6. Bölüm: Geçmişten Kalma Yara

Vaveyla Yazarı: zehra wawes

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 6. Bölüm: Geçmişten Kalma Yara

"Hadi ya!" dedi Arın aramızdaki sessizliği bozarak. "Sorumuza cevap verin artık. Valla çatlayacağım şimdi meraktan."

Bakışlarım Aral'a döndü.

"Ben hallederim." dedi sakince.

Sakinleşmek için derin bir nefes alıp verdim.

O bana halledeceğini söylüyorsa hallederdi.

"Ortada sandığınız gibi bir durum yok," dedi aynı sakinlikle.

Az önce elimde duran merhem nasıl olmuşsa artık onun elindeydi.

Elini havaya kaldırıp merhemi gösterdi.

"Sadece yaralarıma merhem sürmek için bana biraz yaklaşmak zorunda kaldı o kadar."

"Hayır ya!" diye itiraz etti Arın. "İnan-mam! Eğer yaralarına merhem sürüyorsa ne işi var senin elinin Duru'nun belinde?"

Bora haylazca sırıttı. "Belki temas hâlinde olunca Aral'ın yaraları daha hızlı iyileşiyordur. Kim bilir?"

Arın güldü. "Asıl merhem Duru'nun kendisi diyorsun yani. Çaktım şimdi davayı."

Dudaklarım aralandı.

Yok daha neler!

Aral'a döndüm.

Kaşları havalanmıştı.

Onun da benim gibi utanmış olduğunu fark ettim.

Şu an ona karşı çok pis bir şekilde rezil oluyordum.

"Yok!" dedim anında panikle. "Öyle değil."

Arın güldü. "Tamam kız," dedi. "Ne panik yaptın. Alt tarafı kafamızda teori kurduk. Ee, sen o kafanızda kurduğunuz teori gerçek diyorsan orası başka tabii."

Bakışlarım Selin'le kesişti.

"Selin!" diye söylendim. İstemsizce sesim tiz çıkmıştı. "Yemin ederim hiçbir şey yapmadık."

Gözlerini kısarak bir süre ikimizi izledi.

Sonra ise yüzü memnuniyetsiz bir şekilde asıldı. "Ay ben de ne güzel öpüştünüz sandım! Ne diye öpüşmeyip benim hevesimi kursağında bırakıyorsunuz ki?"

Arın güldü. "Agresif kız haklı," dedi anında. "Sizi o şekilde bastığımı düşünüp sevinmiştim. Hatta bir ara sizi videoya çekmek bile geçti aklımdan."

Selin çatık kaşlarla Arın'a döndü. "Sensin agresif!"

"Cıks," dedi Arın başını sallayarak. "Bu kızı da haklı bulsak suç, haksız bulsak daha da büyük suç arkadaş. Ne yapacağımı şaşırdım."

"Arın?!" dedi Selin, Arın'ı uyarır gibi. "Kesecek misin artık o sesini yoksa o yakışıklı suratına bir tane yapıştırayım mı?"

Arın bunun üzerine kahkaha attı. "Ne yapacakmışsın? Bir daha söylesene," dedi. Ve Bora'ya döndü. "Bak duy ne dediğini. Selin beni yakışıklı buluyor dedim ama ben sana. Sen hep inkar et anca."

Bora'nın dudakları aralanırken, "Ne dedin kız sen?" dedi hayretler içerisinde. "Ben sonunda senden bunu da mı duyacaktım yani?"

Bakışlarım Aral'a kaydı.

Başını omzuna yatırmış bizimkileri izliyordu.

Surat ifadesine istemsizce gülümsedim.

Gözüme tatlı görünmüştü.

Umarım bizim deli olduğumuzu düşünmüyordu.

Böyle olmasını istemezdim.

Sadece birbirimizle uğraşarak anlaşmayı seviyorduk o kadar.

Selin ofladı. "Beni sinir ede ede algılarımla oynadı, Bora!" dedi. "Yok öyle bir şey... yüzü yakışıklı falan değil. Hem... ben sarışın sevmem!"

Arın hâlâ gülerken, "Tabii canım," dedi. "Senin algıların bence bozulmuyor, Selin. Aksine yerine geliyor ki sen içinden geçenleri kolayca dile getirebiliyorsun."

"Bana bak, Arın," dedi Selin öfkeyle. "Yemin ederim elimde kalırsın!"

Hiç beklemediğim bir anda Aral aralarına girerek, "Sevgili misiniz siz?" diye sordu.

Ben de dahil hiçbirimiz Aral'dan böyle bir soru geleceğini tahmin etmemiştik.

Hepimizin bakışları ona dönerken Arın'ın öksürdüğünü işittim.

"Oğlum ne oluyor?" dedi Bora.

Artık Arın'ın gülen yüzünden eser kalmamışken, "Tükürük-" dedi zorlukla. "Boğazıma tükürük kaçtı."

Bora hemen ani bir refleksle elini Arın'ın sırtına vurdu.

Bunu yaparken de gülmeyi ihmal etmedi.

