13. bölüm · İDOL -Alabora-

12. BÖLÜM: VEDA

Buket K.

Herkese merhaba, ben Bukettt! 💐🤍
Onikinci bölüme hoşgeldinizzzz!! Umarım bölümü beğenirsiniz!!! Yorumlarınızı bekliyorummm!

Müzik: Özgürüm

-İyi okumalar diliyorum...🌷-

--------------‐----------------------------

_____________________________________

-------------------------------------------

12.BÖLÜM

‘VEDA’

“Hem geçmişte hem de gelecekte Lal, eğer sen bana yarın güneş doğmayacak deseydin. Ben geceye alışırdım. Işığı seven bu adam, hiç şikayet etmeden geceye aşık olurdu.”

Daha önce hiç birine veda ettin mi? Bazıları kendisi seçer veda etmeyi. Bazılarının ise başka bir seçeneği yoktur. Çoktan yazılmıştır kaderlerine. Emziği bile alınmadan terkedilen bebekler gibi. Geride kalmak zorundadırlar... Vedalar acı vericidir derler. Hassas ruhları incitirmiş zamansız vedalar... Hasar almış umut gemileri demir alırmış farklı limanlardan. Aynı limana demir atarlarmış tekrardan.

Farklı malzemelerden yapılırlarmış gemiler, ancak kaderleri aynıysa meçhule gidermiş hepsinin yolları. Kaderlerini değiştirebilen birkaçı ise aynı limanların farklı esirlerine dönüşürlermiş. İçlerinden fısıldarlarmış sürekli sessiz okyanusun ıssız limanında...

“Bu liman ne zaman yanar? Ne zaman veda ederim evime? Yuvama... Kaderim budur benim. İlk limanı yanarsa her limanı yanar bu geminin. Kaptanı kimdir bilinmez. Kimse bilmek istemez...”

Sonra istediğiniz dilde istediğiniz şekillerde anlatın o korkmuş gemiye. “Burası güvenli.” deyin. “Burada seni kimse incitemez.”

Bir kere görmüştür ateşi artık o. Ne tarafa baksa dumanlar tüter su dolu okyanusta. İlk vedalar hep mecburi olur. Sonrasındaysa siz yakarsınız alev almasından korktuğunuz limanı... Çünkü her an alev alacak bir limanın gemisi olmaktansa, ateşi kendin tutuşturmak çok daha az ızdırap vericidir...

Parmaklarım gazete haberinin üzerinde gezindi. Etrafımdaki karanlık artık yalnızca etrafımda değildi. Kalbimdeydi. Ay ışığı artık etrafı aydınlatırdı yalnızca. Benim kalbimse paramparça olmuştu, kırıkları ruhuma batıyorken yanaklarımdan gözyaşları kan misali akıyordu... Tek kelime dahi edemedim. Donmuş vücudumla öylece yerde oturuyordum. Gözlerimi sıkı sıkı kapattım...

“Rüya.” Diye fısıldadım. “Bu... Bu bir rüya...”

“Lal?”

Gözlerimi açtığımda etraf bembeyazdı. Kaşlarım çatıldığında etrafıma bakındım ürkekçe. Korkmuştum. Neredeydim? Islak yanaklarımı ellerimle sildiğimde nerede olduğumu anladım. Burası, bir hastaneydi.

Ben, bir hastanedeydim. Burası benim mezarlığımdı.

Acil servisine önüne doğru yürüdüm güçsüz bacaklarımla. Kalbim çıkacakmışçasına atıyordu. Yalnızdım. Ben yapayalnızdım.

İşte böyle, yalnızlık, o hastane koridorunda en büyük tokadını atmıştı bana. Kimse anlamayacaktı gözlerime baktığında. Ama ben bu tokatın izini yıllar boyu bedenimde taşıyacaktım. Birine uzanmak istedi ellerim. Biri beni tutup kendine çeksin, “Her şey düzelecek...” desin istedim. Ama kimse gelmedi. Kimse tutmadı ellerimi. Tekrar yalvardım göklere. “Yalvarırım,” diye inledim acıyla. “Yalvarırım beni böyle yalnız bırakma...”

Kapalı kapıya baktım. Kapıya yaklaşıp içeri girdiğimde gördüğüm kırmızı sıvının görüntüsü gözlerimin içini yakarcasına beynime hücum etmişti. “Canı acır...” Dedim karşımdaki hemşireye. Yaşlar tekrardan akmaya başladığında bedenimdeki tüm gücün çekildiğini hissettim. Ayakta kalabilmek için bir yere tutunmak istemiştim. Ancak yapamadım.

