5. bölüm / 9
İki Kişilik Proje (Yarı Texting)5. Bölüm: Yakınlaşma
Bölümler 9Şu an: 5. Bölüm: Yakınlaşma
- 1 1. Bölüm: Yeni Çocuk2.527 kelime
- 2 2. Bölüm: ✨Bizim Grup İşte✨1.875 kelime
- 3 3. Bölüm: İkinci Kez3.183 kelime
- 4 4. Bölüm: Kıvılcım3.728 kelime
- 5 5. Bölüm: Yakınlaşma4.104 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm: Geçmişten Kalma Yara4.022 kelime
- 7 7. Bölüm: Küs Kalmayalım Diye3.977 kelime
- 8 8. Bölüm: İki Farklı Dünya4.332 kelime
- 9 9. Bölüm: Geçmişten Bir Anı4.605 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi sımsıkı kapatıp başımı iki yana salladım.
Sanki ikisinin arasında harlanan o ateşin ortasında kalmıştım ve cayır cayır yanıyordum.
Midem kasıldı.
Ellerim istemsizce titriyordu.
Ben böyle olsun istememiştim.
Asla böyle olmaması gerekiyordu.
Kavga etmelerini istemiyordum.
Bu olanlar bir an önce sonlanmalıydı.
Gözlerimi aniden kapattığım gibi aynı hızla da geri açtım. Bakışlarım ilk olarak Aral'a döndü. Aldığı darbeyle sağ tarafa savrulmuştu.
Çok geçmeden kendisini toparlayıp dengesini sağlasa da Aras, bir kez daha acımadan yanağına bir yumruk daha geçirdi.
Refleksle öne doğru atıldım.
Sanki bana vuruyorlarmış gibi canım yandı.
Benim yüzümden...
Şu an kim bilir benim yüzümden canı ne kadar çok yanıyordu.
Aral, bu sefer aldığı ikinci sert darbeyle yere düştü.
Yüzünü daha dikkatli bir şekilde incelediğimde dudağının patladığını fark ettim.
Benim gibi bunu gören sınıftaki birkaç kişi kavgayı ayırmak için hareketlendiğinde, "Sakın bir adım daha atmayın!" diye bağırdı Aras hırsla. "Sizin sonunuzun da bunun gibi olmasını istemiyorsanız oturun oturduğunuz yerde."
Aras'ın buz gibi sesi sınıftaki herkesi durdurmaya yetmişti. Çünkü herkes ondan ve yapacaklarından korkuyordu.
Kimse başına bela almak istemezdi. Bunu anlıyorum. Fakat Aral'a zarar vermesine de göz yummamaları gerekiyordu.
Aras yere eğilip Aral'ın yakasından tuttu.
"Bir daha sakın boyundan büyük laflar söyleme. Anladın mı beni?" dedi. Sesindeki öfke fazlasıyla belli oluyordu. "Kulağını aç ve beni iyi dinle... bundan sonra Duru kahramanlık taslayacağın son kişi bile olmayacak. Ona karşı haddini ve durman gereken yeri bileceksin."
Aral'ın yakasını daha sıkı kavradı. "Anladın mı lan beni?!" diye bağırdı Aral tepki vermeyince.
Sesinin yüksekliğinden dolayı Selin de dahil sınıftaki birkaç kişi irkildi.
Aras tam bir psikopattı.
Yemin ederim şu an ondan iğreniyordum.
Ben aramızda hiçbir şeyin olmayacağını söylesem de o hâlâ diretmeye devam ediyordu.
Bu zamana kadar ona hiç umut vermemiştim.
Asla... bir gün bile gülümsememiştim ona. Şimdi neden böyle davranıyordu?
Bu senenin diğer senelerden ne farkı vardı ki?
Aral'ın yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.
"Anlamadım," dedi anında. "Kusura bakma ama anlatma şeklin hiç açıklayıcı gelmedi. Bu yüzden bir de ben sana her şeyi baştan anlatayım diyorum. Ne dersin?"
Aras sert bir şekilde Aral'ın yakasını bırakıp onu geri itti.
"Yediğin dayak yetmediyse söyle biraz daha hırpalayalım seni." dedi Aras'ın arkadaşlarından biri.
"Hâlâ Aras'ın karşısında korkusuzca konuşabiliyorsa bence daha dersini tam almamış demektir." dedi bir diğeri de ona katılarak.
"Valla bana hava hoş," dedi Aras da keyifli bir şekilde. "Döv derseniz hemen gerekeni yaparım. Beni bilirsiniz. Herkese hak ettiğini gerektiği kadarıyla veririm."
"Ben de," dedi Aral soluklanarak.
Aras'ın bakışları arkada duran arkadaşlarına döndü. Ve alayla güldü.
Onunla birlikte arkadaşları da gülerek alay ettiler.
"Sana bir konuda herkesin önünde şu an ant içerim ki," dedi Aras bakışları tekrar Aral'a dönmüştü. "Seni gerçekten hırpalamadan buradan çıkmayacağım."
"Gerçekten yapar mı?" diye sordu Selin kısık bir sesle. Sesindeki korku bariz bir şekilde belli oluyordu.
"Yapar," dedi Arın. "O herifte acıma diye bir şey yok."
Çenem titredi.
Ellerimle oynamaya başladım.