Selin'in endişeli bakışları Aral'a döndü. "Az kalsın adamı kalpten götürüyordun, Aral," dedi. "Ne yapıyorsun ya!"

"Tükürüktür o," dedi Bora gülerek. "Bizimkisi kalpten değil, tükürükten gidiyor. Aradaki farkı kaçırmayalım, lütfen."

Gülmemem gerektiği hâlde güldüm.

Arın Sönmez utanmıştı.

Bunu bu hayatta binde bir görebildiğim için şaşırmadan da edemiyordum.

Gözlerimi kıstım.

Aslında... yakışmıyor değillerdi.

Annemin dediğine göre zıt kutuplar birbirini daha çok çekerdi.

Eğer bu da böyle bir şeyse Arın ve Selin ya birbirlerine aşıktı ya da olmalarına az kalmıştı.

Arın en sonunda nefesini toparlayabildiğinde Aral'a dönüp, "Ayıp ama," dedi çaresizce. "Öyle pat diye soru sorulur mu insana? Benim de bir canım var."

"Onu da az önce Allah'a teslim ediyordu." dedi Bora dalga geçerek.

"Geç sen dalganı," dedi Arın. "Ben olmayınca çöküş yaşamayacakmış gibi konuş konuşabildiğin kadar."

"Tabii, tabii," diye geçiştirdi Bora. "Kim kimi kaybedince çöküş yaşıyor görürüz."

"Bu arada," dedi Selin Aral'a hitaben. "Biz sevgili değiliz, romantik Bey. Sana böyle düşündüren şey ne ondan pek emin değilim. Fakat bizim Arın'la olmamız imkânsız ki, az önce didiştiğimizi çok net bir şekilde gördün."

Kaşlarım çatıldı.

Romantik Bey mi?

Selin'in insanlara farklı lakaplar taktığını biliyordum. Fakat bu kulağıma değişik gelmişti.

Bakışlarım Arın'a döndü.

Yüzü asılmıştı.

Benim de istemsizce yüzüm asıldı.

Ne yani Selin Arın'a tek bir şans dahi veremez miydi?

Asık suratımı Aral'a çevirdim.

Bir şeyleri çözmeye veya anlam getirmeye çalışıyormuş gibi bir hâli vardı. Biraz da şaşkın gözüküyordu.

"İmkânsız deme," dedi. "Bataklıkta açan bir çiçek bile kendine yer bulabiliyorsa, siz neden imkânsız olasınız ki?"

Kaşlarım havalandı.

Tatlı olduğu kadar aşk konusunda düşünceleri de şaşırtıcıydı.

"Bu yeni çocuk hep böyle mantıklı konuşmak zorunda mı?" dedi Arın. Aral'ın böyle konuşması hoşuna gitmiş gibiydi.

Selin ise bu konuyu kapatmak istermiş gibi, "Boşverin onu bunu," dedi. "Biz romantik Bey'in nasıl olduğunu görmeye gelmedik mi? Konu ne ara aşka döndü anlamıyorum ki."

Arın'ın yüzü buruştu. "Sen de bir karar ver be Selin," dedi. "Kahraman mı yoksa romantik Bey mi? Çocuğu iki günde benzetmediğin şey kalmadı yemin ederim."

Bora kolunu Arın'ın omzuna attığında Selin omuz silkti. Ve, "Olabilir," dedi. "Ben böyle uygun görüyorum demek ki."

Bakışlarını tekrar Aral ve bana çevirdi. Sonra ise bize doğru adımladı.

"Az önce Arın'la kavga etmekten konu size bir türlü gelemedi. Fakat... romantik Bey demin yaralarıma merhem sürmek için bana yaklaştı mı dedi?"

Adımları tam karşımızda duraksadı.

"Sadece o mu?" dedi hemşire. "Yaralarını temizleyip saran da o."

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

Ağzını açmanın sırası mıydı hemşire abla?

Selingil bunu bilmese olurdu bence.

Zaten utançtan yerin dibine girmek üzereyken bunlar kalbime fazlaydı.

"Oo," dedi Arın abartıyla. "Duru'ya bak sen. Elinden neler geliyor da bizim haberimiz yok."

"Sadece Aral için!" dedi Selin. "Bunun altını çizmek isterim."

Utançtan kıpkırmızı olduğumu biliyordum.

Biraz sıcak basmıştı sanki.

Aral'ın bakışlarının bana döndüğünü fark ettim. Gözlerini kısarak beni izliyordu.

Yine de Selin'e hak vermeden edemedim.

Aral'a önem veriyordum.

Belki de bana yardım ettiği için ona minnettarlık duyduğumdan dolayı böyleydi.

"Bence Aras'a iyi dayandın," dedi Bora. "Bugün olanlara bakılırsa cesaretin de gayet yerindeymiş anlaşılan."

Aral ve benim bakışlarım Bora'ya döndü.

"He valla," dedi Arın da Bora'ya katılarak. "Bu zamana kadar kimsenin yapamadığını yapıp Aras'a meydan okudun." Sırıttı. "Bu arada ona attığın o kafa neydi ya!"

