7. bölüm · İDOL -Alabora-
6. BÖLÜM: VE CAMLAR KIRILIR
Merhaba, ben Buket! 6.Bölüme hepiniz hoşgeldinizzz!!!
Böyle sevinçli bir giriş yaptığıma bakmayın bu bölüm hepimiz mahvolacağız...
Şimdiden hem Lal'den, hemde sizden özür dilerim...
Çok vakit kaybetmeden sizi şöyle alayım.😌
❗️MÜZİĞİ AÇMANIZ DAHA ÇOK KAHROLABİLMEMİZ AÇISINDAN ÇOK ÖNEMLİ.❗️
Bıraktığım müziği açmayı unutmayın lütfen. Müzikçalardan da açabilirsiniz.☺️
Müzik: Kara Sevda(Unutamam, Anlatamam)
-İyi okumalar diliyorum.💖-
-------------------‐----------------------
______________________________________
6. BÖLÜM
‘VE CAMLAR KIRILIR’
“Kırılan camlar ayaklarım ve ellerime batarken kulaklarımı sıkı sıkı kapattım. Bir köşeye sinmiş vücudum daha cesur olmak isterdi. Ancak ben buz tutmuş bir ruha sahipken, yerimden kımıldayamadım bile.
Zihnim... Kalbim... Hayatım...
Artık hepsi buz tutmuş bir kafesin içindeydi.”
Zırhlar düşerdi. Duvarlar kalkardı. Beyaz laleler nereye ekilirse ekilsin filizlemenin bir yolunu bulurdu mutlaka... Ve ne kadar ümitsizliğe düşüp vazgeçmenin eşiğine gelirseniz, gelin günün sonunda yine ayakta bulurdunuz kendinizi. Yine deniyor, yine direniyor olurdunuz. Kendiniz bile şaşırırdınız bazen...
O gecenin nasıl sabahı oldu?
O acı nasıl da dindi diye...
Düşüşler kasvetli ayağa yeniden kalkışlarınız bir o kadar umut dolu olur. Ama ne kadar ayağa kalkarsanız kalkın, düştüğünüz yeri asla unutmazsınız. Gözyaşlarınız akar ve yerde filizlenir kasvetin tomurcuğu. Ve artık hepinize bol şans, çünkü hiçbir zaman diliminiz eskisi gibi neşe dolu ve aydınlık olmayacaktır. Artık size bahşedilen karanlığın arasından sızacak en ufak bir ışık hüzmesine muhtaçsınız.
Çalan telefonumun zil sesi sanki beynimin içinde yankılanıyordu. Uykulu gözlerimi aralayıp başımı yastıktan zar zor kaldırdım ve komodinin üstündeki telefonuma uzandım. Kim olduğuna bakmadan ekrana dokunup aramayı cevapladığımda başım tekrar yastığa düştü. Gözlerimi bile açmak istemiyordum çünkü konuşma ne kadar çabuk biterse kendimi uykunun tatlı kollarına tekrar bırakabilirdim. Benim sesimin aksine karşıdaki ses çok mutlu ve neşeli geliyordu.
“Günaydın.”
“Hıı...” diye mırıldandım kendimi tekrar uykunun kollarına bırakırken.
“Lal?”
Gözlerim faltaşı gibi açılırken ani bir hareketle yatakta oturur pozisyona geldim ve diz çöktüm. Dağılmış saçlarımı yüzümden çektiğimde telefonun ekranına baktım. Bilinmeyen bir numara ekrandaydı. Ama hattın diğer ucundaki ses aynı Ayaz’ın sesine benziyordu.
“Alo?”
Telefonun diğer ucundan gülme sesleri geldiğinde gözlerimi yumruk yaptığım elimle ovuşturdum. Biri benimle alay mı ediyordu? Sabahın bu vaktinde, hemde tek tatilim olan pazar gününde. Örtünün altına sıkışmış ve etrafa dağılmış kağıt parçalarını bir kenara ittim. Tüm gece şarkı yazdığım için etraf fazlasıyla dağınık, ben ve tüm hücrelerim uykuluyduk. Sersemlemiş ruh halimle telefonu tekrar kulağıma koydum.
