4. bölüm · KADERİN OYUNU
4. Bölüm: İlk Ölüm
Bölüm Şarkısı: Berk Baysal / Yaralarını Ben Sarayım
🎡🎡🎡🎡
Sizce kim ölmüş olabilir?
Tahminleri alalım. 👉🏻
Keyifli Okumalar Dilerimmm.
🤗✨️
Oy ve Yorumlarınızı
Bekliyorummm...
🎡🎡🎡🎡
KADERİN OYUNU
Bölüm 4
İlk Ölüm
Birinin beni sarstığını hissettiğimde gözümü aralamaya çalıştım ama başaramadım. Gece çok geç uyuduğum için uyanmaya hiç niyetim yoktu. Olduğum yerde böbürlenerek diğer tarafa döndüm.
"Ya rahat bırak beni."
"Olmaz. Acil kalkman lazım."
Daha şiddetli sarsıldığımda, gözlerimi zor da olsa açmaya çalıştım. Açtığımda ise karşılaştığım manzara pek de iç açıcı değildi. Herkes karşımda dikilmiş beni izliyordu. Daha doğrusu bizi.
Daha tam ayılmamış hâlimle baktıkları tarafa kafamı çevirdiğimde Mert'in muhtemelen kırkıncı rüyasında olduğunu düşündüğüm bir hâlde uyuduğunu gördüm.
Dün akşam Mert'in yanında uyuyakalmıştım ve şu an onunla birlikte yanyana aynı yatakta uyanmamız normal olarak onların şoka uğramasına sebep olmuştu. Aynı şekilde benim de.
Diğerleri gibi başımda dikilen Ayça bana döndü. "İki saattir seni uyandırmaya çalışıyorum. Ne uykuymuş bu böyle..." Derin bir nefes vererek yanımda uzanan Mert'e baktı. "Tabii sende haklısın, rahat yeri bulmuşsun sonuçta."
Off ben şimdi ne yapacaktım? Bir bu kalmıştı başıma gelmeyen.
Mert ise bunca şeye rağmen hâla uyuyordu. Bu çocukda da ne uyku varmış böyle. Aynı benim gibi...
Uyurken de çok tatlı gözüküyordu, hiç uyandırmak istemiyordum ama uyandırmak zorundaydım.
Olduğum yerde Mert'e doğru eğildim ve onu bir kaç defa sarstım. "Mert çabuk uyanmalısın, hemde hemen şimdi."
Hem ona sesleniyor, hem de onu sarsmaya devam ediyordum. Uykulu bir ses tonuyla böbürlenerek, onu sarstığım bileğimden tutup, benide kendiyle beraber diğer tarafa doğru döndürdü. O anlık şokla gözlerim irice aralandı. Beni tek eliyle diğer tarafa çevirmesine mi yoksa bunu herkesin içinde yapmasına mı şaşırayım bilemedim.
"Lütfen bir kaç dakika daha."
Evet, bende seninle birlikte uyumak istiyorum kara gözlüm. Ama burada herkesin içinde değil!
Bu yakınlık yüzünden tüm vücudum alevler içerisinde yanmaya başlamıştı. Tekrardan kızarmak istemediğim için kendimi ondan biraz uzaklaştırıp arada mesafe açtım.
Mert basıldık yavrum. Sen hâla uyuma derdindesin.
Bileğimi onun elinden kurtarmak için çekiştirdim. Mert ise yine ama bu sefer daha sert bir şekilde beni kendine doğru çekince kafam boynuna gömüldü. Nefes almak da zorlanıyordum, oksijen yerine içime onun parfüm kokusunu çekiyordum. Burun deliklerime dolan koku bana bir yerden tanıdık geldi. En son bu kokuyu aldığımda, onun montunun kokusuydu şimdi ise bizzat onun teninin kokusuydu.
Normalde parfüm kokusundan pek haz etmezdim ama bu kokuyu içime çekmek garip bir şekilde beni rahatsız etmiyordu. Yine de nefes almak ve bu düştüğümüz durumdan kurtulmak için kafamı kaldırdım.
Kulağına doğru yaklaşıp fısıldadım. "Bir kaç dakikan bitti. Artık uyanmalısın."
Bu fısıltıdan dolayı ürpermiş olacak ki gözlerini hafif araladı ve yüzünü beklemediğim bir anda bana döndürdü. Hâla kulağının dibinde olduğum için bana doğru döndüğünde, yüzlerimiz arasında hiç denecek kadar az bir mesafe kaldı.
Koyu kahve gözleri, gözlerimi buldu ve uzun uzun gözlerimin içine baktı. Gözleri dudaklarıma kaydığında derin bir nefes alıp verdi. Gözlerim iki gözü arasında gidip geldi. Mert bana biraz daha yaklaşıp dudaklarımın içine doğru fısıldadı. "Hâla rüyamı görüyorum bilmiyorum ama eğer bu bir rüyaysa şu ana kadar gördüğüm en güzel rüya olabilir."
