15. bölüm · İDOL -Alabora-

14. BÖLÜM: BAŞKA BİR GELECEK

Buket K.

Merhaba, ben Buket,🦋
14. Bölüme hoşgeldiniz!! Bugün uzun bir bölüm sizi bekliyor, umarım beğenirsiniz...
Size şarkıdan birkaç söz bırakıyorum. Neden bu şarkıyı koyduğumu son sayfalarda anlayacaksınız.

🕯
"Hala annemin gelmesini bekliyorum...
Ve yanıma oturup,
Bana artık endişelenmeme gerek olmadığını söylemesini."

Müzik: Tom Odell - Prayer

-İyi okumalar diliyorum.🖤-

______________________________________

---------‐------‐-‐-------------‐-------‐-----------------

_____________________________________

14.BÖLÜM: BAŞKA BİR GELECEK

“Başka bir isim, başka bir geçmiştir. Başka bir geçmişse, daima başka bir gelecektir.”

Küçük bir çocukken kendi kendime oynadığım aptalca oyunları hatırlıyorum. Yalnız bir çocuk olduğumdan dolayı tek başıma oynayabileceğim oyunlar bulmak her ne kadar yalnız olmak istemesem de bana eğlenceli gelirdi. Kırlarda amaçsızca dolaşmak, bitkilerle benim arkadaşlarımmışlar gibi oyunlar oynamak ve bazen de yalnızca hüzünlü bir melodide trajik yaşamımın karanlık tarafını anlamlandırmaya çalışmak o zamanki çocuk Lal’in yapabildiği şeylerden yalnızca birkaçıydı.
Büyüdükçe anladım ki yalnızlık, bu acımasız ve bencil dünyada bir çocuğun sahip olabileceği en iyi şeydir. Saçma geliyor değil mi? Kalabalıklar tarafından incitilmiş her yetişkin bir zamanlar oyunlarını yalnız oynamak istemeyen çocuklardı.
Sonra insan anlar; yalnızlık güvenlidir. Yalnızlık hediyedir.
“Korkuyor musun?” diye fısıldadı Ayaz. Başımı elimdeki kahve fincanından kaldırıp yüzüne baktım. Yüzü nedenini tam olarak çözemediğim bir biçimde gergindi. Asıl gergin olması gereken kişi benken... “Mutlu olmalısın.” Diye ekledi. “Mükafatını alacaksın Lal. Kimse seni küçümseyemeyecek.”
Gizlice derin bir nefes verdim. Aklım hala dün gece yaşananlardayken sahip olduğum veya olacağım hiçbir şeyin farkına varamıyordum. “Dün gece yüzünden sana kızgınım.” Dedi önümüzdeki küçük sehpadan kahvesini alıp dudaklarına götürürken. “Cevap vermiyorsun ama yine de söyleyeyim dedim majesteleri.”
“Beklememi söylemiştin, biliyorum.” Diye cevapladım koruma meselesini kastederek. “Söyledim ya unutmuşum.”
“Bundan sonra unutma.” Dedi kesin bir tutumla. “Menajerin hep yanında olacağı için sana unutturmaz, merak etme.”
Odanın kapısı aniden açıldı ve içeri henüz yeni tanışmış olduğum Pars girdi. Düne göre daha rahatlamış görünüyordu. Enerjik beden dili ve büyük gülümsemesiyle resmen insanın içini ısıtıyordu. “Hoşgeldin Lalciğim. Ekibimizle tanışmaya hazır mısın bakalım?”
Elimdeki fincanı sehpaya koyar koymaz ayağa kalktım. “Evet.” Dedim başımı kaldırarak. Bakışlarımda kararlıklık kalbimde cesaret vardı. Ama her ne kadar kabul etmek istemesem de korkmuyor değildim. “İşte aranan kan bu!” dedi Pars işaret parmağıyla beni göstererek. “Öyleyse geçelim...”