Bora güldü. "Dehşet-ül vahşetti."

Aral yarım ağız güldü.

Selin ve Arın'ın ise kıkırdadığını işittim.

"O Aras'ı boşverin şimdi," dedi Selin. Bakışları bana döndü. "Benim takıldığım asıl yer Aral'ın Duru'yu korumak için arkasına almasıydı. O kaos için de ne kadar tatlı göründüğünüzü tahmin edemezsiniz."

Dudağımı ısırdım.

Midemi sevinç kelebekleri ele geçirmişti!

"Sadece benim yaptığım şeylerden değil bu ikisinden de konuşalım biraz," dedi Aral, Bora ve Arın'ı göstererek. "Aras'ın yandaşlarını benden uzak tuttuğunuzu gördüm. Güzel hareketti."

Arın'ın eli ensesine gitti. "Küçük de olsa bizim de var birkaç numaramız."

Bora gülerek, "Orada kalkıp Kerem'den yardım istediğini unuttun herhalde. Fark ettiysen onun sayesinde geri çekildiler," dedi. "Neyin numarasından bahsediyorsun sen?"

Arın yüzünü asıp Bora'ya döndü. "En azından zekamı kullandım da çağırdım onu. Bir bakıma benim sayemde geri çekilmiş oluyorlar. Çok biliyorsan sen geri adım attırsaydın onlara da ben de oturup izleseydim, Bora."

Selin bıkkınlıkla başını iki yana salladı. "Çok boş bir muhabbetin içinde olduklarını ne zaman fark edecekler acaba?"

Aral'ın yüz ifadesi değişti.

Arıngil sanki ona yaşadığı bir anıyı ya da birisini anımsatıyor gibiydi.

Sabah söylediğim şeyle de üzülmüş gibi hissettim.

Acaba geçmişi nasıldı?

Gerçekten başından neler geçti çok merak ediyordum.

Derin bir iç çektim. O sırada bakışlarım hemşireye döndü.

Meraklı bakışlarla Bora ve Arın'ın konuştukları şeyi dinliyordu.

"Ay bana da anlatın," dedi en sonunda dayanamayıp. Hepimizin bakışları ona döndü. "Çok merak ettim olayın nasıl gerçekleştiğini."

Arın ve Bora bakışırken Selin'in kaşları havalandı.

"Sanırım o kadar da boş bir muhabbet değilmiş." dedim ben de şaşkınca.

"Konuştuklarımız ilgisini mi çekti şimdi?" diye sordu Arın bir şeylerden emin olmak istiyormuş gibi.

Bora ifadesiz bir şekilde Arın'a bakıp, "Ee, herhalde, gerizekâlı," dedi. "Yoksa niye bana da anlatın desin."

Arın dudak büzdü. "Ne bileyim, oğlum?" dedi. "Normalde bizim konuştuğumuz her şey boş muhabbetten ibaret olduğu için pek ilgi çekici bir tarafı yok. O yüzden sordum."

Selin ellerini göğsünde bağladı. "En azından bazı şeyleri kendileri de kabul edebiliyorlar."

Gülümsedim.

Bana göre muhteşem ikili hiçbir zaman boş muhabbet yapmıyordu.

Ben onlarla hep eğleniyordum. Her zaman da böyle olacağına inanıyordum.

Belki arada bazı şeylerde abartılı olabiliyorlardı. Fakat onun dışında hiçbir sorunları yoktu.

Kısacası muhteşem ikili eninde sonunda herkesin ilgisini çekmeyi başarabiliyordu.

Bora, hemşirenin bakışlarının hâlâ kendisinde olduğunu fark ettiğinde, "Gel anlatayım hemşire abla," dedi. "Olaylar biraz karışık gelebilir ama baştan söyleyeyim."

Hemşire güldü. "Sen anlat da gerisini bana bırak," dedi. "Allem kullem eder yine de neyin ne olduğunu anlarım ben."

"Hemşire de bayağı meraklı çıktı." dedi Aral. Kaşlarını çatmıştı.

"Hiç sorma, romantik Bey," dedi Selin de onlara yan bakış atarak. "Arıngil yeter ki bir ortama girsin. Hemen diğer insanları da kendilerine benzetiyorlar."

Hemşire yavaşça Arıngil'in yanına yaklaştığında Bora anlatmaya başladı.

Üçü de uzaktan ne kadar komik durduklarının farkında değillerdi.

"Of ya!" dediğini işittim Arın'ın. "Çekirdek olacaktı ki şurada çıtlatacaktık. Daha çok tadı çıkardı anlattıklarının."

Bora'nın gözleri büyüdü. "Sanırım acıktım lan ben," dedi hiç beklenmedik bir anda.

Arın'ın kaşları çatıldı. "Oğlum yemek yiyeli daha bir saat ya olmuştur ya da olmamıştır," dedi şaşkınca. "Hem çekirdek kelimesi seni nasıl acıktırmış olabilir? Senin bu yemekle ilgili olan fantezini bir türlü anlayamadım gitti."