Engel olamadığım bir şekilde gözlerim irice aralandı. Gamzelerini göstererek gülümsediğinde dışarıdan yüz ifademin çok komik durduğunu anlamak çok da zor olmamıştı. Gözlerimi bir kaç defa kapatıp, açarak şaşkınlığımı geçirmeye çalıştım. Ama olmadı, işe yaramadı.
İşin iyi tarafından bakalım, sonunda uyanmıştı. Kalkmak için doğruluyordu ki, tepesinde olduğum için burunlarımız birbirine temas ettiğinde bir anda her yanımı sıcak bastı. Sanki yüzüme bir dolu kova kaynar su dökmüşler gibi yanmaya başladı. Dudaklarım düz bir çizgi halini almıştı ve göz bebeklerim yuvasından çıkacak derecede irileşmişti.
Mert ise benim tam tersim olarak bu yakınlıktan keyif alarak sırıtıyordu. Bana biraz daha yaklaştığında aklından neler geçirdiğini tahmin etmek zor olmadı. Bu yüzden hemem bu yakınlığı bozmak için kafamı geriye doğru çektim ve oturduğum yerde doğruldum.
Mert'de doğrulduğunda, sanki normal bir güne uyanıyormuş gibi ellerini açıp esneyerek bana döndü.
"Günaydın güzelim."
Daha karşımızda duranları fark etmemiş olacak ki, keyfi yerindeydi.
"Sana da günaydın tatlım. Moralini bozmak istemem ama karşına bir baksan mı?"
"Sen istesen de benim moralimi bozamazsın çünkü zaten düzelten sensin."
Günlük iltifatımızıda aldığımıza göre, artık rahat rahat rezil olabilirdik.
Karşısına baktığında, karşılaştığı manzara ile şaşırmıştı.
Kafası karışık bir şekilde bir bana, bir de onlara baktı. "Neye bakıyor bunlar böyle?"
"Çifte kumrular da uyandığına göre artık gidecek miyiz?" Bunu soran Nilay'dı.
Mert onun bu sorusuna tüm rahatlığıyla cevap verdi. "Eğer bizi izlemeyi bırakırsanız tabii ki en kısa zamanda gideceğiz."
Nasıl böyle bir konuda, bu kadar rahat ve profesyonel olabiliyordu anlayamıyordum. Bunun üzerine herkes dağılıp gitmişti.
Baş başa kaldığımızda tüm isyanımı dile getirdim. "Sendeki de ne uykuymuş. Kaç dakikadır sesleniyorum bir türlü uyanmıyorsun."
İç ısıtan gülümsemesi ile gülümseyerek gözlerimin en derinine baktı.
"Sesin kulağıma fısıldayan bir melodi gibiydi, kokun ise beni bir çiçek bahçesinde gibi hissettiriyordu. Şimdi sen söyle. Uyanmak elde mi? İnsanın bir ömür boyunca uyuyası geliyor."
Duyduğum en iyi iltifat bu olabilirdi. Tabii anlamlı olurdu eğer aldığım ilk iltifat olmasaydı. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi hızlı hızlı atıyordu. Daha fazlasına kalbim bile dayanamayacaktı, ben nasıl dayanabilirdim.
"Gelelim şimdi diğer konumuza... Sen daha demin bana tatlım mı demiştin, yoksa ben mi yanlış duydum? Umarım yanlış duymamışımdır."
Bir anlık gelişmişti ama ilk defa pişman değildim.
"Hı hı," diyerek kafamı onaylar şekilde aşağı yukarı salladım.
"Hmm öyle mi olmuş?"
Otuz iki diş sırıtarak, "Hmm, öyle olmuş," dedim.
"Gerçekten tatlın mıyım?"
Hâla inanamıyordu galiba. Bende kendime inanamıyordum. Şu an da üç yıldır plotonik olduğum çocukla flörtleşiyorduk ve sanki bunu her zaman yapıyormuşuz gibi ikimizde bu durumu garipsemiyorduk.
"Evet gerçekten tatlımsın." Mert bu durumdan pek memnun olmamış gibi suratını buruşturdu.
"Kocaman adama hiç yakışıyor mu, tatlım falan?"
O sırada benim onu bir çocuk gibi sevdiğimden habersizdi. Artık emin oldum ki o bana kesinlikle aşıktı ve bende onu hiç tahmin edemeyeceği kadar seviyordum. Bu saatten sonra onu kimse benden alamazdı. Bana ait olduğunu dile getirmese bile dün geceden sonra o da kabul etmişti bence.
Kapı kilidinin açılma sesini duyduğumuzda bu güzel flörleşme seansımız yarıda kesildi.
Dün bizi bu odaya getiren adamlar, şimdi bizi buradan almaya gelmişlerdi. Ne kadar istemesemde Mert'in yanından ayrılarak diğerlerinin peşine takıldım ve ilerlemeye başladım.
Ayça hemen yanımda bitti. "Unuttum sanma. Neler olduğunu bana anlatmadan seni rahat bırakmayacağım."