Kapıya doğru ilerlerken Ayaz’a baktım. O da ayağa kalkmış ve bizimle birlikte kapıya doğru ilerliyordu. “Sen neden geliyorsun?” diye sordum Ayaz’a şaşkınlıkla. Gözleri Pars ve benim aramda mekik dokurken eli gerginlikle beline gitti. “Aynı ekipteyiz. Bende toplantıya geliyorum.” Dedi. Gözlerim şüpheyle kısılırken konuyu uzatmadım. Büyük toplantı odasına vardığımızda, Pars kapıyı çalma gereksinimi duymadı ve üçümüzde toplantı salonuna girdik. Odadaki uzun geniş masada yaklaşık altı veya yedi kişi vardı. Oturan herkes buranın sanatçısı olmanın hakkını veriyordu. Üzerlerindeki kaliteli kıyafetler, dik ve kendinden emin bakışlar, ayrıca etrafa yaydıkları “Biz buraya aidiz.” hissiyle bana kendimi büsbütün yabancı hissettirmişlerdi. Pars ve Ayaz masadaki yerlerini bulurken ne yapacağımı bilemediğimden kapının kenarında öylece kalakalmıştım. Ayaz yerine yerleştikten sonra bana baktı ve gülümseyerek tam yanındaki sandalyeyi benim için geri çekti. Ben de yerime oturduğumda artık toplantı için hazırdık. En büyük patron olmasının verdiği yetkiye dayanarak en baştaki sandalyeye oturduğunu tahmin ettiğim Pars kollarını masaya dayadı ve konuşmaya başladı.
“Evet arkadaşlar, öncelikle hepinize günaydın.”
Pars konuşurken istemsizce masadakileri süzüyordum. Bunu yaparken çok fazla kişiyle göz göze gelmiştim ve bu da bana insanların buradaki varlığımı sorguladıklarını gösteriyordu. Bazıları daha önce hiç görmemiş olduğum insanlarken bazılarının yüzüneyse biraz olsun aşina gibiydim. Gözüm aniden Zifir’e takıldığında burada olmasının verdiği huzur kalbimi serinletmişti. Bana usulca gülümsedi ve göz kırptı. Kendimi ailemden biriyle karşılaşmışım gibi hissetmiştim. Masada Kaptan’ın olmayışı içimi biraz olsun rahatlatıyordu.
“Bugün aramıza yeni katılan bir sanatçımız var. Lal Baysal artık bizimle birlikte çalışacak. Lalciğim senin için toplantılarımız hakkında ufak bir özet geçeyim. Hepinizin önünde birer dosya var, bu dosyalar önümüzdeki bir ay içinde yapılacak etkinlikler, çalışmalar, projeler ve konser takvimi gibi şeyleri kapsıyor. Dosyaların her biri kişiye özel hazırlanır. Her rutin toplantıda bu dosyaları vermiyoruz. Yalnızca ayın başında. Tabii dosyadaki planda değişiklik yapma veya eklemek istediğiniz bir şey olursa ekleme hakkınız bulunuyor.”
Önümdeki krem renkli dosyaya göz attıktan sonra başımı onaylarcasına salladım. Ayaz’ın tam karşısındaki sandalyede oturan sarışın kız aniden boğazını temizledi. Ayağa kalktı ve usulca gülümseyerek elini bana doğru uzattı. “Aramıza hoşgeldin Lal.” Dedi gözlerimin içine bakarak. Ayağa kalkıp içten bir şekilde elini sıktığımda, “Ben Derin. Petrichor Prodüksiyon’un ortaklarından biriyim.” Diye ekledi.
“Memnun oldum Derin Hanım. Ben Lal...”
Az önce gözlerimin içine bakan gözleri şimdi üzerimde gezinmeye başlamıştı. Memnuniyetsiz bir bakışla kıyafetlerimi süzdükten sonra gözleri tekrar gözlerimi buldu. “Endişelenme Lal. Çabuk adapte olman için elimizden geleni yapacağız.” Diye şakıdı neşeli bir sesle. Sarı saçlarını omzundan geriye attı ve aniden yeşil gözleriyle birlikte elini de benden çekti. O yerine otururken ben şaşkındım. Olan bitene anlam verememişken yerime yerleştim. “Teşekkür ederim...” diye mırıldandım gülümsemeye çalışarak.
