Horobi no Hana (Yok Oluşun Çiçeği) kitap kapağı

8. bölüm / 10

Shichikage (Yedi Gölge)

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Shichikage (Yedi Gölge)

Bugün bedenimde birbirinden farklı üç duygu aynı anda çarpışıyordu: keskin bir nefret, soğuk bir kin ve boğucu bir utanç. Yarışmadan sonra benimle beraber otele kadar yürüyen iki muhafız vardı; eşyalarımı alıp bizi saraya götürmek için atlı arabaya bindirdiler. Etraf çok renkli ve canlıydı. Saraya yaklaştıkça yolun kenarındaki çiçekler daha parlak görünmeye başladı; ağaçların arasından geçerken kasabadan uzaklaştığımızı hissettim. Haru, merak ve endişeyle kulağıma eğildi:

“Abla, bu insanlar bizi nereye götürüyorlar? Bana hiçbir şey demedin, biraz korkuyorum…”

Gözlerindeki masumiyete hep imrenmiştim; sahip olamayacağım bir şeydi o. Hafifçe gülümseyip kulağına eğildim: “Artık param olacak, sana daha güzel yiyecekler ve elbiseler alacağım. Gittiğimiz yerde insanlarla konuşmadan sessiz dur, tamam mı?” Küçük başını hızlıca salladı; bir çocuğun bu kadar tatlı olabileceğine hâlâ şaşardım.

At arabasından indiğimizde muhafızlarla göz göze geldik. İlk ben atladım, sonra Haru elimi tutarak indi. Kıyafetini düzelttikten sonra sarayı gördüğümde ağzım resmen açık kaldı. Bu ne büyüklüktü böyle? Sanki bir ormandan daha geniş, bir başka dünyanın kapısı gibiydi. Muhafızlar önden ilerledi; biz de peşlerinden devam ettik.

Altın rengi süslemelerle bezelmiş devasa beyaz bir kapıdan içeri girdik. Avluya adım attığımızda tam karşımızda, sırayla dizilmiş beş hizmetçi karşıladı bizi; hepsi başlarını eğip hep bir ağızdan söylendi: “Sarayımıza hoş geldiniz, yüce koruyucu.” Yüce koruyucu mu? Acaba krala yüce diye hitap etmeleri bununla ilişkili olabilir miydi? Koruyucu rolüm yüzünden mi böyle hitap ediyorlardı? Olabilirdi.

Önde duran baş hizmetçi neşeyle öne atıldı. “Hoş geldiniz hanımım. Ben sizin kişisel hizmetçiniz Hana. Odanıza kadar eşlik edeyim.” Sesi sıcaktı, gülüşü tehlikesizdi. Haru’yu görünce parlak bir sevinç daha belirdi yüzünde: “Yüce Kral, küçük Haru için de bir oda ayırttı. Onunla diğer hizmetçiler ilgilenecek.”

Henüz “Ama-” diye başlayamadan, hizmetliler Haru’ya tatlı tatlı yaklaştı: “Merhaba! Oyun oynamak ister misin? Ne kadar tatlısın!” İki hizmetçi onu neredeyse sürüklercesine götürdüğünde ben de peşlerinden gittim. Ardımda Hana vardı. Biraz ileride Haru’nun odası solda açıldığında inanamayip bir an durdum, küçük bir çocuk için çift kişilik yatak; ihtişam, ihtişam ve daha fazla ihtişam. Hizmetçiler banyoyu gösterip kıyafetlerini ayarlarken benim odam hemen yanındaydı.

Hana’nın yönlendirmesiyle odaya girdiğimde boşluğun büyüklüğü yine sersemletti beni. Solda çift kişilik yatak, yanında asılı parlak bir süvari zırhı, karşıda geniş bir banyo. Hana nazikçe “Önce banyoya geçin, kıyafetlerinizi ayarlayıp kapının önünde sizi bekleyeceğiz hanımım.” dedi. Sıradan bir çağrıydı ama kulağıma saray müziği gibi geldi.

Banyo sıcak, köpüklü ve temizdi; çıktığımda içimden “Keşke günahlarımız da böyle arınsaydı” diye geçirdim. Havlulara sarıldım, kıyafetlerim hazırdı ama aynaya bakınca kalbim sıçradı: Saçım beyaza yakın bir tona dönmüştü.