"Biliyorum." İkimizde gülüştük.
Gözümü ilk açtığımda olduğum yere tekrar gelmiştik ve bu sefer sandalyeleri kaldırmışlardı. Acaba yine ne planlıyorlardı. Eminim ki şu an diğerleri de bunu düşünüyordu. Hepimiz merakla yan yana dizilmiş bir şekilde Maskeli Adamın gelmesini bekledik.
Bir kaç dakika sonra Maskeli Adam önümüzde duran diğer kapıdan içeri girdi ve hiç uzatmadan konuşmaya başladı.
"Yirmi dört saatiniz sona ermiştir. Şimdi hepinize bir isim söyleyeceğim. Eğer o kişiyi seçtiyseniz el kaldırmanız yeterli olacaktır." İsimleri teker teker saymaya başladı.
İlk olarak Ayça'yı söylediğinde kimse el kaldırmamıştı. Ayça rahat bir nefes alırken, sıra Selim'e gelmişti. "Selim'e oy verenler el kaldırsın." Ve yine kimse el kaldırmamıştı.
Böyle devam ederken sıra Kaan'a geldi. "Kaan'a oy verenler el kaldırsın," dediğinde Nilay ve Furkan el kaldırdı.
Hepimiz onlara şok içinde bakakalmıştık. Bunu bize nasıl yaparlardı? Daha düne kadar kimseyi seçemeyiz diyen Nilay'a ne olmuştu? Ama böyle yapacakları belliydi zaten. Furkan ile birlikte bir işler çevirdiklerini anlamıştım.
Maskeli Adam eliyle Kaan'ı yanına çağırıp, sandalyeye oturmasını söyledi. Nedenini hiç birimiz bilmiyorduk ama hepimiz dikkatli bir şekilde, Kaan ve Maskeli Adamı izliyorduk.
Maskeli Adam, Kaan'ın tam önüne geçip maskesini çıkardığında kaşlarım istemsizce çatıldı. İçimden yüzünü gösterme gereği duyuyorsa kesin içimizden birinin tanıdığı biri ve bizi bir nedenden dolayı kaçırmış olmalı diye geçirdiğim sırada Kaan gerçektende düşündüğüm gibi sanki onu tanıyormuşcasına şoke oldu.
"Seninle bir derdim yok. Sende biliyorsun bunu. Ama oyunun kuralları gereği bunu yapmam lazım... Yazık olacak."
Son söylediğinden sonra artık Kaan'a bir şey yapacağına tam olarak emin olmuştum. Ama bunun ne olacağına dair bir fikrim yoktu.
Maskesini kapatarak sandalyenin yanına geçti. Tam konuşacağı sırada buna izin vermedim.
"Bir dakika tam olarak ne oluyor şu an burada? Ne yapacaksınız ona?"
"Soru sormak yok."
Buda ne demekti şimdi? Buna hakkı yoktu. Tabii ki de soru sorabilirim. Buna o karar veremezdi. Tam ağzımı açıp tüm öfkemi kusacakken eliyle arkamda duran adamlarından birine işaret yaptı.
"Ne demek soru sormak yo-"
Ağzımın üzerine kapanan bir el konuşmamı bitirmeme engel oldu. Bunlada yetinmediler ve hareket etmemem için de arkadan ellerimi sıkıca tutular. Ne kadar çabalasamda ellerinden kurtulamadım. Benim yüzümden diğerlerinide hareket etmemeleri için tutmuşlardı.
Resmen göz göre göre gözümüzün önünde Kaan'a bir şey yapacaklardı ve bizim engel olmamamız için elimizi kolumuzu sıkıca tutuyorlardı.
"O zaman KANLI OYUN başlasın... Artık son cümleni söyleyebilirsin. Ya da dur. Daha havalı olsun. Son duanı et!"
Bu adam ne tür bir caniydi!
Kaan kısık gözleriyle, gözlerimin en derinine baktı. Hepimizin arasından tek bana bakmıştı. Ya da ben öyle sanmıştım.
"Doğru kişiyi çok uzaklarda aramayın, belkide çok masum gibi gözüken biri-"
Demeye kalmadan bir el ateş sesi odanın içinde yankılandı. Sesin etkisiyle gözlerimi kapatıp çığlık attım ama ağzımın üzerindeki el buna pek izin vermedi. Benim ile birlikte oda da çığlık sesleri yankılanmaya başladı.
Gözlerimi açtığımda tam karşımda duran Kaan'ın ölü bedeni ile karşı karşıya geldim. Vücudum tir tir titriyordu. Aralıksız nefes alıp veriyordum. Ne yapacağımı bilemedim. Bu yaşananların gerçek olmamasını ve biraz sonra uyanmayı diledim. Ama ne yazık ki hepsi gerçekti ve Kaan tam karşımda yüzü kan ile kaplı bir şekilde duruyordu.
