Bölümler 10Şu an: Sonun Başlangıcı
- 1 Giriş598 kelime
- 2 Sonun Başlangıcı877 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Kanlı Gece659 kelime
- 4 Haru456 kelime
- 5 Orion'a Yolculuk707 kelime
- 6 Festival803 kelime
- 7 Kral Rei1.396 kelime
- 8 Shichikage (Yedi Gölge)1.215 kelime
- 9 Azura Masaki1.282 kelime
- 10 Kagetsu Noir959 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yüzyıllar önce iki ırk aynı göğün altında barış içinde yaşardı: insanlar ve haitamalar. Topraklarda huzur, göklerde sevinç vardı. İnsanlar tarlalarında çalışır, haitamalar ise uzun ömürleri ve olağanüstü çeviklikleriyle doğaya düzen katardı. Her şey dengedeydi… ta ki kıskançlık sessizce insan kalbine sızana dek.
“Ne yani, benim ondan ne farkım var? Neden o benden güçlü? O sadece bir haitama!”
Başlarda birer fısıltıdan ibaret olan bu sözler zamanla zehirli bir inanca dönüştü. İnsanların içini kemiren açgözlülük ve güç susamışlığı, karanlık bir geceyle beraber kural tanımaz bir işkenceye dönüştü. Her gece, gizli topluluklar bir haitamayı kaçırıyor; zincirler, bıçaklar ve ateşlerle üzerlerinde deneyler yapıyorlardı. İnsanlığın ölümsüzlüğe olan açlığı, onları aklın ve vicdanın ötesine sürüklemişti.
Kaybolanların sayısı arttıkça haitamaların sayısı azalıyor, binlerce yıllık soyları tükenmeye yüz tutuyordu. Artık geriye, belki de bin kişi bile kalmamıştı. Yine de insanlar, kana susamış avlarına devam ediyordu.
Haitamaların bilmedikleri bir yönü vardı; onlar hayvanların dilini anlayabiliyordu. Halklarının başı, bilge Meiji, serçelerden duyduklarıyla gerçeği öğrendi: insanların yaptığı işkenceler tarif edilemez bir dehşetti. O gece Meiji, halkını toplayarak kararını açıkladı: doğup büyüdükleri toprakları terk edeceklerdi.
Ne acıdır ki, bir ömür boyu nefes aldığın evi, oynadığın sokakları, gençliğinin hatıralarını ardında bırakmak kolay değildi. Fakat yaşamak için başka yol yoktu. Haitamalar, gözyaşları ve hüzünle, tek bir gecede tüm krallığı terk ettiler.
Kaçış yolları onları Hinata Ormanı’na götürdü. İnsanlar oraya uğramazdı; çünkü ormanın vahşi hayvanlarla dolu olduğunu söylerlerdi. Ama haitamalar için bu bir avantajdı, zira onlar hayvanlarla dost olabiliyor, dilleriyle anlaşabiliyorlardı. Ormanın gölgesine sığınan halk, burada yeni bir yaşam kurmaya çalıştı.
Fakat insanların hırsı burada da peşlerini bırakmadı. Avcılar ormanın derinliklerine girmeye çalıştı, ama her defasında elleri boş döndüler. Çünkü vahşi hayvanlar haitamaları koruyordu.
O sırada esir düşen talihsiz haitamalar hâlâ insanların ellerinde dayanılmaz işkenceler görüyordu. Zincirlere vurulmuş, bedenleri iğnelerle, testerelerle parçalanan zavallı kurbanlar ölümü dilenir hale gelmişti. Onlar için artık yaşam, bir mucize değil; bitmek bilmeyen bir işkenceden ibaretti.
Ve sonra… tarih boyunca “Kanlı Gece” olarak anılacak o uğursuz gün geldi.
Kanlı gece sabahı;
O sabah, her zamanki gibi güne erkenden uyandım. Göz kapaklarım ağır, kaslarım hâlâ dünkü idmanların yorgunluğunu taşıyordu. Aynaya baktığımda uzun, dağınık saçlarımın yüzümü kapladığını ve göz altlarımda morlukların belirdiğini gördüm. Souta ile yaptığımız kılıç antrenmanlarında kendimi fazla zorlamıştım. Fakat bugün farklıydı. Bugün, ustam Souta’yı alt edeceğime inandığım gündü. Kaç kez onun karşısında yenildiğimi bile sayamıyordum; ama bu kez, bu kez mutlaka kazanacaktım.
Aynanın kenarında duran katanamı kavrayıp sessizce merdivenlerden inmeye başladım. Aşağıdan yükselen neşeli sesler kulaklarıma ulaşıyordu. Tam son basamağı inmiştim ki sağdaki büyük salondan ani bir patlama sesi duyuldu. Kalbim hızla çarpmaya başladı, refleksle salona koştum. Fakat gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi.