“Kimsiniz?” diye sordum artık sinirlenmeye başlayan sesimle. “Tahmin et bakalım.” Dedi tanıdık ses. Gözlerim tekrar yorgunlukla kapandığında öfkeli bir nefes aldım. “Tatil günümde arayan biri olduğuna göre fazlasıyla şuursuz biri olmalısın.” Diye fısıldadım.
“Böyle şeyler söylediğinize göre sizi gerçekten sinirlendirmiş olmalıyım majesteleri.”
Majesteleri. Bu Ayaz’dı. Aniden yataktan fırladım. Sanki beni görebilecekmiş gibi bir hisse kapılmıştım. Aynanın karşısına geçip saçlarımı tek elimle düzeltmeye çalıştım ancak gözlerim üstümdeki kırış kırış olmuş pijamalarıma kaydı. Yaptığım şeyi sonradan fark edince kendi kendime gülümsedim.
“Orada mısın?” dedi Ayaz. “Yoksa uyumaya mı gittin?”
“Buradayım!” dedim yüksek bir sesle. Neden bağırdığımı bende bilmiyordum. “Ayaz’sın sen.” Diye ekledim sesimi alçaltıp. Tek elimle başımı şaşkınca kaşıdığımda hala kendi kendime gülümsüyordum. Ayaz’ın küçük kahkahası diğer taraftan kulaklarıma doldu. Şimdi gözlerini kapatıp parmaklarıyla burnunun ucuna dokunduğunu görebiliyordum. Ardından da kaşlarını kaldırıp bilmiş bilmiş etrafa bakıyordu değil mi?
Yanımda olmasa da onu görebilirdim sanki. Sussa da sesini işitebilirdim ve bu benim için o kadar da güç olmazdı. Onu yavaşça tanırken biraz daha iyi anlıyordum bunu. Etraftaki insanların aksine o fazlasıyla gerçekti. Her şeyiyle benim gibiydi.
“Sesimi ilk duyduğunda tanırsın sanmıştım.” Dedi yavaşça.
Sabahın bu saatinde kendi sesimi bile tanıyacağımı sanmıyordum. “Üzgünüm... Tüm gece şarkı yazdım, birkaç saat önce uyumuştum.” Diye garip bir açıklama yapmaya çalıştım.
“Gerçekten mi? Bende sana bir sürpriz yapacaktım... Neyse o zaman, uyumaya geri dön...”
“Sürpriz mi?” diye sordum heyecanla. Sürprizlere bayılırdım. Yatağımın ucuna oturduğumda bacaklarımı kendime doğru çektim. Bir sürpriz almayalı çok uzun zaman olmuştu. Sessizce Ayaz’ı dinlemeye başladım. “Evet sürpriz, ama eğer kapıyı biraz daha açmazsan sürprizini fayanstan kazımak zorunda kalacaksın.”
Kaşlarım merakla çatılırken neyden bahsettiğini sonunda anladım ve telefonu kapatıp koşarak odamdan çıktım. Dış kapıyı açtığımda, karşımda uçan kalpli beyaz balonlar ve bembeyaz bir pasta vardı.
Pastanın üstüne işlenmiş minik kırmızı kalpleri görünce sevinçle gülümsedim. Yanan uzun beyaz mum neredeyse yarıya inmişti. Pastayı tutan Ayaz’ın yüzü balonlar yüzünden görünmüyordu bile.
“Neyi kutluyoruz?” diye sordum merakla.
Başını yana eğip balonların arasından beni görmeye çalıştı.
“Mumu üfle!” diye seslendi balonların arkasından. Ben Ayaz’ın yüzünü görmek için uğraşıyorken tüm odağım artık yanan mumdaydı.