Panik bastı beni; eğer ben böyleysem Haru... hizmetçiler görseydi… “Olamaz, Haru!” dedim kendi kendime. Onun saçının beyaz olması, dikkatsizce odadan çıkarsa bu bir felaket olurdu. Kısa bir plan yaptım: Hızla zırhı giydim, ne kadar zırh desem de aslında hafif, şık bir giysi; bordo ve siyah tonları katananın ucuyla uyumluydu. Saçımı kapatmak için havluyla saçım görünmeyecek bir şekilde başımı sarıp odadan çıktım. Kapıda hizmetçiler beni bakışlarıyla durdurdu, şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu.

Kelimeler ağzımda düğümlendi ama sonra enseme hafifçe dokunup “Kardeşim banyoda tek başına sırtını yıkayamaz, hep ben yıkarım. İzninizle odasına geçeyim,” diye uydurdum. Haru’nun hizmetçisi de tereddütle “Ah evet, hanımım” dedi ve geri çekildi. Kapıyı kapatır kapatmaz Haru’ya seslendim: “Haru, orada mısın?” İncecik bir ses: “Abla, sen misin?” İki saniye sonra önümde havluya sarılı olarak belirdi; bembeyaz saçları omuzlarında, utangaç ve küçük bir çocuk gibiydi. Gözlerindeki masumiyete dayanmak zordu. “Abla, özür dilerim. Su değince sürdüğün şey aktı, insanlar beni görür diye çok korktum.” Dediklerinde içim eridi.

“Hadi ama, özür dileme,” dedim. Başımdaki havluyu açıp kendi saçımı gösterdim. “Bak, benimki de beyaz oldu. Bu normal. Eğer ben burada yoksam banyo yapma, tamam mı?” Heyecanla “Tamam!” dedi. Hemen sonra saçına iyicene kömür sürüp torbada ağaç evdeyken çiçeklerle yaptığım koku maskesiyle bastırdım, kendi saçımı da aynı işle süsleyip üstten topuz yaptım. Kapıya seslendim: “Gelebilirsiniz.” Hizmetçiler içeri girip bize hayranlıkla baktılar. “Hanımım çok zarif, küçük beyefendimiz ise bir prens gibi olmuş,” diye mırıldandılar. Dışarıdan gelen bu iltifat, içinde bulunduğum durumun tuhaf ağırlığını hafifletmedi. Çünkü onlar insan bizse haitamaydık.

Kralın odasına götürüldüğüm koridor neredeyse bitmek bilmeyen bir kırmızı halıydı. Yui kapıya kadar eşlik etti; o an kapılar açıldı ve gözlerimi kapattım, girer girmez büyük bir ışık demeti gözlerimi kamçıladı. Gözlerimi açtığımda Kral Rei’yi gördüm; tahtına dönük durmuş, pencereden dışarıyı izliyordu. Yeşil gözleri bana döndüğünde yüzündeki ifadede bir keskinlik vardı.

“Hoş geldin, Aika Raizen,” dedi, sesi tahtın gıcırtısı gibi soğuk ama kesindi.
“Hoşbulduk, Yüce Kral Rei. Oda ve yemekler için teşekkür ederiz,” dedim başımı eğerek.

Kral beni saygıyla dinledi, sonra başını sallayıp “Sıradan hitap yeter; Lord Rei de olur. Bundan sonra sen benim sadık süvarimsin sonuçta.” dedi. Sesi öylesine rahattı ki, neden böyle olduğunu anlayamıyordum. Tahtına yavaşça oturdu ve konuşmaya başladı:

"Seni neden seçtim biliyor musun?" Soğuk ve derin bir ses...
Tereddütle "Yarışmayı kazandığım için?" Dedim. Yavaşça ayağa kalktı, "Hayır" dedi ve devam etti."Seni seçtim, çünkü ölümün geçtiği yerden sadece senin geçebileceğini yarışmada kanıtladın, bu yüzden 3 turu da fazla zorlanmadan geçtin." Kalktığı yerden yavaşça salonun soluna doğru yürüdü; yöneldiği yerde bir masa ve masanın üzerinde bir yığın belge duruyordu. "Ölüm kapımı çaldı... ama kapıyı bundan sonra sen açacaksın." Bu sözleri dinlerken tüylerim diken diken oldu, bende yavaşça o büyük masaya doğru ilerledim. “Bunların hepsi bir suikastçı çetesine ait,” dedi. Masanın üzerindeki belgelere bakarak. Sesi somutlaştı, odanın havası soğudu. “Toplam yedi kişi oldukları biliniyor. İsimleri, yüzleri bilinmiyor. Kendilerine Shichikage (Yedi Gölge) diyorlar.Tek amaçları beni, Kral Rei’yi öldürmek.”

Kanım dondu. Artık kendi ırkları arasında da bir iç savaş vardı demek. Hemde krallarına bunu yapmaları... Kral derin bir nefes aldı, gözleri önümde odanın iki ucunu taradı. “Bunu sana anlatmamın iki sebebi var, Aika. Birincisi bir düşmanı yenmenin ilk yolu, onun gölgesini paylaşmaktır. Sana karşılaşacağın kişiler hakkında bilgi verip beni koruman için. İkincisi ise gözlerin...”

Bir an şaşkınlığımı gizleyemeden baktım ve devam etti. "Gözlerin... Hüzün ve aci içinde kıvranan ama yüz yıllardır sönmeyen bir ateş gibi parıldayan bir nefer sanki. Bu seni seçmemin diğer bir unsuruydu."

Bir an kağıtlara daldı ve son cümlelerini söyledi. "Yarın diğer saray hanedanlarıyla toplantım var. Ardından Hoshikawa Hanedanlığından Prenses Azura saraya teşrif edecekler. Tek görevin uyku saatleri dışında her daim yanımda olup beni koruyarak görevini yerine getirmen. Şimdi gidebilirsin."

Tüm bu konuşma üzerine sakin bir şekilde odadan çıktım. Çıkar çıkmaz Yui endişeyle atıldı. "Hanımım, kralımızla konuşmanız nasıl geçti? Eminim çok heyecanlıydınız, ben ilk seferimde çok heyecanlıydım." Hafifçe kıkırdadı. Bende ona tebessümle cevap verdim. "Evet, biraz heyecanlıydım."

Havadan sudan konuşmalarla beni odama kadar götürdü. Yui tatlı bir kızdı. Her ne kadar insan olsa da... Kahretsin. Bilemiyorum. Belki de her insanı bir tutmamalıyımdır? Ama annem... İki dünya arasında ezilmek üzereydim. Hangi tarafta durmalıydım. Resmen ikisinin arasındaydım. Evet, kinliydim insanlara ama hepsine miydi emin değildim. Bizim ırkta da arada sırada kötülük yapan olurdu ama hemen ıslah edilir, huzur sağlanırdı. Baş ağrıtıcı bir konuydu.

Odaya girdiğimde Haru'yu merak ettim. Gizlice kapısını aralayıp horul horul uyuduğunu görünce içim ısındı ve rahatladım. Geri odama döndüğümde devasa pencereden süzülerek tenime ilişen ay ışığı çok güzeldi. Peki ya hayat? Hayat, fedakarlık ve bencillikten oluşuyordu. Ben her iki tarafı da temsil ediyordum. Kendi zevkim için herkesin ölmesi, kardeşimin yaşaması için fedakarlık. Haru'nun küçük dünyasını yaşatmak için yaşarken ölmeye mahkumdum. Yarınsa yeni bir gün, yeni bir başlangıçtı.

Şimdi sorulacak tek bir soru kalıyordu; Shichikage'nin ilk hamlesi nerede ve nasıl olacaktı? Pencereden süzülen ay ışığı odanın duvarlarını buz gibi bir sessizliğe boğarken, uzaklardan gelen bir fısıltı kalbimi keskin bir hançer gibi deldi. Ses neredeyse duyulmayacak kadar hafifti ama taşıdığı anlam ölüm kadar açıktı: “Gece uzuyacak… gölgeler uyanacak. Dikkat et Aika. Sen buna mecbursun.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

29okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…