Hiç bir şeyi umursamayarak arkamdaki adamın elini ısırdım. Adam bu acıyla affallayınca elinden kurtuldum ve Kaan'a doğru koştum. Yanına çömeldim. Ve kollarını tutup sarstım. Bir ihtimal... Belki bir ihtimal yaşıyor olabileceğini düşünmüştüm.
"Hayır Kaan! Ölmüş olamazsın... Hayır. Hayır bu olmuş olamaz!"
Kendi kendime konuşuyor, bir yandan da kafamı iki yana sallayarak olanlara inanmak istemiyordum.
Maskeli Adam beni kolumdan tutarak olduğum yerden ayağa kaldırdığında onun elini sertçe üzerimden ittirdim.
"Bırak beni! Onu iyileştir çabuk! Ölmesine izin verme..." Diye bağırsamda sesimi duyuramadım.
"Bence sen şimdi bunları düşünmeyi bırakta, arkadaşlarının yanına git istersen," diyerek eli ile arkamda birbirinden beter hâlde duran arkadaşlarımı gösterdi.
Onların hâli de, en az benim kadar kötüydü. Adamlar onları serbest bırakmışlardı ama yine de her ihtimale karşı başlarında dikilmeye devam ediyorlardı. Sanki bu hâlde ne yapabilirseler ama yine de insanın sinirden ne yapacağı belli olmuyordu. Ayça korkudan, Selim'in arkasına saklanmış ağlıyordu. Selim ise onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama kendide bu durum karşısında epey bir şaşkındı.
Onların yanında ise yere çömelmiş, tepkisiz bir şekilde Kaan'ın ölü bedenini izleyen, Mert vardı. Çok kötü görünüyordu. Daha beş dakika önce gülüyorken, şimdi perişan bir haldeydik.
Resmen bu hayatın, siz misiniz gülen demesi gibi bir şeydi.
Nilay ve Furkan ise Mert'den farksız beti benzi atmış bir şekilde düm düz Kaan'a bakıyorlardı. Onlara kızmak istiyordum ama bunu onlarında bilemeyeceği gerçeği aklıma gelince yapamıyordum. Yine de sonunda ona ne olacağını bilmeden ve bize haber vermeden kendi aralarında karar vermeleri çok yanlıştı.
Ayça'nın yanına doğru ilerlediğim sırada Selim gözleri ile Mert'i işaret etti. Şu an en çok desteğe ihtiyacı olan kişi oydu. Sonunda en yakın arkadaşının gözlerinin önünde öldürülürken elinden hiç bir şey gelmemesi kadar kötü bir şey olamazdı. Mesela ben buna hayatta dayanamazdım. Şu an da nasıl bu kadar sakin kalabildiğine dahi hiç bir fikrim yoktu. Selim'e kafamla onay verdikten sonra Mert'e doğru ilerledim ve tam yanına, aynı onun gibi dizlerimin üzerine çöktüm.
Büyük ihtimalle daldığı için geldiğimi bile hissetmemişti. Burada olduğumu belli etmek için konuştum.
"Ben... Özür dilerim Mert."
Kaan'a bakmaya devam ederken, ağlamaklı sesini gizlemeye çalışarak sordu. "Sen neden özür diliyorsun?"
"Çünkü eğer oy verseydim böyle olma-"
Bana doğru döndüğünde büyük ihtimalle kendini ağlamamak için kastığından dolayı gözleri kızarmış, etrafı kan çanağı gibi olmuştu. Onun bu hâlini gördüğümde konuşmaya devam edememiştim. Cümlem yarım kalmıştı.
"Ne değişir ki? Bu seferde başkası ölürdü."
En yakın arkadaşını kaybetmişti ama hâla bizi düşünüyordu. Zaten bunu da ancak onun gibi biri yapardı. Yine de ona çok üzülüyordum, kendimi daha fazla tutamadım ve gözümden düşmek için bekleyen göz yaşlarımı serbest bıraktım.
Gözümden tam bir damla yaş düşerken Mert, bana doğru yaklaşarak elinin tersiyle akan göz yaşımı sildi.
"Sakın ağlama... O adama sakın istediğini verme."
Ne yani o adama istediğini vermemek için içimizdeki acıyıda mı gizleyecektik?
"Neden ağlamamak için kendini kasıyorsun? Ağlamak bir güçsüzlük göstergesi değildir. Ağlamak da gülmek, sinirlenmek gibi bir duygu göstergesidir. Eğer acını içinde tutarsan, o acı her geçen gün kendini sana hatırlatacak ve hiç bir zaman da dinmeyecek. Acını içinde tutmak yerine en azından biraz da olsa azaltmak için içini dökersen emin ol ki acın biraz da olsa dinecektir. Her geçen gün acı çekmek yerine, bir kere ağlar içimi dökerim en azından acım dinmiş olur. Bunu denemelisin bence, artık kendini kasmayı bırak."
O kadar yakındık ki, nefes alıp verişini bile duyabiliyordum.
"Bunca ettiğim lafa karşılık, hâla kendini kasmaya devam edeceksin değil mi?"
