İDOL -Alabora- kitap kapağı

3. bölüm / 19

İDOL -Alabora-

2. BÖLÜM: LİMAN

Vaveyla Yazarı: Buket K.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: 2. BÖLÜM: LİMAN

Merhaba! Ben Bukettt.💐 İkinci bölüme hoşgeldiniz...

Yukarıdaki müziği açmayı unutmayın. Müzikçalardan da açabilirsiniz.

Müzik: Toygar Işıklı - Anlatamam 🤍

-İYİ OKUMALAR...🖤-

-----------------------‐------------------

___________________________________

2.BÖLÜM

'LİMAN'

“Kalbimin çıtırtılarını duymuştum. Sadece içimde değil dışımda da yankılanmıştı. Beynimde... Ruhumda... Ve onun kalbimi kıran hiç bir sözü, ruhumda yankılanmamıştı daha önce...”

İlk duyduğum günden beri kalbimde yer edinmiş bir cümle var. Zaman zaman döner dururum bu cümleye. Beynimde dolanır durur. Bazen içimdeki bir huzursuzluk olur o. Bazense beni ayağa kaldıran bir güçtür vücudumdaki. Ama neye sebep olursa olsun, aklımdadır. Kalbimdedir.

‘Gemi limanda güvendedir. Ama yapılış amacı bu değildir.’

Limanında her gemi güvendedir. Oysa hiçbiri bunun için yapılmamıştır. Soğuk tersaneler gemiyi inşa eder. Var olursun. Ama asıl amacın her daim fırtınayı göğüslemek olmalıdır. Sert dalgalar seni alabora edebilir. Gemin su alabilir. Ama sen şunu her daim bilirsin.

Yaşama amacım için savaşıyorum. Yaşamaya tutunuyorum ve bu şey beni derin okyanusa gömecek olsa da limanda kalıp ölümümü beklemeyeceğim... Çünkü uğruna savaşacağın bir şeyin yoksa, aslında elinde hiç bir şeyin yoktur.

Hangi sayıyla çarpılırsa çarpılsın, sıfır onu yok eder. Nereye ulaşırsan ulaş, tek bir sıfır seni yok eder. Hiç var olmamışsın gibi.

Sırf birinin gemisinde kalmak güvenli diye kendimi limana hapsetmeyecektim. Artık Kaptan’ın gemisinde kalmayacaktım. Her ne kadar ona ihanet ediyor gibi hissetsem de söylediği şeyler sanki bana onun farklı bir yüzünü göstermiş gibiydi. Güvenli sandığım gemi yavaşça su almaya başlamıştı sanki. Kendimi okyanusa atmaktı ilk yaptığım şey.

Hatalı mıydım?

Telefonun ekranındaki ‘Kaptan’ yazısını görür görmez günlerdir ısrarla çalan telefonumu tekrar meşgule aldım ve önlüğümün cebine attım. “Türk kahvesi hazır!” diye seslendim Baran’a. Kahveyi elimden aldı ve müşteriye verdi. Son müşteri de nihayet çıkınca uzun sandalyelerden birine oturdum.

“Sence de bu kafenin biraz reklama ihtiyacı yok mu Lal? Baksana o kadar az müşteri geliyor ki yakında burayı kapatacaklar diye korkuyorum.”

“Efendim?” dedim söylediği şeyi anlamayarak. Ben yüzüne boş boş bakarken Baran elindeki metal sürahiden küçük mavi fincanlara kahve doldurdu ve birini bana uzattı.

Dumanı üstünden tüten fincanı elime aldığımda bana ciddi bir yüzle bakıyordu.

“Her şeyi kendi içinde çözemezsin biliyorsun değil mi?” dedi yanımdaki sandalyeye otururken. “Bazen insanlardan yardım istemelisin. Her şeyi içine atmamalısın Lal. Küçük bir yardım hiç kimseye zarar vermez...”

