3. bölüm / 7
Haydar ile HoppidiyeBÖLÜM 3
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 3
- 1 BÖLÜM 11.414 kelime
- 2 BÖLÜM 2620 kelime
- 3 BÖLÜM 31.800 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 BÖLÜM 4841 kelime
- 5 BÖLÜM 51.417 kelime
- 6 BÖLÜM 6963 kelime
- 7 BÖLÜM 71.842 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir Tas Su, Bir Tas Çorba ve Bir Aile Felaketi
Haydar, önündeki su dolu çorba kasesine bakarken hayatını sorgulamaya başlamıştı. İnsan dediğin bir gün doğar, büyür, evlenir, çoluk çocuğa karışırdı. Ama Haydar'ın hayatı sanki doğduğu gün yanlışlıkla bir komedi dizisinin içine düşmüş de senaryodan çıkmayı unutmuş gibiydi.
Karşısında Hoppidiye, ellerini beline koymuş, gözlerini kısarak kocasını izliyordu.
— Ne oldu Haydar? Beğenmedin mi yemeğini?
Haydar kaşığı eline aldı, suyu karıştırdı.
— Hoppidiye, hanımım, güzel karıcığım... Şimdi sen bana bir şey söyle. Bu suyu içince doyacak mıyım, yoksa midemde balık mı yetiştireceğim?
Hoppidiye dudaklarını büzdü.
— Senin gibi adamın midesinde balık yetişse ne olur? En azından evde bir işe yarayan canlı olur!
Haydar kaşığı masaya bıraktı.
— Sen var ya, sen... İnsan kocasına böyle konuşur mu? Ben senin için neler yaptım!
— Ne yaptın Haydar? Söyle de ben de öğreneyim!
Haydar parmaklarını saymaya başladı.
— Birincisi, seninle evlendim.
Hoppidiye gözlerini tavana çevirdi.
— Allah'ım, sabır ver!
— İkincisi, sana hayatımı verdim.
— Hayatını mı? Ben senden hayatını istemedim ki! Bir de üstüne üç çocuk borcun varmış gibi davranıyorsun!
— Üçüncüsü...
Haydar bir an durdu. Düşündü. Kaşlarını çattı. Birkaç saniye sonra zafer kazanmış bir komutan gibi parmağını kaldırdı.
— Üçüncüsü, seni seviyorum!
Hoppidiye'nin yüzündeki öfke bir anlığına dağıldı. Ancak hemen toparlandı.
— Sen beni seviyorsan ben de seni seviyorum. Ama sevgiyle tencere kaynamıyor Haydar!
Haydar gülümsedi.
— İşte aşk dediğin böyle bir şey. Hem sevgi hem su!
Hoppidiye eline bir bez aldı ve tezgâhı silmeye başladı.
— Senin aşkın da batsın, suyun da! Git şu pazardan alman gerekenleri al!
Haydar'ın gözleri büyüdü.
— Yine mi pazar?
— Evet, yine pazar! Bir de bana bak, sakın kahveye uğrama!
Haydar ayağa kalktı, ceketini aldı.
— Hoppidiye, ben artık bu evde özgür bir birey olarak yaşamak istiyorum!
Hoppidiye hiç istifini bozmadan cevap verdi:
— Özgürlük istiyorsan önce elektrik faturasını öde, sonra istediğin yere uç!
Haydar kapıya doğru yürürken kendi kendine söylendi:
— Bir insanın hayatında bu kadar çok fatura olmamalı. Ben evlenirken sadece bir kadınla evlendiğimi sanıyordum. Meğer elektrik şirketiyle, su idaresiyle, doğalgazla da nikâh kıymışım!
Tam kapıdan çıkacakken Hoppidiye arkasından seslendi:
— Haydar!
Haydar olduğu yerde dondu.
— Buyur, hayatım?
— Cüzdanını almayı unutma!
Haydar cebini yokladı.
— Cüzdanım zaten yanımda.
— İçinde para var mı?
Haydar bir an sustu.
— Cüzdanımın içinde para yok ama umut var!
Hoppidiye elindeki bezi Haydar'a doğru fırlattı.
— ULAN HAYDAR! UMUTLA PAZARA GİDİLMEZ!
Haydar kapıyı çarpıp çıkarken evin üst katından klavye sesleri geliyordu.