“Bence biz Lal’e alışmalıyız Derin.” Diye lafa atıldı Zifir. Elindeki kalemi parmaklarının arasında ustaca döndürürken beni işaret etti. “Yaptığı işleri bizzat kendim gördüm.” Dedi. “Birkaç aya bizi bile geçecek...”
“Çok garip...” diye bir ses kulaklarımı doldurduğunda sesin geldiği yöne baktım. Kısa siyah saçları olan genç bir adam elini pürüzsüz çenesinde gezdirerek sorgularcasına bana bakıyordu. Belirgin hatları olan bir çenesi ve boynunda rengarenk dövmeleri vardı. Aslında bakarsanız yüzü yakışıklı sayılabilecek düzeydeydi. Ama içimden bir ses onda bir gariplik olduğunu söylüyordu.
Ayaz cevap vereceği sırada bakışlarımı tekrar ona çevirdim. “Anlamadım?” bakışları Ayaz ve benim aramda gidip gelirken sonunda bana baktı. O bana gülümsüyorken benim surat ifadem sertti. Kendimi köpekbalıklarının arasında yüzüyormuş gibi hissediyordum. “Çok şanslısın.” Dedi.
“Senin gibi no name biri için sektörün böyle büyük isimleriyle anılmak büyük şans işi.”
“Biraz daha açık olur musun?”
“Ayaz’la sevgili, Kaptan’la bir şeysin. Zifir seni koruyor... Büyük başarı Lal.”
Lafını bitirir bitirmez Ayaz’ın eli masayı buldu. Ayağa kalktığı sırada Pars’ın onu durdurmaya çalıştığını gördüm. Masadaki herkes yerinde gerginlikle kıpırdanırken etrafta korkutucu bir sessizlik oluştu.
Sakinliğimi korumaya çalıştığım sırada Ayaz’ın kolunu tuttum. “Karışma.” Diye mırıldandım. Gözleri karşısındaki genç adamın üzerinde alevler saçarken söylediğim şeyi tekrarladım. Ayaz beklemediğim bir kabullenişle yerine oturduğunda parmakları şakağında gezindi. Karşı taraftan gelecek en ufak bir kışkırtıcı sözle onu hiçbirimizin burada tutamayacağını biliyordum. İçimde büyüyen öfkeyi dizginlemeye çalışıyorken derin bir nefes aldım. Yıllardır verdiğim çabaları hadsizin teki yüzünden kaybetmeyecektim.
Önümdeki sudan bir yudum aldıktan sonra göz ucuyla karşımdakine baktım. Sinir bozucu gülümsemesiyle sandalyesinde geriye yaslanmış beni seyrediyordu. Anlaşılan insanların sinirini bozmak hoşuna gidiyordu. “Adın ne senin?” diye sordum suyu masaya koyarken. Onun kim olduğunu sahiden bilmiyordum. Yüzündeki gülümseme solarken çenesi gerildi.
“Kaan Keskin.” Diye alayla mırıldandı Zifir. Ayaz öldürücü bakışlarını Kaan’ın üzerine dikmişken yalnızca susuyor ve karşıdan gelecek en ufak bir hamleyi bekliyordu.
“‘No name’ demiştin değil mi?” diye sordu Zifir başını ona çevirerek. Ardından güldü. Kaan yalnızca gözlerimin içine baktı. Ona aynı şekilde karşılık verdiğimde konuşmaya başladım. “Evet Kaan. Anlatmaya çalıştığın şeyi anladım... Ayaz ve Zifir’le arkadaşım. Kaptan’laysa hiçbir şeyim.”
Bakışları değişmeyince, “Ayrıca tanınmayan bir sanatçı olmam sorun değil. Bir başkasının adıyla bir yerlere gelmektense kendi emeklerimle ilerleyip hakkım olanı alırım. Buna tüm kalbimle inanıyorum Kaan.”
“Sanırım ortam biraz gerildi değil mi?” diye araya girdi Pars. Kaan tek bir kelime etmeden ayağa kalktı ve toplantı salonunu bir hışımla terk etti. O salonu terk eder etmez Pars gözlerini diğer sanatçıların üzerinde gezdirdi ve ardından bana baktı. “Kusura bakmayın arkadaşlar, sende kusura bakma Lal... Neden böyle bir şey yaptı inan bilmiyorum.”