Hiç tepki vermeden, bana bakmaya devam etti. O duygularını gizleyebilirdi ama ben daha fazla duramayacaktım. İçimde tutamadığım acıyı dışarı atmak istiyordum, aynı zamanda öfkemide.
Bunu bize neden yapıyordu? Ne istiyordu bizden bilmiyordum ama bu yaptığı ileri gitmek olmuştu. Her ne olursa olsun bunu bize yapmaya hakkı yoktu. Hiç bir insan bu zulmü yaşamayı hak etmiyordu.
Tam ayağa kalkıp Maskeli Adama saldıracağım sırada Mert, bileğimden tutup tekrar oturmamı sağladı ve hiç bir şey söylemeden beni kendine doğru çekip, kafamı göğsüne yasladığında daha fazla dayanamadım. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Çıkaramadığım öfkemi, söyleyemediğim kelimeleri ağlayarak kustum her zaman yaptığım gibi.
Selim, beni Mert'in yanına onu teselli etmem için göndermişti ama şu an tam tersi yaşanıyordu.
Kafamı hafif yukarı doğru kaldırdığımda Mert ile göz göze geldim.
Titrek sesimi kontrol altına alarak bunun yanlış olduğunu ona anlatmaya çalıştım. "Benim seni teselli etmem gerekiyordu ama şu an sen beni teselli ediyorsun. Bu hiç adil değil." Burnumu çektim.
"Benim için sorun değil. Zaten oradan bakılınca teselli edilecek gibi duran ben değilde, sen gibi duruyorsun."
Çok kısa da sürse ikimizde gülümsemiştik... Ama bu acı dolu bir gülümsemeydi.
Maskeli Adamın sesini tekrar duyunca kafamı Mert'in göğsünün üzerinden kaldırmak zorunda kaldım bu bana ne kadar iyi gelsede bunu yapmak zorundaydım.
Ayağa kalktığımda tekrar Maskeli Adamın o iğrenç maskesi ile karşı karşıya geldim.
"Yeter bu kadar dram! Şimdi gidin de yeni kurbanımı seçin. Eğer akıllılık yapıp kimseyi seçmezseniz, aranızdan birini ben kendim seçerim haberiniz olsun," dedi ve geldiği kapıdan tekrar geri gitti.
Onun o maskesine tükürmemek için kendimi zor tuttum. Hatta tutamadım ve ona saldırmak için bir adımda bulundum. Ama arkamda duran Maskeli Adamın kuklalarından biri olan adam buna izin vermedi.
"Bırak beni! Öldüreceğim onu! Bu yaptığını yanına kâr bırakmayacağım!"
Adamın kolları arasından kurtulmak için çırpındığım sırada Mert ile göz göze geldim. Gözleri kendini kasmaktan kıpkırmızı olmuştu. Ama ne bir tepki veriyordu ne de isyan ediyordu. Olanlara karşı sadece sessiz kalmayı tercih etmişti ama bu hiç benim yapacağım bir şey değildi. Yapılan bir haksızlığa sessiz kalmak karakterimde yoktu bir kere.
Adamlar bizi tutup götürürken bu sefer geçen ki gibi zorluk çekmediler çünkü yaşanan şey içimizi o kadar parçalamıştı ki, kimsenin elini kaldırıp karşı çıkacak hâli kalmamıştı. Benim dışımda tabi.
Bu yaşadıklarımız bir kabus gibi bir şeydi. Gerçek olma ihtimali nadir olan şeylerden birini yaşıyorduk şu an ve ben hâla gerçek olduğuna bunları bizzat yaşadığımıza inanamıyordum. Gözlerimizin önünde arkadaşımızı vurdular ya. Ne için peki? Hiç. Evet bir hiç uğruna. Ve biz ise hiç bir şey yapamadan sadece bu duruma seyirci kalıyorduk. Böyle bir durumda elinden bir şey gelmemesi çok acı verici bir olaydı.
Ne kadar çabalasamda o kadar cüsseli bir adama karşı pek bir şansım yoktu ve ne yaparsam yapayım yinede o odaya girecektim zaten. Maksat sinir atmaktı. Adamlar bizi her zamanki gibi odaya kitleyip gittikten sonra odayı bir sessizlik bürüdü. Herkes çok durgundu. Özellikle Ayça'nın durumu çok kötü görünüyordu. Evet Selim onun yanındaydı ama ben yine de onu görmek istediğim için yanına gittim.
"Selim bizi bir kaç dakika yalnız bırakır mısın?"
Kafasıyla beni onayladıktan sonra Ayça'nın yanından ayrılıp, Mert'in yanına doğru ilerledi. O gittikten sonra Ayça ile yalnız kalmıştık.
"Ayça nasıl oldun, biraz daha iyi misin?"