Abdülrezzak, bilgisayarının başında oturmuş, kulaklıklarını takmış, çevrimiçi oyun oynuyordu. Oyun karakteri bir savaş meydanında düşmanlarıyla mücadele ederken kendisi de annesinin ve babasının bitmek bilmeyen tartışmalarından kaçmaya çalışıyordu.
Ekranda birden kırmızı bir yazı belirdi:
OYUNCU ÖLDÜ!
Abdülrezzak sinirle masaya vurdu.
— Ulan! Yine mi öldüm?!
Kulaklığından arkadaşının sesi geldi.
— Abdülrezzak, oğlum ne yapıyorsun? Adam seni arkaladı!
— Sus lan! Benim evde zaten yeterince arkalayan var!
Arkadaşı şaşırdı.
— Ne diyorsun oğlum?
— Boş ver. Annem babamla kavga ediyor, ben de burada hayatta kalmaya çalışıyorum!
Arkadaşı güldü.
— Oğlum senin hayatın oyun gibi zaten!
Abdülrezzak derin bir nefes aldı.
— Keşke hayatım oyun olsa. En azından ölünce yeniden doğardım!
Tam o sırada Hoppidiye'nin sesi duyuldu:
— ABDÜLREZZAK! AŞAĞI GEL!
Abdülrezzak kulaklığını çıkardı.
— Hayırdır anne?
— GEL DEDİM!
Abdülrezzak sandalyesinden kalktı, merdivenlere yöneldi. Her basamakta annesinin kendisini hangi suçtan çağırdığını düşünüyordu.
Aşağı indiğinde Hoppidiye mutfakta ellerini beline koymuş bekliyordu.
— Oğlum, sen kaç yaşına geldin?
— Yirmi üç anne.
— Peki, ne zaman adam olacaksın?
Abdülrezzak gözlerini kırpıştırdı.
— Anne, ben zaten adamım.
— Adam olsaydın sabahtan akşama kadar bilgisayarın başında oturmazdın!
— Anne, ben oyun oynuyorum.
— Oyun mu? Ben de sana bir oyun oynatayım mı?
Abdülrezzak bir adım geri çekildi.
— Ne oyunu anne?
Hoppidiye mutfağın ortasındaki paspası gösterdi.
— Şu evi baştan aşağı temizleme oyunu!
Abdülrezzak'ın yüzü düştü.
— Anne, ben o oyunu sevmiyorum.
— Sevmek zorunda değilsin! Hadi, önce şu bulaşıkları yıka!
Abdülrezzak gözlerini devirdi.
— Anne, babam nerede?
— Pazara gitti.
— Babam mı?
— Evet, baban!
Abdülrezzak şaşkınlıkla annesine baktı.
— Anne, babam pazara gittiyse kesin bir şey olmuştur.
Hoppidiye kaşlarını kaldırdı.
— Ne olacakmış?
Abdülrezzak ciddi bir ifadeyle cevap verdi:
— Ya pazarcıyla kavga eder ya da bütün parayı kahvede harcar!
Hoppidiye bir an düşündü.
— Allah'ım, sen bu çocuğu bana niye verdin?
Abdülrezzak gülümsedi.
— Anne, ben de aynı soruyu sana soracaktım!
Hoppidiye'nin yüzü bir anda değişti.
— NE DEDİN SEN?!
Abdülrezzak hemen geri geri yürümeye başladı.
— Şaka yaptım anne! Şaka!
— Gel buraya!
— Anne, ben bulaşıkları yıkayayım!
— Önce bir gel buraya!
Abdülrezzak merdivenlere doğru koştu. Hoppidiye arkasından bağırdı:
— KAÇMA LAN! BU EVDE BENDEN KAÇAMAZSIN!
Abdülrezzak odasına kendini zor attı, kapıyı kapattı ve kilitledi.
Kapının arkasından annesinin sesi geliyordu:
— ABDÜLREZZAK! AÇ ŞU KAPIYI!
Abdülrezzak bilgisayarının başına oturdu.
— Arkadaşlar, ben oyuna geri döndüm. Ama bu sefer gerçek hayatta boss savaşı başladı!
~~~~~
Haydar, cebinde birkaç kuruşla pazara doğru yürüyordu. İçinden Hoppidiye'ye söylene söylene yol alıyordu.