“Ben biliyorum.” Dedi Ayaz. Boğuk çıkan sesinden dişlerini sıktığını anlamıştım. “Toplantı bugünlük yeterli mi?” diye sordum. Başını olumlu anlamda salladığında oturduğum yerden kalktım ve salondan çıktım. Içimde öfke ve bir o kadar da hüzün vardı. Onun söylediği her şey benim birinden duymaktan en çok korktuğum şeylerdi. Ancak şimdi herkesin önünde onları duymuş, aşağılanmış ve ezilmiştim... Kim bilir insanlar hakkımda ne düşünecekler benimle ilgili nasıl kanılara varacaklardı. Koridorun ortasında öylece durdum. Ne yapacağımı ve nereye gideceğimi bilmiyordum. Kahretsin ki ben yalnızca yazmayı biliyordum. Bu işin dünyasına tamamiyle yabancıydım.
“Biraz konuşabilir miyiz?”
Ayaz yanıma yaklaşır yaklaşmaz bir adım geriye çekildim. “Konuşalım.” Dedim. Sesimdeki öfkeli tınıyı fark etmiş olacak ki derin bir nefes aldı. “Hatta ben konuşayım sen beni dinle Ayaz...”
Ellerimi saçlarımın arasında gezdirdikten sonra tekrar ona döndüm. “İçeride yaptığın şeyi bir daha yapmanı istemiyorum.”
“Benim yaptığım şey mi?” dedi inanamıyor gibi.
“Evet senin yaptığın şey... Muhafızlığımı yapma. Beni koruma.”
“Lal, o pislik onu masada sürüklemediğime dua etsin.”
“Yapma işte bunu!” diye cevapladım çaresizce. “Bana söylenilen bir şey için böylesine büyük tepkiler gösterme. İnsanlar bana iltimas gösterdiğini sanacak! Ne kadar emek verdiğimi biliyorsun Ayaz... Kimdenin aksini düşünmesini istemiyorum.”
“Ben sadece seni korumak istedim.” Dedi gözlerini kaçırdığında. “Onun derdi benimle. Biliyorum. Ne olursa olsun seninle o tonda konuşmasına izin veremezdim Lal. Benden bunu bekleme.” Arkasını dönüp uzun koridorda ilerlemeye başladığında bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyordum. En sonunda kalabalığın içinde gözden kayboldu.
Peşinden gitmek için bir adım attığımda omzumda bir el hissettim. Arkamı döndüğümde karşımda Pars duruyordu. Mahçup bir yüz ifadesiyle gülümsedi. “Her şey yolunda mı Lal?” diye sordu. Bakışlarım koridorun sonuna kaydığında ellerimi arkamda birleştirdim. Başımı yana eğdim ve Ayaz’ın ardından kalan boşluğu sessizce izledim.
“Sana da bazen bir kapı açılınca açık olan diğer kapıların kapanması kaçınılmazmış gibi geliyor mu?” diye mırıldandım.
Başını eğip baktığım yere baktı. “Kapılar...” dedi başını sallayıp. Ben hala boşluğa bakıyordum. Onaylar gibi başını sallamaya devam ederken kulağıma doğru eğildi ve fısıldadı. “Bu kapılar son model otomatik kapılar Lalciğim... İstersen açılır... İstersen kapanır...”
Yüzüne baktığımda tebessüm etti. Benim de yüzüme istemsiz bir gülüş yerleşmişti. “Başarılı olacaksın.” Dedi elini omzuma koyduğunda. “Ben cevherleri görünce tanırım. Keskin ve onun gibileri düşünme. Yalnızca kariyerine ve işine odaklan. Unutma, kimseye bir şey kanıtlamak mucburiyetinde değilsin.” Diye ekledi.