Korkuyu bütün iliklerime kadar hissediyordum.
"O zaman ben de ant içiyorum," dedi Aral.
"Ne antı?"
"Burnunu kırıp bu sözlerini sana yedireceğim antı."
Aras daha ne olduğunu anlayamadan Aral onun yakasından tutup burnuna sertçe kafa attı.
Gözlerim şokun etkisiyle kocaman açıldı. Çığlık atmamak için elimi korkuyla ağzıma kapattım.
O an sınıfta birkaç bağrışma oldu.
Aral ayağa kalkar kalkmaz Aras'ın üstüne baskı uygulayarak kalkmasını engelledi.
Artık yerde duran kişi ise Aral değil Aras'tı.
Bora ve Arın hızla ayağa kalktı.
Bakışlarım bir anlığına onlara kaydığında Aras'ın arkadaşlarının önünü kestiklerini fark ettim.
Sanırım onların Aras'a yardım etmelerini önlüyorlardı.
"Azıcık durun bir ya!" dedi Arın alayla. "Biraz da biz eğlenelim hep siz hep siz olmaz ama, değil mi?"
Bora güldü. "Kusura bakmayın beyler," dedi. "Siz henüz bu kavgaya karışacak yaşta değilsiniz. Maazallah başınıza bir şey falan gelir. Bir de sizinle uğraşamayız."
Arın'ın bakışları Kerem'e döndü. "Lan Kerem," dedi. "Gel de bir yardım et ya."
Kerem tereddüt eder gibi gözlerini kıstı.
Arın ise kaşlarını çatarak, "Bana sakın ben de Aras'tan korkuyorum deme," dedi şok geçiriyormuş gibi. "Yemin ederim bayılırım şuraya."
Kerem güldü. "Yok lan," dedi sıradan kalkarken. "Bir halt edemez bu. Görmüyor musun daha kendisini kurtaramıyor. Bana ne yapabilir?"
Sınıftan bazı kişilerin kıkırdadığını işittim.
Kerem, Arın ve Bora'nın önüne geçti. "Geri bas!" dedi sert bir şekilde.
Fakat bu onların pek umurumda olmadı.
"Sana çeneni dağıtmamı istemiyorsan geri bas dedim!" dedi Kerem bir kez daha aynı sert ses tonuyla.
Az önce Aral'la dalga geçen çocuk yavaşça kendini geriye çektiğinde diğerleri de aynı şekilde geri çekilmek zorunda kaldı.
Arın elini Kerem'in omzuna atarak, "Maşallah sende de ne ses varmış be, Kerem." dedi gülerek.
Kerem sadece yarım ağız gülmekle yetindi.
Herkes şu an yaşanan olaya çok normalmış gibi bakıyordu. Fakat ben oldukça gergindim.
Aral bu olayda daha fazla zarar görecek diye korkuyordum.
Durduğum konumdan artık Aras ve Aral'ı göremediğim için parmak uçlarımın üzerinde havalandım.
Bora ve Arın onların önünde durduğu için hiçbir şey göremiyordum.
Ofladım.
Onlara bu konumda bakmak daha zordu!
Onları görebilmemin en iyi yolu yanlarına gitmekti.
Hızlı adımlarla Arıngilin yanına ilerlemeye başladığımda Selin'in, "Duru nereye?" diyen sesini duydum. Fakat aldırış etmedim.
Bora'nın bakışları bana döndüğünde adımlarım tam onun karşısında duraksamıştı.
Bakışlarını yüzümde gezdirken kaşları çatıldı.
Endişemi fark etmiş olmalıydı.
Aras ve Aral'ı görebilmek için hiçbir şey söylemeden onu biraz kenara ittim.
Artık ikisi de görüş alanımdaydı.
Aral sert bir şekilde Aras'ın yakasını kavrayıp onu kendine doğru çekti.
Öfkesi dışarıya bariz bir şekilde yansıyordu.
"Şimdi de sen kulağını aç ve beni iyi dinle, lan!" diye bağırdı. "Bundan sonra ne bana ne de Duru'ya laf söylemeyeceksin. Ben istediğimi yapacağım ve sen de hiçbir şekilde buna karışmayacaksın."
Aral Aras'ın yüzüne çok sert olmayan fakat yine de canını yakacak bir şekilde yumruk attı.
Bu sabah Aras Aral'a aralarında ne fark olduğunu sormuştu.
Şimdi bu farkı daha iyi anlıyor gibiydim.
Aras'ın öfke anında gözü hiçbir şeyi görmüyordu.
Ama Aral... ne kadar öfkeli olsa bile karşısındaki insana karşı bunu kontrol edebiliyordu.
"Eğer ki 'yok ben seni dinlemem. Burnumun dikine gitmeye devam ederim' dersen yine karşında beni bulursun. İkinci defa karşına çıktığımda ise şimdi davrandığım gibi sana bu kadar yumuşak davranmam!"
Aras'ı sertçe sarstı.
Bunca olayın arasında bakışları birkaç saniye içinde beni buldu.
Dikkatini tamamen bana vermiş gibiydi.
Gözlerimin içine baktı.
Hızlı hızlı nefes alıp veriyordum.
Öfke dolu bakışları yavaşça yumuşadı.
Artık bana, beni sakinleştirmek istermiş gibi bakıyordu.