Ayça sanki tüm sinirini çıkarmak ister gibi cok sıkı bir şekilde aniden bana sarıldı. Beklemediğim bir tepki olduğundan ne kadar şaşırsamda bende ona sarıldım. Bir süre bana sarılarak ağladı. İnip kalkan göğsünden hıçkırıklarını hissedebiliyordum. Onu anlayabiliyordum. Bu olanlar en çok onu etkilemişti çünkü Ayça normalde de ölüm kelimesini mümkün olmadıkça kullanmazdı ve konusunu da açmazdı. Ama şimdi buna bizzat maruz kalmak onu derinden sarsmıştı.
Kolunu gevşetip, geriye doğru çekildi ve ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleri ile gözlerimin içine baktı. "İlayda, ya sende ölürsen, ya Selim de ölürse... Ben sizsiz yaşayamam İlayda. Kurtar bizi buradan, ne olur?"
Ona tekrar sarıldım. "Öyle bir şey olmayacak. Hiç bir zaman bunun olmasına izin vermeyeceğim... Bana inan. Ama şimdi bu konuyu kapatıyoruz, anladın mı beni?"
Geriye doğru çekilip, burnunu çekerken kafasıyla beni onayladı. "Eğer çok kötüysen bu akşam benimle birlikte yatabilirsin."
"Yok, tek yatabilirim. Sıkıntı değil."
Onun fikrine saygı duydum. Sonuçta onu zorlayacak hâlim yoktu. Selim'in bize doğru geldiğini gördüğümde Ayça'ya son bir kez sarıldım ve oradan uzaklaştım.
Herkes perişan bir hâlde olduğu için kimse yeni birisini seçme hakkında konuşmamıştı. Bir ölüme daha katlanamayacak durumdaydık şu an. Herkes erkenden yatağına girmiş uyumaya çalışıyorlardı. Bende kendi yatağıma doğru ilerlerken Mert'in benim ranzamın altındaki yatağa oturmuş, beni izlediğini gördüm. Yanına vardığımda, aynı tepkisizlikle beni izlemeye devam etti.
"Daha iyi misin?"
"Asıl sen iyi misin?"
En son hıçkırarak ağlayan ben olduğum için bu mantıklı bir soru olmuştu.
"Mert yapma bunu kendine. Böyle yaptıkça daha da çok acı çekeceksin." Dediğimi pek de umursamadı. Resmen kendini ağlamamak için zorluyordu.
"İlayda, ben bu gece burada kalsam olur mu? Çünkü galiba oraya gidemeyeceğim."
Kastettiği yer dün gece Kaan'ın da olduğu ranzaydı. Büyük ihtimalle oraya gidince ranza üstüne üstüne gelecek ve uyuyamayacaktı. Bu yüzden ona hak verdim.
"Olur tabii ki."
Eğer o gelmeseydi de, ben gidecektim zaten.
"Sen iyi olduğuna emin misin?"
Buruk bir şekilde kafasını salladı. Bende daha fazla üstelemedim.
"Tamam artık gidebilirsin. Başımda dikilmene gerek yok. Zaten çok yorgunsun, git dinlen biraz."
Ama ben gitmek istemiyordum. Burada kalmak istiyordum. Uyuyana kadar onu izlemek istiyordum.
O uyurken onu izlemek en sevdiğim aktivitelerden biri hâline gelmişti artık ama gerçekten yanında durmamı isteseydi söylerdi. O yüzden ısrar etmedim.
Üst tarafa çıktığımda kafamı yastığa koyduğum gibi gözlerim kapanmaya başlamıştı bile. Ne zaman çok ağlasam kesinlikle arkasından uykum gelirdi. Ağladıktan sonra uyumak çok kötü bir histi ama en azından uyandıktan sonra, sanki tüm dertlerim yok olmuş gibi hissettiriyordu.
🎡🎡🎡🎡
Bir bağırma sesi gözümü aralamama sebep oldu. Bu ses Furkan'a aitti.
"Bırak beni... Özür dilerim, ben... Gerçekten bilmiyordum."
Büyük ihtimalle kabus görüyordu. Ranzadan inip, onun yatağının yanına geçtim. Kafasından soğuk soğuk terler akıyordu. Kendini bir sağa, bir sola döndürüp duruyordu. Ona dokunmakla, dokunmamak arasında gidip geldim. En son dokunmak için ona doğru eğildiğimde, elimi koluna dokundurarak sessiz bir şekilde ismini seslendim.
"Furkan. Furkan iyi misin?"
Bir kaç dakika sonra artık kıpırdamıyordu. Tekrar ismini seslendiğimde bir anda yatakta doğrularak, hızla nefes alıp verdi.
"Tamam. Sakin ol. Sadece bir kabus gördün." Karşısında beni görmeyi beklemediği için şaşırdı ve bir süre bu duruma anlam veremedi.
"Sesini duydum. Bir şey mi oldu diye bakmak için gelmiştim... Eğer iyiysen biraz şu köşede konuşabilir miyiz?"
Oda çok karanlıktı. Furkan'ın yatağının yanındaki gece lambasını elimize alıp, kapının yanına doğru ilerledik. Kapının yanına geldiğimizde merakla ne diyeceğimi beklediğini fark ettim.