— Yok efendim domates al, biber al, patates al! Ben insan mıyım, hamal mıyım? Bir de pazara git, eve dön, yemek yap... Benim hayatım niye böyle?
Tam o sırada karşısına mahalleden eski arkadaşı Rıza çıktı.
— Haydar! Nereye böyle?
Haydar iç çekti.
— Pazara gidiyorum.
Rıza kahkaha attı.
— Hayırdır? Hoppidiye mi gönderdi?
Haydar hemen dikleşti.
— Yok canım! Ben kendi isteğimle gidiyorum.
Rıza gözlerini kıstı.
— Haydar, senin kendi isteğinle yaptığın tek şey kahvede çay içmek!
Haydar bozuldu.
— Rıza, sen de mi başladın?
Rıza omzuna dokundu.
— Gel kardeşim, önce bir çay içelim. Sonra pazara gidersin.
Haydar bir an durdu. Aklına Hoppidiye'nin uyarısı geldi.
"Sakın kahveye uğrama!"
Ama diğer tarafta da hayatın gerçekleri vardı. İnsan dediğin bir çay içmeden pazara gidemezdi.
— Bir çaydan ne olacak be kardeşim?
Rıza gülümsedi.
— İşte benim Haydar'ım!
İkili kahveye doğru yürüdüler.
Kahveye girdiklerinde içeride İsmail, Mahmut ve birkaç mahalle sakini oturuyordu. Haydar'ın yüzünü gören İsmail hemen seslendi:
— OOO! Haydar Bey! Pazardan önce kahveye uğramışlar!
Haydar elini salladı.
— Ne var lan? Bir çay içeceğiz sadece!
Mahmut araya girdi.
— Hoppidiye biliyor mu?
Haydar göğsünü kabarttı.
— Ben kimseden korkmam!
Tam o sırada telefonu çaldı.
Ekranda yine Hoppidiye yazıyordu.
Kahvedeki herkes bir anda sustu.
İsmail fısıldadı:
— Açma!
Rıza başını salladı.
— Sakın açma!
Mahmut ellerini birleştirdi.
— Allah yardımcın olsun kardeşim!
Haydar telefonu açtı.
— Alo, canım?
Hoppidiye'nin sesi adeta gök gürültüsü gibi duyuldu:
— HAYDAAAR! NEREDESİN?!
Haydar gözlerini kapattı.
— Pazardayım hayatım.
— Pazarda mısın?
— Evet.
— Peki, o zaman neden arka planda kahvehanenin çay kaşığı sesi geliyor?!
Haydar'ın yüzü bembeyaz oldu.
Kahvedeki herkes birbirine baktı.
İsmail elini ağzına kapatıp gülmemeye çalıştı.
Haydar kekeledi:
— O... O... Hoppidiye, pazarda da çay içilen yerler var!
Hoppidiye birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra öyle bir bağırdı ki kahvenin camları titredi:
— SENİN PAZARINDAKİ DOMATESLERİN KAHVEYE Mİ ABONE OLDU?!
Haydar telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı.
— Hayatım, bak yanlış anladın...
— HAYDAR! ŞİMDİ ORADAN KALK, DOĞRU PAZARA GİT!
— Tamam, tamam!
— BİR DE SAKIN BANA YALAN SÖYLEME!
Haydar yutkundu.
— Ben sana hiç yalan söyler miyim?
Hoppidiye'nin sesi daha da yükseldi:
— HAYDAR, SENİN YALANLARININ ALTINDA KALAN EVİMİZİN TEMELİ ÇÖKTÜ!
Telefon kapandı.
Kahvede bir anda kahkahalar yükseldi.
İsmail masaya vurdu.
— ULAN HAYDAR! Senin evde telefon bile senden korkuyor!
Haydar sinirle ayağa kalktı.
— Gülmeyin lan! Sizin de evde karılarınız var!
Mahmut gülerek cevap verdi:
— Var ama bizimkiler pazarda kahve bizi aramıyor!
Haydar ceketini düzeltti.
— Ben gidiyorum arkadaşlar. Bu işin sonu iyi değil.
Rıza sordu:
— Peki çay?
Haydar kapıya yöneldi.
— Çayı da alın başınıza çalın!
Haydar, pazardan sonunda bir poşet dolusu sebze almayı başarmıştı. Ancak poşetin içinde Hoppidiye'nin istediği her şey yoktu.
