2. bölüm · İDOL -Alabora-
1. BÖLÜM: BEYAZ LALE
Selamlar! Ben Buket... 😊
İDOL'ün ilk bölümüne hoşgeldinizzz! Bu bölüm biraz hikayeye giriş gibi. Hikayeye adapte olmanız açısından önemli bir bölüm. Umarım bölümü seversiniz.
Yorum ve eleştirilerinizi bekliyorumm.
Müziği yukarıdan yada müzikçalardan açabilirsiniz.
Müzik: Ludovico Einaudi - Nuvole Bianche
-----------------‐-------------------------
______________________________________
1.BÖLÜM
‘BEYAZ LALE’
“Umarım hiçbir zaman siyahı tercih etmek zorunda kalmazsın.”
8 AY ÖNCE
İnsanların çoğu bilmez bunu. Oysa her şeye sahip olduğunda anlarsın, aslında elinde hiçbir şey olmadığını.
Bir şeylere sahip olmak istersin. Koşturup durursun oradan oraya. Ona sahip olmalıyım dersin. Hayatındaki tek eksik parça o’dur değil mi? Oysa durum hiç de öyle değildir.
Sahip olana kadar her şey eksiktir.
Sahip olduğundaysa galibiyetin diğer yüzüyle karşılaşırsın. Galibiyet de bir mağlup olma şeklidir. Ama hiç kimse kazanana kadar kaybettiğinin farkına varmaz. En iyi yaşam şu andır. Bir şeylere sahip olmana gerek yoktur.
En dibe batmak içinse, zirveye çıkman gerekir. Çünkü zirveye çıktığında dibe çakılmak artık kaçınılmazdır...
Telefonumun alarmıyla kendime geldim. Güneş henüz yeni doğmuştu. Başımı yasladığım masamdan kaldırdım, yine burada uyuyakalmış olmalıydım. Suratıma yapışan bir kaç kağıdı elimle ittim.
Tül perdelerimin arasından sızan güneş yüzümü ısıtmış olduğunu fark ettim. Şu sıralar hayatımı ısıtan tek şey o olmalıydı.
Sandalyemde geriye yaslandım ve derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattığımda güzel şeyler olacağını hayal ettim. Bugün benim için kötüye hiç yer yoktu. Her şey mükemmel olacaktı. Herkes ve her şey benim lehime olacaktı.
Uykulu gözlerimle otururken tam uykuya dalacaktım ki ikinci alarmın sesi duyuldu. İşte o an kim olduğumu ve neyin peşinden koştuğumu hatırladım. Evet, bende bir şeyin peşinden koşuyorum.
Sandalyeden koşar misali kalktığım gibi giysi dolabımı açtım. Elime geçirdiğim ilk kazağımı ve kot pantolonumu aceleyle giydim ve salona çıktım. Ev arkadaşım, daha doğrusu evinde yaşadığım arkadaşım uyanmasın diye ekstra sessiz olmaya çalışıyordum ama bana soracak olursanız bu konuda pek de başarılı değildim...
Saçlarımı bağlamak için bir toka arıyordum ama salonu alt üst etmeme rağmen resmen hiç bir yerde toka yoktu. Tam pes edecektim ki gözüm bileğime kaydı.
“Buradaymış...” diye fısıldadım kendimi aptal gibi hissederken. Bir kaç saniye gözlerim etrafta gezindi. Hala uykum olduğu için etrafımdaki hiç bir şeyi algılayamıyordum. Ayrıca ayakta duracak gücüm de yoktu.
Ama ayakta durmaya mecburdum, en azından hayallerimi gerçekleştirebilmek için bunu yapmalıydım. Kafamı iki yana sallayarak kötü düşünceleri yok etmek istedim. Bileğimdeki tokayı elime aldım ve saçlarımı yukarıdan bağladım.
Çantamı almak için odama doğru gidiyordum ki odasının kapısına yaslanmış olan Zeynep’in uykulu gözleriyle karşılaştım. Gözlerini ovuşturdu ve kısık gözleriyle tekrar bana baktı.
“Nereye gidiyorsun bu saatte?” dedi kısık sesiyle.
Koşturarak odamdan çantamı aldım ve salona dönüp beceriksizce ayakkabılarımı giymeye çalıştım. Zeynep’i uyandırdığım için kendimi suçlu hissetmiştim.