Hafifçe gülümsedi.
Bugün yaşadığım her şeyi bana unutturabilecek bir gülümsemeydi bu.
Bir anlığına gerçeklik algımı yetirir gibi oldum.
Aral Soyer çok güzel gülümsüyordu.
Aral Soyer sadece bana gülümsüyordu.
Ben de ona gülümsedim.
Onun koyu gözlerine baktıkça nefesim kendi kendine düzene girdi.
Artık içimdeki endişe beni rahatsız etmiyordu.
Bakışlarını benden ayırıp tekrar Aras'a çevirdi. Fakat ona bana baktığı gibi sakin bakmıyordu.
Bakışlarını eskisi gibi öfke kapladı.
"Son bir şey daha," dedi düz bir sesle. "Duru'ya yaptığın her kötülük, ona verdiğin her sıkıntı bundan sonra bu sınıfta en çok beni ilgilendiriyor. Eğer senin yüzünden ona zarar gelirse seni affetmeyeceğimi bil."
Kaşlarım havalandı.
Ona o kadar zarar vermeme rağmen hâlâ beni mi koruyordu?
Aras öfkeyle soludu. "Bir konuda çok yanılıyorsun," dedi. "Duru'ya en çok zarar veren kişi hep sen olacaksın. Onu günün sonunda üzecek olan kişi ben değilim. Sensin!"
Duraksadım.
Ne demek istiyordu?
Aral şu birkaç günde bana hiç zarar vermemişti.
Hayır. O böyle bir şey yapmazdı.
Aras sadece hırsından böyle konuşuyordu.
"Saçmalamayı bırak," dedi Aral. "Kendi kafanda uydurduğun saçma şeyleri gelip bana bahane etme."
Aras alayla güldü. "Bahane?" dedi. "Senin de bildiğin bir gerçeği yüzüne söylemem ne zamandır bahane oluyor, yeni çocuk?"
Aral'ın kaşları havalandı.
Acaba gerçekten böyle bir şeyi hiç aklından geçirmiş miydi?
Gerçi biz tanışalı çok bir zaman olmamıştı. Benim hakkımda pek bir şey düşündüğünü de zannetmiyordum.
Aral, Aras'ı geçiştirmek istermiş gibi, "Ben söyleyeceğimi söyledim," dedi. "Lafı daha fazla uzatmaya gerek yok. Bugün bir şeyleri anladıysan ne mutlu. Anlamadıysan da o kalın kafana sokmasını iyi bilirim."
Yavaşça Aras'ın üzerinden kalktı.
Bakışları tekrar bana kaydığında Aras olduğu yerde dikleşti. Ve bakışlarını Aral'ın baktığı yöne yani bana çevirdi.
Bakışlarım Aral'dan ona doğru kaydı.
Kaşları havalanmıştı. Sanırım beni arkasında görmeyi beklemiyordu.
Bir süre beni öylece izledikten sonra ayağa kalktı.
"Duru," dedi hemen. Bana doğru birkaç adım attı. "Seninle biraz yalnız konuşmamız lazım."
Kaşlarımı çattım.
Bu olanlardan sonra onunla konuşacak hiçbir şeyimin olmaması gerekiyordu.
"Hayır," dedim. "Seninle konuşmak istemiyorum."
Ağzından aldığı nefesi burnundan soludu. "Konuşacağız." dedi otoriter bir şekilde.
Birkaç adım daha atıp tam karşımda durdu.
"Sana. Seninle. Konuşmak. İstemiyorum. Dedim." diye direttim.
Yaptığı şey çok normalmış gibi bir de kalkıp benimle konuşmak istiyordu.
Sabır dileniyormuş gibi nefes alıp verdi.
Hiç beklemediğim bir şekilde sağ eliyle sol bileğimi kavradı.
Şokun etkisiyle gözlerim kocaman açılmıştı.
"Senin istememen konuşmayacağımız anlamına gelmiyor." dedi sert bir şekilde.
Hafif bir şekilde bileğimi kendime doğru çekmeye çalıştım. Fakat izin vermedi.
"Bırak," diye fısıldadım. "Ne yapmaya çalışıyorsun. Zorla mı konuşacağız, Aras?"
Yüzünde eğleniyormuş gibi bir ifade vardı.
Bir kez daha kolumu kendime çekmeye çalıştığımda Aras'ın omzu sertçe geriye savruldu.
Bileğimin üzerindeki baskı bir anda hafifledi.
Aral, yanımıza gelmişti.
Aramıza girip beni arkasına alırken öfke dolu bakışlarını bir an olsun Aras'tan ayırmıyordu.
"Duymadın mı?" diye sordu sert bir şekilde. "Seninle konuşmak istemeğini gayet açık bir şekilde ifade etti."
Aslında kimse aramızdaki konuşmayı duymasın diye sakince konuşmayı tercih etmiştim. Fakat o bu şekilde bile söylediğim şeyleri duymuştu.
"Duru senin ona dokunmanı istemediğini hâlde neden hâlâ sınırları zorluyorsun?!"
Hırsla Aras'a doğru bir adım attığında ben ondan önce davranarak, "Sakın!" dedim önüne geçerek. "Yapma Aral... sakın yapma."
Yapma ki daha fazla canın yanmasın.