Üzgün gözlerle ona baktığımda ne diyeceğimi bilmiyordum. Kendimle bile konuşamıyorken başkalarına derdimi nasıl anlatabilirdim ki? Gözlerim kahvenin dumanına odaklanmışken derin bir nefes aldım.

“Artık Kaptan’la çalışmıyorum.” Dedim usulca.

Baran’ın gözleri büyüdü. “Neden?” dedi şaşkın bir şekilde. Başımı kucağımdaki ellerime çevirdiğimde içimi bir huzursuzluk kaplamıştı. Kendimi ne kadar teselli etmeye çalışsam da hala suçlu hissediyordum. “Çünkü...” dedim.

Ama daha fazlasını sanırım konuşmak istemiyordum. Belki de Baran’ın da beni suçlaması ihtimali beni korkutuyordu. Burada sayılı arkadaşım vardı ve onları da kaybetmek istemiyordum.

“Üzülme.” Dedi Baran zorlandığımı fark edince. “İstemiyorsan anlatmak zorunda değilsin.” Diye ekledi omuzlarını silkerek.

“Hayır, özür dilerim ben... O yüzden değil...” başımı kaldırdım ve ellerimi tezgahın üstüne koydum. “Ona artık hazır olduğumu söyledim. Böylece herkese o şarkıları benim yazdığımı söylecebilecektik. Ama o hiç beklemediğim bir tepki verdi.”

“Ne söyledi ki?” diye sordu. Kaptan’ın söyledikleri aklıma gelince gözlerimin yavaşça dolmaya başladığını hissettim. Yapmamalıydım, tekrar ağlamamalıydım. Zaten o lanet günden beri her gece yatağımda gizlice ağlıyordum.

“Petrichor Prodiksiyonla çalışan sanatçılar gibi güçlü değilmişim. Tek bir fırtına beni alabora edermiş. Onun gemisinde güvende olurmuşum...” dedim sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. Baran gözlerimin dolduğunu fark etmesin diye gözlerimi çıkış kapısının üstündeki sarı çana çevirdim.

“Hadi oradan be!” dedi Baran sinirle. “Sen olmasaydın o aptal herif stüdyosunda kimsenin suratına bile bakmayacağı şarkılar yapmaya devam ederdi. Şarkılara o ruhu veren senin sözlerindi. İki yıl içinde tüm Türkiye tanıdı onu Lal, hemde senin sayende.”

Şaşkınlıkla yüzüne baktığımda çatık kaşları daha da çatıldı. “Ne kadar emek verdiğini ben biliyorum. Her gece çıkış saatine yaklaştığımızda şu sandalyede şarkılar yazardın sürekli. Yorgunluktan ölürdün ama yinede yazardın... Şimdi de çıkmış sana zayıf diyor öyle mi? Kaptan’ın içinde bulunduğu gemiyi sen inşa ettin Lal. O aptal hala geminin kendisine ait olduğunu sanıyor. O ve aynı zamanda tüm Türkiye.”

Söylediği şeylere şaşırmıştım. Ben kendimi o kadar çok yargılıyordum ki birinin bana hak vermesi ihtimali aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Ne söyleyeceğimi bilememiştim.

“Ama Savaş abi bana yardım etti. Ona ihanet etmiş sayılmıyor muyum?” dedim. Baran suratıma delirmişim gibi baktı ve bastırarak konuştu. “O adam seni kullandı.”

Ben hala ona bir yavru kedi edasıyla bakarken konuşmasına devam etti. “Sana hiç bir zaman hakkını vermedi. Bu yüzden ne yapsan az kalır. Şimdi ne yapacaksın onu düşün asıl.”

“Bilmiyorum...” dedim hüzünle. Gerçekten ne yapacağımı ya da ne yapmayacağımı bilmiyordum. Ne olacaktı şimdi? Emek verdiğim her şey bir toz bulutuna dönüşüp kayıp mı olmuştu? Belki de hayallerim imkansızdı benim. Uğruna savaştığım şeye belkide asla ulaşamayacaktım. Evime geri dönerdim belki. Anneme hiç anlatmazdım gerçekleşmeyen hayallerimi. Yıllar sonra birer anı olarak hatırlardım İstanbul maceramı. Kaptan’ı dinleyen insanlar hiç bir zaman bilmezdi o şarkıları benim yazdığımı...