Bora omuz silkti. "Söz konusu bensem eğer bir şekilde o tartışmanın sonu yemeğe bağlanır. Beni tanımıyormuş gibi konuşmayı kes, Arın."

Onlar tartışmaya devam ederken bakışlarımı Aral'a çevirip derin bir iç çektim.

Artık buradan gitmemiz gerekiyordu. Çünkü diğer dersin başlamak üzere olması lazımdı.

Ama... gitmek istemiyordum. Hiç hem de.

Bu odadan çıkarsak istisnasız bir şekilde Aras'ın babası Aral'ı yanına çağıracaktı.

Aras'ı tanıyordum. Aral'ın ceza alması için elinden geleni yapardı.

"Çok konuşmayın da gidelim artık," dedi Selin Arıngile hitaben. "Burada daha fazla oyalanmadan sınıfa dönelim. Bakalım bizden sonra ne olmuş orada."

Aral'ın bakışları beni buldu.

Bakışlarımda neyi fark etti bilmiyorum ama Selin'e döndü. Ve, "Siz önden gidin," dedi. "Duru'yla ben sonra arkanızdan geriliriz."

Selin gülümsedi. "Ayy tamam!" dedi sevinçle. "Siz sonra gelin. Fakat fazla geç kalmayın."

Kim bilir aklından neler geçiyordu.

Aslında ben de neden böyle bir şeye karar verdiğini merak etmiyor değildim.

Acaba stresli olduğumu çok mu belli ediyordum?

Selin, Bora ve Arın'ın yanına doğru adımladı.

"Hadi!" dedi hâlâ hemşireyle sohbet eden muhteşem ikiliye.

"Azıcık bi' dur!" diye yakındı Arın. "Ders biraz daha bekleyebilir. Olayın tam heyecanlı yerindeyiz şu an."

Selin Arın'ın ensesine bir tane tokat indirdi.

"Yürü!" dedi otoriter bir şekilde. "Sana gidiyoruz diyorsam gidiyoruzdur. İtiraz etmek yok."

Arın yüzünü asarak, "Ama Selin," diye sızlandı çocuk gibi. "Lütfen biraz daha kalalım!"

Güldüm.

Arın kaç yaşına gelirse gelsin bu çocuksu tavırları hiç değişmeyecek gibi duruyordu.

Bora yavaşça Arın'ın ensesini kavradı. Yarım tür sağa döndükten sonra, "İtiraz etme de ilerle artık," dedi dişlerinin arasından. "Senin yüzünden ben de Selin'den boşu boşuna dayak yersem işte o zaman gösteririm ben sana."

Bora Arın'ı dışarı çıkartırken Selin son bir kez bize bakıp gülümsedi.

İçten bir gülümsemeydi bu.

Hemşire abla işine geri dönerken Selin de dışarıya çıkıp kapıyı ardından kapattı.

Bakışlarımı Aral'a çevirdim.

Dikkatle bana söyleyeceği tek bir kelimeyi bekliyordum.

En sonunda ayağa kalktı ve bakışlarını bana çevirdi.

"Duru," dedi iç çeker gibi. "Neden sürekli gözlerin doluyor? Niye bana her baktığında ağlamak üzereymiş gibi bakıyorsun?"

Gözlerimi kaçırdım.

Aslında şu an bile bıraksalar oturup ağlardım.

Kim bilir bu günden sonra Aral'ın başına daha neler gelecekti?

Aras'ın hırsı onu mahvederse ne yaparım bilmiyordum.

"Çünkü korkuyorum..." diye fısıldadım.

Gözlerim istemsizce doldu.

Ağlama, Duru. Sakın ağlama.

"Neyden korkuyorsun?" diye sordu yumuşak bir sesle.

Bakışlarımı tekrar Aral'a çevirdim.

Bana öyle bir bakıyordu ki, sanki gözümden bir damla yaş düşse içi paramparça olacaktı.

"Sen..." dedim. Ve burnumu çektim. Devamını getiremedim.

'Senin başına bir şey gelecek diye, Aral. Sana bir şey olacak diye. Canın yanacak diye korkuyorum' diyemedim.

Yutkundu.

Yüz ifadesi tamamen değişti.

Koyu irisleri büyüdü.

"Benden mi korkuyorsun?" diye sordu. Sesine acı bulaştı. "Yoksa orada seni korkutacak bir şey mi yaptım, kaza mıknatısı?"

Dudaklarım aralandı.

Beni yanlış anlamıştı.

"Hayır," dedim panikle. "Hayır. Aral. Hayır..."

O beni korumuşken, bana yaslanacağım güvenli bir duvar olmuşken ben nasıl ondan korkabilirdim ki?

"Deme öyle," dedim. Sesim titredi. "Asla senden korkmam. Sadece..."

Gözümden bir damla yaş düştü.

Başını iki yana salladı. Sesimin titrediğini hemen fark etmişti.