“Kaptan’a mı gidiyorsun?” dedi alaycı bir tavırla koltuğa otururken.
Başımı evet anlamında aşağı yukarı salladım. Ben bağcıklarımı bağlamaya uğraşırken o devam etti.
“Sen neden hala bu adamla çalışıyorsun Lal?” dedi birden. Bağcıklarımı bağlayan elim dondu. Anlamsızca yüzüne baktığımda tebessüm etti.
Hakkını vermiyor sana. Sokaktaki yüz kişiye sorsan adını bile bilmez. Ama hepsi senin cümlelerinle yapılmış şarkıları dinliyor. Resmen tüm Türkiye senin anlattıklarını dinliyor. Ama kimseye o şarkıları senin yazdığını söylemiyor o adam. Kendi şarkılarıymış gibi söylüyor ve yayımlıyor. İsmini bile vermiyor Lal...”
Gözlerimin dolduğunu hissettim. Söylediği şeylerin haklılığı gözlerimin önünden geçerken içimde bir yerlerdeyse Kaptan’a karşı duyduğum bir minnet vardı.
“Savaş abi beni korumaya çalışıyor...” diye fısıldadım cansız sesimle. “Korumaya mı çalışıyor?” dedi dalga geçercesine. Ayağa kalktım ve çantamı asındım. Kafamdan geçen kötü düşünceleri yok etmek istedim.
“Sektörün sert bir yer olduğunu söyledi...” diye devam ettim başımı öne eğerek. Aklım ve kalbim resmen beni iki taraftan çekiştiriyorlardı.
‘Nankörlük etme... Kimse yazdıklarına bakmazken o onlara sahip çıktı.’ diyordu kalbim. Beynimse aynı Zeynep gibi düşünüyordu. ‘Seni kullanıyor...’ diyordu.
“Ama bana söz verdi.” Dedim heyecanla.
“Kaldırabilecek kadar hazır olduğumda açıklama yapacak. Tüm o sözlerin bana ait olduğunu herkes öğrenecek.”
İçimi tekrar bir sıkıntı kaplarken gözlerimi kaçırdım. “Ama şimdi nankörlük yapamam. Onun sayesinde herkes sesimi duyuyor. Beni anlıyorlar. Önemli olan bu, insanların beni anlaması...”
Son söylediklerimden sonra gözlerini kaçıran Zeynep’ti. “Sen öyle diyorsan.” Dedi kollarını göğsünde birleştirerek. Suratı asılmıştı. Beni korumak istediğini biliyordum. O benim İstanbul’da güvendiğim tek insandı. Annemi ardımda bırakıp gelmiştim ben buraya.
Küçük ilçemden çıkıp böylesine büyük ve kalabalık bir yere gelmek benim için hiç de kolay olmamıştı.
Ama uğruna savaşacağım bir hayalim vardı. Anlatmak istediklerim vardı benim insanlara. Haykırmak istediklerim vardı.
Her ne kadar ismimi vermese de Kaptan bunu benim için yapıyordu. Kelimelerime ses oluyordu. Bunun için bile ona minnettardım.
Neşeyle Zeynep’in yanına koştum ve çocuk misali yanağına bir buse kondurdum. “Yeni kahveler gelecekmiş bugün kafeye, Baran söylemişti. Getireyim mi sana akşam? Balkonda içeriz.” Dedim muzip bir tavırla. Bunun keyfini yerine getireceğini biliyordum. Tek kaşımı havaya kaldırdım ve vereceği cevabı dinledim gülümseyerek.
Dudağının kenarı yukarı kıvrıldı. “Olur...” dedi sesini ciddi tutmaya çalışarak.
Koca bir gülümseme yüzüme yerleşirken ayağa kalktım ve kapıyı açtım. “Otobüsü kaçırmayayım. Akşam görüşürüz!”
“O lüks arabalar ve korumalarıyla gezerken sen otobüse biniyorsun Lal!” diye bağırdı arkamdan. “Hoşçakal!” dedim duymamış gibi. Haklıydı. Ama şuan bunu değiştiremezdim...
Otobüsten indiğimde yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşten sonra sitenin önündeydim. Güvenlik kulübesine yaklaştığımda içeride her zamankinden farklı bir güvenlik vardı.