‘Yalnızlığını hatırla Lal.’ Diye fısıldadı ruhum kalbime.

‘Senin tutunacak tek bir dalın yok.’

Hiçbir yere tutunmadım. “Lütfen dışarıda bekleyin.” Dedi kadın. Gidemezdim. Onu burada bir başına nasıl olurdu da bırakırdım? Artık ayakta kalacak gücüm kalmadığında yere yığılacağımı anladım. Tüm gücüm bedenimden koparılıyordu. Annemin canını yakıyorlardı. Durduramıyordum. Koca bir dünya dönüyordu etrafımda benden izinsiz... Ben ise durduramıyordum bu koca adaletsiz dünyayı. Tersime dönüyordu o.

O zaman söylesene... Madem tersime dönecekti, ne diye içine almıştı beni?

Soğuk koridor bomboştu. Görüş alanım kapkarayken artık ayakta duracak gücüm yoktu. Bekleme koltuğuna yığıldığımda dizlerimi kendime çektim. Başım soğuk oturağı bulduğunda herşey önemini yitirmişti. Bir ben vardım. Bir de yalnızlığım. Güçlü biriydim ben değil mi? Bununla gurur duymalıydım. Oysa bir zamanlar istediğim tek şey sıcak bir sarılıştı. Gücün çok ötesinde... Yalnızca güvenli bir liman. Benim limanımsa ezelden beri alvev alevdi. Kalbimi acıdan koruyacak bir Pegasus’u bekliyordu.

Şimdi mağlup olmuş gururlu bir savaşçıydım.

Savaşı kaybettiysen geride kalan gururunun bir önemi olmayacak.
Unutma. Hiçbir önemi olmayacak...

“İyi misin Lal?” Babamın soğuk sesini duydum. Endişeli miydi? Benim için korkmuş muydu? Yoksa acımış mıydı bana? Keşke daha önce acısaydı diye düşündüm. Babam, bize acımazdı. Öfkesi cam şişelere dolduğunda sonucu ne olursa olsun o istediği hatayı yapabilirdi. Biz mi? Biz yalnızca susardık. Onun hırsı sükuneti yırtıp attığında geriye kalan boşluğu kırık cam parçaları doldururdu...

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözyaşlarım yere damlıyordu. Artık kimsem yoktu. Ben artık kimsesizdim. Yapayalnız, umutsuzdum... Gücümü biraz olsun toplayıp koltukta doğrulduğumda ne yapacağımı bilmiyordum. Hissettiğim acı kalbimi delip ruhuma dağılıyordu.

Babamın gözlerini gördüm. Karşımdaydı. Orada öylece duruyorken tek kelime dahi edemedim. Yakasına yapışmalı ve onu mahvetmeliydim. Annemin canını nasıl yaktıysa bende onun canını yakmalıydım. Doktorlara ve polislere her şeyi anlatmalıydım.

Intikam almalıydım. Adaleti sağlamalıydım.

Gözüm koridorun sonundaki birbiriyle konuşan iki polise kaydığında onun korkuyla atan kalp atışlarını tenimde hissettim. “Kimseye söyleme Lal!” dedi koluma dokunduğunda. Kendimi tiksintiyle geri çektim. “Ne istersen yaparım, sadece bunu kimseye söyleme...”

“Annemi benden çaldın.”

“Seni incitmemi istemezsin değil mi Lal?” diye tısladı. Korkuyor muydum? Korkmalı mıydım? Kimse bana inanmazdı, hiçbir kanıtım yoktu. Düşünebildiğim tek şey tüm bedenime yayılan ağrı ve yapayalnız kalışımdı...

Kim inanırdı ki bana?

En kötü olansa henüz onbir yaşında olan Lal bağırmayı ve haykırmayı bilmiyordu. İnsanlar sessizliği dinleyemezdi. Benim ızdırabım işte böyle başlamıştı.

“Git.” Diye fısıldadım. “Yok ol.”

“Hayatımıza hiç girmemişsin gibi. Annem seninle hiç tanışmamış gibi. Sana ilk kez baba diyen o küçük kızı unut. Ben artık tekrar bir başkasının kızıyım. Ben artık senin için tekrar Lal’im. Yeniden kızın değilim.”

Gözlerimi yere çevirdim. Ona bakmak istemiyordum. Söyleyeceği hiçbir şeyi duymak istemiyordum.

Gitti.