Bakışları ilk önce göğsüne değen ellerime sonraysa gözlerime değdi.
Şu an sinirini nasıl yatıştırabilirdim hiçbir fikrim yoktu.
Bakışları yavaşça yüzümde dolaşmaya başladığında bir saniyeliğine olsa da dudaklarıma kaydı.
Yutkunduğunu fark ettim.
Bakışlarını yine her zaman yaptığı gibi kaçırdı.
Bunu umursamadan hırsla attığı bir adımı göğsüne hafifçe baskı uygulayarak kapattım.
Onu Aras'tan uzaklaştırmazsam daha kötü şeyler olacaktı.
Bunu yaparken de bana hiçbir şekilde itiraz etmemişti.
Önünden çekilip yanında durdum.
Bakışlarımı tekrar Aras'a çevirdim.
Ona nasıl baktıysam bakışlarım hiç hoşuna gitmemiş gibi bir hâli vardı.
Aras çenesini sıktı. Bakışları benden ayrıldıktan sonra Aral'a kaydı.
Ona bakarken sinirden sıktığı çenesi titriyordu.
"Her şeyi geçtim," dedi Aras. "Ama bu seni ilgilendirmez. Çünkü sen Duru'nun hiçbir şeyi değilsin! Ona karışmaya hakkın yok. Bu sadece ikimizin arasındaki bir mesele."
Aral'ın elleri yumruk hâlini aldı. Yumruğunu sıktıkça aynı şekilde vücudu da kasılıyordu.
Bir şey yapmalıydım yoksa Aras daha fazla saçmalayacaktı.
"Sen de benim hiçbir şeyim değilsin!" dedim dürüstçe. "Aral değilse sen hiç değilsin, Aras. Anladın mı beni?"
Aras'ın bakışlarında hayal kırıklığını bariz bir şekilde gördüm. Fakat bu umurumda olmadı.
Dudakları aralandı. Tam dediğim şeye itiraz etmek için ağzını açmıştı ki Aral başlayamadığı sözü keserek, "Yeter," dedi daha sakin bir şekilde. "Gerçekler bu kadar belliyken bence daha fazla üsteleme ve kapa o çeneni."
"Benden önce sen çeneni kapatsan nasıl olur?" dedi Aras.
Bize doğru adımladığında Aral kolunu beni korumak için uzatsa da ben ani bir refleksle aralarına girdim.
"Yapmayın," dedim sakin olmaya çalışarak. "Şu kavgaya bir son verin artık."
Sanırım Aral'ı bu sınıftan çıkarmadığım sürece bu kavga bitmeyecekti.
Bütün bedenimle ona döndüm.
"Gidelim," dedim acıyla. "Aral... lütfen. Daha fazlasına gerek yok. Gidelim buradan. Ben artık kavga istemiyorum."
Gözlerim doldu. İstemsizce olan bir şeydi bu. Engel olamıyordum.
Yaşlı gözlerime bakıp başını iki yana salladı.
"Tamam," dedi hemen. "Sen önden git. Ben hemen arkandayım."
Başımı sallayarak onu onayladım.
Büyük ihtimalle bütün sınıf bize bakıyordu. Fakat... ben hiçbirine bakmadım.
Görmek istemiyordum.
Kapıya doğru ilerlemeye başladığımda dediği gibi yaparak arkamdan geldi.
"Nereye?" dedi Aras bana hitaben.
Hâlâ bana bu soruyu sorabiliyor olmasını ona olan öfkemi biraz daha arttırdı.
Bakışlarımı arkamda duran Aral'a çevirdim.
Sinirini boşaltmak istermiş gibi derin bir nefes alıp verdi.
Daha fazla beklemeden sınıfın dışına çıktığımda aynı şekilde o da çıkmıştı.
Kapının kulpunu sıkı bir şekilde kavradı. Ve kapıyı sertçe bütün sınıfın üzerine örttü.
Bunu sadece Aras'a hitaben yaptığını biliyordum.
Bakışlarım yüzünde ve ellerindeki yaralara kaydı.
Revire gitmeliydik.
Okul bitene kadar yaraları böyle kalamazdı.
"Revire gidelim." dedim çekine çekine.
"Gerek yok," dedi anında. "İstemiyorum."
Ofladım.
Bu yaraların sonucu benken onu bu şekilde bırakamazdım ki...
"Böyle olmaz ama," diye direttim. "Yaralarını temizlememiz gerekiyor."
Omuz silkti. "Yaraların o kadar da büyütülecek bir tarafı yok," dedi ifadesizce.
Yüzüm asıldı.
Yalan söylüyordu.
Aras'ın attığı yumruk sertti. Biliyordum.
"Neden bu kadar inatçı davranıyorsun ki?" diye sordum. "Aras'ın sana nasıl vurduğunu gördüm. Canın yandığını sen gizlesen bile ben anlıyorum yani."
Gözlerini kırpıştırdı.
Bir şeylere anlam vermeye çalışıyor gibiydi.
"Buradaki en büyük inatçı sensin, kaza mıknatısı," dedi. "İstemediğimi söylediğim hâlde beni zorla revire götürmeye çalışıyorsun."
Kaza mıknatısı...
Yine söylemişti.
"Ben sadece senin iyi olman için böyle bir şey yapıyorum. Tamam mı?" dedim. "Sen bana iki kez yardım ettin... ben de sana bir defa da olsa yardım etmek istiyorum sadece."
