10. bölüm · Horobi no Hana (Yok Oluşun Çiçeği)
Kagetsu Noir
.Ayna karşısında duruyordum. Işığın kristal avizelerden süzülüp kırmızı siyah işlemeli elbisemin üstünde dans edişini izledim. Kumaş sanki bir koyun yününden daha ipeksi, yumuşak ve rahattı. Ama bu hiç alışık olmadığım bir tarzdı. Üzerimdeki güllerse cabasıydı. Her adımımda altımdaki siyah fırfırlı elbise tenime deyiyor, üzerindeki bordo tül ise çok güzel bir görüntü sunuyordu.
Gözlerim, maskenin altındaki yansımamda bir an takılı kaldı.
Bu ben miyim gerçekten?
Bir koruma, zırh içinde büyümüş bir savaşçıydım. Ama şu anda... bir hanımefendiydim.
Gülümsemem istemsizce belirdi. “Fena görünmüyorsun, Aika.” dedim kendi kendime.
“Yui!” diye seslendim.
Kapı hafifçe aralandı, Yui içeri adım attı ve beni görünce olduğu yerde dondu.
“Hanımım…” dedi neredeyse nefesi kesilmiş gibi. “Bu… bu kadar güzel olabileceğinizi hiç düşünmemiştim.”
Utangaç bir tebessümle başını eğdi. “Affedin ama… gerçekten bir prenses gibi görünüyorsunuz.”
Kahkaha attım. “Prenses mi?” Aslında ben zaten bir prensestim ama bu şekil güzel elbiseler içinde yetişen ve ipe ipeğe sarmalanan bir prenses değildim. Kılıcım vücudum, kınımsa elbisemdi.
Yui elbisemin eteğini düzeltti, omzumdaki tülleri nazikçe düzeltti.
“Evet, hanımım." dedi.
Sonra saçlarımı toplamak istedi ama buna izin vermedim. İnce parmaklarımla saçlarımı tarayıp arkasına bordo gül toka takıp alnıma birkaç tutam saçımı da serbest bıraktım.
Makyajı ona bıraktım. Son dokunuş olarak gümüş bir toz sürdü yanaklarıma, gözlerime de hafif kızıl tonlu bir far.
Maskeyi elime verdiğinde parmaklarım titredi. Onu yavaşça yüzüme taktım.
Artık aynadaki kadın, sadece Aika değildi.
Gölgelerin kadınıydı. Hala sorumlulukları vardı. Ama her şey maske altındaydı.
Yui’nin gözleri dolu doluydu. “Kral Majesteleri sizi görünce büyülenecek.”
“Büyülense ne olur?” dedim, ama sesim pek de kararlı çıkmadı.
Aşağıda, saray kapısının önünde bekliyordum. Gümüş arabayı çevreleyen fenerler titrek bir ışıkla yanıyor, geceyle sabahın arasında bir çizgi çiziyordu.
Kage’nin fısıltısı içimde yankılandı: “Unutma, Aika… bir avcı genellikle avının en beklemediği anda saldırır.”
Tam o sırada ağır kapılar açıldı.
Kral Rei, basamaklardan yavaşça indi. Siyah bordo işlemeli maskesiyle bile tanınacak kadar görkemliydi. Omzuna düşen pelerin, geceyi sırtında taşıyor gibiydi.
Bir an durdu.
Adımları kesildi.
Gözleri bana değdiğinde hava değişti.
Yüzünde belli belirsiz bir hayranlık vardı. Belki de başka bir duygu... maske sadece yüzü değil duyguları da saklayan bir duvar gibiydi. Ama fazlasını okumaya çalışmak bile kalp atışlarımı hızlandırdı.
“Önden buyur. Bu gecelik hem korumam hem partnerimsin. Gidelim.” dedi.
Sesinde alıştığım o tok tını vardı ama bir nota kadar yumuşaklaşmıştı.
Arabaya bindik. Tekerleklerin taş yolda çıkardığı sesler, kalbimin ritmine karıştı.
Ben camdan dışarı bakıyordum, ama düşüncelerim içerideydi.
Bir kralın yanında, koruması kılığına girmiş bir kadın… Her şeyi geç bir haitama ve insan yan yana baloya gidiyor. Ne saçma bir tablo.
Hoshikawa Sarayı’na vardığımızda her şey ihtişam içindeydi. Bahçeler meşalelerle aydınlatılmış, gül yaprakları yollara serilmişti.
Arabadan indiğimizde Kral kolunu uzattı. “Kimliğimiz gizli kalmalı. Partnerimi yalnız bırakamam.”
Yüzümde istemsiz bir sıcaklık hissettim.
“Ben… yalnız yürüyebilirim, Majesteleri.”
“Biliyorum,” dedi hafif bir gülümsemeyle. “Ama bu gece her zamankinden yakın olmamız gerekiyor.”
Koluna girdim. Teninin sıcaklığı giydiği bordo ceketinin üstünden bile hissediliyordu.
