8. bölüm / 9
İki Kişilik Proje (Yarı Texting)8. Bölüm: İki Farklı Dünya
Bölümler 9Şu an: 8. Bölüm: İki Farklı Dünya
- 1 1. Bölüm: Yeni Çocuk2.527 kelime
- 2 2. Bölüm: ✨Bizim Grup İşte✨1.875 kelime
- 3 3. Bölüm: İkinci Kez3.183 kelime
- 4 4. Bölüm: Kıvılcım3.728 kelime
- 5 5. Bölüm: Yakınlaşma4.104 kelime
- 6 6. Bölüm: Geçmişten Kalma Yara4.022 kelime
- 7 7. Bölüm: Küs Kalmayalım Diye3.977 kelime
- 8 8. Bölüm: İki Farklı Dünya4.332 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9. Bölüm: Geçmişten Bir Anı4.605 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Evin önüne geldiğimde zili çalmak yerine birkaç kez kapıyı tıklattım.
Annemin Aral'ın çantasını fark etmesini istemediğim için de arkama saklamayı tercih etmiştim.
Annemin, "Geldim!" diyen sesini işittim. Çok geçmeden de kapıyı hızlıca açtı.
Karşısında beni gördüğünde gülümsedi. "Hoş geldin, kızım," dedi yumuşak bir sesle.
Gülümsemeye çalıştım. "Hoş buldum, anne," dedim. Elimden geldiğince doğal davranmaya çalışıyordum.
Çünkü annemin henüz bir şey öğrenmesini istemiyordum.
İllaki anlatacaktım. Ondan bir şey saklamazdım. Fakat daha bunun şokunu atlatamamışken anlatması benim için zordu.
Kapının önünden çekilip geçmem için yolu açtı.
Ayakkabılarımı çıkartıp arkamdaki çantayı göstermemeye çalışarak içeriye girdim.
Tabii annemin gözünden hiçbir şey kaçmadığı gibi bu da kaçmamıştı. Kaşlarını çatarak, "Arkanda bir şey mi saklıyorsun sen?" diye sordu.
Parmak ucunda havalanıp arkada duran ellerimi görmeye çalışıyordu.
"Hayır, anne," diye itiraz ettim. "Bugüne kadar senden ne saklamışım ki şimdi saklayacağım?"
Annemin şüphe dolu bakışları üzerimde dolaşıyor, yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu.
"Ellerinin neden arkada olduğunu açıkla bana o zaman," dedi, kollarını göğsünde bağlayıp.
Gözlerimi kaçırdım.
İşte şimdi yandın, Duru.
"Şey..." diye geveledim. Düşün Duru! Düşün... annen nasıl bir yalan uydurursan sana inanır?
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ve hiç beklenmedik bir anda, "Çantam!" diye bağırdım. "Çantam biraz ağır geldiği için elimle destek veriyorum. Yolda biraz belim ağrıdı. Ben de böyle bir çözüm buldum."
Bence uydurduğum yalan gayet makuldü.
Annemin bu yalana inanmasını bekliyordum.
Annem iç çekti. "O zaman daha fazla belin ağrımadan git de çantanı odana koy kızım," dedi. "Bundan sonra da içine fazla bir şey koymamaya dikkat et. Belin tutulur sonra."
Başımı salladım. "Tamam, anne," dedim. "Dikkat ederim."
Koridorda geri geri giderek odamın kapısının önüne geldim. Ve kapıyı açıp kendimi hızlıca içeriye attım.
Aral'ın çantasını arkamdan çıkartıp sırtımı kapıya yasladım.
Acaba çantayı nereye koyarsam annem yarına kadar fark etmezdi?
Bakışlarım etrafta gezindi.
En sonunda yatağımın altında duraksadım.
Yatağım alçak olduğu için annemin pek bir şey fark edeceğini düşünmüyordum.
Vakit kaybetmeden yatağımın yanına gidip çantayı koymak için eğildim.
Çantayı alta koyarken de alabileceğim uzaklıkta koymayı ihmal etmedim.
Kendi çantamı sırtımdan çıkartıp yatağımın yanına koydum. Ve kendimi yatağa attım.
Aral'ın müdürle ne konuştuğunu çok merak ediyordum.
Bir türlü aklımdan çıkmıyordu.
Aral'ı anlıyordum. Fakat Aras'ı hiçbir şekilde anlamak mümkün değildi.
Birlikte geçirdiğimiz bu süreçte sadece birkaç kez göz göze gelmiş ya da birkaç kez konuşmuştuk belki de.
Beni Aral'dan kıskanmasının sebebinin aşk olduğunu düşünmüyordum.
Çünkü bir anda bana böyle davranması mantıklı değildi.
Kendimi, hırs yaptığı için böyle davrandığına inandırmaya çalışıyordum.
Ama daha önce değil de neden şimdi?
Neden Aral gelince bana aniden ilgi göstermeye başlamış olabilirdi?
Ofladım.
Ne olur...
Ne olur Aras'ın bana karşı yaşadığı duygu aşk olmasın.
Diğer türlü bunun altından nasıl kalkacağımı hiç bilmiyordum.
Yatakta oturur pozisyona geçtim.
Sanırım ne kadar düşünürsem boştu. Çünkü bir kere bu olay yaşanmıştı. Ve ben istesem de geçmişe geri gidemiyordum.