Başını iki yana salladı. "Ben bunu senden karşılık bekleyerek yapmadım," dedi dürüstçe. "Her şey kendi hür irademle gerçekleşti."
Bakışlarımı kaçırdım.
Bu... ona zarar verdiğim gerçeğini değiştirmezdi.
"Yine de..." diye soludum sıkıntıyla. "Benim yüzümden zarar gördün."
Omuz silkti. "Aslında..." dedi. "Senin yüzünden değil. O Aras denen kalın kafalı herif yüzünden zarar gördüm sayılır."
Kaşlarımı çattım.
Hayır. Benim yüzümden olduğuna emindim.
"Hâlâ bütün bu olanların benim yüzümden olduğunu düşünüyorum." dedim itiraz ederek.
Tek kaşını havaya kaldırdı.
"Yok öyle bir şey." dedi geçiştirir gibi.
"Cıks," dedim. "Var öyle bir şey."
Ofladı.
Konuştuğumuz konu onu sıkmıştı.
Gerçekler buydu ama. Ben ne yapabilirdim ki?
O sessiz kalınca konuyu değiştirmek için, "Revire gidecektik." dedim.
Ellerini beline yerleştirdi. "Bu teklifini kabul ettiğimi sanmıyorum."
Ben de aynı şekilde ellerimi belime koyup onu taklit ettim. "Bu bir teklif değil emirdi bir kere."
Gülümsedi.
Başını yere eğip bir süre öylece durdu. Sonra tekrardan bakışları bana döndü.
"Emirse gelmiyorum o zaman," dedi anında. "Rica veya teklif olsaydı düşünebilirdim. Fakat... emir almaktan hoşlanmam."
Ellerimi belimden çektim.
Yüzüm asıldı.
Odun!
Ben burada onu düşünürken o kalkıp gurur yapıyordu.
"Yine de gideceğiz." dedim otoriter bir sesle.
Başını iki yana salladı. "Hayır. Hiçbir yere gitmiyoruz."
Sinirlenmeye başlıyordum.
Biraz daha böyle devam ederse bütün sinirimi onun üzerine boşaltacaktım.
"Neden," diye sordum isyan eder gibi. "Hayır, gerçekten anlamıyorum. Neden sana yardım etmeme izin vermiyorsun ki? Sen bana yardım ederken bir şey yokta ben sana yardım ederken neden sorun çıkartıyorsun?"
O da ellerini belinden çekip benim gibi ciddileşti.
"Çünkü şu an yardım edebileceğin bir sorunum yok." dedi.
Burun kıvırdım.
"O zaman az önce senin de bana yardım edebileceğin bir sorunum yoktu. Sen yardım etmesen bile ben kendim hallederdim. Aynı senin gibi."
Son cümlemi bastıra bastıra söylemiştim.
Bazı şeylerin farkına varması gerekiyordu.
Bakışları tamamen değişti.
"Emin misin?!" dedi. Sesinde öfke vardı. "Neden yardımıma ihtiyacın yoksa kolunu tek başına Aras'tan kurtaramadığını da açıklar mısın bana, Duru? Senin o zaman ki durumun ve benim şu an ki durumum bir değil. Sen bunun farkında değilsin herhalde."
Sesini biraz yükseltmişti. Fakat sanırım bunun farkında değildi.
Gözlerimi kaçırdım.
"Beni neden kurtardın ki?" dedim kısık bir sesle. "İlla hallederdim ben bir şekilde."
Duraksadı.
"Çünkü..." dedi sadece. Gerisi gelmedi.
Kaçırdığım gözlerimi yine ona diktim.
Susma Aral... susma.
"Söyle," dedim. "Susman bir çözüm olmayacak."
Gözlerini kapattı.
Belki de söylemek istediği şey için kendinde cesaret arıyordu.
Yavaşça gözlerini araladı. "Çünkü o herifin sana dokunmasını istemiyorum!" dedi sitemle.
Dudaklarım aralandı.
Ne...
Elini ensesine attı. "Sen istemediğin hâlde," dedi bu sefer. "Onun sana dokunmasını istemiyorum. Sana zorla bir şey yaptırmaya çalışması benim hoşuma gitmiyor. Oldu mu, Duru? Söyledim içimdekileri. Ne değişti şimdi?"
Çok şey...
İlerleyen zamanlarda ne olacağını bilemesek bile belki bu sözlerin bizim için çok şeyi değiştirecekti, Aral.
Hafifçe gülümsedim.
O ise elini ensesinden indirip yan gözlerle bana bakıyordu.
"Gerçekleri söylediğine göre artık revire gidebiliriz, değil mi?" dedim.
Bu söylediğim şey onun söyledikleriyle çok zıttı. Farkındaydım.
Yine de bugün Aral'ın yaralarını sarmadan onu bu okuldan çıkarmayacaktım.
"Sen..." dedi şaşkın bir şekilde.
Bana kızıp kızmamak arasında gidip geliyordu.
"Tamam," dedi pes etmiş gibi. "Tamam, kaza mıknatısı. Gidelim bakalım."
Evet!
Onu sonunda gururuna yenik düşürmeyi başarmıştım.
Elimle koridoru gösterdim.