Neler olup bittiğini tam olarak kavrayamamıştım. Kutlamamız gereken bir şey mi vardı ki? Benim neden bundan haberim yoktu? En sonunda yanaklarıma doldurabildiğim kadar hava doldurdum. Pastanın üstüne eğilmiş ve tam mumu üfleyeceğim sırada Ayaz tekrar konuştu.
“Dilek tutmayı unutma!”
Yanaklarımdaki havayı bıkkınlıkla dışarı saldım. Bunu tam olarak neden yaptığımızı hala anlamıyordum ama sorgulamayı bir noktada bırakıp dediklerini yapmaya karar verdim. Ellerimi birbirine kenetledim ve göğüs hizama getirdim. Gözlerimi kapatıp ne zaman dilek dilemem gerekse söylediğim tek bir cümleyi usulca fısıldadım.
“Allahım, teşekkür ederim.”
Ardından gözlerimi araladım ve yavaşça dışarı saldığım nefesimle mumu söndürdüm. Gülümseyerek balonları ellerimle kenarıya ittim. Ayaz’ın yüzü ortaya çıktığında beyaz dişlerini göstererek gülümsedi. Kısılan gözleri ışıltıyla parlıyordu. Gözlerindeki parıltıyı görmek her şartta ve koşulda içimi ferahlatıyor, kalbimi huzurla dolduruyordu.
“İyi ki doğdun Lal.” Diye fısıldadı usulca.
Gülümsemem yüzümden yavaşça silindi. İçimdeki huzur yerini keskin bir acıya bıraktı... Önümdeki güzel yaş pastaya baktığımda gördüğüm şey beni çok eski bir anıya götürmüştü. Eski can yakıcı bir anı kalbimin orta yerine oturuvermişti. Ağırlığı göğüs kafesimi zorluyordu.
Sönmüş olan mumun üstündeki siyahlık benim için tek bir şey ifade ediyordu.
Acının, gürültünün ve kabuslarımın siyahlığıydı bu...
Canımı yakan her şey işte şimdi tam da önümde duruyordu. Tüm büyü bozulmuştu. Bana kalansa zihnimde tekerrür eden o anının içine çekilmekti…
“Sana söylüyorum Lal. Annen nerede?”
Başımı kaldırdığımda koltukta oturan babamla göz göze geldim. Sert ve baygın bakışlarıyla öylece bana bakıyordu. “Nerede Lal?” diye tekrarladı sorusunu yavaşça.
Etrafıma bakındım ürkekçe. Titreyen vücudum soğuk soğuk terliyorken alduğım ürkek nefesler artık bana yetmiyor gibiydi. Ciğerlerim taze ve temiz bir nefes için adeta yalvarıyordu. Bense, “Şimdi sırası değil…” diyordum. Üstümdeki okul üniformasını avuçlarımın içinde sıkabildiğim kadar sıktım.. Titreyen çenem ve dolu gözlerimle onu izliyorken o sürekli aynı soruyu tekrarlıyordu.
Nerede?
Nerede?
Nerede?
“B-ben... Bilmiyorum...”
Elini sehpaya hiddetle vurduğunda yerimde sıçradım. Tüm ruhumu ele geçiren koyu bir karanlık vardı. Hayatım boyunca içinde bulunduğum o karanlık, ömrümün sonuna dek beni takip edecekti değil mi? Ne zaman amansız hastalığa yakalanmış bir hasta gibi şifayı arasam, acı gerçek yüzüme tokadını çarpacaktı.
Huzur benim zehrimdi, panzehirim değil.
Koyu gözleri içinde bir canavar saklıyormuşçasına derin görünüyordu. İçine düşmekten korktuğum tek uçurum babamın gözleriydi. “Nerede?” diye sordu tekrar. “Bir daha sormayacağım Lal... O nerede?”