Eminim Aras eninde sonunda her şeyden sıkılıp vazgeçecek ve beni rahat bırakacaktı.
Nasıl olsa bir şeyle en fazla bir hafta ilgilenip sonra onu bırakıyordu.
Kötü düşünmek yerine iyi düşünmem gerekiyordu ki her şey daha kötüye gitmesin.
Ayağa kalkıp dolabımdan evde giyilecek rahat bir şeyler aldım.
Hızlıca üstümü değiştirip çıkardığım elbiseleri odamda duran kirli sepetine attım.
Sonra ise odamdan çıkıp mutfakta akşam yemeği hazırladığını düşündüğüm annemin yanına gittim.
Masaya oturdum. Ve annemi izlemeye başladım.
"Anne," dedim. "Akşama ne yemek yapacaksın?"
Annemin bakışları bana döndü. "Babanın ve senin en sevdiğin yemeği," dedi. "Yani..."
Gülümsedim.
Yemeğin adını benim söylememi istiyordu.
"Yani," dedim onun gibi. "Yaprak sarma."
Annem güldü. "Evet, yaprak sarma."
Aslında küçükken yaprak sarmasını ağzıma dahi sürmezdim.
Ta ki babam yedi yaşında bana yemem için ısrar edene kadar.
O gün onu kıramadığım için yemek zorunda kaldığımda babamın yaprak sarmasını kendi elleriyle tabağıma koyması mı hoşuma gitmişti yoksa gerçekten de tadını mı beğenmiştim bilmiyorum.
Yine de o gün babamın en sevdiği yemeğin yaprak sarması olduğunu öğrendiğimde aynı şekilde o günden sonra benim için de öyle olmuştu.
Belki de sebebi buydu.
"Senin sanki biraz modun düşük gibi," dedi annem yaprakları masanın üzerine bırakırken. "Neden bilmiyorum ama benden bir şeyler sakladığını hissediyorum."
Gözlerimi kaçırdım.
Aral da çok kolay bir şekilde bunu anlamıştı.
Acaba gerçekten de kendimi çok mu belli ediyordum?
"Hayır, anne," dedim. "Sadece bugün biraz yoruldum. O yüzden durgunum. Modumun düşük olmasıyla ilgilisi yok."
Annem ocaktaki iç harcının altını kapattı. Ve onu da masanın üzerine koydu.
"Hasta mı oldun acaba?" dedi hafif endişeyle. Elini alnıma koydu. "Ateşin de pek yok gibi ama."
Nefesimi verdim.
Annemi endişelendirmemek için kendimi toparlamam gerekiyordu.
"Ben de sarmana yardım edeyim mi?" diye sordum. Belki konu değişirse unuturdu.
Tezgahta duran boş tencereyi eline aldı. "Olur," dedi şefkatle. "Hem de anne-kız şöyle güzelce bir sohbet ederiz."
Gülümsedim.
Yanımda duran sandalyeye oturdu. "İnce sar," diye uyardı beni. "Kalın sarınca pişmesi çok uzun sürüyor. Bir de ağız tadıyla yenmiyor."
"Emredersiniz, komutanım," dedim ciddiyetle.
Güldü.
"Bugün baban ve seni evden gönderince ben de şöyle bir gezmek için dışarıya çıktım," dedi yaprağı sarmaya başlarken. "Bir de ne göreyim? Biraz ötede bizim evin karşısına yeni bir komşu taşınmış."
Ben de onun gibi yaprağı önüme aldım. Ve harcı içine koydum.
"Zaten ben de meraklı bir kadın olduğum için gidip kimin taşındığına bakayım dedim. Hem de yardıma ihtiyaçları varsa ederim dedim," dedi. Ve bakışları bana döndü. "Sence kapıyı bana kim açmış olabilir?"
Kaşlarım çatıldı.
Tanıdık biri olduğunu zannetmiyordum.
"Kim?" dedim pek de meraklı olmadığımı belli ederek.
"Senin yaşlarında yakışıklı bir genç," dedi annem heyecanla. "Annesi babasıyla boşanınca buraya taşınmışlar. Azıcık sohbet ettik, oradan biliyorum."
Annem sanki bana bir şey işittirmek istiyormuş gibi hissettim.
"Ne güzel," dedim. "Sana da arkadaş çıktı en azından."
Memnuniyetsiz bir şekilde bana döndü. "Sana da çıktı," dedi hemen. "Oğlanın adı Batuhan bu arada. Hani belki siz de arkadaş olursunuz diye söylüyorum."
Omuz silkip dolmayı sarmaya devam ettiğim sırada annem konuşmaya devam etti.
"Çocuğun annesinden başka kimsesi yok, Duru," dedi hüzünlü bir şekilde. "Empati yap ve düşün biraz. Sen arkadaşlarını geride bırakıp hiç tanımadığın bir yere taşınsan kendini yalnız hissetmez misin, kızım?"
Nefesimi verdim.
Hiç bu yanından bakmamıştım.
Annem haklıydı.
Arkadaşlarımdan ayrılmak bu hayatta isteyeceğim son şeydi.
Burayı, çocukluğumu bırakıp gitmek çöküş yaşamama sebep olurdu.
"Hafta sonu belki gidip tanışabiliriz," dedim. "Ama tek bir şartla. Sen de benimle birlikte geleceksin."
"Tabii kızım," dedi annem sevinçle. "Biz de annesiyle kahve içecektik zaten."
Başımı iki yana salladım.