"Direkt uzatmadan konuya gireceğim... Sizi dün Nilay ile konuşurken gördüm. Bizimle paylaşamayacağınız kadar önemli ne konuşuyordunuz?"
Bana bakıp bir an tereddüt etse de yine de onu anlayacağımı bildiği için anlatmaya karar verdi.
"Nilay..."
"Evet."
"Nilay bana Kaan'ı seçebiliriz. Zaten aramızda ki en saf o dedi..."
Kulaklarım bu duyduklarına inanamadı. Zaten aramızdaki en saf o mu? Bu nasıl bir kelimeydi böyle? Hiç bir insan bir arkadaşı hakkında böyle bir cümle kurabilir miydi? Onu da geçtim sırf bundan dolayı arkadaşını nasıl sonunda ne olacağını bilmediği bir çukura itebilirdi, nasıl? Aklım gerçekten almıyordu. Olayın şokunu hâla daha atlatamadığım için söyleyecek bir kelime bulamadım. Sadece anlamsız bir ifadeyle Furkan'a bakmayı sürdürdüm. Furkan bu tepkim karşısında endişeye kapıldı.
"Ama tabii ki ben ilkin kabul etmedim, sonra beni ikna etmeye çalıştı. Ben de... Ben de kabul ettim. Etmek zorunda kaldım. Beni manipüle etti İlayda. Gerçekten. Ama böyle bir şey olacağını bilmiyordum. Çok pişmanım İlayda. Bana inan ne olur."
Ona ondan daha çok inanmak istiyordum. Pişman olduğunu görebiliyordum ve beni kandıracağınıda hiç sanmıyordum çünkü Furkan bana karşı hep iyi ve nazik davranırdı. Zaten bu yüzden de Nilay'ı dinleyip, Kaan'ı seçmesi beni çok şaşkına çevirmişti.
"Furkan şu an ne söyleyeceğimi Gerçekten bilmiyorum. Sana inanmak istiyorum ama..."
"İlayda..."
Bir anda elimi tutunca cümlemi tamamlayamadım zaten devamında ne diyeceğimi bende bilmiyordum. Furkan mahcup bir şekilde gözlerimin içine baktı.
"Gerçekten bana inanabilirsin. Evet haksızım, haklıyım demiyorum zaten. Senden beni affetmenide beklemiyorum. Ne dersem diyeyim Kaan..."
İsmini söylerken zorluk çekti. Derin bir nefes alıp cümlesine devam ederken gözleri doldu.
"Kaan'ı geri getiremeyeceğimi de biliyorum ama ne olur. Ne olur sen bana inan. Hiç kimse inanmasın. Hatta düşman olsunlar ama sen olma."
Gözlerimin dolduğunu hissedince Furkan'ın tuttuğu elimi çekerek yüzüme götürüp burnumu çektim.
Bir şey dersem kendimi tutamayacağımdan korktuğum için kafamı sallamakla yetindim. Furkan da suratındaki acı tebessümle, "Teşekkür ederim," dediğinde o da ağlamamak için kendini tuttu.
"İlayda, ben de sana bir şey söyleyebilir miyim?"
"Tabii söyleyebilirsin."
"İlayda ben..."
"Furkan gerçekten bir şey söylemek istiyorsan söyle. Çünkü bugün buradaki herkesin, sende dahil çok iyi öğrendiği üzere belki yarın ikimizden birisi yaşamıyor olacak. O yüzden ne demek istiyorsan söyleyebilirsin. Zaten bende uyumaya çok korkuyorum, her an senin gibi kabus görürüm diye... Şimdi seni dinliyorum."
"İlayda..." Dedi ve devamını getiremeden, bir ayak sesi odada yankılandı.
Sessiz bir şekilde kimin geleceğini bekliyorken, bir anda adım sesi kesildi ve elindeki gece lambasını bize doğru tuttu. Işık direkt gözüme vurduğu için elimle, gözümün üzerine kalkan yaptım. Daha sonra ışığı tutan kişi ışığın baktığı tarafı aşağıya çevirdiğinde elimi gözümden çektim ve gözlerimi ovalayarak karşımızda duran kişiyi görmeye çalıştım. Mert olduğunu anlayınca, içim biraz rahatlamıştı.
Ama Mert'in bu saatte, burada ne işi vardı? Duyup da uyanacağı bir türden ses de yapmamıştık.
"Senin burada ne işin var?"
"Asıl sizin burada, bu saatte ne işiniz var?" Kaşlarını kaldırarak bir bana, bir de Furkan'a baktı. Ses tonu hesap sorar türdeydi.
"Ben Furkan'ın sesine uyandım. Kabus görüyordu. Sonra uykumuz kaçınca biraz konuşalım dedik."
"Uykun kaçtıysa beni de uyandırabilirdin."
Bunları derken bir yandan da Furkan'a ters ters bakıyordu.
Sen öyle bir çocuk gibi masum masum uyursan, ben seni uyandırmaya nasıl kıyarım ki.
Furkan hemen gitmek için bir adımda bulundu. "Bende zaten şimdi gidiyordum."