"Ağlama," dedi. "Ağlama, Duru. Ve söyleyeceğin şey neyse söyle. Korkmadan, özgürce. Eğer benim yanımda olmak seni bu kadar ağlatacaksa ben sen söylemeden kendim giderim yanından. Bir an bile düşünmem. Yeter ki sesin bir daha titremesin... yeter ki sen bana böyle çaresizce bakma."

Gözyaşlarım gittikçe şiddetlendi.

Neden ağlıyordum?

Aral'ın yanımda olmama ihtimali neden canımı acıtıyordu?

Hiç yapmayacağım bir şeyi o an yaptım ve kollarımı kaldırıp Aral'ın boynuna sımsıkı bir şekilde sardım.

Bir adım geriledi. Nefesinin kesildiğini fark ettim.

Sanırım benden böyle bir şeyi beklemiyordu.

Yalan yok ben de kendimden beklemezdim.

İlk başta elleri iki yanından sallansa da hıçkırdığımda sanki bana varlığını hissettirmek istermiş gibi belimi sıkıca kavradı.

"Aral..." dedim. "Lütfen... beni yanlış anlama. Ben... ben buna dayanamam. Senden korkmuyorum. Aksine benimleyken sana bir şey olacak diye korkuyorum. Sen yanımdayken ağlıyorum çünkü senin yanında kendimi gerçekten güvenli bir alandaymış gibi hissediyorum."

Bilsin istiyordum.

Ondan korkmadığımı, beni koruduğu için onun yanında güvende olduğumu bilsin istiyordum.

"Ben..." dedim burnumu çekerek.
"Şşt," diyerek susturdu beni. "Sakin ol. Ben sana illa senden gideceğim demedim, Duru. Gitme dersen gitmem."

Başımı boynuna gömdüm.

"Gitme o zaman, Aral..." diye fısıldadım. "Gitmeni istemiyorum ben."

Yavaşça elini kaldırıp saçımı okşadı.

"O haylaz beyninin içinde ne dönüyor, bilmiyorum. Fakat ne bu olanlar senin yüzünden oldu. Ne de gelecekte olacak olan şeyler senin yüzünden olacak."

Sırf ben daha fazla ağlamayayım diye böyle söylüyordu.

Biliyordum.

Sadece... kendimi suçlamayayım diye böyle yapıyordu.

Bedenimi ondan ayırdım. Ve yüzüne baygın bir bakış attım.

"Benim beynim haylaz değil," diye itiraz ettim çocuk gibi.

Gülümsedi.

O an kendimi biraz daha iyi hissettiğimi fark ettim.

Aral Soyer'in gülümsemesi yaralarıma ilaç gibiydi.

"Takıldığın tek nokta bu mu oldu, kaza mıknatısı?" diye sordu. "Söylediğim diğer cümleleri ciddiye almayı düşünmüyorsun musun hiç?"

Omuz silktim. "Belki alırım bir ara," dedim. Ve iç çektim.

Keşke bu sorunu çözmenin bir yolu olsaydı.

Keşke hiçbir şeyin benim yüzümden olmadığına inanabilseydim.

"Bir ara?" dedi imayla.

Başımı sallayarak onu onayladım.

Belki de bu hiçbir zaman demekti.

"Eğer bu bir ara hiç gelmezse yandık," dedi alayla. "Böyle giderse ben sana daha çok dil dökerim, kaza mıknatısı."

Ellerimi belime yerleştirdim. "Bu senin için sorun mu?" diye sordum.

Kaşları havalandı. "Sana dil dökmek mi?" dedi. "Asla."

Gülümsedim.

Aral babama benziyordu.

Yer yer onda babamı gördüğümü fark ediyordum.

İkisi de insana verdiği değeri çok güzel bir şekilde belli ediyordu.

İstediğim cevabı alınca, "Bence artık gidebiliriz," dedim son bir kez burnumu çekerek. "Ağlamam bitti."

Şu an tıpkı küçük bir çocuk gibiydim.

Benim bu hâlime gülerek başını iki yana salladı.

"Gidelim bakalım," dedi yüzündeki gülümsemeyle. Ardından gözlerini kısarak, "Sulu göz seni." diye söylendi.

Sulu göz mü?

Bir de bu mu çıkmıştı şimdi başıma?

Daha bana kaza mıknatısı demesine yeni alışmışken bir de üstüne bu lakap eklenince garipsemeden edememiştim.

Sadece burun kıvırdım.

Biraz öyle olabilirdim.

Yine de itiraz eder gibi, "Bunu duymamış gibi yapacağım!" dedim.
Hafifçe güldü.

"Hadi," dedi keyifli bir şekilde. "O zaman düş önüme de gidelim."

Ellerimi belimden çektim. Ve onu dinleyerek ilerlemeye başladım.

İkimiz de revirden çıktığımızda Aral ardımızdan kapıyı kapatmayı ihmal etmedi.

Sınıfa doğru yürümeye başlarken, "Şimdi," dedim çekine çekine. "Müdür seni odasına çağırabilir. Ve..."