Annem, Batuhan denen çocuğun annesiyle daha yeni tanışmış olmasına rağmen çok çabuk kaynaşmıştı.
"Peki ya senin bana anlatacak bir şeyin var mı?" diye sordu annem. "Okulda yeni bir şeyler oldu mu hiç?"
Yutkundum.
Ağzımdan laf almaya çalışıyordu.
"Her şey aynı," dedim. "Bizimkilerle takılıyorum öyle."
Surat astı. "Hiç mi bir şey olmadı yani?"
"Ne olmasını istersin, anne?" diye sordum.
Annem sırıttı. "Hayatına yeni birini almanı isterim," dedi.
Duraksasam da, "Ama ben henüz buna hazır değilim," dedim sesimdeki utangaçlığı saklamaya çalışarak.
Annem ofladı. "Kızım yavaş yavaş alışırsın," dedi söylemesi çok kolaymış gibi. "Sanki ben babanla sevgili olurken çok mu hazırdım?"
Duraksadım.
Babamdan duyduklarıma göre gayet hazırdı.
"Evet," dedim pat diye. "Anne, sen babamla sevgili olmak için dünden razı değil miydin?"
Annemin gözleri büyüdü. "Nereden biliyorsun sen bunu?"
Bakışlarımı kaçırdım. "Babam..." dedim kısık bir sesle.
Annem bana ölümcül bir bakış attı.
Sanırım babamla bu konuları konuştuğumu ağzımdan kaçırmamam gerekiyordu.
Akşam ikimizi de mahvedecekti.
"Siz benim arkamı bulunca dedikodumu mu yapıyorsunuz?" dedi alınmış bir şekilde. "Peki baban lisede iki yıl boyunca peşimde dolandığını anlattı mı sana? Hiç oralardan bahsetmiyorsunuz ama."
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
Annemin tripleri ne kadar kafa şişirse de bir o kadar tatlı ve komikti.
"Canım annem," dedim onu yatıştırmak için. "İkiniz de birbirinizi seviyormuşsunuz işte. Öyle ya da böyle her şeye rağmen birliktesiniz."
Omuz silkti. "Yine de babana trip atacağım," dedi çocuk gibi. "Uzun zamandır atmadım. Triplerimi özlemiştir o şimdi."
Ben güldüğümde annem de güldü.
Annem ve babam arasındaki ilişkiyi çok seviyordum.
Uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ birbirlerine olan sevgileri ilk günkü kadar büyüktü.
Bir süre sonra konuşa konuşa tencerenin yarısını annemle sardık.
Onunla konuşmak daha iyi hissetmeme sebep olmuştu.
"Anne," dedim. "Sana bir şey soracağım."
Bakışları bana döndü. "Sor annem," dedi hemen. "Dinliyorum."
"Bir insanın başka bir insanı sevdiğini nasıl anlayabilirim?"
Annemin kaşları havalandı.
"Bunu kimin için söylediğini söylersen cevabını da alırsın." dedi otoriter bir şekilde.
Arın ve Selin...
Bu soruyu sormamın asıl sebebi onlardı.
Belki de aralarındaki şeyin aşk olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı.
Tam olarak emin değildim.
"Arın ve Selin için," dedim. "Bazı şeylerden emin olmam gerekiyor. O yüzden soruyorum."
Annemin gözleri kısıldı.
Bir süre yüzümü izledikten sonra, "Ben zaten ilk günden onların arasında bir şey olduğunu anlamıştım." dedi.
Söylediğim şeye şaşırır diye düşünmüştüm. Fakat hiç de öyle olmamıştı.
"Nasıl yani?" diye sordum anlam vermeye çalışarak.
"Kızım ben aşk sarrafıyım," dedi annem kendini överek. "İnsanın gözünün içine bakmam yeterli yani."
Dudak büktüm.
"Şimdi sen yaşadıkları bu şeyin aşk olduğunu mu söylüyorsun bana?"
Emin olmak için kendi ağzıyla söylemesini istiyordum.
Olumlu anlamda başını salladı. "Evet," dedi kendinden emin bir şekilde. "Aslında bunu sen de kolay bir şekilde anlayabilirsin, kızım."
Kaşlarım çatıldı.
"Nasıl?" diye sordum merakla.
"Arkadaşın Arın'a biraz daha dikkatli bakarsan bakışlarının sürekli Selin'de olduğunu fark edebilirsin," dedi. "O çocuk Selin'e aşık olduğunu hareketleriyle açık açık belli ediyor."
Dudaklarım aralandı.
Annem haklı olabilirdi.
Bazı kelimelerinin Selin'e hitaben ettiğini tahmin edebiliyordum.
Sanırım Selin'in de ondan pek bir farkı yoktu. Sadece Arın'a göre biraz daha kapalı laflar ediyordu.
Annem gerçekten de aşk konusunda çok iyi olmalıydı.
Ben de keşke birazcık da olsa ona çekebilseydim.
"O zaman," dedim. "Bundan sonra ikisini daha iyi gözlemlemeye çalışacağım."
Annem gülümsedi. "Ben sana tüyoyu verdim, canım kızım," dedi. "Neyi nasıl yapman gerektiği bundan sonra sadece sana kalmış."
"Teşekkürler anne," dedim. "Güzel tüyoların için."
"Rica ederim, kızım," dedi.
İkimiz de yarısı dolu olan tencereyi sonunda ağzına kadar doldurmayı başarmıştık.
