzaklaşmak için hareket etti ama tamamen uzaklaşmadan önce yaklaşıp yanağıma küçük bir öpücük kondurdu ve bir anda geri çekildi. Bu beklenmedik öpücükle gözlerim irice aralandı. Mert'in dudaklarının temas ettiği yer ısınmaya başladı ve bu sıcaklık sadece orada da kalmadı, yayılarak tüm vücudumu sardı.
Bu çocuk yüzünden bir gün kalp krizi geçirmesem iyiydi.
Elimi yanağıma götürmemek için kendimi zor tutuyordum. Yanaklarım adeta bir alev gibi yanıyordu. Bir iki adım gerilediğimde onun yüzüne bakmakta zorluk çektim.
Gelenin kim olduğunu görmek için baktığımda, karşımda Ayça'yı gördüm. İlk defa bu yakınlaşmayı bozduğu için mutlu olmuştum.
"Ne yapıyorsunuz gecenin bir vakti burada?" Bu cümle bana bir yerden tanıdık geliyordu...
Ben tam bir yalan uyduracağım sırada Mert'in sesiyle konuşamadan sustum.
"Hiç..." Dönüp bana göz kırptı. "Konuşuyorduk sadece."
Biraz bekledi. Bir şey düşünüyor olmalıydı. Ve bana dönüp, topu üzerime attı. "Öyle değil mi İlayda?"
Bunun üzerine, Ayça meraklı gözlerle bana döndü. Kalbim normal hızına hâla dönmemişti. Hızla atmaya devam ediyorken kendini ifade etmeye çalışmak çok zordu.
"E... E-E-Evet. Sadece konuşuyorduk."
Daha demin yaşananların şokunu hâla atlatamamıştım. Bundan dolayı konuşurken sesim biraz titremişti. Bu durum Mert'in hoşuna gitmişti. Alttan alttan sırıtıyordu. Sanki daha demin hiç bir şey yaşanmamış gibi rahat rahat karşımda dikiliyordu. Bazen bazı olayları bu kadar rahat karşılaması sinirimi bozuyordu.
"Neyse. Bir şey demeyeceksin herhalde. Çünkü bizim konuşmamız yarım kaldı da," diyerek bana doğru dönüp gülümsedi.
Şaka mı yapıyordu? Galiba beni öldürmek istiyordu. O anı tekrar kaldırabilecek güçte bir kalbim yoktu.
"Yok, demeyecektim." Ayça bir bana, bir de Mert'e baktı bir şeylerden şüphelendiği kesindi. Tam gideceği sırada onu kolundan tutup durdurdum. Beni tekrar biraz önceki ateşin içine atmasına izin veremezdim.
"Bir şey mi oldu İlayda?" Diyerek Mert'e kaçamak bir bakış attı.
Mert'e doğru döndüm ve yüzüme yalandan bir gülümseme yerleştirdim. "Benimde uykum geldi. Artık yarın konuşuruz." Tekrar Ayça'ya dönerek, "Hadi gidelim," dedim ve konuşmasını beklemeden onu yatakların olduğu tarafa doğru ittirdim.
Buradan hemen kurtulmak istiyordum. Şu an da Mert'den bir süre uzak kalmam hem onun hem de benim için daha iyi olacaktı. Arkama hiç bakmadan, Ayça'yla beraber dümdüz yatağa doğru ilerledim.
Ayça meraklı gözlerle beni süzdü. "Senin yüzün mü kızarmış?" Elimi yanağıma götürdüm ve azda olsa hâla devam eden sıcaklığını elimin altında hissettim.
"Yo... Yoksa. Yoksa düşündüğüm şey mi?"
"Hayır. Ne alakası var! A-A-Allık sadece," diyerek geçiştirmeye çalıştım.
"A-A-Allık mı?"
"Evet."
"Tamam hadi, bu seferlik böyle olsun bakalım," dedi ve alttan alttan da sırıttı.
"Sırıttığını görebiliyorum."
"Yanlış görüyorsun o zaman," dediğinde sırıtması durdu ve onun yerini ciddi bir ifade aldı. Bende daha fazla bir şey söylemedim.
Benim yatağımın önüne geldiğimizde Ayça tekrar o muzip ifadesini takınarak, "İstersen yanına gelebilirim," dediğinde ona, kırıldığımı belli eden bir ifadeyle karşılık verdim.
"Aşk olsun, sen kötü olduğunda ben sana böyle mi yapmıştım."