Bir zamanalar babam olan adam yalnızca gitti.

Gözlerimi araladığımda tekrar Kaptan’ın karanlık odasındaydım. Başımı kaldırıp yukarıya baktığımda Kafes tablosu gözlerimin önündeydi. Etrafıma bakındım. Babam yoktu, annem yoktu, kan yoktu, ızdırap yoktu. Bu yalnızca bir sanrıydı. Elim alnıma gittiğinde olanları düşünmeye başladım. Talia ölmüştü. Talia’yı Kaptan öldürmüştü... Talia için bir şey yapmalıydım. Bu kez kayda değer bir şey yapmalıydım... Dizlerimin önüne düşmüş gazete haberini elime aldım. Bunu nasıl kanıtlayacaktım? Kim bana inanacaktı? Yeniden hissettiğim “Kimse bana inanmayacak.” Düşüncesi içimi acıtıyordu...

Kapı açılma sesi duyduğumda korkuyla odanın kapalı kapısına baktım. “Kaptan...” diye fısıldadım. Telaşla yerden kalktım ve etrafıma baktım. Saklanabileceğim herhangi bir yer varmı diye kontrol ettiğim sırada gözüm perdelerin dışarı doğru uçuştuğu açık balkon kapısına takıldı. Açık kapıdan dışarı çıktım ve kapıyı kapatmadan küçük balkonda duvara sindim. Birkaç santim sağımda kapının pervazı vardı. Nefesimi tutup başımı duvara yasladığımda odanın kapısı açıldı. İçerde duyduğum güçlü ayak sesleri kalp atışlarımın hızlanmasına sebep olmuştu. Avuçlarımın arasındaki gazete parçasını istemsizce kalbime bastırmıştım.

Korkuyordum. Soğuk rüzgar beni kendime getirmek için tenime çarparken aklımdan yüzlerce düşünce geçiyordu. İçerdeki sesler artmıştı. Başımı sağa çevirdiğimde kapıdan balkona yansıyan hiçbir ışık olmadığını fark ettim. Kaptan neden ışıkları açmamıştı? Uyumuş olabileceği ihtimali çıkardığı sesler yüzünden yok olurken başımı eski yerine çevirdim. Dudaklarımın arasından sızan nefes sesimi fark ettim. Elimle ağzımı kapattığımda etraf sessizleşmişti, ancak hissettiğim korku eskisinden çok daha şiddetliydi...

“Beni de öldürecek...” diye fısıldadım çenem titrerken.

“Canım yanarken yine kimsenin haberi olmayacak...”

Babamdan intikamımı almadan ölemezdim. Annemin karşısına nasıl çıkardım öbür dünyada? Dayanmalı ve direnmeliydim. Peki ya Ayaz üzülür müydü ben öldüğümde? Tetiği çeken o olurdu belki. Yapar mıydı? Tüm bu kuruntularıma rağmen kalbimde ona karşı beslediğim sevgi beni istemsizce yaşama bağlıyor, son nefesimde onun yüzünü görme isteğiyle dolup taşmama neden oluyordu.

Avcumdaki kağıdı biraz daha sıktığımda kağıdın sivri köşesi tenime battı. Dudaklarımın üstünde olan elimi yumruk yaptım ve acıyla inlememek için başımı duvara yasladım. Gözlerimi açtığımda gördüğüm şey tüm dengeleri alt üst etmişti. Geniş otoparka giriş yapan uzun siyah bir araç beyaz ışıklarıyla sokaktaki karanlığı aydınlatıyordu. Arabanın kapısı geriye doğu açıldı ve Kaptan korumalarıyla birlikte araçtan indi. Kaşlarım çatılırken dudaklarım şaşkınlıkla aralanmıştı. İleriye doğru birkaç adım atmıştım. Kaptan içeride değilse evdeki kimdi?

“Buradasın...”

Arkamı döndüğümde gördüğüm yüz Ayaz’ın yüzünden başkası değildi. Korku dolu yüzü sertti. Kahve gözleri koyulaşmışken, sesi çaresiz çıkmştı. Ani bir hareketle elimi tuttu ve beni içeriye çekti. Buradan çıkmamız gerektiğini biliyorken ona itiraz edemezdim. Karanlık evi ardımızda bırakıp bol ışıklı koridora çıktığımızda asansörün kapısı açıldı. Kaptan’ın sesi bize iyice yaklaşmışken artık neredeyse koşuyorduk.