Ben dağınık olan sofrayı toplarken annem tencereyi ocağa koyup altını yaktı.
"Bu arada aklımdan çıkmış değil," dedi annem. "Sadece zamanını bekledim."
Kaşlarım çatıldı. "Neyin?" diye sordum şaşkınca.
Annem ellerini beline yerleştirdi. "Sen okulda sabah kahvaltını yaptın mı?"
Nefesimi verdim.
Benimle ilgili başka bir şeyi fark etti diye ödüm koptu.
Boşu boşuna bana panik yaptırmıştı.
"Yedim." dedim hemen.
"Ne yedin peki?" diye sordu bu sefer de.
"Tost," diye cevapladım annemi.
Annem tam konuşmayı devam ettirecekken kapı zilinin çalmasıyla cümlesi daha başlamadan bitti.
"Babam geldi!" dedim sevinçle.
Koşar adım mutfaktan çıkıp kapıya doğru ilerledim. Ve yüzümdeki gülümsemeyle babamı bekletmeden kapıyı açtım.
"Hoş geldin, baba!" dedim aynı sevinçle.
O da benim gibi gülümsedi. "Hoş bulduk, prensesim." dedi. Ve çantasını her zamanki gibi beyaz masanın üzerine koydu.
İçeriye girince kapıyı ardından kapattım.
Bu sırada Annem de yanımıza gelmişti.
"Ayy hayatım!" dedi telaşla. "Sen geldin ama ben akşam yemeğini daha hazırlayamadım. Aç mısın? İstersen atıştırmalık bir şeyler yapayım sana."
Babamın kaşları çatıldı. "Sakin ol, hayatım," dedi şefkatle. "Ne olacak? Alt tarafı bir yemek. Boşver sen ayrıyeten bir şey hazırlamak için kendini yorma."
Bakışları annemin ve benim üzerimde gezindi.
"Ben ailemle yemek yemek istiyorum," dedi. "Biz ayrıysak o yemediğin benim için daha ne anlamı var?"
Gülümsemeden edemedim.
Aynı şekilde annemin de sevindiğini görebiliyordum.
"Ay Selim," dedi annem. "Sen çok tatlı bir kocasın."
Güldüm.
Babam ise sırıttı.
"Tatlı mıyım gerçekten?" dedi çapkın bir şekilde.
"Cıks," dedi annem. "Biz lise yıllarını geçeli çok oldu ama. Lütfen yaşın gibi davranır mısın, hayatım? Sanırım hâlâ kendini genç zannediyorsun."
Babamın kaşları çatıldı. "Sen bana yaşlı mı demek istiyorsun?" dedi. "Ben yaşlandıysam sen de yaşlandın, Esin."
Annem omuz silkti. "Valla benim hem bedenim hem de ruhum hâlâ genç. Ben yaşlandığımı kabul etmiyorum."
Kaşlarım çatıldı.
Şu an resmen yaşlı nine ve dedeler gibi kavga ediyorlardı.
"Aşk olsun, Esin," dedi babam. "Alt tarafı kafamda birkaç saç teli beyazladı diye insan kocasına yaşlı der mi hiç?"
Annem babamın alıngan bakışlarına maruz kaldığı için vicdan yapmış olacak ki, "Ay tamam," dedi dayanmayıp. "Özür dilerim tatlı kocam benim. Valla yalan söyledim. Sen hâlâ lisedeki kadar yakışıklı ve gençsin."
Annemin bu cümleleri üzerine babamın keyfi yerine geldi.
Sanırım Selin ve Arın'ın birbirlerine olan tavırlarını anlamadığım gibi onların da bu tavırlarını asla anlamayacaktım.
Aslında biraz şöyle dikkatli bakılırsa sanki anne ve babamın lise yılları Selin ve Arın'ın şu anki yaşadığı ilişkiye benziyordu.
Acaba annemin Selingili hemen çözmüş olmasının nedeni bu olabilir miydi?
"Bu arada yanlış anlamazsan bir şey soracağım, hayatım," dedi babam. "Yemeği hazırlamaya başladın mı yoksa daha ortada bir şey yok mu?"
Annem dudaklarını birbirine bastırdı. "Şimdi şöyle ki Selimciğim," dedi. "Yemeği hazırladım. Fakat daha pişmedi."
Babam başını iki yana salladı. "Bunun için mi bu kadar telaş yaptın yani?" dedi. "Böyle saçma sapan şeyler yüzünden kendini telaşa sokmayı bırak diye kaç kere söyledim sana, Esin. Beni hiç dinlemiyorsun."
Dudaklarım aralandı.
Aklıma gelen ilk kişiyse yine Aral oldu.
O da panik yaptığımda bana böyle konuşuyordu.
"Ben sadece sen aç kaldın diye azıcık telaş ettim o kadar," dedi annem. "Sırf senin için yani."
Babam gülümsedi. "Benim için olsa bile telaş yapma," dedi net bir şekilde. "Senin gibi birine gülümsemekten başka hiçbir şey yakışmıyor.
Annem iç çekti. "Bugün senin romantik tarafın baskın geliyor herhalde."
Kendimi tutamayıp bir kez daha güldüğümde ikisinin de bakışları bana döndü.
"Çok tatlısınız," dedim içtenlikle. "Yemin ederim sadece bu yüzden gülüyorum. Sizinle dalga geçmek gibi bir niyetim yok."