Salonun içine adım attığımızda büyüleyici bir manzara karşıladı bizi: kristal avizelerden yayılan ışık, altın işlemeli duvarlar, parfüm ve müzik birbirine karışmıştı.
Maskeler arasında kimse kimseyi tanımıyordu ama herkes dikkatle izliyordu.
Kral, başıyla hafif selamlar vererek kalabalığın arasından geçti.
Sonra o belirdi.
Prenses Azura.
Beyaz ve sarı elbisesiyle sanki güneş ve ışık bir araya gelmişti. Gözleri, maskenin ardında bile kıskançlıkla parlıyordu.
Yanımıza geldi, sesi bir kadife gibi ama zehirliydi.
“Majesteleri… sizi hemen tanıdım.”
Kral nazikçe başını eğdi. “Bu kadar keskin bir göz, her maskeyi delip geçer, Prenses.”
Azura gülümsedi, ama gülümsemenin içinde tehdit vardı. “Belki bu gece dans ederiz, Majesteleri.”
Kral sadece “Belki...” dedi.
Ama o anda müzik başladı.
Hoş bir melodinin notaları salonu doldurdu. Azura, krala bir adım yaklaştı… ama Kral Rei hemen bana döndü, bana baktı.
“Elinizi rica edebilir miyim, hanfendi?”
Birkaç saniye nefes alamadım.
“Majesteleri, ben… dans etmeyi bilmiyorum.”
Kral hafifçe eğildi. “Kendinizi bana bırakın.”
Elimi tuttu.
Sanki zaman durdu.
Adımlarımız uyum içindeydi, nefeslerimiz müzikle bir oldu. Maskelerimiz bizi saklıyor gibiydi ama aslında her şeyi ortaya döküyordu.
Salonun ortasında dönerken, bakışlar üzerimize mıhlanmıştı.
Azura’nın gözlerini hissettim. Krala değil, bana bakan, kıskançlığın ateşiyle yanan gözlerdi onlar.
Fısıldadım: “Sormam da sakınca yoksa neden Prenses Azura değil de beni dansa kaldırdınız Lordum?”
Kral, dudaklarıma yakın bir sesle yanıt verdi.
“Çünkü o takıntılı bir sapık, Aika.”
Gözlerim büyüdü.
Kral devam etti. “Geçmişte odama gizlice girip elbiselerimi çaldı. Onları hala saklıyor. Her gece beni düşünüp hayal kurduğunu söyledi. O yüzden sürekli ondan kaçıyorum ama Hoshikawalarla bağımı kesemem, en azından tek ailem, halkım için.. Beni bağlamasına izin vermem.”
Bir hüzün duyar gibi nefes aldım. “Demek bir kral bile bazen kaçmak zorunda kalırmış.”
“O yüzden,” dedi yavaşça, “Kusuruma bakma. Seni de kıskanmıştır eminim. Ama merak etme, beni suikastçılardan olmasa da Azura'nın gazabından korudun.”
Tatlı ve kısa bir gülücük attı. Gülerken çok güzeldi. Ama bu çok nadir anlardan biriydi. Bunun farkında değildim.
Onun gülüşüne eşlik edip "Peki beni Prenses Azura'nın gazabından kim koruyacak?" diye imada bulundum.
Gözlerimin içine baktı. "Ben korurum" dedi. Sesinin şekli havada süzülen hoş bir tını gibiydi. Hava çok sıcaktı ya da bana öyle geliyordu.
Müzik en sonunda doruğa ulaştı. Adımlarımız hızlandı. Şarkının son notası da çalıp şarkı bittiğinde salon bir anlık sessizliğe büründü.
Ve o anda… ışıklar söndü.
Bir çığlık değil ama bir fısıltı yükseldi kalabalıktan.
Karanlık, sanki nefes alıyordu.
On saniye.
Sonra ışıklar yeniden yandı.
Kral diğer soylularla görüşmek için yanımdan ayrılıp birkaç adım ötede danışmanlarla konuşmaya başladı.
Ama bir şeyler yanlıştı. Ben hâlâ tetikteydim.
Hava değişmişti. Bir varlık vardı. Güçlü ve sarsılmaz. Sanki gölgeler geri dönmüştü. Sağda birini görür gibi olup ilerlerken koca bir et yığınına çarptım. Kafamı sıvazlarken "Ö-özür dilerim.." diyip yavaşça başımı kaldırdım. Gözlerimiz buluşunca garip bir his içimi kapladı. Bu, tarif edilemeyecek kadar güç bir duyguydu.
Koyu mor saçlar, altın sarısı gözler, uzun bir beden. Mor bir takım elbise ve aynı tonda bir maske.
Bir yabancı değil gibiydi.
Ama kim olduğunu çıkaramıyordum.
Adam bir adım yaklaştı, eğildi ve elini uzattı.
“Leydim.” dedi ipeksi bir sesle. “Bu dansı bana lütfeder misiniz?”