Başımı onaylarcasına salladığımda neden beni sevmediklerini düşünüyordum. Beni sevmeyen insanlar illaki olacaktı. Kaptan’ın söylediği gibi alabora olmayacak, yalnızca müziğimle ilgilenecektim. “Bugün stüdyoya girecek miyim?” diye sordum yerimde kıpırdanırken. “İyi hatırlattın. Aslında Ayaz söz yazarlığında çok başarılı olduğundan bahsetti. Ancak profesyonel bir stüdyoda nasıl müzik yapacağına bir bakalım... ”
Binanın en üst katındaki stüdyoya çıktığımızda bu katın diğerlerine göre çok daha ıssız olduğunu fark ettim. Kapıların her birinin üzerinde şarkıcıların isimleri yazıyordu.
Kara, Zifir, Gece, Kaptan, Deniz, Asi, Keskin, Kayra, İsyan...
En sonunda üzerinde hiçbir şey yazmayan bir stüdyoya geldiğimizde Pars kapıyı açtı ve bana içeriyi gösterdi. “Endişelenme. Senin stüdyon hazırlanıyor. Yeniler için ilk başlarda hep burayı kullanırız.”
“Benim özel stüdyom mu olacak?” dedim şaşkınlıkla. Sesim farkında olmadan yüksek çıkınca Pars’ın gözbebekleri büyüdü ve küçük bir kahkaha attı. “Elbette ki olacak Lal, unutma sen onlarla aynı yerdesin. Kimsenin seni daha dipte hissettirmesine izin verme. Eğer bunu bir kere kabul edersen herkes seni ezmeye çalışır. Başın daima dik kelimelerin güçlü olsun.”
Bir yerde var olmak için savaş vermek kötüydü. Ama ait olmadığın bir yerde var olmak çok daha kötüydü. Bu yüzden gereken neyse onu yapacaktım. Stüdyonun içindeki parlak renkli ışıklara baktım. Her ne kadar çok fazla ışık olsa da yerleştirilme şeklinden dolayı içeride loş bir ortam vardı. Buraya bakar bakmaz bile insanın içi resmen ilhamla doluyordu...
Duvarda bir sürü plak ve çeşitli albüm kapaklarının resmi vardı. Pirinç bir pikap odanın en köşesinde duruyorken uzun zamandır hiç kullanılmadığına emin olmuştum. Ses kayıt kabinine açılan bir kapı ve kabinin içini tamamiyle gösteren uzun büyük bir cam vardı. Monitörler, kablolar, ne işe yaradığını bilmediğim bir sürü tuş, bilgisayarlar, hoparlörler, mikrafonlar ve son olarak sayamayacağım kadar çok müzik aleti geniş odayı dolduruyordu. Pars odanın uç kısmında bulunan oturma bölümüne geçtiğinde telefonu eline aldı. “Evet... Bakalım seninle kim ilgilenebilir?”
Parmakları tuşların üzerinde gezinirken odayı hayranlıkla izlemeye devam ettim. Burada olmayı o kadar çok hayal etmiştim ki, hala gerçek olduğuna inanamıyordum. Gerçekliğini kendime kanıtlamak için usulca piyanoya dokundum. Ardından parmaklarımı tuşların üzerinde gezdirdim. Gerçek olabilecek kadar gerçektiler...
“Lal istersen çalışmalara yarın başlayabilirsin.” Dedi Pars ayağa kalkıp kapıya doğru ilerlerken. Şaşkın gözlerle ona baktığımda, “Sanatçılarımızın konser takvimi bu ay çok yoğun. Şansın çok da yaver gitmedi. Ama endişelenme yarın kesinlikle seninle ilgilenebilecek birilerini bulacağım.” Diye ekledi.
“Bugün başlamak istiyorum.” Diye atıldım. Verdiğim tepki onu şaşırtmış olacak ki kaşları şaşakınlıkla çatılırken dudağının kenarı yukarı kıvrıldı. “Yeterince vakit kaybettim.”
“Öyleyse hiç durma başla. Burası tamamen sana ait.”
Eli kapının kulpunda dondu ve ardından yavaşça bana döndü. “Ayaz’ın seni neden seçtiğini şimdi daha iyi anlıyorum.” Dedi usulca. “Belli ki temiz bir yola çıkmışsın Lal. Hırslısın da... Bugün bunu biraz daha iyi anlıyorum. Senin gibileri çok çıkmıyor artık. Özelsin Lal. Aferim sana...”