Bakışlarımı yere diktim. Ve sıkıntıyla nefes verdim.

O cümleyi tamamlamak istemiyordum.

"Biliyorum," dedi düz bir sesle. "Bu kadar şeyden sonra konuyu hiçbir şey olmamış gibi geçiştirmezler."

Bildiği hâlde nasıl bu kadar rahat olabiliyordu?

Ailesi hiç kızmaz mıydı?

Annesi hiç mi laf etmezdi ona?

Bakışlarımı yerden kaldırıp yüzüne diktim.

Yüzünde hiçbir mimik yoktu.

Keşke içinden neler geçirdiğini bilebilseydim.

"Aral," dedim iç çeker gibi. "Ailen çok kızar mı?"

Duraksadı.

"Kızmaz," dedi bakışlarını kaçırarak. Sesindeki hüzünü gizlemeye çalışıyordu. Fakat ben anlamıştım. "Hem... sen ne diye düşünüyorsun bunları? Ben sana düşünme demedim mi?"

Beni geçiştirmeye çalışıyormuş gibi geliyordu.

Acaba ailesiyle ilgili sorunları mı vardı?

"Düşünmeden edemiyorum işte," dedim açıkça. "Ben de olmuyor diyorum sana."

Bakışları beni buldu.

Bir şey söylemek için dudakları aralandığında aramıza giren başka bir sesle konuşmamız bölünmüştü.

"Aral Soyer," dedi müdürün sert sesi. "Benimle hemen odama geliyorsun. Seninle konuşacaklarım var."

Bakışlarımı karşıya çevirdim.

Dik duruşu sesi kadar sertti.

Görüş alanında ise bir tek Aral vardı.

Aral'ın bakışları bana döndü, "Sen sınıfa git," dedi sakince. "Ben de işim bitince geleceğim."

Başımı hızlıca iki yana salladım.

Onu tek bırakamazdım. O beni şu zamana kadar bir an bile tek bırakmamıştı.

"Ben de geleceğim," dedim.

Sıkıntıyla nefes verdi. "Duru," dedi azarlar gibi. "Sadece itiraz etmeden beni sınıfta bekle."

Yüzüm asıldı.

Of! Neden yanında olmama izin vermiyordu ki?

Hem... ne diye azarlıyordu beni? Sanki kötü bir şey söylemiştim.

"Bari," dedim, son şansımı deneyerek. "Odanın kapısının önünde bekleseydim."

"Olmaz," dedi tekte. "Beni sınıfta da bekleyebilirsin."

Derin bir nefes alıp verdim.

Ne kadar ısrar etmesem de beni dinleyecek gibi değildi.

Pes ederek, "Tamam," dedim gözlerinin içine bakarak. "Ama dikkat et, olur mu? Ne olur ne olmaz."

En iyisi onun sözünü dinlemekti.

Gülümsedi. "Sen de dikkat et," dedi yumuşak bir sesle. "Ne olur ne olmaz."

Ben de gülümsedim. Ve daha fazla vakit kaybetmeden sınıfa doğru ilerledim.

Müdürün yanından geçerken bana öfkeyle yan bir bakış atmasını da fark etmeden edememiştim.

Büyük ihtimalle Aras her şeyi babasına yetiştirmiş olmalıydı.

Belki de bizim sınıfta söylemiş olabilirdi. Emin değildim.

Yine de bütün okulun bu olayla çalkalanacağını biliyordum.

Olaylar bizim okulda çok çabuk yayılırdı.

Umarım... müdür Aral'ı dinlemeden ona ceza verip, kızmadı.

Vicdanını doğru kullanırsa iyiydi. Fakat Aras oğlu diye onun tarafında olursa işte o zaman hepimiz için en kötüsü bizi bekliyor demekti.

•••

İlahi Bakış Açısı

Aral, Duru'nun oradan uzaklaşmasından sonra yavaş ve kendinden emin adımlar atmaya çalışarak müdürün karşısında durdu.

Müdür hiçbir şey söylemeden sadece başıyla onlardan biraz uzakta olan odasını gösterdiğinde müdürden önce odanın kapısına kadar gidip kapının kulpunu kavradı ve kapıyı araladı.

Müdürün bakışları ne biraz olsun sakinliyordu ne de kas katı kesilmiş bedeni yumuşuyordu.

Amacı karşısındaki çocuğu korkutup, durması gereken yeri bilmesini sağlamaktı. Fakat Aral bunu hiç umursamıyordu.

Çünkü o küçükken bu bakışların aynısına her gün maruz kalıyordu.

Küçük Aral olsa bu bakışları gördüğünde kaçacak delik arardı. Fakat büyük Aral artık bu bakışlardan korkmaması gerektiğini öğrenmişti.

Bu bakışlar onun aklına tek bir isim getirmişti;

Babası...

Müdür ağır adımlarla Aral'ın yanına geldi. Ve onu görmezden gelerek odanın içine girdi.

Aral da arkasından geldiğinde deri koltuğuna oturup sırtını koltuğa yasladı.