Ama o hiç umursamadan sırıtmaya devam etti.
"Gerek yok, gidebilirsin. Kendi başımın çaresine bakabilirim," dedim alıngan bir tavırla.
"Tamam. Tamam. Şaka yaptım." Ona ters ters bakışlar attım.
Ne demek istediğimi anladı ve çekip gitti. Ona şakalardan hoşlanmadığımı kırk kere söylemiştim ama nafile. Aynısı Mert içinde geçerli. Neden anlamak istemiyorlar, hiç anlamış değilim.
Yatağa çıkıp uzandım ve kafamı gizleyerek -tabii bu sefer gözükmemeye çalıştım- Mert'in gelip, gelmediğini kontrol ettim. Ama o orada öylece ayakta durmuş, daha demin ki olduğum yere bakıyordu. Herhalde biraz önce ki yaşadıklarımıza inanamıyordu. Bende inanamıyordum. Ben nasıl böyle bir şeye izin verirdim.
Gerçek ben olsam çoktan yanağına tokatı geçirmiştim ama bu çocuk beni kendimden farklı birine dönüştürüyordu. Bu ben değildim. Gerçek İlayda böyle yapmazdı. Her zaman böyle şeyler bana çok saçma gelirdi ama insan aşık olunca değişiyor demek ki. Büyük ihtimalle bende yavaş yavaş değişmeye başlamıştım. Kim bilir, belki o da böyle biri değildir ve o da benimle birlikte değişiyordur.
Bu düşünceler içinde gözlerimin yavaştan kapandığını fark ettiğimde onun hâla orada kıpırdamadan durduğunu gördüm. Ve daha fazla dayanamayıp gözlerimi kapatarak güzelce uykuya daldım.
🎡🎡🎡🎡
Gözlerimi araladığımda herkesin kendi hâlinde takıldığını gördüm. Buraya geldiğimden beri ilk defa isteyerek uyanmıştım ve bu hissi çok seviyordum. Birilerinin beni uyandırması sinirimi çok bozuyordu. Beni bu düşüncelerimden çekip çıkaran sesin sahibi Mert oldu.
"Ooo bakıyorum da, ilk defa kendi kendine uyanmışsın güzellik."
Evet sonunda istediğim gibi uyandım. Kimsenin bağırışmasını duymadan, beni öldürmek için bekleyen birinin sesini duymadan uyandım bu sefer. Ve bu dünyanın en güzel hissi olmalıydı.
"Evet, uyandım."
"Dün gece nasıl geçti, güzel miydi?" Bu sözün altında bir ima yattığını bakışları ile anlatıyordu ve görmediğimi düşünerek de, alttan alttan sırıtıyordu.
Bu sözler karşısında yüzümde yine bir sıcaklık hissettiğimde yüzümün kızardığını anladım ve hemen ellerimle yüzümü kapamaya çalıştım. Yüzümün kızarıp her an beni ele vermesinden nefret ediyordum.
"Kapatma yüzünü. Böyle kızarman seni daha da tatlı yapıyor... Ama şu an beni bu güzellikten mahrum bırakıyorsun, güzelim. Çabuk indir o minnak ellerini."
Elimi yüzümden indirdiğimde, yüzüme içi gidercesine baktığını farkettim ve bu tekrar utanmama sebep oldu ama bu sefer yüzümü kapatmadım.
"Ayrıca benim ellerim minnak falan değil," dediğimde bana bakarak gülmeye başladı.
O güldü ben izledim. Tabii ki gamzelerini...
Gamzeli boy'um benim.
Elleri ile benim ellerimi tutup, havaya kaldırdı. "Bak bakalım, minnak mıymış değil miymiş?" Hem kendi elime, hem de onun eline baktım. Onun ellerinin yanında, benim ellerim kayboluyordu. Ama bu benim ellerimin minnak olduklarından değil, onun ellerinin öküz kadar olduklarından dolayıydı.
"Benim ellerim minnak değil. Senin ellerin çok büyük bir kere," diye inkar ettim.
"Tamam sinirlenme. Senin ellerin minnak değil, benim ellerim büyük. Oldu mu?"
Kafamı sallayarak, "Oldu," dediğimde bana tekrar gülümsedi.
"Eee orada öylece oturmaya devam mı edeceksin, yoksa aşağıya inecek misin?"
Boyu uzun olduğu için hiç kendimi yukarıda hissetmemiştim.
"Ne oldu, yukarı bakmaktan boynun mu ağrıdı?"