Bacaklarım geri geri giderken içimdeki korku büyüyordu. Kalbim göğüs kafesimi zorlarken adeta kanatlanıp uçacak bir kuş misali çırpınıyordu. Nefes alışverişlerim hızlanmıştı ve bacaklarım titriyordu. Derin bir nefes aldı ve poşetin içindeki cam şişeleri sehpanın üstüne çıkarmaya başladı. İşini bitirdiğinde koltukta arkasına yaslanıp bana bakmaya devam etti. Odadaki ekşi koku ciğerlerimi sızlatırken, tanrıdan bana bir el uzatması için dua ettim. İçimden yalvardım...
“Lütfen Tanrı’m…” diye fısıldadım hep yaptığım gibi.
“Her neredeysen, lütfen geri dön. Ve beni içinde bulunduğum bu kabustan kurtar. Güçlü benliğinle sars beni. Uyandır. Söz veriyorum Tanrı’m. Yalvarırım. Sevdiğim her şey üzerine yemin ederim. Tüm yaşamım boyunca senden bir daha asla hiçbir şey istemeyeceğim. Hayalini kuduğum o lunaparka gitmeyi bile istemeyeceğim senden… Yalnızca beni babamın var olmadığı bir dünyaya uyandır.”
Dış kapının sesini duyduğumda kesik bir nefes aldım. Allah dualarımı kabul mü etmişti yoksa? Az önceden beri nefesimi tuttuğumu yeni fark etmiştim. Annem odaya girer girmez arkamı dönüp ona baktım. Dileğim kabul olmamıştı. Annemin yumuşak bakışlarını görür görmez içimdeki korku daha da çoğaldı. Sanırım bu filmin devamını biliyordum.
Annem elindeki küçük yaş pastayı gülümseyerek bana doğru uzattı. Pastanın üstündeki iki küçük mum cılızca yanıyor, sönmemek için direniyordu. Annemin kocaman gülümsemesi hala yüzündeyken neşeyle konuştu.
“İyi ki doğdun benim güzel çiçeğim!”
Gözlerim tekrar dolarken babam arkamızdan nefretle fısıldadı.
“Nihayet.”
Annemin önünden çekildiğimde bakışları babamın öfkeli bakışlarıyla buluştu. Gülümsemesi yüzünden silinmişti. Zaten bizim tebessümlerimiz hep ya yarımdı ya da buruktu. Benim tek yapabildiğimse öylece durmaktı... “Neden geldin?” dedi annem cesur bir şekilde.
“Sana bir daha buraya gelmemeni söylemiştim.”
Babamın gözleri daha da koyulaşırken sert bir hareketle ayağa kalktı. İkimizde tir tir titrerken bu durum babamın hiç de umurunda değil gibiydi. Elini sehpaya vurdu. “Burası benim evim!” diye gürledi.
Ayağa hiddetle kalktığında babamın içimi titreten sesini susturmak için kulaklarımı kapattım. Belki Tanrı duamı kabul etmemişti. Ama ona güveniyordum. Bir gün bizi bu kabustan kurtaracaktı. Cılız bir ışık hüzmesi bizim de karanlığımıza dolacaktı elbet.
Gördüğüm tek şey duvarda parçalanan şişelerdi. Beyaz duvardan aşağı süzülen sıvı, evin her yerine dağılmıştı. Kokusu ağırdı. Yere düşen pastanın üstündeki mumlar artık sönmüştü. Geride kalan tek şeyse koca bir karmaşaydı. Aynı içimdeki her şey gibi. Kalbim artık korkuyla atmıyordu. Sanırım kalbim artık tamamen susmuştu.
Lal olmuştu kalbim. Aynı benim gibi susmuştu.
Bir şeyler söylemek istedim. Bazı şeyleri durdurmak isterdim ancak tek yapabildiğim buz kesmek olmuştu. Donan yalnız ben değildim, hayatım da donmuştu benim. Kırılan camlar ayaklarım ve ellerime. batarken kulaklarımı sıkı sıkı kapattım. Bir köşeye sinmiş vücudum daha cesur olmak isterdi. Ancak ben buz tutmuş bir ruha sahipken, yerimden kımıldayamadım bile.