Aral ise müdürün karşısında duran koltuğa sakince oturup karşında duran adamın diyeceği şeyleri bekledi.

"Seni bu okula kabul edeli daha kaç gün oldu da hemen olay çıkartma cesaretini kendinde buluyorsun sen?" dedi öfkeyle. "Öyle sıradan birisiyle de değil hem de. Benim oğlumla!"

Aral hiçbir tepki vermeden müdürü izliyordu.

Adam bakışlarını Aral'ın yüzünde gezdirdiğinde ifadesiz olan yüzü onu daha çok sinirlendirdi.

"Keşke seni bu okula almadan önce senin hakkında daha çok bilgi edinseydim de öyle alsaydım! Senin o abine güvenip seni apar topar bu okula aldığım için daha ilk hafta da pişman oldum."

Bakışlarıyla aşağılayıcı bir şekilde Aral'ı süzdü. "Senin kendi öz annenin ölümüne sebep olabilecek kadar uğursuz birisi olduğunu bilseydim hayatta seni kabul etmezdim."

Aral'ın nefesi kesildiğinde gözbebekleri eş zamanlı olarak titredi.

Dünya o an durmuştu.

'Sen uğursuzsun! Senin gibi evlat olmaz olsun, Aral! Senin yüzünden hayata gencecik yaşta göz yumdu annen. Hepsi senin yüzünden. Aylin'imi bizden alan kişi sensin!'

Acımasız ve öfke dolu kelimeler teker teker beyninde yankılanırken elleri istemsizce titredi.

"Onu bir daha sakın bu işe karıştırma," dedi hem kırgınlık hem de öfkeyle. "Muhataba alacağın kişi benim, o değil."

O dediği kişi kimdi?

O derken kimden bahsediyordu?

Aral'a hiç anne olamamış olan kadından mı?

Ona bugüne kadar hiç annem diyememişti.

Aylin Soyer, Aral'a sadece anne olabilmişti.

Annem değil...

Anne.

Müdür alayla güldü. "Ben zaten seni ve yaptığın şeyleri muhattaba alıyorum, çocuk."

Aral bakışları yere dikti.

Nefes almakta zorlandığını hissediyordu. Fakat bunu belli edemiyordu.

"Neden kavgada sadece ben hatalıymışım gibi konuşuyorsunuz?" diye sordu konuyu değiştirmek adına. "Sanki sizin oğlunuz hiç bir şey yapmadı mı? Yoksa yüzümdeki yaraları görmezden gelecek kadar mı gözünüzü boyadı şımarık oğlunuz?"

Karşısındaki adamın eli yumruk hâlini aldığında, "Hadsiz!" diye bağırdı. "Daha karşında duran büyüğünle nasıl konuşacağını bilmeden bana işimi mi öğretiyorsun?!"

Karşısında duran adam da on yedi yaşındaki bir gençle nasıl konuşacağını bilmiyordu.

Ama para, güç ve statü bu gerçeği ezip geçiyordu.

"Dua et ki abinin hatırına bu seferlik affedeceğim seni," dedi adam. "Yoksa şimdiye bu okuldan daha ilk saniye atılmıştın. Eğer ki bir daha seni böyle bir şikayetle ya da herhangi bir şeyle kapımda görürsem sonucu senin için kötü olur."

Okuldan atılmak istemezdi elbet.

Çünkü onun gerçekleştirmesi gereken bir hayal vardı.

Belki bu hayal onun değildi. Fakat değer verdiği birisinin hayaliydi.

Ve gerçekleştireceğine dair kendisine söz vermişti.

Küçükken abisi annesinden her bahsettiğinde uzaktan onu dinlemeye çalışır, onunla ilgili hiçbir detayı kaçırmamak için nefesini tutup asla ses yapmazdı.

Ses yaparsa abisi onu fark eder ve annesinden bahsetmeyi keserdi. Bunu biliyordu.

Bu yüzden... Aral Soyer çocukluğundan beri hep sessiz olmayı öğrenmişti.

Ona bunu zorla öğretmişlerdi.

O günlerden bir gün abisi annesinin doktor olmak istediğini fakat o zamanın şartları yüzünden olamadığını söylemişti.

Bunun üzerine küçük Aral da bunu benimsemiş ve kendisi onun hayalini gerçekleştirmek istemişti.

Tek korkusu ise bu sözü yerine getirememesiydi.

Müdür önünde duran kâğıtlardan birisini alıp Aral'a uzattı. Ve, "Şu uyarı kağıdına imza at," dedi sert bir şekilde. "Sonra da defol gözümün önünden."

Aral, hiç beklemeden kağıdı çok da sert olamayacak bir şekilde eline alıp önüne koydu. Ve eline aldığı kalemle kağıda imzasını atıp karşısındaki adama geri verdi.

Tam gitmek için ayaklanmıştı ki kapı sert bir şekilde açılınca bu eylemi yarıda kaldı.

İkisinin de bakışları kapının önünde öfkeyle soluyan Aras'a döndü.