Annem, "Ben en iyisi bir dolmaya bakayım." deyip yanımızdan ayrıldı.
Babam ise, "Yaprak sarması mı?" diye sordu bana hitaben.
Başımı salladım. "Evet!" dedim heyecanla. "Annemle birlikte sardık."
"Yemeyeli uzun zaman olmuştu," dedi babam. "İyi oldu."
"Bence de," diyerek onayladım onu. "Ben de yemeyi özlemişim."
"O zaman sen annenin yanına mutfağa git ben üstümü değiştirip hemen geliyorum, prensesim."
"Tamam, babam," dedim. Ve annemin yanına ilerledim.
Annemin bakışları bana döndü. "Kızım daha pişmesine var ama biz sofrayı erkenden kuralım, olur mu?" dedi.
Başımı salladım. "Olur, annem." dedim şefkatle.
Annem beni baştan aşağıya süzdü.
Aniden gözleri dolmuştu.
Hafifçe kaşlarım çatıldı.
Ne olduğuna dair bir fikrim yoktu.
Annemin aklından geçen şey ne olabilirdi?
"Bir şey mi oldu anne?" diye sordum hafif endişeyle.
Başını iki yana salladı. "Benim küçük kızım büyüdü," dedi bir anda. "Daha dün gibi hatırlıyorum ilk attığın adımları. Zaman çok hızlı geçiyor. Ondan duygulandım biraz."
Hiçbir şey demeden anneme kocaman sarıldım.
"Hep küçük kalsaydın olmaz mıydı?" diye sordu duygusal bir şekilde. "Bu sene üniversite için uzaklara gideceksin. Ve ben seni özleyeceğim. Sensiz bu ev çok boş kalacak kızım."
Eğer annem bu kadar üzülecekse ben üniversite için çok uzağa gitmezdim.
Zaten yaşadığım şehire yakın bir yer seçmek istiyordum. Çünkü ailemsiz duramayacağımı iyi biliyordum.
"Bensiz mi sarılıyorsunuz?" diyen babamın sesini işittim.
Bizi kapının eşiğinden izliyordu.
"Sen de gel, hayatım." dedi annem.
Babam iç çekti. Ve kollarını bize sardı.
İşte biz bu kadardık.
Üç kişilik bir aile.
Annem ve babam, benim içinde yaşadığım küçük ama bir o kadar da güvenli dünyamdı.
Sevgi, saygı, güven...
Ben bütün bunların ne demek olduğunu onların sayesinde biliyordum.
Bunun için onlara ne kadar minnettar olduğumu bilemezlerdi.
Babam...
Ailemizi hep bir arada tutup ne kadar ailecek yapılabilecek aktivite varsa hepsini bizimle yapardı.
Onun için en önemli olan şey bizim bir arada olmamızdı.
Ona göre birlikte olduğumuz takdirde her sorunu çözebilirdik.
Annem ise...
Ailemize şefkat verirdi.
Bizim bir yaramız ya da bizi kötü hissettirecek bir şey olduğunda şefkatiyle bize merhem olurdu.
Anneme göre bu dünyada şefkatten daha değerli bir şey yoktu.
Ve son olarak da ben...
Ailemin bana bu zamana kadar öğrettikleriyle büyümüş birisi olarak onlara her zaman hak veriyordum.
Fakat her şeyden önce insana verilen değerin daha önemli olduğunu düşünüyordum.
Eğer bir insana değer verilmediyse o insan bu güzel duygu ve düşünceleri nasıl hissedebilirdi ki?
Her şeyden önce bir insana kendisinin değerli olduğunu hissettirmek gerekirdi.
Birbirimizden ayrılıp sofrayı birlikte kurduğumuz zamanın üzerinden yaklaşık kırk dakika sonra sonunda yemeğimiz hazır olmuştu.
Şimdiyse masada oturmuş yemek yiyorduk.
"Ellerine sağlık, hayatım," dedi babam içtenlikle. "Her zamanki gibi mükemmel olmuş."
Annem gülümsedi.
O sırada da babamın bakışları bana döndü. "Sana da aferin, prensesim," dedi aynı içtenlikle. "Annene yardım edip ellerinle yemeğe lezzet katmışsın."
Çatalımdaki dolamayı ağzıma attım.
Bence en büyük emek annemindi. Ve gerçekten yemek güzel olmuştu.
"Sen yeter ki sev, hayatım," dedi annem. "Ben her zaman sana sevdiğin yemekleri yaparım."
Babam dolmasını yoğurda batırdı. Ve sonra ise ağzına attı.
Ben genelde herkes gibi dolmayı yoğurda batırmak yerine sadece yiyip dolmanın tadını almayı daha çok seviyordum.
Annem bugün anlattıklarının bir kısmını babama da anlattı.
Biraz yeni komşularımızdan bahsetmişti.
Bunun üzerine babam, "Eğer bir yardıma ihtiyacı olursa yardım ederiz," dedi. "Ev taşımak kolay değil."
Annem başını salladı. "Bugün zaten yardım ettim elimden geldiğince," dedi. "Vakit bulursam yarın yine gideceğim."
İç çektim.
Ne kadar da düşünceli bir ailem vardı.
Gerçi ben de onlara çekmiş olacağım ki başkalarına yardım etmeyi seviyordum.
Çoğu akşam olduğu gibi bu akşam da çok güzel bir akşam yemeği geçirmiştik.