Zihnim... Kalbim... Hayatım...
Artık hepsi buz tutmuş bir kafesin içindeydi.
Pastanın üstündeki sönmüş mumu izlediğim sırada, Ayaz korku dolu gözlerle bana bakıyordu. “Lal?” diye fısıldadı endişeli sesiyle.
“Neden ağlıyorsun?”
Ellerime baktım önce. Hiçbir sıyrık yoktu. Ardından ellerimi yanaklarıma götürdüğümde hissettiğim ıslaklıktan ağlıyor olduğumu fark ettim. Ayaz söylemese muhtemelen bunun farkına bile varmazdım. Hepsi bir sanrı mıydı? Ben, bir rüya mı görmüştüm? Peki ya neden bu kadar gerçek gibi hissettirmişti? Yine aynı şey olmuştu. Ayaz beni hastaneye götürdüğünde de aynı böyle hissetmiştim. Geçmişimin uçurumundan aşağıya ittirilmiş gibi...
Çenem titrerken gözlerim Ayaz’a kaydı. O çoktan pastayı kutusuyla birlikte yere koymuştu. Tereddütlü bir hareketle bana yaklaştığında ellerini yanaklarıma koydu ve başımı yukarı kaldırdı. Vereceğim tepkiyi tahmin edemiyor gibiydi. Ne yapsa yanlış olacaktı sanki. Az önce gözlerinde parıldayan ışıltı kaybolurken yüzüme şimdi hüzünle bakıyordu.
“Yanlış bir şey mi yaptım Lal? Söylesene, üzdüm mü seni?”
Ben sessizliğimi korurken Ayaz bir şeyler söylememi bekliyordu. Ancak yapamıyordum. Tek yapabildiğim şey, hayatımın seyrini başlı başına değiştiren o geceyi tekrar yaşamanın verdiği acıyı bastırmaktı. Zaten bunu başaramıyordum ki.
Beceriksizce giriştiğim bu savaş beni hep mağlup ediyor gibiydi.
“Yaptım.” Dedi Ayaz. Yüzündeki ifade sanki kendini suçluyormuş gibiydi. Ağlamamdan kendini sorumlu tutuyordu. Oysa nereden bilebilirdi ki bunu? Acılarımı nereden bilebilirdi?
“Neyi yanlış yaptığımı bilmiyorum. Ama her neyi yanlış yaptıysam özür dilerim Lal. Biri nasıl mutlu edilir bilmiyorum.” Diye fısıldadı elleri hala yanaklarımdayken. Geri çekilmek ve tam burada kalmak arasında savaşıyordu sanki. “Hele senin kadar narin biri nasıl mutlu edilir, incitmeden nasıl gülümsetilir hiç bilmiyorum.”
Ardından buğulu gözlerime buruk bir gülümsemeyle karşılık verdi. Bakışları yorgun görünüyordu. Sanki onu da benim gibi hırpalamıştı bu hayat. O da en az benim kadar incinmişti belkide. Konuşmamı bekledi. Bense söyleyemedim. Babamın bizi yıllarca içine hapsetttiği kafesi anlatamadım ona.
Tüm ülkeye haykırdım. Bir ona anlatamadım. Çünkü ben yıllardır acılarını haykırırken, adını sır gibi gizleyen korkak bir kızdım.
Kalbimin derinlerinden sızan küçük bir his, “Yalnızlığımızı azaltalım...” diye sızlanıyordu. Sanki ona şimdi anlatsam beni bağrına basacak ve bu zamana kadar yaşadığım tüm keder bitecekti... Bunun olmasını deliler gibi istiyordum. Yıllardır sakladığım karanlık mazi artık yalnızca benim zihnimde yaşamasın istiyordum.
“Ama deneyebilirim Lal. Ne kadar korksamda seni incitmeden gülümsetmeyi deneyebilirim. Bu güne kadar hayatıma giren kimseyi gülümsetememiş olabilirim. Ama eğer sende istersen, seni dünyanın en mutlu kızı yapmak istiyorum.”