“Belki de evime geri dönerim...” diye fısıldadım.

“Sonra o Savaş denen herif iki yıllık emeğinin üstüne konsun öyle mi? Kimse bilmesin seni. Kimse tanımasın öyle mi Lal?”

“Lütfen...” dedim yanağımdan bir tane gözyaşı çeneme doğru süzülürken. Gizlemek için diğer tarafa döndüm. “Bu gece kapanış bende. Git sen hadi. Zaten bu saatten sonra kimse gelmez, bir saate çıkarım bende.” Dedim ve ayağa kalktım. Raftaki kahve kutularını düzenlemeye başladığımda Baran hala sessizdi.

Yavaşça sandalyeden kalktığını duydum. “Eğer ihtiyacın olursa bana ulaşabilirsin, biliyorsun değil mi?” dedi tereddütle.

Yanağımı fark ettirmeden sildim ve gülümseyerek ona döndüm. “Elbette biliyorum... Hadi git artık!” dedim sahte bir neşeyle. “Pekala.” Dedi ve eşyalarını aldı. Kapıdan çıkana kadar yüzümdeki sahte gülümsemeyle onu izledim. Belli ki bir süre gerçek anlamda gülümseyemeyecektim.

Dakikalar su gibi akarken sessiz kafenin içinde yalnız başıma öylece oturuyordum. Mırıldandığım şarkıları bir yandan defterime not alıyorken kalemim birden elimden kaydı ve aşağıya düştü. Kalemi almak için aşağıya eğildiğimde kapının üstündeki çanın sesiyle yerde doğruldum.

Kapı kapandı ve etrafta bir sessizlik oldu. Ardından birinin sesini duydum. “Kimse var mı?”

Yerden usulca ayağa kalktım ve gördüğüm kişiyle olduğum yerde dondum. Bu Ayaz’dı. Aradan bir kaç gün geçmesine rağmen ismini nasıl hatırladığımı bilmiyordum. Beyaz şapkasını eliyle düzeltti ve gözleri etrafta gezindi. Ardından tekrar bana baktı. Hiçbir şey söylemeden öylece baktı bana. Aslında bir şey söyleyecek gibiydi. Ama sanki ne söyleyeceğine karar veremiyordu.

“Kahve var mı?” dedi en sonunda ellerini ceplerine koyup. Biraz gergin görünüyordu. Kim kahve almaya gelirken bu kadar gerilirdi ki? Anlamayarak arkamdaki ışıklı ‘KAHVE’ yazısını işaret ettim. “Burada mı?” dedim şakayla karışık.

Gözlerini kaçırdı ve tabelaya baktı. Ardından başını evet anlamında salladı. Nedense şu an çok masum ve komik görünüyordu. Aslında dışarıdan bakıldığında pek de öyle birine benzemiyordu.

“Yok.” Dedim en ciddi yüz ifademle. “Bitti.”

Yüzünde hiçbir ifade yok gibiydi. Varsa da çok iyi gizliyor olmalıydı. Yutkundu ve tekrar gözlerini kaçırdı. “Anladım. İyi akşamlar.” Dedi ve arkasını dönüp kapıya doğru ilerlemeye başladı. Gerçekten gidiyor muydu yani? Sadece espri yaptığımı anlamamış mıydı?

“Bekle! Nereye gidiyorsun?” diye seslendim. Eli kapının kolunda dondu. Yavaşça bana doğru döndüğünde şaşırmışa benziyordu. Anlamadığını belli eden bir yüz ifadesiyle bana baktığında aralık kapıdan içeriye sokak lambasının ışığı sızıyordu.