Birazcık onunla uğraşayım dedim. Sonuçta kaç gündür uğraşmıyordum. Onu sinir etmek, o yüzünün aldığı bıkkın tavrı görmek çok hoşuma gidiyordu. Ama hiç beklemediğim bir şekilde gülmeye başladı.
"Aynen boynum çok ağrıdı. Senin boyun çok uzun olduğu için zorlanıyorum sana bakmaya." Sesinde alaycı bir tonlama vardı. Elimi korkuluğun arasından geçirip alnına vurarak, kafasını geriye ittirdim.
"Boyumla bir daha dalga geçme. Yine söylüyorum sen çok uzunsan, bu benim sorunum değil."
Tekrar kafasını korkuluğun arasından uzattı ve bana sırıtarak bakmaya devam etti.
"Aynen zaten tüm sorun bende canım."
Elimle ağzına vurdum. "Evet sende. Şimdi sus artık."
O gülmeye devam ederken, ranzadan aşağıya indim. Yanına geçtiğimde ona bakmak için kafamı kaldırdığım anda bir kahkaha patlattı. Gamzeleri resmen ben buradayım diye haykırıyordu.
Birileri görmeden susması için elimi uzatıp, ağzına kapattım. İlk önce neye uğradığını şaşırdı daha sonra gülmeyi bıraktı ve ağzından bir şeyler geveledi. Bana bir şey anlatmaya çalışıyordu ama elim ağzının üzerinde olduğu için dediklerinden pek bir şey anlamıyordum.
Bu yüzden elimi çekmeden önce uyardım. "Elimi çekeceğim ama gülmeyeceksin, duydun mu?"
Kafasıyla beni onayladığında, elimi yavaş bir şekilde ağzından çektim.
Çeker çekmez hızla nefes alıp verdi. Görende boğazına yapışıp boğmaya çalıştım sanacak. "Niye nefes almamı engelliyorsun? Öleyim falan mı istiyorsun sen, ha?"
Eee insan öldürür sevdiğini kara gözlüm...
Ayrıca hesap sorması gereken bendim. Buna ne oluyordu böyle?
"Öyle abartılı abartılı neye gülüyorsun sen? Tabii buna gülmek denirse. Bir de o var da neyse onu da es geçiyorum."
Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırınca koluna vurdum. "Bak hâla..."
"Tamam, tamam..." Teslim olurcasına ellerini havaya kaldırdı. "Yukarıda benim boyum kısa değil falan diye esip gürlüyordun. Şimdi bana bakmak için tavana kadar kafanı kaldırman gerekiyor, onun için güldüm." Sesinde hâla alaycı bir tavır vardı.
Bu muydu cidden?
Sahteden bir gülme sesi çıkardım. "Çok komik. Ayrıca cidden buna gülmüş olmazsın, değil mi?"
"Yoo gayet de buna güldüm... Cidden çok tatlısın. 1.50 olmanın faydası tek bu sanırım."
O daha demin bana 1.50 mi demişti?
"Benim daha boyumu bile doğru bilmiyorsun bir kere."
Anlamsız bir ifadeyle kaşlarını çattı. "Nasıl yani? Sen 1.50 değil misin?"
1.50 ne ya? Ben o kadar kısa mı gözüküyordum yoksa Mert tahmin etmekte çok mu kötüydü. Umarım ikincidir. Çok boy takıntısı olan biri değildim. Hem bu erkek kriterlerim arasında boy sorununu da ortadan kaldırıyordu. Ama ideal kadın boy ortalamasında tam sınırdaydım. Bu sınırı tutturmuşken olduğumdan kısa gözükmek istemezdim.
"Benim boyum bir kere 1.60, o kadar kısa değilim ben."
Tekrar gülmeye başladığında bende sinirlenmeye başlamıştım artık.
"Çok uzunmuşsun. Pardon benim hatam, bilemedim."
Ona ölümcül bakışlar attığımda sustu.
"Sende o kadar uzun değilsin. Pardon da boyun 1.70, aramızda 10 santim var sadece."
Bir kaşını yukarı kaldırıp yanıldığımı ifade etti. "Benim boyum 1.88," dedi egosundan hiç taviz vermeden.
Aramızda 28 santim mi vardı? Mert o kadar uzun muydu ya? Hiç de dikkat etmemiştim. Demek bu yüzden ranzanın korkuluğunun arasından baktığında onu görmekte zorluk çekmiyordum.