İçimden sızan hissi doğrular gibi konuştuğunda gözlerim kahve gözlerinde ve tüm yüzünde gezindi. Suskunluğu benim sessizliğimle karşılaşınca ağzından çıkacak olan kelimelerini yuttu. Belki de başka hiçbir şey yoktu söyleyeceği.
“Ama eğer istediğin şey hayatından çıkmamsa Lal.” Diye fısıldadı artık güçsüz çıkan sesiyle. Elleri yavaşça yanaklarımdan aşağı kaydı ve iki yanına düşüp yumruk oldu. “Yaparım bunu. Yok olmamı istersen olurum. Daha önce hiç varolmamışım gibi. İmkansızı başarırım sen istersen. Zaten önceden yoktum senin için, tekrar yok olurum...”
“Doğum günlerimi kutlamam.”
Söylediği şeylerin karşılığı olarak benim cevabım beklemediği bir cevaptı. Kaşları anlamadığını belli eder gibi çatıldı. Ardından yüzü yumuşadı. “Anlatmak istersen dinlerim.” Dedi. “Sussan da.” Diye ekledi usulca.
Uzun pijamamın kollarını avuçlarımın içine çektim. İlk kez birine geçmişimden bahsedecektim. Bana acı veren bu geçmişi sadece ben bildiğimde, sanki hepsi benim hayal ürünümmüş gibi geliyordu bazı zamanlar. Belki de babamı sadece ben uydurmuştum. Keşke öyle olsaydı diyordum sonra. Keşke yaşadıklarım sadece hayal gücümün sonuçları olsaydı diye sızlanıyordum.
Avuçlarımın içindeki pijamamın kollarıyla çoktan kurumuş olan gözlaşlarımı sildim ve burnumu çektim. Çekinerek Ayaz'a baktım. O ise beni buruk bir tebessümle izliyordu. Sanki henüz anlatmadan bakışlarıyla basmıştı beni bağrına.
“İçeri geçmek ister misin?” diye sordum tereddütle. Kapının eşiğinden çekildim ve geçmesi için elimle ona yol verdim. O da benim gibi tereddütlüydü. Yavaşça içeri girdiğinde kapıyı tam kapatacaktım ki gözüm kapının kenarında duran pastaya kaydı. Üstündeki sönmüş mum bana acı maziyi hatırlatırken içimdeki ses tekrar fısıldadı.
“Onu bize Ayaz aldı.”
Beyaz pastayı elime aldım ve onu dikkatlice inceledim. Pastanın üzerinde varlığını bile fark etmemiş olduğum küçük kırmızı bir yazı vardı. Yazı ince bir el yazısına benziyordu ve nedense içimde güzelnhisler uyandırmıştı. Gözbebeklerim yazının üzerinde gezindi.
İyi ki doğmuşsun Majesteleri...
Hüzünle karışık gülümsemem yüzümde belirirken elim sönmüş muma gitti. Mumun üstündeki siyah kül parmak uçlarıma bulandığında sessizce fısıldadım.
“Pastamı bana Ayaz aldı.”
Parmaklarımı birbirine bastırdığımda işaret ve başparmağımın arasındaki kül grileşti ve dağıldı. Kalbimde hissettiğim şey ilk kez korku ya da endişe değildi. Sanki bir tabu yıkılmıştı bugün. Bu tarih bir şeyin başlangıcıydı.
“Ve mumları bu kez ben söndürdüm. Babam değil.”
-------------------------------------------
'BÖLÜM SONU '
Bir bölümün daha sonuna geldik... Düşünceleriniz neler? Bu bölümün hepinizi incittiğini biliyorum... Özür dilerim, umarım kimsenin yarasına dokunmamışımdır.😔
Mumlarınızı hep kendiniz söndürün... 🤍
Gelecek bölümde görüşürüz, hoşçakalın.🖤