"Şu merdivenlerden aşağıya indikten sonra revir hemen karşımızda olacak. Sen sadece beni takip et yeter ama."
Başını beni onaylarcasına salladı.
Ben önden ilerlerken o da benim arkamdan geliyordu.
Merdivenleri indikten sonra çok sürmeden revirin önüne gelmiştik.
Hiç beklemedim. Ve kapıyı açtım.
İçeride sadece bir tane hemşire vardı.
Bakışları anında bize döndü.
Aral'ın yüzündeki yaraları fark etmiş olacak ki, "Ne oldu sana böyle?" diye sordu endişeyle.
Aral da benim gibi içeriye girdiğinde kapıyı ardımızdan kapattım.
"Sınıfta kavga ettim." dedi Aral hemşirenin bizden bir cevap beklediğini düşündüğünde.
Hemşirenin yüzünü buruştu. "Ah be evladım," dedi sonra da. "Yazık değil mi şu güzel yüzüne?"
Aral başını öne eğdi.
"Gel hadi," dedi hemşire. "Durma öyle. Yaralarına bakılması lazım."
Aral sadece başını salladı. Sonra da revirin köşesinde duran sedyeye oturdu.
Bu sırada ise hemşire ilk yardım çantasını getirip sedyenin üzerine bırakmıştı.
"Ben yapabilir miyim?" dedim hemşire çantayı açmadan önce.
İkisinin de bakışları bana döndü.
"Nasıl yapıldığını biliyor musun?" diye sordu hemşire.
Yanlarına doğru ilerledim. Ve olumlu bir şekilde başımı salladım.
"Evet," dedim. "Babam doktor. O bana küçükken birkaç bir şey öğretmişti."
Hemşire gülümsedi. "Tamam o zaman," dedi. "Sen yap bakalım."
"Teşekkürler." dedim ve hemşire çekildikten sonra ilk yardım çantasını açıp içinden steril gazlı bezi çıkarttım.
Aral'ın bazı bölgelerdeki yaraları hafif de olsa hâlâ kanıyordu.
Bezle canını acıtmayacak bir şekilde kanamayı durdurmaya çalışacaktım.
Gazlı bezi yaranın üzerine bastırmayı düşünüyordum ki Aral eliyle bileğimden tutup beni engelledi.
İstemsizce kaşlarımı çattım.
Bir sorun mu vardı?
Elimi aşağıya indirip çatık kaşlarla, "Bunu o mu yaptı?" diye sordu.
Bakışlarımı elime çevirdim.
Daha önce hiç fark etmediğim etrafı kızarık olan bir kesik vardı.
Çatık olan kaşlarım havalandı. Sanırım sınıfta ellerimle oynadığım sırada ben kendim yapmıştım. Çünkü Aras sadece bileğimi tutmuştu.
"Hayır," dedim hemen. Yanlış anlamasını istemiyordum. "Ben kendim yaptım."
Gözlerine kısarak bana baktı ve, "Yalan söyleme bana." dedi hafif sinirli bir şekilde.
"Yemin ederim," dedim inansın diye. "Kendim yaptım."
Başını omzuna yatırdı.
"Yine ellerinle oynadın o zaman." dedi. Sorudan daha çok tespit gibiydi.
Gözlerimi kaçırarak başımı salladım.
Elimi nazikçe bırakıp yanında duran boş yeri gösterdi. "Otur." dedi sadece.
"Neden?" dedim. "Yaralarını temizleyecektim ama."
"İlk önce seninkini halledelim. Sonra benimkilere bakarız." dedi inatla.
Benimle dalga geçiyor olmalıydı.
Kendi yaralarının ciddiyetinin farkında değildi sanırım.
"Aral saçmalama, lütfen," dedim. "Benimki o kadar da önemli bir yara değil. Bunun farkındasın, değil mi? Şu an senin yaraların önceliğimiz olmalı."
Derin bir nefes alıp verdi. Sonra ise bileğimden nazikçe tutup beni sedyeye doğru oturttu.
"Sus, kaza mıknatısı," dedi sakin bir sesle. "Bu sefer ben sana değil, sen bana yenik düşeceksin."
Gözlerimi kırpıştırdım.
Bana yenik düştüğünü kendi ağzıyla söylemişti.
Gülümsemeden edemedim.
Neyim vardı benim?
Neden kendimi hem tuhaf hem de mutlu hissediyordum?
Benim açtığım çantanın içinden bir tane yara bandı ve bir tane de bez aldı.
"Acımaz, değil mi?" diye sordu bezi kesiğin üzerine sürmeden önce.
"Acımaz," dedim. "Dediğim gibi çok büyük bir şey değil."
Yani bence değildi.
Sadece yara hafif kanamıştı. Ve etrafı kızarmıştı.
Bezle kanamış olan yerleri yavaşça temizlemeye başladı.
Temizledikten sonra ise yara bandını özenle kesiğe yapıştırdı.
"Teşekkür ederim, Aral," dedim. "Bugün için..."
Onun bir şey söylemesini beklemeden ayağa kalktım ve yaramı temizlediği gazlı bezi çöpe attım.
Bakışlarını bir saniye olsun benden ayırmadı.
"Keşke benim kesiğimi sonra halletseydik," diye söylendim. "Senin yüzündeki kanlar kurudukça temizlerken canın daha fazla yanacak."