“Bitti dedin.” Diye mırıldandı. “Gidiyordum.” Diye ekledi sert ifadesine ayrıkı duran bir tonlamayla. Utanarak ellerimi arkamda bağladım. Gözlerimi ondan kaçırdığımda onun direkt olarak bana baktığını biliyordum.

“Gitmeyin lütfen. Burası bir kahveci, burada kahve bitmez...” diye fısıldadım. Nedense her seferinde ona kabalık ediyordum. Bu utanmam gereken bir şeydi. Sonuçta hiçbir müşteri böyle bir muameleyi haketmezdi.

Başımı aşağı eğdiğimde kapanan kapının ve yaklaşan adımlarının sesini duyabiliyordum. Tezgahın diğer tarafındaki sandalyelerden tam karşımdakine oturduğunda başımı kaldırdım. Gözgöze geldiğimizde bana dişlerini göstererek gülümsedi. Hiçbir hissini belli etmeyen gözleri şimdi kısılmıştı. İçinde gördüğüm şeyse kafamı karıştırmaya yetmişti bile.

“Demek benimle dalga geçtin hah?” dedi arkasına yaslanarak. Kalp atışlarım utançla hızlanırken atıldım. “Hayır, sizinle dalga geçmedim...” dedim. “Geçtin.” Dedi kendinden emin bir tonda.

“Geçen seferde hakaret etmiştin. Sanırım artık patronunla konuşmam gerekiyor.”

Korkuyla bir adım geriledim. Gözlerine baktığımda korku dolu yüzümü gördü. Gülümseyen yüzü benimkiyle çarpışınca soldu. Kısılmış masum gözleri eski haline döndü.

“Amacım hakaret etmek değildi...” diye mırıldandım. “Lütfen patronumla konuşmayın...” Diye ekledim.

“Korkma, konuşmayacaktım. Sadece şaka yaptım.” Diye cevapladı sakinleştirmek ister gibi. “Hem sende bana şaka yapmadın mı? Ödeşmiş olduk değil mi?”

Birkaç saniye düşündüm ve ardından gülümsedim. Patronumla konuşmayacaktı. Belki de bunu yapmaya hakkı vardı ama o bunu yapmayacaktı. Zaten Kaptan yüzünden moralim yeterince bozuktu bunun üstüne bir de işsiz kalmayı kaldıramazdım.

“Ee hadi. Kahvemi hazırlamayacak mısın?” dedi tekrar gülümseyerek. “Sabaha kadar burada bekleyemem.”

En içten gülümsemi vermeye çalışarak tebessüm ettim ve arkamdaki tezgahta kahveyi hazırlamaya başladım. İşim bittiğinde tekrar Ayaz’a döndüm. Siyah kalın kalemle kahvenin üstüne ‘Ayaz Kara’ yazdım.

Bardağa gülümseyerek baktığımı fark etmemiştim bile. Ayaz bakışlarımı fark ettiğinde sessiz bir biçimde güldü. Sahi ben neye gülüyordum böyle? Kendimi toparlamaya çalıştım.

“Americano.” Dedim ve kahveyi tezgahın üstüne tam önüne koydum.

Bir bana bir de bardağa baktığında kaşları çatıldı. Kaşlarını çatınca ne kadar korkutucu olduğunu fark ettim. Daha önce güldüğünü hiç görmesem kesin ondan korkardım. Yalnız ve büyük bir şehirde tek başıma olmak bana insanlardan korkmam gerektiğini öğretmişti.

“Hatırlamazsın sanmıştım.” Dedi bana bakarak. Gözlerinin içinde farklı bir ışıltı vardı şimdi. Ne düşündüğünü tam olarak anlayamamak ne cevap vermem gerektiğini de bilemememe sebep oluyordu. Dürüst olmak gerekirse nasıl hatırladığımı bende bilmiyordum.

Ben hiçbir şey söyleyemeyince kahveyi eline alıp küçük bir yudum aldı. Eliyle karşısındaki az önce oturduğum sandalyeyi işaret etti. “Sen de otur lütfen.” Dedi nazik bir hareketle.