"O kadar yaptığı şeyden sonra ona sadece uyarı mı veriyorsun yani?!" diye sordu öfkeyle babasına hitaben.

Kapının önünde dikilmeyi bırakıp Aral ve babasının yanına gitti.

"Oğlum," dedi müdür. "Abisinin hatırına son bir şans verdim. Buna mecburum."

"Sen mecbur olabilirsin ama ben değilim!" dedi Aras. "Bu benim sorunum değil."

Bakışları Aral'a döndü.

Parmağıyla Aral'ı göstererek, "Beni aklınca tehdit etmeye çalıştı," dedi öfkeyle. "Hatta üzerime çıkıp yumruk bile attı!"

Aral'ın yüzünde alaycı bir ifade oluştu. "Ondan önce de burnunu kırmıştım. Onu söylemeyi unuttun. Bunu da öne sür. Şikayetin eksik kalmasın."

Aras, hırsla Aral'ın üzerine yürüyerek, "Seni var ya," dedi dişlerinin arasından. "Geberteceğim! Yemin ederim geberteceğim! Bana yaptıklarının hesabını vereceksin."

Müdür ayağa kalkıp, "Aras," dedi sakin olmaya çalışarak. "Geri çekil. Ben zaten hallettim. Bundan sonra bir şey yapmana gerek yok."

Aras babasına döndü. "Sen onunla olan sorununu hallettin diye benim de halletmiş olduğum anlamına gelmiyor, baba! Benim daha onunla işim bitmedi."

Aral hızla ayağa kalktı. "Benimle olan işini ya burada bitirirsin ya da ben seni bitiririm," dedi sesindeki sakinliği korumaya çalışarak. "Anladın mı beni? Biraz aklın varsa beni ciddiye alır ve üzerime gelmezsin."

Bakışlarını Aras'tan çekip müdürü baştan aşağıya süzdü. "Oğlun benden uzak durursa okulda hiçbir şekilde olay çıkmaz," dedi net bir şekilde. "Fakat oğlun benim damarıma basarsa benim yapacak hiçbir şeyim yok. Şimdi oğluna çeki düzen ver ve itibarını bir kez daha düşün."

Kimsenin bir şey demesini beklemeden arkasını dönüp odadan ayrıldı.

Sakinleşmek için derin bir nefes alıp verdi. Fakat nafileydi.

Geçmiş kafasının içinde yankılanıyordu.

'Baba... onu ben mi öldürdüm? Abim öyle söylüyor. Cevap ver, lütfen. Anne benim yüzümden mi öldü? Onu... benim varlığım mı öldürdü, baba?'

Ayakta duramayacağını anladığında koridorun köşesinde kimsenin göremeyeceği bir yerde sırtını duvara yaslayarak yere oturdu.

Sol dizini kendine çekerken sağ bacağını uzattı. Ve başını yavaşça duvara yasladı.

Dirseğini sol dizinin üstüne koyup elini alnına koydu.

Dudaklarından titrek bir nefes döküldüğünde ağlamamak için kendini zor tuttuğunun yeni farkına varmıştı.

Her şeyin üstesinden gelirdi. Bu zamana kadar gelmişti de.

Ama... söz konusu anne olunca canını en çok yakan şey de o oluyordu.

Ne anne ne de baba...

İkisinin de ne demek olduğunu hiçbir zaman öğrenememişti.

Bir anne oğlunun saçlarını nasıl okşardı?

Peki ya bir baba?

O nasıl oyunlar oynardı oğluyla?

Mutlu bir aile tablosu vardı küçük Aral'ın zihninde.

Maalesef bu, şimdiki büyümüş Aral'ın canını fazlasıyla yakıyordu.

Daha kaç defa onun mezarının başında özür dilese geçerdi bu acı?

Daha kaç defa babasının nefret kusan sözlerine katlanırsa dinecekti içindeki yangın?

Daha kaç defa... 'abi' dediği adam onu suçlarsa adı temize çıkacaktı?

Dudaklarından acılı bir mırıltı döküldü.

Eliyle gözlerini kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladı.

Fakat her zamanki gibi yine kimse yoktu yanında.

Kimse duyup, fark etmedi onu.

Dışarıdan ne kadar umursamaz ve sert görünmeye çalışsa da içi bir o kadar yumuşak ve yaralarla doluydu.

Bedeni tamamen gevşedi. Artık kendisini sıkmıyordu.

Ağlamayıp da ne yapacaktı ki?

Üzerinde bu denli büyük bir yük varken nasıl mutlu olacaktı?

Bir süre öylece sessizce ağlamaya devam etti.

Acısı bir nebze de olsa hafiflese az da olsa rahatlayacaktı sanki.

Üzerindeki ağırlık biraz kalksa ona yeter gibi geliyordu.

Sadece biraz...

Bazı kaderler vardı ki insanın yoluna çiçekler eker, hayat ilerledikçe o yolu güzelleştirirdi.

Bazı kaderler ise, insan ne kadar çabalarsa çabalasın, o yol ona mezardan başka bir şey getirmezdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.