Söyledikleri içimde bir yerde, hatta en derinimde sızlayan bir acıya dönüştü. Böylesine güzel sözler sevinç tohumları yerine nasıl olurdu da insanın içinde bir sızıyla can bulurdu? Bende bozuk olan bir şeyler mi vardı? Sözlerini düşünürken zihnimde koca bir neden belirdi. Bu sözleri babamın ağzından duymak isterdim. Bir zamanlar babam olarak saydığım o yabancıdan güzel şeyler duymak isteyen küçük bir kız çocuğu dinliyordu şimdi bunları. Sızımın nedeni, o küçük kızın yarasının halen kanıyor olmasıydı. Yaram kapanacak mıydı? Güzel şeyler kalbimde yeni güzellikler doğuracak mıydı?
Donup kaldığımı görünce, “Hadi, hadi! Bir an önce başla!” diye ekleyip aceleyle dışarı çıktı. Nihayet yalnız kaldığımda kendimi sandalyenin üzerine attım. Başımı geriye attığımda gözlerimi sıkıca kapattım. Şu an yalnızca olduğum yeri düşünmeliydim. Buradaydım. Hep hayalini kurduğum gibi. Babamı yenmeye ve Talia’nın ruhunu huzura kavuşturmama çok az kalmıştı.
Uzun bir süre önümdeki makinaları çözmeye çalıştım. Ancak beklediğimden de zor olmuştu. Keza bir şeyleri de karıştırmış olmalıyım ki çalan müziği durduramıyordum. En sonunda müziği kapatmak için uğraşmayı bırakıp yalnızca sesini kısmakla yetindim. Sandalyede geriye yaslandığımda dizlerimi kendime çekip başımı dizlerime dayadım. Az önce acemice yaptığım melodinin zihnimde bir şeyler çağrıştırması için odaklanmaya çalıştım. Ancak olmuyordu. Bedenimde bir sorun vardı ama ben henüz ne olduğunu kavrayamıyordum. Başımı kaldırıp mavi tuşu biraz daha döndürdüm ve müziğin sesini en aza indirdim. Sessizlikten faydalanıp koca bir gürültüyle kulaklarımı dolduran ses karnımdan gelen gurultulardı...
Saatlerdir yemek yememiştim çünkü kendimi o kadar çok kaptırmıştım ki zayıf bir insan bedenine sahip olduğumu bile dahi unutmuştum. Nefesimi sıkıntıyla dışarı verdim.
“Aç ayı oynamıyor değil mi?”
Sesin geldiği yöne baktım. Kapının pervazına yaslanmış olan Zifir elinde bir poşet tutuyordu. “Oynamıyor...” dedim yüzümü buruşturup. “Neyse ki ben varım.” Diye cevapladı başını haylazca geriye yaslayıp. Kapıyı kapatıp yanıma geldi ve bir sandalye çekti. Elindeki poşeti açar açmaz aldığım kokunun nefis bir yemeğe ait olduğuna tamamiyle emindim. Gizlice poşetin içine bakmaya çalıştığım sırada aç bir sokak kedisinden hiçbir farkım yoktu. Zifir bunu fark etmişti. Kocaman bir kahkaha attı. “İşte bu Lal!” diye neşeli bir sesle bağırdı. “Suşiye bayılacağını biliyordum!” Duyduğum şeyle başımdan aşağı adeta kaynar sular dökülmüştü.
“Şaka yapıyor olmalısın Zifir...” dedim elim alnıma gittiğinde. “Yalvarırım şaka yaptığını söyle...”
Poşetteki yemek kasesini bana uzattığında içindeki şeyi delicesine merak ediyordum. Kapağını yavaşça açtım ve gördüğüm şeyin üzerimde bıraktığı memnuniyetle gülümsedim. Kasenin içinde pilav ve üzerinde de biraz kuru fasulye vardı. “Sen harikasın...” diye mırıldandım.
“Biliyorum, bütün kızlar öyle söyler.” Dedi omuz silkerek. “Hayatımı kurtarmış olabilirsin Zifir. O kadar acıkmıştım ki midem beni yemeye başlamış bile olabilir...”