Hepimiz yemeğimizi yedikten sonra babam televizyon izlemek için oturma odasına gitmiş, annem ise bulaşıkları makineye koymak için mutfakta kalmıştı.
Ben ise Selin'e yazmak için kendi odama girmiştim.
Bakalım benimle ne konuşacaktı?
Aslında biraz da olsa konuşacağı şeyi biliyordum.
Bugün olanlardan çok farklı bir şey konuşacağımızı düşünmüyordum.
Yatağa geçtim. Ve telefonumu elime alarak onunla olan mesajlarıma girdim.
Bir şey yazmadan bir süre öylece telefonumun ekranını izledim.
Umarım konuşacağımız şey ikimizin de tadını kaçırmazdı.
•••
İlahi Bakış Açısı
Aral evin kapısının önüne geldiğinde duraksadı.
Abisinin içeride olduğunu bildiği için eve girmekten çekiniyordu.
Müdür onu arayıp olanları anlatmamış olsa bile abisi yüzündeki yaraları gördüğünde ona sorular soracaktı.
Ve Aral'ın ona yalan söyleme gibi bir şansı da yoktu.
Derin bir nefes alıp verdi.
Ne kadar çabalasa da eninde sonunda abisiyle yüzleşecekti.
Kapının önünde daha fazla dikilmek yerine ziline bastı.
Dik durmaya çalışıyordu.
Canının yandığını abisine belli edemezdi.
Çok geçmeden kapı sert bir şekilde açıldı.
Aral'ın karşısındaki adam bir süre hiçbir şey söylemeden onun yüzünü izledi.
Aral da abisi gibi konuşmamayı seçerek içeriye girdi. Ve hızla odasına geçti.
Kapıyı ardından kapattığında kendisini yatağa bıraktı.
O an hafif bir acı bedenini sardığında yüzü istemsizce buruştu.
Abisinin yanına gelmeyeceğini düşünse de kapı bir anda hızlıca açıldığında yattığı yerden doğruldu.
"Ne oldu lan yüzüne?" diye sordu abisi sert bir şekilde. Aral fark etmese de sesinde endişe vardı.
Aral cevap vermedi.
"Okuldan erken döndün?" dedi şüpheyle. Kaşları çatıldı. "Çantan da yok. Oğlum, bana bak, sen okuldan mı kaçtın?!"
Aral ne abisine bakmayı tercih etti ne de cevap verdi.
Abisi ona doğru birkaç adım attı. Elleri yumruk hâlini aldı.
Aral'ın ona cevap vermemesi ve kafasında oluşan ihtimaller onu öfkelendiriyordu.
"Aral sana bir şey sordum!" diye bağırdı hiddetle.
Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki Aral irkilmeden edemedi.
Bunu gören abisi kendisini sakinleştirmek için derin bir nefes alıp verdi.
Ona bağırmanın çözüm olmadığının farkındaydı.
Biraz daha Aral'a yaklaşıp Aral'ın yere eğik olan yüzünü görebilmek için eğildi.
"Ağladın mı lan sen?" dedi onun kızarık gözlerini fark edince.
Aral hâlâ cevap vermiyordu.
Abisinin her zamanki gibi ona bağırıp sonra da onu yalnız bırakmasını istiyordu.
Cevap verirse daha çok tepki göstermesinden korkuyordu.
"Aral," dedi karşısındaki adam daha yumuşak bir şekilde. "Ne oldu oğlum sana? Kim yaptı bunu? Başına durduk yere bela almadın, değil mi?"
Aral'ın bakışları eve geldiğinden beri ilk defa abisinin yüzüne değdi.
Başını hızlıca iki yana salladı. "Hayır," dedi. "Merak etme kendi başımı belaya soksam bile bunu sana bulaştırmam. Kendi başımın çaresine bakarım."
Kendisini bu hayatta en çok abisine borçlu hissediyordu, Aral.
Küçük yaşta abisi ona bakmış, büyütmüş; sırf babası ona zarar vermesin diye on sekiz yaşına girer girmez yeni bir eve taşınmıştı.
Abisinin mavi irisleri büyüdü.
Aslında bu soruyu kendisinden çok Aral için sormuştu.
"Oldu," dedi abisi. "Sen başını belaya sok, sonra ben de seni öylece o belayla baş başa bırakayım da ecelini kendi ellerimle hazırlayayım, değil mi, Aral Beyefendi?"
Aral gözlerini kaçırdı.
Abisi gerçekten de ona bir şey olmasını istemediği için mi böyle konuşuyordu?
İçten içe merak etmeden edememişti.
"Ben senin umurunda değilsem ecelimde umurunda olmamalı." dedi duygusuz bir şekilde.
Abisi duraksadı.
Aral'a küçükken söylediği o sözler teker teker beyninde yankılandı.
'Senden bütün kalbimle nefret ediyorum, Aral! İnan bana anneme verdiğim o söz olmasaydı babamın elinde ecelinin geleceği günü beklerdim. Belki o zaman bir nebze olsun sana karşı içimdeki nefret dinerdi!'
Gençlikte yaptığı hatalar yüzünden pişmandı.
Suçunu da kabul ediyordu. Fakat onun en büyük hatası pişmanlığını bir kere olsun Aral'a hissettirmemiş olmasıydı.