“Müşterilerle oturmamız yasak.” Dedim mahçup bir tavırla. Etrafına bakındı ve ardından bana döndü.

“Burada kimse yok zaten. Kahvemi yalnız mı içeyim yani?”

Aslında teknik olarak haklıydı. Sonuçta başka hiç müşteri yoktu. Biraz oturup dinlenmek benim için de iyi olabilirdi. Oturup oturmamak arasında gidip geliyordum. En sonunda tereddütle oturdum. Başımı kucağımdaki ellerime çevirdim ve arkama yaslandım.

“Müşterilerle sohbet etmek de mi yasak yoksa?”

Ben televizyondaki haberin kısık sesine odaklanmışken Ayaz’ın söylediği şeyle başımı kaldırdım ve gözlerine baktım. Onun gözleriyse tezgahın üstündeki not defterimdeydi. “Bu nedir?” dedi ve deftere uzandı. Eline almadan önce izin ister gibi bana baktı. Başımı tereddütle evet anlamında salladığımda defteri avuçlarına aldı ve içini açtı.

Sayfalara tek tek baktı ve hepsini okudu. Bazı sayfalarda buruk bir tebessümün yüzünde belirdiğini fark etmiştim. Yoksa yazdıklarımı beğenmişmiydi?

“Sis düşünce sokaklarımıza,
Kendimizi bile tanımıyoruz.
En görünmez biziz oysa,
Durdur bunu kolaysa.

En çok da sana kırgınım.
En çok da sana dargın.
Görünmez yalanım,
Duyulmaz sesim..."

Yazdıklarımı okuduğunda içimde bir ürperme hissetmiştim. İlk defa biri benim yazdığımı bilerek okuyordu kelimelerimi. İlk kez duyduktan sonra yüzüme bakıyordu. Duygularımı benim hissettiğimi bilerek okuması tüm Türkiye’nin dinlemesinden iyiydi.

Bunu anlamını hep saklanmış ya da kaçmış insanlar bilirdi. Cümlelerimin milyonlarca kez dinlenilmesinden daha iyiydi benim yazdığımı bilerek birisinin okuması. Bunu hissedebilmek çok zordu bizim için. Acısını dökemezdi çoğu kişi. Korkardık hislerimizin birinin sesinde can bulmasına. Bazılarımız cesaretini topladığındaysa haykırırdı kelimelerini. Utanması gereken biz değildik.

“Bunlar çok güzel Lal.” Dedi gülümseyerek. İçimi bir sevinç doldururken biraz sonra söyleyeceklerinden habersizdim. Defteri kapattı ve tezgaha koydu. “Sözlerin bana birinin şarkılarını hatırlatıyor.” Dedi. Bense neyden bahsettiğini anlayamadan sevinçle, “Kimin?” diye sordum.

“Kaptan’ın.” Dedi.

Söylediği tek bir kelime beni kalbimden vurmuştu. Fiziksel olarak hiçbir darbe almamış olamama rağmen canımın yandığını iliklerime kadar hissediyordum.

Yine savaşım başkasının olmuştu. Yine tüm uğraşım başkasına ait sanılıyordu. Duydularım başkasına aitti yine. Acılarım... Hepsi başkasınındı. Bense Kaptan’ın söylediği gibi güçsüzlüğümle öylece kalakalmıştım.

Dolan gözlerimi saklamak için ayağa kalktım. Ne yapacağımı bilemeyerek depoya doğru ilerledim.

Ayaz “Nereye gidiyorsun?” diye seslendi arkamdan. Depoya girdim ve kapıyı arkamdan hızlıca kapattım. Sırtım kapıya yaslandığında yere doğru kaydım güçsüz bacaklarımla. Gözyaşlarımı sessizce serbest bıraktım. Aşağıya kaydılar usulca. Artık sessiz ağlamaya alışmıştım.

Çünkü bu şehir ne beni, ne de hıçkırıklarımı kabul ediyordu.