“Merhaba, Savaş Yılmaz’a gelmiştim.” Dedim. Adam başını camdan çıkardı ve beni süzdü. Çılgın bir hayran olup olmadığımı inceliyordu belli ki. “Dosya getirmiştim. Ahmet abi olurdu burada genelde. O beni tanır.” Diye ekledim inandırmak ister gibi.
Kısık gözleriyle bana bakarken telefonu eline aldı ve bir yerleri aradı. “Adın Lal mi?” diye sordu.
“Evet.” Dedim gülümseyerek.
Telefonu kapattı ve bana döndü. “Savaş bey şirkete gitmiş. Evde değil.” Dedi.
“Ama bana mutlaka bu sabah sözleri eve getirmemi söylemişti.” Diye mırıldandım kendi kendime. Güvenlik bana arkasını dönüp işine devam edince sessizce teşekkür edip anayola doğru yürümeye başladım.
Bugün şarkının mutlaka elinde olması gerektiğini söylemişti. Belki de çok acil bir işi çıkmıştı? Bu yüzden aceleyle şirkete gitmişti, şarkıyı ona ulaştırmamı bekliyordu belki? Ne yapacağımı bilemeyerek durağa doğru yürüdüm.
Durağın tahta bankına oturduğumda ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Bir kaç saat sonra işe gitmem gerekiyordu bu yüzden çabuk karar vermeliydim. Ani bir kararla telefonumu çıkardım ve şirketin konumuna baktım. Buraya yarım saatlik uzaklıktaydı. Beş dakika sonra gelecek otobüsle oraya gidebilirdim. Hem oraya gitmemde ne gibi bir sakınca olabilirdi ki?
Yaklaşık beş dakika sonra gelen otobüse bindiğimde içimde bir huzursuzluk vardı. Sanki yanlış bir şey yapıyor gibi hissediyordum. Oysa yaptığım yanlış bir şey değildi. Sonuçta Kaptan beni özellikle saklamıyordu değil mi? Bir kaç şirket çalışanı benden haberdar olsa hiçbir şey olmazdı...
Nihayet şirketin önüne vardığımda gözlerim “Petrichor Prodüksiyon” yazısının üstünde gezindi. Dudaklarım hafif bir gülümsemeyle yukarı kıvrılırken büyük dönen kapıdan içeri girdim. Etraf çok da kalabalık değildi. Herkesin çok şık olduğunu fark etmiştim. Çalışan kadınların giydiği ince topuklu ayakkabılar ve vücutlarını saran kalem etekleri vardı. Görmüş olduğum bir kaç sanatçıysa yüz metre öteden bile fark edilebilirdi. Çoğunu tanımıyordum ama herkes çok şıktı. Elim sabah gelişigüzel yaptığım topuzuma gitti. Gözlerim spor ayakkabılarıma kaydı. Boştaki elimle çantamın kulpunu sıktığımı fark ettim.
Buraya ait olmadığım her halimden belliydi.
Tüm o şarkıcıları gördüğümde bunu biraz daha fark etmiştim. Hayallerim bana bu kadar uzak mıydı gerçekten? Delicesine istediğim bu şeye bu kadar yabancı mıydım ben? Gözlerim dolarken derin bir nefes aldım ve başımı dikleştirdim.
Kıyafetler değişirdi. Yüzler değişirdi. Ama insanlar benim söylediklerimi, yazdıklarımı anlıyordu. Bundan öte ne beni engelleyebilirdi ki? Görünüşüm farklılaşabilirdi, bu kadar şey başarmıştım kimse bilmese de. Kimse görmese de ben başarmıştım. Herkes biliyordu benim anlattıklarımı. Herkes duyuyordu.
İsmimi bilmese de herkes tanıyordu beni.
Danışmaya doğru ilerledim. Genç bir kadın gülümseyerek beni karşıladı.
“Kaptan’ı görmek istiyorum.” Dedim direkt olarak. Kadın şaşkın gözlerle bana bakıyordu. Kaptan’ın burada olduğunu nasıl bildiğimi merak ediyor olmalıydı.
“Onunla çalışıyorum.” Dedim. “Ona bir dosya ulaştırmalıyım. Evinden buraya geldiğini söylediler.”