Mert koluyla gitmesine engel oldu.
"Nereye gidiyorsun? Şansa bak, şimdi benimde uykum kaçtı. Gitme gel, üçümüz birlikte konuşuruz işte."
Aşağıdan elimle Furkan'a git işareti yaptım çünkü Mert'in ona ne yapacağını tam olarak kestiremiyordum.
"Yok, yok ben en iyisi gideyim."
Daha sonra Furkan, Mert'in elinden kurtulup gidince Mert, Furkan'ın arkasından o gözden kaybolanıncaya kadar ters ters bakmaya devam etti.
"Benimde uykum geldi ya. Bende gideyim artık," deyip aradan sıyrılmaya çalıştım ama başaramadım.
"Daha demin onunla konuşurken uykun yoktu, şimdi mi geldi uykun?"
Yalandan esnedim. "Evet çok uykum geldi. En iyisi ben hemen gidip uyuyayım," diyerek önüme döndüm.
Yatmak için yatağıma gideceğim sırada bileğimden tutup, beni kendine döndürdü. Ben daha bunun şokunu atlatamadan konuştu.
"Korktuğun zaman ya da uykun kaçtığı zaman yatağın başlığına vurman yeterli." Bileğimi bırakıp sırıttı. "Şimdi yatabilirsin," deyip, beni tekrar önüme döndürdü.
Zaten benim yüzümü göremeyeceğinden dolayı rahat rahat otuz iki diş sırıtarak, yatağa doğru koşturdum. Yatağa çıktığımda, yastığın kenarından hâla orada mı diye baktım. Benim geçtiğim boşluğa gamzelerini göstererek baktığını gördüm.
Bu çocuğu gerçekten çok seviyordum. Hem de anlatamayacağım kadar çok. Acaba o da beni çok seviyor muydu, yoksa sadece bir hoşlantı mıydı, onun ki?
Çok önemli değil, sonuç olarak o da bana karşı bir şeyler hissediyordu. En azından artık karşılıklı ve bu her aklıma geldiğinde sevinçten dört köşe olasım geliyordu. Beni kıskanmayada başladığına göre, tamamdır bu iş. Artık benden mutlusu yok.
Ama böyle bir yerde benden hoşlanmaya başlaması da büyük bir talihsizlikdi. Ya o da ölürse ve aşkımız yarım kalırsa... Ben ne saçmalıyorum ya, iyice Ayça'ya bağladım bende. Böyle bir şey olmayacak. Kötü düşünürsem kötü olur. Bu yüzden hep iyi düşünmeliyim.
"Pişşt..."
Hafifçe yerimde sıçradım. Mert'i izlerken daldığım için beni fark ettiğini anlamamıştım.
"Görünmüyorsun sanıyorsan, çok büyük yanılıyorsun haberin olsun." Benimle olan göz temasını hiç kesmeden yanıma doğru yavaş adımlarla ilerledi.
Ranzanın tam yanında durup, korkuluğun arasından baktı. "İyi geceler, güzelim."
Ben de ona gülümsedim. "Sanada iyi geceler, tatlım."
Kaşlarını çattı. "Bu konuda anlaştığımızı sanıyordum."
"Sende bana güzelim deme o zaman."
"Ama sen benim güzelimsin."
"Sende benim tatlımsın."
Tatlı bir sinirle gözlerini devirdi ve en son pes edip yatmaya karar verdi. Ne vardı yani ona tatlım demek istiyorsam. Tatlıydı çünkü. Hem de benim tatlımdı...
Bakalım yarın neler olacaktı? Kimi seçeceğimize yine karar vermemiştik. Özellikle de bugünden sonra bizim için karar vermek daha da zorlaşacaktı.
Bu adamın yaptıklarını hiç bir zaman unutmayacaktım. Eğer buradan sağ çıkarsam onu hapse tıkmadan rahat nefes alacağımı sanıyorsa büyük yanılıyordu.
Bu zamana kadar ne istediysem yapmıştım ve bunu yapacağımada adım kadar emindim. Ben bu düşüncelerle uykuya dalarken, kim bilir Mert ne düşünerek uyuyordu. Çok net eminim ki Kaan'ı düşünüyordu.
Kaan'ı hatırladıkça, içim de anlam veremediğim bir tedirginlik oluşuyordu. Bahsettiği masum kız kimdi acaba? Yakın da bunların da cevaplarını öğrenecektik. Şimdi yatsam daha iyi olacaktı. Gözlerimi yavaş yavaş kapatarak, uykuya daldım.
~Bölüm Sonu~
Bu bölüm biraz aşk ve dram iç içe oldu.
Sizce nasıldı?
Hoşunuza gitti mi iki türü iç içe okumak?
Bölüm hakkında ki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz. 👉🏻
Bu hesaplardan da kitabın editlerine ulaşabilirsiniz. 👇🏻
Tıktok | ravzanur_mrmr
YouTube | Ravza.Nur
Seviliyorsunuz... 🤗💖