"Ne oldu bir sustun. Küçük dilini mi yuttun. Abartma. Bence kısayım. 1.90 olanlar da var. Ama şimdi senin tarafından bakılınca sende haklısın. Sonuçta aramızda dağlar var." Sanki büyük bir şey başarmış gibi göğsünü gere gere konuştu.
Evet içten içe seviniyordum tabii. 1.88, gamzeli, esmer ve temiz kalpli birini bulmuşum. Daha ne isterdim ki. Bundan iyisini mi bulacaktım bir de ama yine de bunu ona belli etmemeliydim. Sonuçta ona deli gibi aşık olduğumu bilmemeliydi. Yoksa bir yerleri kalkardı. Evet bende ona karşı dürüst olmak isterdim ama bazı duygularımıda o kadar abartılı bir şekilde belli etmemeliydim sonuçta erkek milleti değil miydi.
"Ciddi misin? Sadece 2 santim eksik. Yani neredeyse 1.90 sayılırsın."
Bu dediğime pek katılmayarak yüzünü buruşturdu.
"Ama resmi olarak hâla 1.88'im."
Gerçekten bunun için üzülüyor muydu bir de? Ben zaten kısaydım. O istediği kadar kısa olsa bile uzun hissetmek istiyorsa benim yanımda bu hiç de imkansız değildi.
"Gördüğün üzere bu benim için bir sorun yaratmıyor," dedim buruk bir gülümsemeyle. "Artık uçmak istediğimde uçurursun beni." Bunu derken ciddi değildim tamamen şakasına demiştim. Hatta anlasın diye kendi yaptığım şakama gülmüştüm bile. Oysaki kendi şakasına gülenlerin genelde trajikomik olduğunu düşünürdüm. Ve şimdi onlardan birisi de ben olmuştum.
Mert'in ciddiye almışbir tavri vardı. "Tabii ne zaman isterseniz küçük hanım." Dudakları hafif yukarı doğru kıvrıldı.
Şaka yaptığımı gösteren bir ifadeyle ona baktım. "Mert. Ciddi değildim."
Önce kaşlarını çattı sonra ise dudağını yukarı doğru kıvırdı. "Olsun. Bir bakmışsın bir gün gerçek olmuş."
Belki bir gün, gerçekten buradan kurtulursak seninle gerçekleştirmek istediğim bir çok güzel hayallerim var.
Ama sen şimdilik bunları bilmesende olur. Tam bu sırada, ayak seslerinden adamların geldiğini anladık. Herkes onların olduğu tarafa doğru yürümeye başladığında, Mert'e dönüp baktım.
Dün ki konuştuklarımızdan sonra iyi olduğunu görmek istiyordum. Kafasıyla bana elini işaret etti. Kafamı eğip, eline baktığımda, elini bana doğru uzatmış tutmamı bekliyordu.
Ona destek vermek için... Sadece bunun için tuttum elini. Yoksa niye tutayım yani. Parmaklarımızı birbirine kenetlediğinde bir şey diyemedim ve bu şekilde kapıya doğru ilerledik.
🎡🎡🎡🎡
Tekrar Kanlı Oyunun başladığı yere gelmiştik. Keşke başladığı gibi bitseydi de, kurtulsaydık artık şu oyundan. Maskeli Adam yine aynı kapıdan içeri girdiğinde hepimiz aynı yerlerimizde duruyorduk. Ama aramızda iki kişi eksik bir şekilde...
Maskeli Adam, bu sefer konuşmasına alıştığımızın dışında farklı bir şekilde başladı.
"Sizlerin o oda da neler yaptığınızı görebiliyorum, konuştuklarınızı duyamasamda... O yüzden bugün ki kurbanı ben seçme kararı aldım. Zaten kimseyi seçmiyorsunuz. Bende ben seçeyim, sizi uğraştırmayayım dedim. Seçtiğim kişi kendini biliyordur büyük ihtimalle. Tahmin etmek çok zor değil."
Aklıma direkt burada olmamızın sebebi olan kişi geldi. Belki de onu seçmiştir ve buradan kurtulacağızdır ama sonra düşündüm de, oyun zaten onun oyunu ve neden böyle bir şey yapıp oyununu bitirmek istesin ki, değil mi? O zaman kim olabilirdi? Maskeli Adamın konuşmasıyla soruma bir cevap buldum.
"Hepinizin gizli bir işler çevirmesi ve birbirinizin canına kastetmesi yasaktı ama aranızdan birisi bu yasağı çiğnedi ve şimdi cezasını çekecek... Nilay. Buraya gel."