Koridordaki ilk köşeyi döndüğümüzde Kaptan’ın sesi geride kalmıştı. Nefis kahkahası geniş koridoru doldurdu ve ardından birbirine vuran anahtarların seslerini duyduk. İkimiz de nefes nefeseyken Ayaz’a baktım. Yorgun gözleri korkuyla bakıyordu. Ayaz’ın herhangi birinden korkacağını sanmazdım. Kaptan her ne kadar korkunç biri olsa da Ayaz da bir o kadar cesur gözlere sahip biriydi. Ancak şimdi gözlerinde gördüğüm şey saf korkuydu.

Büyük eller yanaklarımı kapladığında başımı yukarı kaldırdı. Gözleri değerli bir elması inceliyormuşçasına ağır ağır kıpırdıyordu. Sanki her milimimden emin olmak istiyordu... Kaşları masum bir hareketle yukarı kalkarken buruk bir tebessüm yüzünü kapladı. “Buradasın.” Diye tekrarladı. İşaret parmağıyla yüzüme düşen bir tutam saçı geriye itti. “İyisin...” dedi. “İyisin Lal...”

Kollarımdan tutup bana sarıldığında neye uğradığımı şaşırmıştım. “Buraya gelene kadar kaç bin şey düşündüm haberin var mı Lal?” Sarılışına korkak ellerle karşılık verdim. İçimden biri beni durduruyor gibiydi. Korkuyordum sanki sevmekten, sevilmekten... Belki de sevgiyi tacaktım ve öylece savrulacaktım. Sevgiyi tattıktan sonra ona muhtaç olmaktan korkuyordum. “İyiyim... Ayrıca kanıtı bu-”

“Kaç bin senaryo beynimin içinde döndü durdu haberin var mı? Ya sana da bir şey yapsaydı ve ben yetişemeseydim.”

Başımı kaldırdım ve geriye çekildim. “Biliyor muydun?” diye sordum dehşete düşmüş bir şekilde. “Taila’ya ne yaptığını biliyor muydun?”

“Sen... Sen nereden biliyorsun Lal?”

Elimdeki gazete kağıdını ona doğru uzattım. O kağıdı incelerken çantamdaki fotoğrafları da ona doğru uzatınca şaşkınlıkla bana baktı. “Bunları nereden buldun?” diye sordu. “Talia’ya neden yardım etmedin?” diye sorusuna soruyla karşılık verdim. Gözlerim öfkeyle dolarken olanlara göz yummuş olmasına inanmak istemedim.

“Haberim yoktu... Kimsenin onun varlığından haberi yoktu.”

“Benim gibi.”

“Yapma Lal...”

“Neden Kaptan’ın yaptığını söylemedin Ayaz? Neden o kız için adalet aramadın? Sen, sen böyle birimiydin sahiden?”

“Aramadım mı zannediyorsun?” dedi öfkeyle. “O kadar çok çabaladım ki Lal, gecem gündüzüme karıştı. Ama hiçbir kanıt yoktu tamam mı? Savaş’ın silahta bile parmak izi yoktu. Onu işaret eden tek şey üzerine K. Harfi işlenmiş bir mendildi. Kanıtlayamadım Lal... Savaş’la kavga da ettim ona yalvardım da. Ama tek bir kelime etmedi. Donmuştu, ne inkar ediyordu ne de kabul ediyordu. Gerçekse çok açıktı...”

“Sonra arkadaşlığınız bitti. Değil mi?”

Mutsuz bakışları gerçeği kabul etmiş gibiydi. O da adaleti sağlayamamıştı. Talia’ya yardım edemeyişinin onu alt üst ettiğini anlamıştım. “Beceremedim...” dedi sesi titrerken.

“Onu kurtaramadım. Gözlerimin önünde gencecik bir kızın hayatı kararmış ama ben görememişim... Öğrendiğimde her şey için çok geçti. Yıllardır yanıbaşımda duran dostum bir katilmiş. Her şeyin gidişatının değiştirebilirdim Lal. Her şeyi durdurabilir ve Talia’yı kurtarabilirdim. Ama yapamadım. Gözlerim geç açılmıştı, kimse bana inanmazdı... Şimdi sen de bana inanmazsan eğer,”

Utanç dolu bakışları yüzüme döndüğünde gözbebekleri büyüdü. “Lal, sen...” Parmakları yanağımda gezindiğinde nefesimi tuttuğumu yeni fark etmiştim. “Ağlıyorsun...” diye fısıldadı.

“Sana inanıyorum...”