Poşetin içinden ikinci kaseyle kaşığı kendine aldı ve bana da bir kaşık uzattı. “Hadi soğutma, başla.” Dedi. Aldığım ilk lokma benim için çölde vaha bulmakla eş değerdi. Önümdeki yemeğin ne çabuk bittiğini fark etmemiştim. Ama kendimi sonunda çok daha iyi hissediyordum. “Kendime güzel bir yemek arkadaşı buldum.” Diye mırıldandı geriye yaslanırken. Kaşlarım istemsizce çatılırken ona baktım.
“Yalnızca yemekten hoşlanmaz mısın?”
Kaşık elinde donarken çiğnediği lokmayı zar zor yuttu. Onu tanıdığımdan beri ilk kez “Pervasız Çocuk” imajından ödün vermişti. Sanki özenle inşa ettiği gemisi su almaya başlamıştı, bu oldukça gerçek bir tepkiydi. “Pek sayılmaz.” Dedi yemeğine devam etmeye başladığında. Sorduğum soru onda farklı duygular uyandırmış olmalıydı. Bu yüzden kendimi suçlu hissetmiştim. Hatta belki de suçluydum.
“Testi geçtin.” Dedi aniden. “Ne testi?” diye cevapladım merakla. Eski haline çok çabuk dönmüş gibi görünüyordu. Kaseyi çöpe attığında haylaz bir gülümsemeyle bana döndü. “Nasıl biri olduğunu test ettim. Eğer çok açken suşiyi beğenseydin, pek de bizim gibi biri değilsin demektir. Ama sen kuru fasülye ve pilavı beğendin. Tam olarak bizim gibi birisin.”
“İnsanları böyle mi test ediyorsun?”
“Hemde herkesi. Bugüne kadar beni hiç yanıltmadı...”
“Garipmiş.” Dedim. “Ama bunu seçeceğini biliyordum.” Dedi. “Sende bize benzeyen bir şeyler var.”
Aklıma gelen şeyle yüzümü buruşturdum. Kaşları merakla çatılınca kendimi daha fazla tutamadım. “Kaan Keskin de sizin geminizde mi?” diye sordum. “O kıskanç herifin teki.” Diye cevapladı nefretle. “Değil Ayaz ve benimle aynı gemiye binmek, aynı denize ayak bile basamaz. Ayaz bugün onu nasıl dövmedi hala inanamıyorum. Hoş, bende bir an düşünmedim değil ama... Normalde daha sabırlıyımdır onun gibilerin oyunlarına gelmem. Çakalın tuzağına yalnızca aptal kuzu düşer. Ama bugün senin hakkında öyle ileri geri konuşunca kafasını yaracaktım o pisliğin. Orası ayrı...”
“Yapmadığın için teşekkür ederim.” Dedim. “Bunu istemezdim.”
“Ayaz nasıl biri?”
Sorum karşısında birkaç saniye düşündü. Bunu sormamı beklemiyor olmalıydı. Umarsız yüzü bir anlığına içtenlikle gülümsedi. Parmakları önümüzdeki klavye ve tuşlarla ilgilenirken aslında ne olduğunu anlıyordum. Ayaz, Zifir için çok önemliydi... “Onunla ilk tanıştığımızda dipteydim.” Dedi. Boştaki elini dalgalı saçlarında gezdirdi.
“Ailem yoktu. Dostum yoktu. Kimsem yoktu Lâl. Bir tek müzik vardı, bir de tek oda evimde küçük bir gitarım.”
Söyledikleri gözlerimin dolmasına sebep olurken, gözbebeklerim yüzünde gezindi. Zifir de benim gibiydi. Benim gibi, yapayalnızken tutunduğu tek şey sanat olan bir insandı. “Ailen nerede?” diye sordum. Bizim gibiler bu tür sorulardan hoşlanmazdı. Ama biz aynı geçmişi taşıyan iki yabancıydık. O bu gerçeği bilmiyordu. Hisseder sanmıştım...
“Bu çok uzun ve acıklı bir hikaye Lâl.”
“Acıklı hikayeler anlatılmayı en çok hak edenlerdir.” Diye cevapladım.