"Sana verdiğim emekler boşa gideceğine, yaşaman daha mantıklı," dedi abisi sertçe. "Sırf senin yüzünden harcadığım o gençliğime yazık edemem."
Aral'ın yüzü asıldı.
Düşünüldüğü için değildi abisinin bu sözleri.
Kalbinde bir sızı hissetti.
"Bunları benim yüzüme vurmaktan ne zaman vazgeçeceksin?" diye sordu Aral öfkeyle. "Sırf sözün için bana bakıyorsun, bunu zaten ben kendimi bildim bileli bana açıkça belli ediyorsun. Ama..."
Sustu.
Durum bu kadar açıkken bunun aması olabilir miydi?
Abisine ne söylerse söylesin hiçbir şekilde davranışları değişmeyecekti.
Bu yüzden yine susmayı tercih etti.
Susmak onun için her zaman en iyi çözüm olacaktı.
Abisinin ağzını dahi açmasına izin vermeden yataktan kalkıp odadan ayrıldı.
Tam dış kapıyı açıp evden çıkacaktı ki abisi kolundan tutup onu engelledi.
"Oturma odasına geç," dedi otoriter bir şekilde. "Daha seninle konuşacaklarım bitmedi."
Aral başını iki yana salladı. "Çekil," dedi. "Benim seninle konuşacak bir şeyim yok."
Abisi göz devirip onu kolundan tuttu. Ve oturma odasına götürdü.
"Abi sözü dinle," dedi sert olmayan bir şekilde. "Konuşacağız diyorsam vardır bir bildiğim."
Aral istemeye istemeye koltuğa oturduğunda, "Kendisine abi diyen o kişi de kardeşine düzgün bir abi olsaydı o zaman. Belki sözünü dinlerdim." dedi.
Abisi Aral'ın karşısındaki koltuğa oturdu. "Senin için çabaladım lan ben," dedi. "O gün seni o evden götürmeseydim babam sana ne yapardı biliyor musun ki konuşuyorsun? Sen ilk önce çabalarımı görmezden gelmemeyi öğren."
Aral dudaklarını birbirine bastırdı.
Abisinin çabaladığının farkındaydı. Fakat o sadece yaşaması için çabalamıştı.
Aral'ın sevgisiz büyümesi biraz da abisinin suçuydu.
"Benim yaşamam için verdiğin çabayı keşke bana sevgi vermek için de kullansaydın, abi." dedi Aral hayal kırıklığıyla.
Abisi o an içinde bir sızı hissetti.
Gözlerini kapattı.
Sessiz kalmayı tercih etti. Çünkü söyleyecek bir şeyinin olmadığını biliyordu.
Ne söylerse söylesin Aral haklı çıkacaktı.
Gözlerini yavaşça açıp Aral'a dikti.
"Beni suçlamayı bırak da baştan sona ne olduğunu anlat," dedi konuyu geçiştirmek için. "Ben de durumun ciddiyetinin ne kadar büyük olduğuna bakayım."
Aral yutkundu.
Evde birazdan kavga çıkacaktı. Ve şu an hiçbir şekilde bunu kaldıracak durumda değildi.
Bakışlarını abisine dikti. "Müdürün oğluyla kavga ettim," dedi çabucak. "Durumun ciddiyetine gelecek olursak hallettim sayılır. O kadar da kötü değil."
Karşısında oturan adamın gözleri şaşkınlıkla büyüdü. "Ne yaptım dedin sen?!" diye çıkıştı sertçe.
Aral gözleri kaçırdı.
Güçlü durmak için elinden geleni yapıyordu.
"Lan sen benim başıma bela mısın?" diye devam etti. "Seni o okula yazdırmak için müdüre bir sürü bir şey anlattım ben. Bütün cümlelerimi yalancı çıkarttığının farkında mısın? Onu geçtim sana ne olacak şimdi?"
Eliyle yüzünü sıvazladı.
Kardeşi o okuldan atılırsa başka ne yapabileceğini hiç bilmiyordu.
Kötü ihtimaller onu oldukça endişelendirmişti.
Aral abisini yatıştırmak için, "Okuldan atılmadım," dedi hemen. "Sadece uyarı verdi. Yemin ederim... başka hiçbir şey olmadı."
Abisi derin bir nefes alıp verdi. "Neden kavga ettiniz siz?" diye sordu. "Hem ağlamanın sebebini de söylemedin daha. Sen kavga ettin ya da uyarı yedin diye ağlayacak adam değilsin."
Baştan aşağıya kardeşini süzdü. "Okulda başka bir şey mi oldu, Aral?" dedi şüpheyle.
Aral'ın gözbebekleri titredi.
Nasıl anlatabilirdi ki?
Zaten canı yanıyorken, yeterince vicdan azabı çekiyorken nasıl anlatılırdı?
"Bana ters ters konuştu," dedi Aral. Neden ağladığını anlatmamak için abisinin dikkatini dağıtmak istiyordu. "Ben de sinirlendim. Birkaç şey geçti aramızda. Sonra da zaten ilk o vurdu bana. Ben de devamını getirdim işte."
Abisi ayağa kalktı. Ve öfkeyle soludu. "Aferin, Aral. İyi yaptın," dedi sitemle. Yan bir bakış attı. "Bir de karşıma geçmiş yaptığı şey çok normal bir şeymiş gibi anlatıyor."
Aral omuz silkti. "Anlat dedin, anlattık işte," dedi düz bir sesle.