Nilay'ın bana saldırmaya kalkması, hayatına mal olmuştu. İlk defa Nilay için üzülüyordum. Yaptığı bir hata yüzünden canından olacaktı. Evet belki beni zorbaladı, ezdi, küçük gördü hatta öldürmeye teşebbüs etti ama her ne olursa olsun, ne kadar kötü bir insan olursa olsun bunu hak etmiyordu. Hiç bir insan böyle ölmeyi hak etmiyordu.
Nilay tüm soğukkanlılığıyla gitti ve sandalyeye oturdu. Aramızda ölecek olan ilk kız o olacaktı. Ne acı ama...
Maskeli Adam ona da yüzünü gösterdi ama Nilay büyük bir tepki vermedi. Sanki bu kişi çoktandır tahmin ettiği kişi çıkmıştı da, ben tahmin etmiştim der gibi bir bakış attı. Ama o zaman bize söylemesi gerekmez miydi?
Maskeli Adam maskesini tekrar takarken, Nilay koyulaşmış safirlerini üzerime dikti. Bu bakışların sebebi beni öldüremediği ve benden intikam alamadığı içindi sanırım. Çünkü başka bir sebep bulamıyordum. Bir insanın birine nefret dolu bir bakış atmasının nedeni ya onu çekemiyor ya da ona zarar vermek istiyor oluşu olabilirdi. Ve Nilay kesinlikle bana zarar vermek istiyordu.
"Son cümleni söyle!" Ona Kaan ve Furkan'a davrandığının tersini davranıyordu. Nilay'a neden bu kadar sinirlendi anlam veremiyordum. Tamam beni öldürmeye kalkıştı ama sonuçta o da bizi öldürüyordu... Nilay öldürmese de illa ki bir gün o beni öldürecekti. Neydi şimdi bu sinir?
"Benim için endişelenmeyin. Gideceğim yerde Furkan olduğu için yalnız olmayacağım... Ben olduğum durumdan mutluyum," dedi ve odanın içi bir silah sesiyle daha doldu.
Bu sefer ki mermi ise Nilay için sıkılmıştı. Bakalım bir sonraki kime sıkılacaktı. Herkes donup kalmıştı, sadece dümdüz Nilay'ın ölü bedenine bakıyorlardı. Bende onlardan farklı değildim.
Artık ölümlere alışmaya başlamıştım. Belki de sadece Nilay'a sinirli olduğum için üzülemiyordum. Mert'e döndüğümde onunda aynı tepkiyi verdiğini gördüm. Sadece dümdüz bakıyordu.
Bizi tekrar kaldığımız odaya götürürlerken bir anda midem bulunmaya başladı. İlkin çok önemsemedim gecer diye düşündüm. Ama geçecek gibi değildi. Elimi anında ağzımı götürünce beni tutan adam tüm ciddiyetiyle bana döndü.
"Bir sorun mu var?"
"En büyük sorun sizsiniz. Ama şu an bundan da önemli bir sorunumuz var sanırım."
Diğer adamlar çoktan bizimkilerle beraber ilerleyip gözden kaybolmuşlardı bile.
"Ne oldu dedim sana!"
Beni tutmayı bırakıp, yüzümü görmek için bana doğru eğildi. Kendimi daha fazla tutabileceğimi sanmıyordum. Elimden geldiği kadarıyla konuşmaya çalıştım.
"Midem..."
Bir elim ağzımda bir elimde karnımın üzerindeydi.
"Anlamıyorum. Ne diyorsun?"
Neyini anlamıyorsun be adam. Beni biraz daha burada tutarsan o bir halta benzemeyen maskene kusarım. Bırak gideyim artık.
Ne kadar bunları bizzat onda da söylemek istesemde bu pek mümkün değildi. Midemin el verdiği kadarıyla kendimi açıklamaya çalıştım.
"Tuvalet..."
Doğruldu ve eliyle ileride bir noktayı işaret etti.
"Şu tarafta."
Hiç vakit kaybetmeden gösterdiği yere doğru ilerlemeye başladım.
"Acele et."
Onu arkamda bıraktığım için sesi uzaktan geliyordu. Tuvaletin kapısını açıp kendimi direkt içeri attım ve lavabonun karşına geçip içimde ne var ne yoksa çıkardım. Artık bünyem bile bu kadar kan görmeye dayanamamıştı. Musluğu açıp elime, yüzüme ve boynuma su çarptım. Bu beni biraz olsun kendime getirince içerisi dikkatimi çekti.