Bir kaç saniye düşündükten sonra tekrar gülümsedi ve bilgisayardan bir şeylere baktı. Ardından bana döndü. “3. Kata çıkabilirsiniz. Savaş Bey bugün yeni albümü için bir toplantıda. Arkadaşlarıma sorarsanız size yardımcı olurlar.”
Teşekkür ettikten sonra acele adımlarla asansöre bindim ve üçüncü kata çıktım. Çantamdaki beyaz dosyayı elime aldım ve sıkı sıkı tuttum. İşe yetişmek için çok hızlı hareket ediyordum. Asansör açılır açılmaz asansörden inip ani bir hareketle köşeyi dönmüştüm ki birden birine çarptım.
“Dikkat etsene!” dedi karşımdaki erkek sert bir sesle. Yere dağılan A4 kağıtlarını beceriksizce toplayıp dosyanın içine koymaya çalışıyordum. Oysa karşımdaki adam kılını bile kıpırdatmamıştı.
“Şarkı yazarı mısın sen?” diye sordu aynı sert sesiyle.
Tekrar ayağa kalktığımda tam yüzüne bakacaktım ki duyduğum sesle gözüm koridorun sonuna kaydı. Karşımdakinin omuzlarının üstünden arkaya bakmaya çalıştım.
Bu Savaş abiydi. Yanındaki uzun boylu adamla gülüşüyordu.
“Sana söylüyorum.” Dedi karşımdaki tekrar. “Özür bile dilemeyecek misin?”
Gözüm hala Kaptan’ın üzerindeyken nazik olmaya çalışarak elimle karşımdaki adamı kenara çektim. “Kusura bakmayın.” Dedim ve yüzüne bile bakmadan Kaptan’a doğru ilerledim. Arkasını bana dönmüştü.
“Savaş abi!” diye seslendim beni duyması için. Bana doğru döndüğünde gülen yüzü donuklaştı. Tedirginlikle etrafa baktı ve yanındaki adamın yanından ayrılarak hızlı adımlarla bana doru yürüdü. Elimi tuttu ve beni boş bir odaya doğru kelimenin tam anlamıyla sürükledi.
Odaya girdiğimizde kapıyı kapattı. Kapanan kapının ardından istemsizce gerileyince bacaklarım masaya çarptı. Belli etmemek için başımı dikleştirdim. Savaş abi koridora bakan cam pencereden etrafı inceledi.
Ardından bana doğru döndü.
“Ne işin var burada senin Lal?” dedi nefes nefese. Savaş abi benden 6 yaş büyüktü ve ben ona abi diyordum. Çünkü benim kelimelerime de sanatıma da sahip çıkmıştı. Kısacası o benim için gerçekten bir abiydi.
“Evinize gittim ama güvenlik şirkete gittiğinizi söyledi. Bende gelmek zorunda kaldım.” Dedim.
Kaşları çatıldı. Eliyle çenesini kaşıdı. “Neden beni aramadın? Bu kadar acil olan neydi?” diye sordu.
“Çünkü şarkıları mail atmama izin vermiyorsunuz...” dedim. “Bugün mutlaka elinizde olmasını istemiştiniz. O yüzden gelmek zorunda kaldım. Hem buraya gelmemde ne gibi bir sorun var ki?”
“Doğru bugün getirecektin değil mi?” dedi sorumu duymamazlıktan gelirken. Belki de gerçekten duymamıştı değil mi? Elini uzattı ve dosyayı benden aldı. İçini açıp bir kaç tanesine göz gezdirdi.
Sert yüzü şarkıları okurken yumuşadı. Çatılmış kaşları eski haline döndü ve yüzünde buruk bir tebessüm oluştu. Beğendiğini düşünerek bende kendi kendime gülümsedim. Dosyayı kapatıp bana döndüğünde bana anlayamadığım bir bakış attı.
“Bunları yazabilmek için ne yaşadın sen?” dedi birden.
Yüzümdeki gülümseme silindi. Ellerimi göğsümde birleştirdim ve başımı aşağı eğdim. Hızlanan kalp atışlarımı yok saymaya çalıştım. “Sorun yok...” diye fısıldadım içimden.
Ben konuşmayınca Savaş abi boğazını temizledi ve dosyayı masaya bıraktı. Yanımdaki sandalyeyi işaret ederek, “Oturmak ister misin?” diye sordu.
“İşe yetişmeliyim...” dedim sesim zar zor çıkarken.