Bilgisayarı kapatınca oturduğu sandalyede tamamiyle bana doğru döndü. Şimdi gülümsemiyordu. “Zifir karanlık demek. Hoş, ben artık hiçbir şekilde karanlıkta yaşamıyorum. Tırnaklarımla kazıya kazıya hayat denen bu duvarın altındaki elmasa ulaştım.” Dedi aniden. Adının anlamını zaten biliyordum ancak neden söylediğini anlayamamıştım. Ayrıca hayat mücadelesini bu şekilde anlatması onunla gurur duymamı sağlamıştı. “Adımı annem koymuş.” Dedi.
“Doğduğum andan itibaren onda uyandırdığım tek duygu karanlıkmış çünkü. Düşünsene, yalnızca minicik bir bebeksin ancak etrafında kara bulutlar dolaşıyor... Çok garip. Babam kanser yüzünden aramızdan çok erken ayrılmak zorunda kalmış. Annem tek başına bir çocukla yaşamak zorunda kalınca karanlığa sürüklenmiş. Yalnızlık zordur, biliyorum, onu anlıyorum. Hele ki minik bir bebeğin sorumluluğu onu daha da çıkmaza sürüklemiş olmalı. Onu suçlamıyorum, suçlayamam. Ancak merak ettiğim şeyler var.”
Acıklı bir geçmişi dinleyen insanlar her zaman afallardı. Bu zamana kadar gözlemlediğim ve yaşadığım şey hep bu olmuştu. Zifir neden böylesine sakin anlatıyordu? Yalnızlığının sebebi annesiyken, o annesinin yalnızlığını bile zihninde anlamlandırabiliyordu. Kim böylesine iyi kalpli olabilirdi ki? “Her şey farklı olsaydı yaşayacağımız hayatı düşünüyorum. Eğer babam ölmemiş olsaydı annemle güzel bir bağım olabilir miydi? Belki o zaman yemeklerimi yalnız yemezdim. Belki de o zaman başka bir ismim olurdu.”
“Başka bir isim...”
“Başka bir isim, başka bir geçmiştir. Başka bir geçmişse, daima başka bir gelecektir.”
Ne zamandır çaldığını bilmediğim bir parça arka planda çalıyorken kalbimdeki hüznün müzikten kaynaklandığını hiç sanmıyordum. Piano sesi Zifir'in sakin sesine karışıyordu. Ona söyleyecek milyonlarca şeyim vardı, mükemmel bir insan olduğu ve başka hiçbir isme ihtiyacı olmadığıysa bunların en başında geliyordu. Dudaklarımı araladığımda daha ben konuşamadan, “Ayaz tanıdığım en sert adamdır.” Dedi. Konuyu neden değiştirdiğini anlıyordum. Bu dünyaya gelişi zifiri karanlıkken yeniden o karanlığa hapsolmak istemiyordu. Onu anlamıştım. Onunla gurur duyuyordum. Geçmiş onun geçmişiydi, anlatacakları bu kadarsa konu burada kapanırdı.
“Onunla ilk tanıştığımda henüz şirkette bile değildim. Abim yerine koyduğum biri sayesinde tanışmıştık. Müzikle ilgilendiğimi öğrenince ve bulunduğum durumu da görünce bana el uzattı. O günden beri kardeşimdir.”
“Bizim tanışmamıza benziyor...” dedim. Aklıma gelen bir detay iç çekmeme neden oldu. “Bana söylediği yalan hariç.”
“Biliyorum.” Dedi. “Şöhret Ayaz'a fena vurdu Lâl. Çok kötü şeyler yaşadı, çok fazla şey atlattı. İnsanların onu yalnızca Kara olarak görmeleri onu yalnızlaştırdı. Ama o görüp görebileceğin herkesten daha hırslı ve güçlü biridir. Yalnızca çok fazla cepheden bomba yedi...”
“Umarım bir gün onu tam olarak anlarım.”
“Ettiğin dualara dikkat et.” Diye fısıldadı gözlerimin içine bakıp. Ardından ekledi;
“Bazı duaların bedeli büyük olur.”

-Bölüm Sonu-

------------‐--------------‐-‐-----------
Sıradaki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın!💫💐