Ne bir havalandırma yeri ne de bir cam vardı. Buradan hiç bir çıkış yolu yoktu. Kendime bakmak için kafamı kaldırdığımda bir aynanın bile olmadığını gördüm. Artık herhalde aynayı kırıp kendimize zarar vereceğimizi düşündüyse demek ki. Çok iyi bir insan ya. Kendisinin öldürüp ama bizim kendimizi öldürmemizi sağlayacak kadar çok iyi bir insan. Daha fazla bu rutubet kokan yerde durmamak adına kapıyı açıp çıktım.
Bir iki metre ilerde duran ve gözlerini dikmiş beni bekleyen Maskeli Adamla göz göze geldim. Yanına doğru ilerlerken tuvaletin biraz ilerisinde aynı yol üzerinde duran açık kapı dikkatimi çekti. Normalde tüm kapılar kapalı olurdu. Bunun açık olması içimi hiç bitmeyecek bir merakla doldurdu. O gece rahat uyuyamayacağımı bildiğimden kemdime engel olmayıp kapıya doğru ilerledim. Etrafı kontrol ettikten sonra biraz yaklaşıp göz ucuyla içeri baktım. Oda tamamen boştu tam ortasında duran kocaman bir kafes dışında. Bu kafesin burada ne işi vardı ki? Maskeli Adam mı koydurtmuştu acaba. Yine kim bilir ne işler peşindeydi.
"Pişt! Sen! Ne yapıyorsun orada?"
Duyduğum sesle olduğum yerde zıpladım. Tedirgin bir şekilde arkama döndüğümde bir maskeyle karşılaşmayı beklemiyordum. Mazlum mazlum suratına baktım.
"Şey... Ben."
Konuşmama izin vermeden beni sertçe kolumdan tutup kenara çekti. Arka cebinden çıkardığı ucuna bir sürü anahtar takılı olan anahtarlıktan birini seçip, kapıyı kendine çekti ve kilitledi. Tekrar bana dönünce sesimi çıkarmadım ve beni odama götürmesine izin verdim.
Kesinlikle burada bir işler dönüyordu ama ben bu akşam bunun ne olduğunu öğrenemeyecektim...
🎡🎡🎡🎡
Aradan bir kaç dakika geçmişti ve benim tekrar midem bulunmaya başlamıştı. Zaten kaç gündür doğru dürüst bir şey yiyemiyorduk. Birde üzerine haddinden fazla kana maruz kalınca midemin bir anda düzelmesi beklenemezdi tabii. Çok nadirende olsa yine arada bir yemek getiriyorlardı. Artık acıyorlar mıydı bilinmez.
Acaba şimdi annem nasıldır? Onun yemeklerini özlemiştim. Kahvaltının bile değerini burada anlamıştım. Onları çok özlemiştim.
Mert'in yanıma geldiğini gördüğümde hemen kendimi topladım. Ağlamamalıydım, güçlü durmalıydım. En azından onun yanında böyle durmalıydım.
"Ne düşünüyordun öyle, dalmış gitmişsin?"
Tekrar ranzanın üzerinde durduğumu fark ettiğimde, ranzadan aşağı indim ve onun yatağına oturdum. Mert'de gelip yanıma oturdu.
"Sence ailelerimiz ne yapıyorlardır şu an? Sonuçta dört gündür ortalıkta yoktuk. Sence bizi merak etmişler midir?" Diye sorduğumda uzaklara dalıp gittiğini fark ettim.
Onu hafifçe sarstım. "Mert? İyi misin? Nereye daldın öyle?"
"Benim bir ailem yok, İlayda..."
Duyduğum bu itirafla kaşlarım şokla yukarı kalktı. Sertçe yutkundum.
Ne diyeceğimi bilemedim. Böyle bir durumda ne tepki verilirdi ki? Bir anda öyle söyleyince de insanın kafası karışıyordu. Tam olarak ne kastettiğini anlayamamıştım. Anne ve babası da ölmüş müydü? Peki bunu nasıl soracaktım? Böyle bir şey nasıl sorulurdu ki? Neyse ki, benim sormama gerek kalmadan Mert konuştu.
"Babam hep içip içip eve gelir annemi döverdi. Bir gün yine böyle sarhoş eve geldiğinde annemin elinde bıçak vardı. Bize meyve kesiyordu. Ben daha altı yaşındaydım. Bir de kız kardeşim vardı. O ise bir yaşındaydı. Kavga esnasında annemin elindeki bıçağı almıştı. Birbirlerini ittirirken olmuştu her şey..."