“Hala o kahvecide mi çalışıyorsun sen?” diye sordu alaycı bir tonda. Başımı kaldırıp ona baktığımda donuk yüzümü gördü ve tekrar boğazını temizledi. Alaycı tavrı şimdi ciddiydi. Hoşuma gitmediğini anlamış olmalıydı.
“Anladım.” Dedi. “Tutmayayım ben seni. Bu arada, bir daha acil bir şey olursa beni ya da menajerimi ara. Buraya gelme.”
Duyduklarımdan nasıl bir anlam çıkarmam gerektiğini bilemiyordum. Gerginlikle elim çantamın kulpuna gitti. Gerginliğimi fark ettirmeden başımı dikleştirdim ve avcumun içindeki kumaşı sıkabildiğim kadar sıktım.
“Biz birlikte çalışmıyor muyuz? İnsanlar beni görse ne olur ki?” dedim.
Savaş abi başını iki yana salladı ve yanıma yaklaştı. “Sana söylemiştim Lal. Ben sadece sana yardım etmeye çalışıyorum. Şöhreti kaldırmaya hazır değilsin.” dedi.
“Bende bunun hakkında konuşacaktım.” Dedim cesaretimi toplayıp. Gülümsedim ve avuçlarımı sıkarak kendimden güç almaya çalıştım. “Bunu mu konuşacaktın?” diye sordu tek kaşı havaya kalkarken.
“Evet. Ben artık hazırım Savaş abi. İnsanlara o şarkıları benim yazdığımı söyleyebiliriz.” Çenesindeki kemiklerin oynayışından sinirlendiğini anlamıştım. Alaycı ve sahte bir gülüşle bana doğru bir adım daha attı. Onun adımıyla gerilemek istedim ama arkamdaki masa bunu yapmamı engellemişti.
“Dışarıda gördüğün o sanatçılar ya da benim gibi mi olduğunu sanıyorsun?” dedi. Söylediği şey suratıma bir tokat gibi çarpmıştı. Kiminle konuşuyordum ben? Karşımdaki kişi hala minnet duyduğum o adam mıydı?
“Burayla çalışabileceğini mi sanıyorsun? Bizim kadar dayanıklı değilsin Lal. Tek bir fırtınada yıkılırsın. Alabora olursun. Ama ben Kaptan’ım. Gemide benimle olursan, asla batmazsın.”
Dolu gözlerimdeki yaşları geri itmeye çalıştım. Az önce söyledikleri çok ağırdı. Zaten tek başıma inandığım bir amaç uğruna savaşıyordum. Birde güvendiğim birinin yüzüme karşı dayanıksız olduğumu söylemesi kalbimi parçalara ayırmıştı.
“Şarkılarını iki yıldır ben yazıyorum.” Dedim. Söylediğim şeyle yutkundu. Belli ki bu hiç hoşuna gitmemişti. Kendimi biraz suçlu hissetmiştim ama onun bana yaptığı gibi kalbini kırmamıştım bile.
“Ne demek istiyorsun Lal?” diye sordu öfkesini bastırmaya çalışarak.
“Sen şarkı söyleyebiliyorsan bende yapabilirim diyorum. Sen yazıyorsan bende yazabilirim. Petrichor Prodüksiyon’un sanatçısıysan bende olabilirim.” Başımı dikleştirdim ve her ne kadar içimdeki bir ses hainlik ettiğimi söylese de konuştum.
“Ve artık gemide seninle olmak istemiyorum.”
Kapıya doğru ilerledim ve koridora çıktım. Yanaklarımdan akan gözyaşlarımı saklamak için arkama hiç bakmamıştım. Savaş abinin arkamdan seslendiği duymuştum. Ama geri dönmedim. Ne arkama baktım ne de söylediklerini dinledim. Islanmış yanaklarımdan akan yaşlarla sessizce sokaklarda yürüdüm.
Şimdi ne yapacaktım? Onun gemisinde olmak istemediğimi söylemiştim. Hainlik mi etmiştim ben şimdi? Kelimelerime sahip çıkan, bana abilik yapan birine ihanet mi etmiştim? Elimde kalan tek şey bir hiçlikti.