Abisi ofladı. "Allah'ım sen bana sabır ver!" diye yakındı. Bakışları bir kez daha Aral'ın yüzündeki yaralarda gezindi.
"Senin bu kaşını kim sardı?" diye sordu.
Aral'ın kaşları havalandı.
Duru...
İç çekti.
Acaba kavgadan sonra kendisini nasıl hissediyor diye düşündü Aral.
Onun iyi olmasını istiyordu.
Yarın onu okulda gördüğünde ilk işi gözlerinin içine bakmak olacaktı.
Bu şekilde ne düşündüğünü biraz da olsa Duru'nun bakışlarından anlayabiliyordu.
O olmasa bile hareketlerinden belli olurdu.
Duru'nun ismini vermek yerine, "Revirdeki hemşire sardı." dedi sakince.
Yalan söylediğini gizlemeye çalıştı.
Abisi ise gözlerini kısarak kardeşini izledi.
Aral'ın kendi isteğiyle revire gitmeyeceğini biliyordu. Bu yüzden şüphe etmeden edememişti.
"Hadi tamam, ona inandım diyelim," dedi şüpheyle. "Ama senin bu yaralar için revire gitmeyeceğini biliyorum. Gitmiş olsan bile kendi istediğinle gitmezsin. Kim götürdü seni o revire? Onu da söyle."
Abisi fark etmese de Aral'ın yüzünde hafifçe bir tebessüm oluştu.
İnatçı kaza mıknatısı.
Aral bu hayatta ilk defa birisine yenik düşmüştü.
O kişi ise Duru'dan başkası değildi.
"Öğretmen," diye geçiştirdi yine yalana başvurarak. "Çok ısrar edince gitmek zorunda kaldım."
Abisi duraksadı.
Nedense Aral'a inanası gelmemişti.
Bakışlarını uzun süre ona değdirmemeye çalışması yalan söylediğini işaret ediyordu.
Yine de Aral'a çok ısrar etmeden, "Tamam," dedi. "Anladım."
Biraz da daha fazla bu konuyu konuşmak istemediği için böyle davranıyordu.
Aral da abisi gibi ayağa kalktı.
"Dinleneceğim ben," dedi. "Odama geçiyorum."
Tam gitmek için adım atacağı sırada abisi, "Aral," dedi. Aral'ın bakışları anında abisine döndü. "Dikkat et lan kendine. Çalışan adamım ben. Seninle uğraşamam bir de."
Olay Aral'la uğraşmak zorunda kalması değildi.
Kardeşinin zarar görmesini istemiyordu.
Sadece yine her zaman yaptığı gibi bunu Aral'a belli etmiyordu.
Aral sadece başını salladı.
Abisinin asıl ima etmek istediği şeyi anlamamıştı.
O hızlı adımlarla odasına girip kapıyı ardından kapattığında abisi nefesini tutup koltuğa oturdu.
O, en azından on yaşına kadar da olsa anne-baba sevgisini görmüştü.
Peki ya kardeşi?
Aral'ın iyiye dair gördüğü ne vardı?
Küçük bir çocuk ya da büyük bir insan olsun hiç kimsenin bu hayatta en çok bildiği ve hissettiği duygu nefret olmamalıydı.
Ama Aral çocukluğundan beri o duygudan başka bir şey bilmiyordu.
Gençken babasına inanıp kardeşine yaptığı suçlamalar bir kez daha burnunu sızlattı.
Hâlâ da Aral'a karşı aynı sertlikte davranıyordu. Fakat en azından gençliğindeki gibi değildi.
O zaman durması gereken yeri bilmiyorken şu an kendisini biraz dizginlemeyi öğrenmişti.
Aral'ın odasının kapısına baktı.
Neden ağladığını sorduğunda kaçmıştı.
Nedenini daha yeni yeni anlıyordu.
Mesele annesiydi.
Aral, annesinden başka kimseye kolay kolay ağlamazdı.
Çocukluğundan beri bu hep böyle devam etmişti.
Kardeşi her şeye dayanır, en ağır hakaretleri bile umursamazdan gelebilirdi.
Annesiyle ilgili şeyler hariç.
Ofladı.
O da yorulmuştu.
Bitmişti.
Tükenmişti.
Ama annesi ve ona olan sözü için ayakta durmalıydı.
Biraz da kendisi için yapmalıydı bunu.
Eskiden birlikte olduğu ailesi ve güzel anıları zihninde belirdi.
Gözleri sulandı. Fakat ağlamadı.
Ağlarsa duramayacağını iyi biliyordu.
Derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı ve geçmişi zihninden uzaklaştırmaya çalıştı.
Düşünmemeliydi.
Yavaşça ayağa kalktı.
Gözlerini, yaşlar akmasın diye sildi. Ve dış kapıya doğru ilerledi.
Şu an yapabileceği en iyi şey bahçede hava almaktı.
Evden çıkmadan önce son bir kez daha Aral'ın odasının kapısına bakarak iç çekti.
Kendisinin toparladığı gibi kardeşinin de toparlayacağını biliyordu.
Çünkü Aral Soyer, bütünüyle annesine benziyordu.
Her acıya rağmen annesi gibi güçlü kalmayı başarmıştı.
Babasının da abisi gibi anlaması gereken bir şey vardı.
O da Aral Soyer'in, annesinden geriye kalan en canlı hatıra olduğuydu.
Bölüm etkileşimi