Durdu ve derin bir iç çekti. Bunları anlatırken bu kadar zorlanıyorsa, kim bilir yaşadığında neler hissetmişti. Tekrar konuşmaya başladığında tüm dikkatimi ona verdim.
"Evet kazaydı. Ama babam böyle biri olmuş olmasaydı, böyle bir kaza yaşanmayacaktı. O şu an nerede bilmiyorum. Zaten küçüktüm, çok hatırlamıyorum ama o günden sonra bana ve kardeşime annemin arkadaşının baktığını biliyorum. Kardeşim hâla onu annesi sanıyor. Gerçekleri ona söyleyemedim çünkü nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum..." Gözleri dolmuştu ve yine kendini tutuyordu.
Demek dün ki bahsettiği şey buydu. Bu hayatta Kaan, kardeşi ve benden başkası yoktu onun için. Biz onun ailesiydik.
Bir kere daha babamın ve annemin ne kadar iyi birileri olduklarını öğrenmiş oldum.
Mert'in bu yaşadıkları hiç normal değildi. Nasıl bu acıya dayanmıştı. Hem de altı yaşındaydı... Daha küçücük bir çocuktu.
Şu anda da bence çocuk gibiydi. Hâla sanki o döneminde kalmış gibiydi. Anne sevgisi olmadan büyüdüğü için içinde bir yerde eksikler vardı. Bu eksikleri kapatacak bir anne sevgisine ihtiyacı da vardı. Ama annesi yoktu... Belli ki bu eksikliği annesinin arkadaşı bile kapatamamıştı.
Etrafı bulanık görmeye başladığımda, gözlerimin dolduğunu anladım ve hemen kendimi toparladım. Çünkü ona acıdığımı düşünebilirdi.
Onun da gözleri dolu doluydu. Boğazım düğümlenmişti, kendimi daha fazla tutamayacaktım. Peki o nasıl bu acıyla büyümüştü? Nasıl dayanmıştı bunca şeye? Ve daha altı yaşındaydı bunları yaşadığında. Kim bilir onda nasıl travmalar bırakmıştı.
"Ben... Ben gerçekten, ne... Ne diyeceğimi bilemiyorum," dediğimde hiç beklemediğim bir anda bana sarıldı ve kafasını boynuma gömdü. Bir anlık şokla bir süre bir tepki veremedim ama o bana sarılmaya devam etti. Bana sarılışı geçen seferkinden o kadar hafifti ki, görmesem sarıldığını hissetmezdim bile. Tamam abartmayacağım ama yine de vücudu vücuduma temas etmiyordu sadece kolları gevşek bir şekilde sırtıma sarılıydı o kadar. Sanki beni incitmek istemiyordu.
Hemen yanımda boynuma gömülü olan kafasına çevirdim bakışlarımı. Ne bir ses ne de bir haykırış yoktu. Sadece bana sarılmaya devam ediyordu.
Bende kollarımı onun sırtına sararak sarılmasına karşılık verdim. Bir süre öylece kaldık. Gözlerimin içi acı ile yanıyordu. Mert'den sonra, ağlamamak için kendini tutma sırası bendeydi. Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum. Ona acıdığımı düşünmesini ya da herhangi başka bir şey düşünmesini istemiyordum.
Bir hareket hissedince geri çekildim. Gözlerinin etrafı kan çanağı gibi olmuştu. Büyük ihtimalle benim de gözlerim kızarmış olmalıydı.
"Sen şimdi bunları düşünme. Ben... Ben varım yanında."
Bunu neden dedim bilmiyorum ama bir an içimden gelmişti. Çok saçma. Ben annesinin yerini dolduramazdım. Bunu düşünmem bile çok kötüydü bence. Umarım beni yanlış anlamamıştır. Belki de şimdi daha çok üzülmesine sebep olacaktım. Mert tüm bu düşüncelerimin yanlış olduğunu gösteren cümleyi kurana kadar böyle düşünüyordum.
"İyi ki seninle tanışmışım. Annemin yokluğunu bana hiç hissettirmiyorsun. Hep yanımda ol, olur mu?"
Ben gerçektende ona annesinin yokluğunu hissettirmiyor muydum?
"Ben zaten hep senin yanındayım ve olmayada devam edeceğim. Ama sende benim yanımda olmaya devam et, olur mu?"