Kelimeler dudaklarımdan bir hıçkırık misali çıkmıştı. Parlayan kahve gözleri yüzümde gezindi. Gözyaşlarımı silen eli saçlarıma dokundu. “İnanıyorsun.” Diye tekrarladı emin olmak ister gibi.

“Sahiden mi?”

Başımı onaylar gibi salladım. Hala gözyaşı döküyordum. Kimsenin kendisine inanmadığı küçük kız şimdi bir başkasına inanmıştı. Tarih yeniden yazılıyordu. Ben acımasız olmayı seçmemiştim. Ayaz’ın yüzünde yalnız bırakılmamanın verdiği parlama can bulurken benim yüzümdeyse acının binbir tonu ışıldıyordu. “O zaman neden ağlıyorsun Lal?” diye sordu yüzüm avuçlarının arasındayken.

“Bana inanıyorsan neden ağlıyorsun?”

Nefesim kesiliyordu. Kelimeler içimde oradan oraya çarpsalarda bir türlü dudaklarıma ulaşamamışlardı. Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu sanki, nefesim ciğerlerime yetmiyordu.

Anlatmak ve anlaşılmak istemenin çok ötesinde, sessizliğimde boğulsam bile çektiğim acının sesinin sevdiklerim tarafından duyulmasını istiyordum.

Ayaz’ın sabırla bekleyişinin sonunda kesik bir nefes aldım ve gözlerine baktım. Zor da olsa birkaç kelime fısıldadım.

“Çünkü küçük bir kızken bana da inanılsın isterdim...”

Çatılmış kaşları söylediklerimi zihninde anlamlandırmak istercesine yukarı kalktı. Ardından unuttuğum bir şeyi hatırlatmak ister gibi baktı gözlerime, avuçlarının sıcaklığı halihazırda yanıyor olan yanaklarımla bütünleşmişti. “Ben inanırdım.” Dedi.

“Hem geçmişte hem de gelecekte Lal, eğer sen bana yarın güneş doğmayacak deseydin. Ben geceye alışırdım. Işığı seven bu adam, hiç şikayet etmeden geceye aşık olurdu.”

Derin bir nefes aldı. “Senin sözün yemindir bana. Onlar sana nasıl olur da inanmazlar?”

Sol gözünden bir damla gözyaşı usulca çenesine doğru aktığında benim yanaklarım artık sırılsıklam olmuştu. “Ağlama.” Dedi buruk bir tebessümle yanaklarımı sildiğinde. Elleri hala yüzümdeyken başını biraz daha aşağı eğdi. “Zamanında ne yaşattılar sana bilmiyorum. Neden kimsenin sana inanmadığını düşnüyorsun onu da bilmiyorum. Sen anlatana kadar da bilemeyeceğim... Ama artık herkes sana inanmak zorunda Lal. Kimse sana sırtını dönemez. Bu gece her şeyi bitireceğiz. Artık kanıtımız da var, tüm Türkiye o şarkıların sana ait olduğunu öğrenecek.”

“Talia’ya ne olacak?” diye sordum. Artık onu tanıyordum ve çoktan bu dünyadan göçmüş olan ruhuna karşı artık borçluydum. “Bizde ona sırtımızı mı döneceğiz Ayaz?”

“Çok üzgünün Lal, ama Talia için yapabileceğimiz bir şey kalmadı...”

“Her zaman yapılabilecek bir şey vardır. Belki Talia’nın da fotoğrafları vardır?”

“Talia öldü. Kaptan’ın onu tehdit edecek herhangi bir şeye ihtiyacı yok. Ve eğer tehdit edemeyecekse o kanıt yalnızca Kaptan’ın sonunu getirir.”

“Bana yapılanı Talia’ya yapmayacağım. Ruhunu yapayalnız bırakmayacağım.” Bir adım geri çekildiğimde Ayaz ciddiyetimi anlamıştı. “Her yolu denedim Lal...” dedi çaresizlikle. “Ama ben denemedim.” Diye karşılık verdim başımı kaldırıp. Talia’nın hikayesi tozlu raflara kaldırılmayı hak etmiyordu. Eğer kendi adaletimi sağlamaya çalışıyorsam haksızlığa uğramış bir kızı ardımda bırakamazdım. Annem de böyle olmasını isterdi.

“Ve eğer tüm yolları denemediysem,” dedim başımı dikleştirip.

“Asla pes etmem.”

-------------------------------------------

'BÖLÜM SONU'

Umarım bölümü beğenmişsinizdir, sıradaki bölümde görüşmek üzere... Hoşçakalın...🖤