BÖLÜM 7

Vaveyla Yazarı: Hazal Yaman

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 7

Dört Bilezik, Bir Haydar ve Binbir Bela

Haydar, Hoppidiye'nin yatak odasında, elindeki dört altın bileziğe bakıyordu. Bilezikler avucunda parıldadıkça gözleri biraz daha büyüyor, zihnindeki hesap makinesi durmadan çalışıyordu.

— Ulan Haydar, senin kaderin dönüyor galiba!

Bir bileziği eline aldı, pencereye doğru kaldırdı.

— Şununla borçların bir kısmını kapatırız. Ötekiyle de kendime güzel bir takım elbise alırım. Üçüncüsüyle...

Birden durdu.

— Ulan, dört bilezik var zaten! Ben bunları kafamda harcadım bile!

Bilezikleri yatağın üzerine bıraktı ve ellerini beline koydu.

— Önce borçlar, sonra takım elbise, sonra da...

Bir süre düşündü.

— Sonra da kendime güzel bir yemek ısmarlarım. İnsan bu kadar çalışıyor, bir dürümü hak etmiyor mu?

Tam o sırada içindeki vicdan sahibi Haydar konuşmaya başladı.

— Kendine gel! Bunlar Hoppidiye'nin altınları. Kadının haberi olmadan el sürmeye utanmıyor musun?

Haydar'ın öteki tarafı hemen cevap verdi:

— Ne el sürmesi? Bakıyoruz sadece. İnsan altına bakamaz mı?

— O zaman neden gözlerinle altınların düğününü yapıyorsun?

Haydar kaşlarını çattı.

— Sen de her şeye karışıyorsun!

Vicdan sahibi Haydar kollarını bağladı.

— Peki, Hoppidiye bunları burada bulamazsa ne diyeceksin?

Haydar hiç düşünmeden cevap verdi:

— Altınlar yürümüş diyeceğim.

— Altınlar mı yürümüş? Ayakları mı var bunların?

Haydar parmağını havaya kaldırdı.

— Belki de çok sıkılmışlardır. Yıllardır aynı yerde duruyorlar!

Kendi söylediğine kendisi güldü. Ancak kahkahası fazla uzun sürmedi.

Yatak odasının kapısının ardından Hoppidiye'nin sesi duyuldu.

— Haydar! Sen içeride ne yapıyorsun?

Haydar'ın yüzündeki gülümseme bir anda silindi.

— Hiçbir şey, karıcığım!

— Hiçbir şey ne demek?

Haydar, yatağın üzerindeki bilezikleri aceleyle kadife beze sardı. Keseyi düğün fotoğrafının arkasındaki eski yerine koydu. Ardından eline bir terlik alıp kapıya döndü.

Hoppidiye içeri girdiğinde kocasını elinde terlikle buldu.

— Sen ne yapıyorsun?

Haydar terliğe baktı.

— Terliği arıyordum.

Hoppidiye önce elindeki terliğe, sonra kocasının yüzüne baktı.

— Elindeki terliği mi arıyordun?

Haydar başını salladı.

— Buldum işte!

Hoppidiye gözlerini kıstı.

— Haydar, senin aklında bir iş var.

— Estağfurullah! Benim aklımda yalnızca sen varsın.

— Öyle mi?

— Öyle, hayatım.

Hoppidiye duvardaki düğün fotoğrafına baktı. Çerçeve hafifçe yana kaymıştı.

— Peki, bu fotoğraf neden eğri duruyor?

Haydar hemen cevap verdi.

— Duvar yamuk.

Hoppidiye kaşlarını kaldırdı.

— Duvar yirmi yıldır mı yamuk?

— Ben de bugün fark ettim.

Hoppidiye birkaç saniye kocasını süzdü.

— Haydar, senin yüzünden bir gün tansiyonum çıkarsa doktorun karşısına seni oturtacağım. İlaca para vermem, sana bakarım!

Haydar içinden, *“Doktora gitmeye gerek kalmadan tansiyonunu çıkarıyorum zaten,”* diye geçirdi ama akıllılık edip sustu.

Hoppidiye odadan çıktı.

Haydar arkasından kapıyı kapattı, sonra düğün fotoğrafına baktı.

— Az daha gidiyorduk be!

Derin bir nefes aldı.

— Haydar, sen bu işi çözmeden rahat edemezsin.

Tam o sırada mutfaktan Hoppidiye'nin sesi yükseldi:

— ABDÜLREZZAK! KEKİM NEREDE?!

Haydar gözlerini kapattı.

— Allah'ım, şu evde bir gün de sessizlik olsun!