Kafasını hafifçe sallayıp, omzuma yasladığında içimi bir ürperti kapladı. Kolu koluma temas ediyordu ve bu küçücük temas bile kalbimin çarpmasına sebep olabiliyordu. Sıcacık bedenini bana daha da yaklaştırdığında içim huzurla dolmuştu.
Onun yanında kendimi huzurlu hissediyorum derken kendimi kandırmıyordum. Onun yanında gerçekten huzurlu hissediyordum. Umarım o da benimle aynı fikir içerisindedir.
Onun bu yaşadıklarını sadece Kaan biliyor olmalıydı. Ve artık bende biliyordum. Ben hep onun yanında olacaktım ama bu yaşadıklarını öğrendikten sonra daha da fazla olmam gerektiğini anladım. Bana ihtiyacı vardı.
Yanında olduğumu göstermek için kolumu kaldırdım ve onun sırtına doğru uzattım. Bedenini kollarımın arasına aldığımda bir an gözümde, onun altı yaşındaki hâli canlandı... Annesinin gözünün önünde, babası tarafından bıçaklandığını gördüğü hâli... Acaba çok ağlamış mıydı? O yüzden mi ağlamamak için kendini tutuyordu.
Bir süre böyle sessizce karşıyı izliyorken, sessizliği bozan Mert oldu.
"Biliyor musun... O gün senden saçımla oynamanı bunun için istemiştim. Annemde ben küçükken hep uyumam için saçımla oynardı," dediğinde o günü hatırladım ve elim ister istemez saçına sürüklendi. Saçıyla oynamaya başladığımda kafasını koynuma daha da yanaştırdı. Saçları yüzüme doğru gelince yüzümü saçına gömüp, kokusunu içime çektim. İçimi tekrar huzur kapladığında çenemi kafasına yasladım ama bir taraftanda saçıyla oynamaya devam ettim.
Bir kaç dakika sonra sesler kesildi. Kontrol etmek için kafamı eğip baktığımda uyuduğunu fark ettim. Ve ben de gözlerimi kapadım. Ama elimi saçından hiç çekemedim...
🎡🎡🎡🎡
Kafam sağımdaki boşluğa düştüğünde refleksle gözlerimi araladım. Sağıma baktığımda Mert'in kafasının olması gereken yerin, boş olduğunu fark ettim. Yanımda yoktu, gitmişti. Ama nereye? Benden önce uyanıp, Selim'in yanına gittiğini düşünerek yataktan kalktım. Ayça'nın yatağına doğru ilerlediğimde, tüm yatakların boş olduğunu fark ettim. Bir anda herkes nereye gitmişti ki? Adamlar gelseydi beni de uyandırırlardı elbet. Başka bir şey olmuş olmalıydı.
Kapı açılma sesi duyduğumda, korkudan bir iki adım geriledim. İki tane adam beni almak için gelmişlerdi. Beni de diğerlerinin yanına götüreceklerini düşünerek mecburen onlarla gittim.
Burada olduğumdan beri hiç görmediğim bir odaya getirmişlerdi beni. Maskeli Adam üstü örtüyle kaplı olan üç tane altında ne olduğunu bilmediğim bir şeyin önünde duruyordu.
Ne olduğuna dair bir fikrim yoktu. Arkadaşlarım nerede onu da bilmiyordum. Ve şu an bu ortamda Maskeli Adamla tek kalmak beni fazlasıyla endişenlendiriyordu. Belki de beni buraya bilerek tek çağırmıştı. Öldürecek olabilirdi beni. Peki o zaman diğerleri neden yoktu? İlla ki bunların hepsine mantıklı bir açıklaması olmalıydı.
Adamlara beni bırakmaları için işaret verip, beni yanına çağırdı. Ayaklarım ne kadar geri gitmek için can atsa da tüm tedirginliğimle bir kaç adım ilerledim.
"Artık tanışma vakti geldi demek ki."
~Bölüm Sonu~
Bölüm sonu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu bölüm en çok kime üzüldünüz?
Galiba ben Mert'e üzüldüm :/ Yaşadıkları hiç de hafif şeyler değil.
Sevdiklerini kaybetmekten çok korkuyor ve artık bunun içine İlayda da dahil...🥹
Bölüm hakkında ki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz. 👉🏻
Bu hesaplardan da kitabın editlerine ulaşabilirsiniz. 👇🏻
Tıktok | ravzanur_mrmr
YouTube | Ravza.Nur.
Seviliyorsunuz... 🤗💖