Omuz silkti. Ve, "Bir şey olmaz," dedi. "Ona bakarsan senin kesiğin de benim yaralarımı temizlerken acıyabilirdi."
Böyle bir şeyde bile beni düşünmüştü...
Ben hiçbir erkeğin beni bu kadar düşündüğünü hatırlamıyordum.
Bir şey deyip zaman kaybetmek yerine tekrar gazlı bezi aldım. Ve kanayan yaralara sürdüm.
Bunu yaparken Aral'ın yüzüne bakmayı da ihmal etmedim.
Canının yandığını fark ettiğim anda bezi geri çekecektim.
Teker teker nazikçe bezi yaralarına koydum.
Kanayan yerler durduğundaysa bezi yanımdaki çöpe attım.
Şimdi sıra yaralarını temizlemeye gelmişti.
Çantadan başka bir gazlı bezi alıp üzerine temiz suyu döktüm.
"Canın acıdığında," dedim bezi yüzüne sürmeden önce. "Bana söyle tamam mı?"
Başını salladı. "Tamam." dedi sadece.
Tam gazlı bezi kaşındaki yarasına koyacaktım ki hemşire, "Şu koltuğa otur istersen," dedi. "Ayakta kalma."
Bakışlarım hemşireye döndü.
Onun sözünü dinleyerek yanımda duran koltuğu Aral'ın karşısına koyup oturdum.
Bezi yavaşça kaşındaki yaraya sürerken yüzünde hiçbir mimik oynamıyordu.
Umarım canını acıtmıyordum.
Kaşını temizlemeyi bitirdiğimde bezi dudağındaki yaraya doğru götürdüm.
Bakışlarım dudaklarına denk geldiğinde istemsizce yutkundum.
O anın gerginliğiyle bezi yaraya biraz fazla bastırmış olacağım ki Aral, acı dolu bir ses çıkartarak kendisini geriye çekti.
Bezi anında dudağından çektim.
"Çok mu yandı?" dedim panikle. "Özür dilerim!"
Dudağını üflemeye başladım.
Belki acısı dinerdi.
"İstemeden oldu," dedim acıyla. "Gerçekten çok acıdı mı?"
Dudağına üflemeye devam ederken bana olan bakışları yüzünden duraksamak zorunda kaldım.
Gülümsedi.
Başımı sağ omzuma yatırdım.
Gülüşü içimi ısıtmıştı.
"Sen hep böyle en ufak şeylerde panik mi oluyorsun?" diye sordu.
Ondan uzaklaştım.
"Bu senin için bir sorun mu?" dedim surat asarak.
Başını iki yana salladı. "Hayır," dedi. "Benim için değil ama senin için büyük bir sorun. Bu kadar panik iyi değil."
Nasıl panik yapmayacaktım ki?!
İstemeyerek olsa da canını yakmıştım.
Nefesimi verdim. Ve işime geri döndüm.
O da bunun üzerine daha bir şey demedi.
Yaralarını temiz suyla temizlemeyi bitirdiğimde yüzüne dikkatlice baktım.
Dudağında hafif şişlik vardı.
En iyisi oraya buz koymak olurdu.
"Şey," dedim hemşireye bakıp. "Acaba burada buz torbası gibi bir şey var mı?"
Hemşire, "Evet," dedi. "Olacaktı. Ben bir bakayım."
Hemşire torbayı getirene kadar Aral'a dönüp, "Şimdi nasıl hissediyorsun?" diye sordum. "Artık eskisi kadar çok acımıyor, değil mi?"
"Başta da acımıyordu, Duru," dedi düz bir şekilde. "Yine aynı hissediyorum. Çünkü benim için pek bir şey değişmedi."
"Anladım." dedim sadece.
Bir yerinin acımıyor olması güzeldi.
"Peki..." dedi. "Sen nasıl hissediyorsun? Orada nefes almakta zorlanıyor gibiydin. Şimdi daha iyi misin?"
"Hı hı," dedim. "Daha iyiyim. Sorduğun için teşekkür ederim."
Bugün Aral'la hiçbir şekilde bu konumda.
Ve böyle bir konuşmayla karşı karşıya kalacağımı düşünmezdim.
İyi miydi yoksa kötü müydü bilmiyorum. Fakat ben kendimi mutlu hissediyordum.
Orası bir gerçekti.
Acaba o da benim gibi mutlu muydu?
Hemşire en sonunda yanımıza geldiğinde mavi olan buz torbasını bana verdi.
Ben de aynı şekilde Aral'a uzattım.
"Dudağına koy bunu," dedim. "Şişliği insin."
Elimdeki torbayı alırken, "İşimiz daha bitmedi mi?" diye sordu.
"Cıks," dedim. "Biraz daha işimiz var."
Kaşındaki yarayı kapatmadan önce yara merhemini aldım. Ve üfleye üfleye yaraya sürdüm.
Sonraysa elime steril bezi alıp kaşındaki yaraya uyacak şekilde düzenledikten sonra yaranın üzerine koydum. Ve iki tarafından da bantla sabitledim.
"Allah'tan kaşına dikiş gerekmiyor." diye söylendi hemşire.
Bizi izlediğinin farkında değildim.
Gerçekten bu ihmal benim için daha kötüydü.