Abdülrezzak ve Kayıp Kek Operasyonu

Mutfağa indiğinde Abdülrezzak'ı tezgâhın başında buldu. Önünde boş bir kek kalıbı, elinde bir spatula vardı. Üstelik yüzünde, birazdan büyük bir başarıya imza atacakmış gibi bir ifade taşıyordu.

Hoppidiye kollarını bağlamış, oğlunun karşısında dikiliyordu.

— Oğlum, kek ne zaman hazır olacak?

Abdülrezzak boş kalıba baktı.

— Anne, daha başlamadım.

— NEDEN?!

— Çünkü kek yapmayı bilmiyorum!

Hoppidiye derin bir nefes aldı.

— Ben sana tarifi söyleyeceğim, sen de yapacaksın.

— Anne, ben hayatımda hiç kek yapmadım.

— Ben de hayatımda senin gibi evlat görmedim ama yaşıyoruz işte!

Abdülrezzak gözlerini tavana çevirdi.

— Anne, insanın annesi olur, bir de senin gibi mutfak bakanı olur.

Hoppidiye eline bir yumurta aldı.

— Al, kır!

Abdülrezzak yumurtayı tezgâhın kenarına vurdu. Yumurta elinden kayıp yere düştü.

ÇAT!

İkisi de yerdeki yumurtaya baktı.

Abdülrezzak başını salladı.

— Anne, ilk kurbanı verdik.

Hoppidiye ikinci yumurtayı uzattı.

— Bunu kırmadan kaba koyarsan sana elli lira vereceğim.

Abdülrezzak'ın gözleri parladı.

— Elli lira mı?

— Evet.

— Anne, bu enflasyonda insanın emeği bu kadar mı?

— KIR YUMURTAYI!

Abdülrezzak bu kez yumurtayı dikkatlice kırmayı başardı.

— Oldu!

Hoppidiye başını salladı.

— Aferin. Şimdi dört tane daha kır.

Abdülrezzak'ın yüzündeki mutluluk silindi.

— Anne, elli liraya işçi değil, fabrika kuruyorsun!

Haydar mutfağın kapısından içeri girdi. Abdülrezzak babasını görünce hemen yardım istedi.

— Baba, gel sen de yardım et!

Haydar bir adım geri çekildi.

— Benim işim var.

Hoppidiye başını çevirdi.

— Ne işin var?

Haydar bir an duraksadı.

— Terliklerin bakımını yapıyorum.

Abdülrezzak babasının ellerine baktı.

— Baba, elinde terlik yok.

Haydar hiç bozuntuya vermedi.

— İşte bu yüzden bakım yapmam gerekiyor. Kayboluyorlar!

Hoppidiye elindeki spatulayı tezgâha bıraktı.

— İkiniz de benimle dalga mı geçiyorsunuz?

Baba oğul aynı anda cevap verdi:

— Hayır!

Abdülrezzak babasına yaklaşıp alçak sesle konuştu.

— Baba, bir gün olsun annemle anlaşamaz mısınız?

Haydar oğlunun omzuna dokundu.

— Evladım, ben anlaşmak istiyorum da annenin sesiyle anlaşma yapamıyorum. Kadın konuşmaya başlayınca insanın aklı değil, mutfaktaki kaşıklar bile titriyor.

Abdülrezzak gülmemek için kendini tuttu.

Hoppidiye ikisine döndü.

— Ne fısıldaşıyorsunuz siz?

Haydar hemen doğruldu.

— Oğluma hayat dersi veriyorum.

— Ne dersi?

Haydar düşünmeden cevap verdi:

— Kek yapmanın önemini anlatıyorum.

Hoppidiye gözlerini devirdi.

— İkiniz de defolun mutfağımdan!

Haydar ile Abdülrezzak birbirlerine baktılar.

Abdülrezzak fısıldadı:

— Baba, aile dayanışması?

Haydar kapıya yöneldi.

— Oğlum, dayanışma başka, dayak yemek başka!

Gece Yarısı Düşünceleri

Akşam olduğunda ev nihayet sessizleşti.

Hoppidiye ertesi gün yapacağı kadınlar toplantısının hazırlıklarıyla uğraşıyordu. Abdülrezzak odasında bilgisayar oyunu oynuyor, Haydar ise yatakta bir sağa bir sola dönüyordu.

Aklından dört bilezik çıkmıyordu.

Bir süre sonra yataktan doğruldu.

— Haydar, sen ne yapıyorsun?

Kendi kendine cevap verdi.

— Düşünüyorum.

— Neyi?

— Altınları.

— Yine mi altınlar?

— Ulan, insanın aklında başka bir şey bırakmadılar ki!

Haydar yataktan kalkıp pencereye yürüdü. Dışarıda sokak lambaları yanıyordu. Evlerin çoğunda ışıklar sönmüştü.