“Lütfen Lal...” diye fısıldadım kendi kendime. Bu şehir bana kendimi teselli etmeyi de öğretmişti. “Lütfen ağlama...” diye ekledim tüm çaresizliğimle.

Yalnızlık insanı çok çaresiz bırakıyordu. Hele ki uğruna her şeyinizi ortaya koyacağınız bir savaşınız varsa, işte o zaman acınızla azminiz arasında kalıyordunuz. İki taraf da çekiştirip duruyordu sizi. Seçtiğiniz taraf kaderiniz oluyordu. Seçmediğiniz taraf pişmanlığınız.

“Herkes zaten Kaptan’a ait sanıyor onları. Ayaz da öyle sansa ne olur ki?” diye fısıldadım gözyaşlarımı silerken. Ne olduğunu bilmiyordum ama bildiğim bir şey varsa o da şuydu; Ayaz’ın söylediği şey ilk defa başardığımı hissettirmişti. Tüm Türkiye benim cümlelerimi ezberlemişti. Ama ben hiçbir zaman böyle hissetmemiştim.

Kapının kolundan destek alarak yavaşça ayağa kalktım. Yüzümü avuçlarımın arasına aldım ve gözyaşlarımı sildim ardından. Ellerimle yüzümü serinlettiğimde ağlamamak için kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Dışarı çıkabilmem için tahminimce kızarmış olan yüzümü eski haline çevirmeliydim. Neyse ki bu konuda baya başarılıydım. Çünkü zaten zaman zaman ağlamamam gereken yerlerde ağlıyordum. İnsanlara hissettiğim hiçbir şeyi hissettirmemek benim için kolaydı. Anlaşılmamaksa bir o kadar zordu.

Derin bir nefes aldım. Şimdi kendimi biraz daha iyi hissediyor gibiydim. Hala mutlu değildim. Ama saklayabilecek gücü biraz olsun bulmuştum. Başımı dikleştirip kapıyı araladım ve depodan çıktım. Ayaz ayaktaydı ve korkmuş gözlerle beni bekliyordu.

Başımı aşağı eğdim ve tezgaha doğru yaklaştım. Eski yerime oturduğumda Ayaz da karşıma oturdu. Bir kaç saniye konuşmamı bekledi. Ardından dayanamayarak konuştu. “Biraz daha orada dursaydın dayanamayıp yanına gelecektim.”

Başımı kaldırdığımda şefkatli gözleri yüzümde gezindi. Benim için endişelenmiş miydi yani? Niye benim iyi olup olmamam umurunda olsun ki diye düşündüm. O sadece bir müşteriydi. Hem benim gibi biri de değildi. Sertti. Belki de duygusuz birinin tekiydi. Ben beyaz bir lalenin masumiyetiyle yaşamaya çalışıyordum hep. Simsiyahtı o. Benim gibi değildi. Kollarındaki siyah anlamsız karalamalar onun kişiliğini temsil ediyordu belki de. Ben siyah bir lale görmemiştim hiç.

“Beni tanımıyorsun biliyorum...” dedi. Kendi kendine dalga geçercesine güldü. “Senin yerinde olsaydım ben benim gibi birine güvenmezdim Lal. Ama eğer bana güvenmeyi deneyebileceksen, bunu yapmanı tüm kalbimle isterim.”

Neden bahsettiğini anlayamamıştım. O ise fazla beklemeden devam etti. “Sorun her neyse bana anlatabilirsin. Birlikte çözebiliriz.”

O benim sorunumu nereden bilebilirdi ki? Tahmin dahi edemezdi. Benim savaşımı nereden bilecekti ki o? Bir şeyler söylemek için dudaklarımı aralamıştım ki az önceden beri oynayan haberdeki bir kelime dikkatimi çekti.