"Şükür ki," dedim iç çekerek. "Yoksa ne yapardım hiç bilmiyorum."
Oturduğum yerden kalktım. Ve yanımda duran küçük lavaboda Aral'ın yapıştırdığı yara bandına özen göstererek ellerimi yıkadım.
Bakışlarım ona döndü.
Beni izliyordu.
"Buzu tutmayı bitirdikten sonra elini yıkamayı unutma," dedim. "Bir de... eve gittiğinde eğer evde varsa elindeki kesiklere yarayı iyileştirecek şeyler sür. Ben şimdi de sürerim. Fakat bir kereliğine işe yaramaz."
Gözlerini kıstı.
"Doktor olmayı düşündün mü hiç?" diye sordu hiç beklemediğim bir anda.
Benim hayalim hep buydu zaten.
"Evet," dedim heyecanla. "Ben de bir gün babam gibi doktor olmayı çok istiyorum."
"Potansiyel var." dedi.
İçim heyecandan kıpır kıpır olmuştu.
"Gerçekten mi?!" diye sordum.
Başını omzuna yatırıp, "Gerçekten." dedi.
O an sanki dünyalar benim olmuştu.
Yanına gidip sedyeye oturdum. Dizlerimi kendine çektim. Ve kollarımı bedenime sardım.
"Bugün çok korktum," dedim. "Zaten büyük ihtimalle sen bunu net bir şekilde anlamış olmalısın."
Dudaklarını yaladı.
"Anladım," dedi beni onaylarcasına. "Fakat kavgadan mı yoksa başka bir şeyden mi korktun bilmiyorum."
'Senin için korktum' demek istedim. 'Sen zarar göreceksin diye çok korktum, Aral'
İkimiz de sustuğumuz için aramızda rahatsız edici olmayan bir sessizlik oluştu.
Bu arada Aral, buz torbasını yüzünden çekip ellerini yıkamıştı.
Oturduğum sedyeden kalkıp ilk yardım çantasındaki merhemi aldım. Ve kapağını açtım.
Aral ne yapacağımı önceden seçmiş gibi, "Bunu ben halledebilirim." dedi.
"Biliyorum," dedim. "Yine de ben yapmak istiyorum."
Merhemi elimden almaya çalıştı. Fakat ben izin vermedim.
"Ne yapmaya çalıştığını anlamam mı zannediyorsun, kaza mıknatısı?" dedi.
Bir adım geriledim. "Sana yardım etmekten başka bir şey yapmaya çalışmıyorum." dedim inatla.
Bu ona pek inandırıcı gelmedi.
Bıkkın bir şekilde bana bakarak, "Senden bir karşılık beklemiyorum," dedi. "Bütün bu olanları kendi irademle yaptığımı sana söyleyeli en fazla on beş dakika oluyor. Konuştuklarımızı bu kadar çabuk unutmuş olamazsın."
Onu duymazdan geldim.
Ben ne istersem ve nasıl düşünürsem o şekilde olacaktı!
Onun sözlerini umursamadığımı anladığında elimdeki merhem kutusunu bir kez daha almaya çalıştı.
"Vermeyeceğim!" diye sızlandım küçük bir çocuk gibi.
"Hayır," dedi. "Vereceksin."
O da en az benim kadar inatçıydı.
Ne kadar uğraşsam da hızlı bir refleksle bileğimden tutuğunda dengemi kaybettim.
Ve üzerine doğru eğildim.
Düşmeyeyim diye boşta kalan elini belime sardı.
Sadece birkaç santim daha ona yaklaşsaydım eğer dudaklarımızın arasındaki mesafe kapanacaktı.
Gözlerimi kırpıştırdım.
O ise her zaman yaptığı gibi düz bir ifadeyle beni izledi.
Revirin kapısının açılma sesini duyunca durduğum pozisyonu bozmama zaman kalmadan tanıdık olduğum o sesle gözlerim kocaman açıldı.
"Öpüşüyor mu lan onlar?!" diye bağırdı Arın şaşkınlıkla.
"Manyak mısın oğlum kim öpüşür revir-"
Bora'nın sözleri bizim yanlış anlaşılan pozisyonumuz yüzünden yarım kalmıştı.
Bakışlarım revirin kapısına döndü.
Selin, Bora ve Arın'dan sonra içeriye girdi.
"Ay bir çekilin," dedi heyecanla. Ve ikisini de kenara itip aralarına girdi. Bizi gördüğündeyse imayla sırıttı. "Az önce benim bu kulaklarım doğru mu duydu? Gerçekten de öpüştünüz mü siz şimdi?!"
Daha önceden yapmam gereken şeyi yapıp Aral'la olan pozisyonumdan kurtuldum.
Bizi yanlış anlamışlardı. Ve ben nasıl şu an onlara gerçeği açıklayabilirim bilmiyordum.
Az önce olan pozisyonumuz hiç de açıklanabilir gibi değildi!
Utançtan yanaklarımın kızardığını hissediyordum.
Yan gözle Aral'a baktım.
Sanırım o da en az benim kadar ne diyeceğini bilmiyordu.
İki taraf da sessizce birbirini izlerken, benim istediğim tek şey ise ortadan kaybolup hiçbir şey gerçekleşmemiş gibi davranmaktı.
Bölüm etkileşimi