Tam yeniden yatağa dönecekti ki Hoppidiye'nin mutfaktan gelen konuşmasını duydu.

Kapıya yaklaşınca karısının telefonda bir arkadaşıyla konuştuğunu anladı.

— Evet canım, yarın kadınlar gününde altınları da göstereceğim. Bir süredir bozdurmayı düşünüyorum zaten.

Haydar olduğu yerde kaldı.

“Ne? Hoppidiye altınları bozdurmayı mı düşünüyor?”

Hoppidiye konuşmaya devam etti.

— Belki bir bileziği bozdururuz. Abdülrezzak'la biraz ilgilenmemiz gerekiyor. Son zamanlarda odasından çıkmak istemiyor. Sürekli bilgisayarın başında. Bazen ikimiz tartışırken yüzündeki ifadeyi görüyorum da üzülüyorum.

Haydar'ın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

Oğlunun çoğu zaman şakalarla her şeyi geçiştirdiğini biliyordu. Kendisiyle dalga geçtiğinde kızıyor, Hoppidiye'yle atışırken oğlunun sessizleştiğini ise çoğu zaman fark etmiyordu.

Birden aklına, Abdülrezzak'ın geçen gün söylediği söz geldi:

“Normalde birbirinizi yiyorsunuz ama ben araya girince hemen ittifak kuruyorsunuz.”

Haydar başını eğdi.

— Ulan Haydar... Çocuğun derdini ne zaman dinledin sen?

Bir süre koridorda öylece durdu. Sonra kendi kendine karar verdi.

— Yarın oğlumla vakit geçireceğim. Bu defa bahane yok. Kahvehane yok, altın hesabı yok, arkadaşlarla boş muhabbet yok.

Bir an durdu.

— Ama maç varsa onu ayrıca değerlendiririz.

Kendi kendine gülümsedi. Ardından yatağına döndü.

Fakat o gece ilk kez aklında altınlardan daha önemli bir şey vardı.

Oğlu.

Bir Bardak Çay ve Üç Kişilik Aile

Ertesi sabah Haydar herkesten önce uyandı. Yataktan kalktı, mutfağa gitti ve çay demledi.

Masaya üç bardak koydu.

Bir süre bardaklara baktı.

— Bak sen şu işe... Haydar, sonunda aile babası oluyorsun!

Tam o sırada Hoppidiye mutfağa girdi.

Kocasının çay demlediğini görünce durdu.

— Haydar?

— Efendim?

— Sen çay mı demledin?

— Evet.

— Üç bardak mı koydun?

— Evet.

Hoppidiye şüpheyle yaklaştı.

— Sen dün gece ne yaptın?

Haydar alındı.

— İnsan karısına çay demledi diye suçlu mu olur?

Hoppidiye ellerini beline koydu.

— Sen çay demliyorsan ya bir şey kırmışsındır ya da bir şey isteyeceksindir.

Haydar başını salladı.

— Bu evde bana güvenen yok!

Tam o sırada Abdülrezzak mutfağa girdi. Masadaki çayı görünce şaşırdı.

— Baba, sen mi demledin?

— Evet oğlum. Gel, otur.

Abdülrezzak annesine baktı.

— Anne, babam iyi mi?

Hoppidiye omuz silkti.

— Şimdilik.

Üçü masaya oturdu. Bir süre çaylarını içtiler. Ardından Haydar oğluna döndü.

— Abdülrezzak, bugün seninle dışarı çıkmak istiyorum. Birlikte bir şeyler yiyelim, biraz dolaşalım. İstersen sonra da oturup konuşuruz.

Abdülrezzak'ın yüzündeki şaşkınlık yerini küçük bir tebessüme bıraktı.

— Olur baba.

Haydar oğlunun yüzüne baktı.

— Bir de... Son zamanlarda nasıl olduğunu gerçekten merak ediyorum. Bazen seni dinlemeyi ihmal ediyorum galiba.

Abdülrezzak bir süre sustu.

— Bazen kavga ettiğinizde odama gidiyorum. Çünkü ne desem birbirinize kızıyorsunuz. Sonra da sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorsunuz.

Haydar başını eğdi.

— Haklısın oğlum. Buna dikkat edeceğim.

Hoppidiye de masaya oturup oğlunun elini tuttu.

— Ben de dikkat edeceğim.

Abdülrezzak ikisine baktı.

— Siz şimdi barıştınız mı?

Haydar karısına döndü.

— Bence barıştık.

Hoppidiye başını salladı.

— Şimdilik.

Haydar rahat bir nefes aldı.

— Şükürler olsun!

Tam o sırada kapı çaldı.

Rıza'nın Getirdiği Haber

Hoppidiye kapıyı açtığında karşısında komşuları Rıza'yı buldu.