“Kaptan”

Başımı soluma çevirdiğimde duvardaki büyük ekranda gördüğüm kişi kalbimin hızla çarpmasına neden oldu. Bu Savaş abiydi. Kumandayı elime alıp haberin sesini biraz daha açtım ve korkuyla izlemeye başladım. O her zaman haber kanallarına ya da ropörtajlara konuk olurdu. Nedendir bimem ama bu seferki canımı acıtacakmış gibi geliyordu.

Şimdi ikimizin de dikkati haberdeydi. Muhabir kız mikrafonu neşeyle Savaş abiye uzattı. “Bu akşamki konseriniz katılan herkes için çok beğenildi Savaş bey.”

Savaş abi gülümsedi ve gururla dikleşti. Üstündeki pahalı ve parıltılı sahne kıyafetleri benim üstümdeki barista önlüğüyle karşılaştırıldığında şirkette söylediği şeyi çok daha iyi anlıyordum. Ben beni üzdüğü için pişman olduğunu düşünürken o hiç de pişman ya da üzülmüş görünmüyordu.
“Biliyorsun ki ben bir sürü şehirde sahne alıyorum. Ama bu şehrin enerjisi beni kendine çekti...” dedi sahte bir gülümdemeyle. Onu gerçekten tanıyan herkes bu gülüşün samimi olmadığını bilirdi.

“Çok sevindik... Peki size mahlasınız Kaptan’ı baz alarak en sevdiğiniz şarkınızı sorsam hangi şarkınızı söylerdiniz?” diye sordu muhabir kız aynı neşesiyle. Savaş abi bir kaç saniye düşündü ve ardından gülümsedi.

“Kafes.”

Kafes benim için anlamı çok büyük olan bir şarkıydı. Kendimden bile saklamıştım ben o şarkıyı. Kaptan’ın aylarca süren ısrarlarına dayanamayıp yayınlamasına izin vermiştim. “Hayranlarınız tarafından da en sevilen şarkının ‘Kafes’ olduğu inkar edilemez bir gerçek elbette. Şarkıda birine karşı olan kırgınlığınızı ve siteminizi duyuyor ve hissediyoruz... Peki bu duygusal ve özel şarkıyı kime yazdınız?”

Muhabirin söylediği şeyle içimi bir telaş kapladı. Çünkü ben Savaş abi de dahil kimseye ‘Kafes’i kime yazdığımı söylememiştim. Savaş abinin surat ifadesi değişti. Çünkü cevabı o da bilmiyordu. Ben konuyu değiştirir veya cevap vermez diye düşünürken, o ondan hiç beklemediğim bir şey yaptı.

“Aşık olduğum kadına yazmıştım.” Dedi omuzlarını silkerek.

Duyduğumu idrak etmemle baktığım ekranın bulanıklaşması bir oldu. “Öyle değil...” diye fısıldadım. Kalbimin çıtırtılarını duymuştum. Sadece içimde değil dışımda da yankılanmıştı. Beynimde... Ruhumda... Ve onun kalbimi kıran hiç bir sözü, ruhumda yankılanmamıştı daha önce...

Yaşlar yanaklarıma hücum ettiğinde artık hiçbir şeyi saklama gereksiniminde bulunmuyordum.

Hatta bana göre fazla bile gizli kalmıştı her şey.

Vakit birkaç gemiyi batırma vaktiydi.

“Sen iyi misin?” diye sordu Ayaz. Sesi şimdi biraz daha korkmuş geliyordu. Yanaklarımı hissizce sildiğimde ayağa kalktım. Önlüğümü çıkardım ve ince hırkamı üstüme geçirdim. Tezgahın arkasından çıktım ve çantamı alıp kapıya doğru ilerledim.

“Nereye?” dedi Ayaz ayaklanarak. Duraksamadan kapıyı açtım ve dışarıya çıkmadan önce konuştum.

“Birinin gemisini batıracağım.”

'BÖLÜM SONU'

-------------------------------------------

Bölümü nasıl buldunuz?? Üçüncü bölümde görüşmek üzere, hosçakalın...🖤

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

66okunma 30beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18