Yüzlerce Haitama halkı oradaydı. Önde annem, kraliçe; sağında kardeşim Haru, solunda sadık hizmetlim ve dostum Yui, onların biraz gerisinde ise ustam Souta… Hepsi gözlerini bana dikmişti. Patlama sandığım ses ise aslında yeni icat edilen bir çeşit konfeti aygıtından gelmişti. Ortada ise herkese yetecek büyüklükte devasa bir pasta duruyordu.
Şaşkınlıkla fısıldadım:
"Bugün benim… doğum günüm. Bunu tamamen unutmuşum…"
Annem, her zamanki asalet ve otoritesiyle öne çıktı. Kristal kadehini hafifçe masaya vurarak kalabalığı susturdu. Ardından tok ve huzur veren sesi yankılandı:
"Bugün özel bir gün. Kızım Aika’nın, gelecekteki kraliçenizin, reşit olduğu gün. Buraya geldiğiniz için teşekkür ederim. Bu gece eğlenceyle, mutlulukla ve güzelliklerle geçecek. İstediğiniz kadar için, yiyin; hepsi bizden! Şimdi kutlamalar başlasın!"
Bir anda bilinmedik enstrümanlardan coşkulu ezgiler yükseldi. Haitamalar dans ediyor, kahkahalar atıyor, şarap bardaklarını birbirine vuruyordu. Annem elimi tuttu, zarafetle beni dansa kaldırdı. Tüm gözler üzerimizdeydi. Annemle dans ederken, ne kadar şanslı olduğumu düşündüm; böylesine anlayışlı, zarif ve güçlü bir anneye sahip olduğum için.
Dans bitince annem kalabalığa karıştı, konuklarla tek tek ilgilendi, kadeh kaldırdı, tebessüm etti. Ama ben… Benim aklım bambaşka bir yerdeydi. Bu kalabalığın, bu kutlamaların içinde içimde yanıp sönen tek bir arzu vardı: Ormanın dışına çıkmak. Çocukluğumdan beri yasaklanmış olan, gizemlerle dolu dış dünyayı görmek. İnsan denilen varlıkları gözlerimle tanımak.
Kutlamaların en coşkulu anında fırsatımı buldum. Kimseye fark ettirmeden nöbetçilerin arasından sıyrıldım ve ormanın derinliklerinden dışarı adım attım. Karşıma çıkan manzara, nefesimi çaldı. Güneş batmak üzereydi; gökyüzü kızıl ve turuncunun binbir tonuyla yanıyordu. Ormanın sık ağaçları arasında asla göremeyeceğim bu manzara gözlerimin önünde tüm ihtişamıyla seriliyordu.
Uzaklarda taş evler seçiliyordu. Çitlerle çevriliydi, bacalarından ince dumanlar yükseliyordu. Yavaş adımlarla yaklaştım. Evlerin arkasından, dar sokaklardan gizlice ilerleyerek kalabalığı seyrettim. İnsanlar… Gerçekten çok farklıydılar. Yüzleri, kıyafetleri, renkleri… Hayranlıkla bakıyordum. Sonra farkına varmadan caddenin tam ortasına çıkmıştım.
"Vay canına… burası düşündüğümden çok daha güzel…"
Birden, zihnimde buğulu bir ses yankılandı:
“Hayır, küçük Aika… Bu senin felaketin! Kaç! Kaç!”
"Ne? Kimsin sen?!"
Ses tekrar etti, daha ısrarcı bir şekilde:
“Kaç! Hemen kaç!”
Refleksle arkama döndüm. İnsanlar ellerinde meşaleler ve sivri uçlu mızraklarla bana doğru koşuyordu.
"Saldırın! Yakalayın onu! Bir tanesi bile altın değerinde!"
Kalbim deli gibi atarken koşmaya başladım. Nefes nefese ormana daldım. Meşale ışıkları yavaşça kaybolduğunda izimi kaybettirdiğimi sandım. O an tüm bedenim titriyordu.
Odama geri dönüp pencereden içeri atladığımda, kendi kendime fısıldadım:
"Korkunç yaratıklar…"
Ama o sırada odanın sessizliğini delen başka bir ses duydum.
“Haklısın… çok korkunçlar.”
Donakaldım. Etrafıma bakındım, kimse yoktu.
"Sen kimsin?!"
Bir anlık sessizlikten sonra o yankılı ses yeniden konuştu:
“Ben, ruhuna bağlı bir gölge fısıltısıyım. Korkma… Ama üzgünüm. Olacak her şey için özür dilerim. Çünkü bu kaderi sen seçtin. Artık sorumluluğunu almalısın.”
"Ne saçmalıyorsun sen? Ne kaderi—"
Aşağıdan uğultulu bir gürültü yükseldi. Yer sarsıldı. Bir anda içimi kaplayan bu his, çığlıklar eşliğinde dans edecekti.
Ama gece daha yeni başlıyordu...
Bölüm etkileşimi