Rıza'nın elinde ne gazete vardı ne de telaşlı bir yüz ifadesi. Yalnızca kahvehaneye giderken Haydar'ı görmediği için uğramıştı.

— Günaydın Hoppidiye yenge. Haydar evde mi?

— Evde. Neden?

Rıza mutfağa doğru seslendi:

— Haydar! Kahveye gelmiyor musun bugün?

Haydar masadan cevap verdi:

— Bugün oğlumla dışarı çıkacağım Rıza!

Rıza mutfağa girdi, sandalyeyi çekip oturdu.

— Hayırdır? Haydar Efendi aile babalığına mı terfi etti?

Haydar göğsünü kabarttı.

— Evet. Artık değiştim.

Rıza gülerek başını salladı.

— Dün de pazardan sağlam domates alacağım diyordun, sonra bütün gün ortadan kayboldun.

Haydar hemen savunmaya geçti.

— Ben ortadan kaybolmadım. Sadece biraz dolaştım.

Hoppidiye başını çevirdi.

— Ne demek biraz dolaştım?

Haydar yutkundu.

— Yani... Pazarı dolaştım.

Rıza araya girdi.

— Haydar, seninle uğraşılmaz. Ben kahveye gidiyorum. Gelmek istersen yerin hazır.

Rıza kalkıp kapıya yöneldi.

Haydar arkasından seslendi:

— Bugün gelmiyorum!

Rıza kapıdan çıkarken güldü.

— Tamam! Ama yarın yine beklersin beni!

Kapı kapandı.

Haydar arkasına yaslandı.

— Şu Rıza da insanın huzurunu bozmak için özel eğitim almış sanki.

Hoppidiye çayından bir yudum aldı.

— Sen önce şu aile babalığı işini bir tamamla.

Haydar başını salladı.

— Tamam, karıcığım.

Ancak tam o sırada Hoppidiye'nin yüzü değişti. Sanki bir şeyi hatırlamıştı.

Ayağa kalktı ve yatak odasına gitti.

Haydar arkasından baktı.

— Ne oldu yine?

Hoppidiye cevap vermedi.

Yatak odasına girdi, fotoğraf çerçevesinin arkasından küçük kadife keseyi çıkardı. Ardından keseyi açıp bileziklerini kontrol etmek istedi.

Ama kesenin içinde bilezikler yoktu.

Hoppidiye önce keseye, sonra büyük çerçeveye baktı. Yatağın altını kontrol etti. Komodinin çekmecelerini açtı.

Hiçbir yerde yoklardı.

Yavaşça mutfağa döndü.

Haydar ile Abdülrezzak masada oturuyorlardı.

Hoppidiye elindeki boş keseyi kaldırdı.

— Haydar...

Haydar başını çevirdi.

— Efendim, karıcığım?

Hoppidiye'nin sesi giderek yükseldi.

— Benim altınlarım nerede?

Haydar'ın yüzündeki renk bir anda değişti.

Abdülrezzak çay bardağını masaya bıraktı.

— Anne, ne oldu?

Hoppidiye keseyi masaya koydu.

— Bileziklerim yok!

Haydar ayağa kalktı.

— Nasıl yok?

Hoppidiye gözlerini kıstı.

— Sen söyleyeceksin!

Haydar ellerini havaya kaldırdı.

— Ben ne bileyim kadın?

Hoppidiye bir adım yaklaştı.

— Haydar, dün gece yatak odasında ne yapıyordun?

Haydar yutkundu.

— Ben mi?

— Hayır, komşunun kocası! SEN!

Abdülrezzak iki elini başına koydu.

— Baba, ne olur bu sefer doğruyu söyle.

Haydar bir an sustu.

Çünkü bileziklerin yerini biliyordu.

Ama bunu nasıl açıklayacağını bilmiyordu.

Hoppidiye'nin sesi bütün evi doldurdu:

— HAYDAAAAAAR!

Haydar gözlerini kapattı.

“Ulan Haydar... Bir çay demleyerek kazandığın bütün itibarını beş saniyede kaybettin!”

Hoppidiye masaya iki elini koydu.

— Şimdi anlat bakalım. Benim altınlarım nerede?

Haydar derin bir nefes aldı.

— Hoppidiye, ben açıklayabilirim.

— O ZAMAN AÇIKLA!

Haydar ağzını açtı.

Fakat bu kez hazır bir bahanesi yoktu.

Çünkü altınları satmamıştı, kuyumcuya gitmemişti, kimseye vermemişti.

Yalnızca onları almayı düşünmüş, sonra yeniden yerlerine koymuştu.

Ama Hoppidiye'nin karşısında bunları anlatmak, hayatında yaptığı en zor şey olacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 8beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.