Yaklaşık 1 saat sonra işteydim. Ama zaman geçmek bilmiyordu. Öğlen saatleri olmuştu ama ben hala düşünceli bir zihin ve huzursuz bir kalple çalışıyordum.
“Afiyet olsun. Ödemeyi kasadan yapabilirsiniz.” Dedim kahvesini uzattığım müşterime. Zar zor da olsa gülümsemiştim. Müşteri kasaya gider gitmez yüzümdeki sahte gülümseyi bir kenara attım ve ellerimi tezgaha dayayarak ondan güç aldım.
“İyi görünmüyorsun.” Dedi Baran. “Sen geç dinlen biraz, ben devralırım.”
“İyiyim. Sen kahve kutularını doldurabilirsin. Burayı ben hallederim.” Diye mırıldandım. Yüzüme hiç inanmamış gibi bir bakış attı. “Gerçekten iyiyim.” Dedim. “Hadi git...”
İstemeye istemeye de olsa gitti. Kapının açıldığını duyunca yüzüme aynı sahte gülümsemeyi takmaya çalıştım ve önüme döndüm.
“Hoş geldiniz.” Dedim gelen müşteriye. Göz göze geldiğimizde yüzüme uzun uzun baktı. Sanki tanıdığı birine bakıyor gibiydi. Ama bu adamı hayatımda hiç görmediğime emindim. Siyah bir şapka takıyordu ve pahalı olduğuna emin olduğum kıyafetleri onu gerçekten de iyi gösteriyordu. Yanında iri yarı bir adam daha vardı ancak sadece geriden onu izliyordu.
Bakışları masum duruyordu ancak kollarını yukarı sıvadığı kıyafetinden kollarında bir sürü dövme olduğunu görmüştüm. Beyaz teninde hepsi simsiyah görünüyordu ve bana soracak olursanız anlamsız karalamalar benziyorlardı.
“Ne alırsınız?” dedim dümdüz bir ses tonuyla. Bir kaç saniye daha beni inceledikten sonra etrafa bakındı ve en sonunda, “Americano.” Dedi kalın sayılabilecek sesiyle.
Arkamdaki tezgahta kahvesini hazırladıktan sonra kahveyi büyük karton bardakları birine doldurdum ve kapağını kapattım. Ondan tarafa döndüğümde göz göze geldik. Elleri ceplerinde beni bekliyordu. Gözlerimi kaçırdım ve kalemi elime aldım.
Tekrar ona döndüğümde gülümsemeye çalıştım. Ama her seferinde sanki tanıdığı birine bakıyormuş gibi beni izlemesi rahatsız ediciydi.
“İsminiz?” dedim bir elim kahveyi bir elimde kalemi tutarken. Başını aşağıya eğdi. Şimdi şapkasından dolayı yüzünü tam olarak göremiyordum ancak dudaklarının kenarlarının yukarı kıvrıldığını görmüştüm. Neye gülüyordu ki?
Başını kaldırdığında gülümsemesini çok iyi gizlemişti. “Adımı bilmiyor musun?” diye sordu. Nereden bilebilirdim ki adını? Başıma doğru yükselen öfkemi derin bir nefes alarak saklamaya çalıştım.
“Kahve almaya daha önce de geldiyseniz kusura bakmayın. İsim hafızam iyi değildir.” Diye cevapladım.
“Beni gerçekten tanımıyor musun?” dedi.
Artık gizleyemediğim öfkemle ona bakıyordum. Sakin olmalıydım ama bu adam sinirlerimi bozmaktan başka bir şey yapmıyordu. Zor bir gün geçiriyordum, bir de bana saçma sapan sorular soruyordu. Zaten yere çöküp ağlamak istiyordum...
Sinirlendiğimi anlamış olmalıydı. Sinirli olduğumu anlayan tek kişi o değildi. Arkadaki iri yarı adam yanımıza doğru gelirken arkasına döndü ve onu durdurdu. “Sorun yok.” Deyince adam tekrar eski yerinde yani çıkış kapısının önünde beklemeye devam etti. Ama gözü hala üzerimdeydi.
Sinirli bakışlarla onu izlemeye devam ediyordum. Onda da durum aynıydı ancak bakışları benimkinin aksine gayet halinden memnun duruyordu. Hatta artık gülümsüyordu.
Kahveyi tezgaha bıraktım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. Çok öfkeliydim. Onu üzmek istedim çünkü zor bir günün ardından beni yeterince yormuştu.
“Seni tanımıyorum.” Dedim öfkemi hala gizlemeye çalışırken. “Ama sen...” diye ekledim ve aklıma gelen ilk şeyi söyleyiverdim.
“Resim defterine benziyorsun.”
Kaşları anlamamış gibi çatıldı. “Resim defteri mi?” diye sordu gözlerimin içine bakarken. Söylediğim şeyin garipliğiyle bir kaç saniye düşündüm.
“Evet. Resim defterine benziyorsun.” Dedim kendimden emin bir tonda. Gözlerim kollarında gezindi. Baktığım yere o da bakınca anlamış olacak ki bana döndü. Bana baktığında kendimi açıklama yapmak zorunda hissettim.
“Sırf bir trend uğruna vücudunda anlamı olmayan bir sürü karalamayı taşıyorsun. Üstelik hepsi simsiyah.” Dedim alacağım tepkiden çekinirken. Çekinik bir şekilde yüzüne baktığımda kızgın olacağını düşünmüştüm ancak o çok da kızgın durmuyor gibiydi. Aksine sanki söylediklerimi düşünüyordu.
“Anlamsız olduğuna nasıl karar verdin?” dedi. “Ayrıca başka hangi renk olabilirdi ki?” diye ekledi. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Sanki ona hakaret ediyormuşum gibi hissediyordum ve bu benim yapacağım bir şey değildi. Ancak ortaya bir şey attıysam arkasında durmalıydım.
“Çünkü baktım ve hiçbir şey anlamadım. Çok karmaşık.” Dedim başımı dikleştirirken.
“Beyaz küçük bir lale olabilirdi örneğin. Daha anlamlı olurdu. Tüm vücudunu kaplayan anlamsız resimlerdense beyaz bir lale çok daha iyi olurdu. Ancak beyaz senin gibi birine pek de uygun bir renk değil sanırım.”
İşte şimdi tam olarak hakaret etmiştim değil mi? Dövmelerini sanki ilk defa görmüş gibi incelerken ifadesiz yüzümde minik bir hüzün kırıntısı hissettim. Onun kadar sert görünen birini benim sözlerim incinmiş olamazdı değil mi? Kollarım suçlulukla iki yanıma düştü. Ürkekçe, söyleyeceği tek bir kelimeyi bekledim ama hiçbir şey söylemedi. Hatamı fark ettiğimde özür dilemek istedim.
“Şey, ben...”
“Ayaz.” Dedi sözümü keserek. “Efendim?” dedim aklımda hala özür dilemek varken. “Adım.” Dedi.
“Ayaz Kara.”
Şimdi anlamıştım. Kahvesinin üzerine yazmam için adını söylüyordu. Titreyen ellerimle kalemin kapağını açtım ve kahvenin üstüne büyük harflerle ‘Ayaz Kara’ yazdım.
Kahveyi önüne koyduğumda tekrar bana baktı.
“Teşekkürler Lal.” Dedi kahveyi eline aldığında.
Önlüğümün üstündeki yaka kartıma bakmış olmalıydı. Bir şey söylemek istedim ama hissettiğim vicdan azabıyla hiçbir şey söyleyemedim. Tek yaptığım şey başımı aşağı yukarı sallamaktı.
Arkasını döndü ve başıyla arkasındaki adama işaret verdiğinde adam kasaya doğru ilerledi.
Kendisi de kapıya doğru ilerlerken birden arkasını dönüp bana baktı. Bir kaç kez bir şey söyleyecek gibi dudaklarını araladı. Ardından vazgeçmiş gibi tekrar kapattı. En sonunda buruk bir gülümsemeyle konuştu.
“Umarım hiçbir zaman siyahı tercih etmek zorunda kalmazsın.”
Bir şey söylememi beklemeden kapıdan çıkıp gitti. Arkasından diğer adam da onunla birlikte çıktı. Bense söylediği şeyin ağırlığıyla geride öylece kalakaldım...
'BÖLÜM SONU'
------------------------------------------
İşte bölüm sonuna geldik...
Öncelikle şunu çok merak ediyorum: Kaptan hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ayaz Kara sizce nasıl biri?
Lal şimdi ne yapacak?
İkinci bölümde görüşmek üzere...
Hoşçakalın... 😊😇