Domates vardı ama biber yoktu.
Patates vardı ama soğan yoktu.
Maydanoz vardı ama ekmek yoktu.
Üstelik pazarcıdan aldığı domateslerin yarısı ezilmişti.
Haydar kendi kendine konuşarak eve doğru yürüdü.
— Şimdi ben bu poşetle eve gideceğim, Hoppidiye bana soracak: "Biber nerede?" Ben de diyeceğim ki "Biberler bugün izinliymiş." Sonra bana bağıracak. Ardından Abdülrezzak aşağı inecek, araya girecek. Sonra ikisi birleşip beni yiyecekler!
Kapının önüne geldiğinde derin bir nefes aldı.
— Haydar, sen büyük adamsın. Kendine güven!
Kapıyı açtı.
İçeriden Hoppidiye'nin sesi duyuldu:
— HAYDAAAAR!
Haydar olduğu yerde dondu.
— Buyur, karıcığım!
Hoppidiye mutfaktan çıktı.
— Aldın mı her şeyi?
Haydar poşeti havaya kaldırdı.
— Aldım hayatım! Hepsini aldım!
Hoppidiye poşeti elinden aldı, içine baktı.
— BİBER NEREDE?!
Haydar hiç düşünmeden cevap verdi:
— Biberler kalmamış!
— SOĞAN NEREDE?!
— Soğanlar da bitmiş!
— EKMEK NEREDE?!
Haydar bir an durdu.
— Ekmek mi?
Hoppidiye'nin gözleri büyüdü.
— EVET HAYDAR! EKMEK!
Haydar başını kaşıdı.
— Ben ekmeği unuttum.
Hoppidiye elini alnına vurdu.
— SENİN AKLIN NEREDE?!
Haydar gururla cevap verdi:
— Benim aklımda devlet meseleleri var!
Hoppidiye elindeki poşeti masaya bıraktı.
— Haydar, senin devlet meselelerin de batsın, aklın da batsın!
Tam o sırada Abdülrezzak odasından çıktı. Üzerinde pijamaları, elinde telefonuyla mutfağa geldi.
— Anne, ne oldu yine?
Hoppidiye oğluna döndü.
— Gel bak, baban pazardan neler almış!
Abdülrezzak poşetin içine baktı.
— Baba, bu ne?
Haydar gururla cevap verdi:
— Sebze!
Abdülrezzak domatesleri eline aldı.
— Baba, bunlar domates değil ki! Bunlar trafik kazası geçirmiş!
Haydar sinirlendi.
— Oğlum, sen de mi başladın?!
Abdülrezzak gülerek devam etti:
— Baba, bunların birini salataya koyarsak diğerini ambulansa mı götüreceğiz?
Hoppidiye kahkahasını tutamadı.
Haydar ise sinirden kıpkırmızı olmuştu.
— Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?!
Abdülrezzak omuz silkti.
— Baba, seninle dalga geçmek için insanın komedyen olmasına gerek yok. Sen zaten kendi kendine gösteri yapıyorsun!
Haydar oğlunun üzerine yürüdü.
— Gel buraya, seni...
Abdülrezzak hemen annesinin arkasına saklandı.
— Anne! Babam bana vuracak!
Hoppidiye kollarını açtı.
— Haydar! Sakın oğluma dokunma!
Haydar şaşkınlıkla karısına baktı.
— Hoppidiye, sen az önce bu çocuğa kızmıyor muydun?!
Hoppidiye hiç düşünmeden cevap verdi:
— Ben kızarım, sen karışma!
Haydar ellerini iki yana açtı.
— Ulan bu evde ben ne işe yarıyorum?!
Abdülrezzak annesinin arkasından kafasını uzattı.
— Baba, sen evin dekorasyonusun!
Haydar'ın gözleri büyüdü.
— NE?!
Abdülrezzak kahkaha attı.
— Evet baba! Sen olmasan evin içi daha güzel olur ama seni de seviyoruz!
Haydar bir an sessiz kaldı.
Sonra sandalyesine oturup derin bir iç çekti.
— Ben bu evde bir gün olsun huzur göremeyecek miyim?
Hoppidiye mutfağa yönelirken arkasından seslendi:
— Görürsün Haydar. Önce ekmek almayı öğren!
Haydar başını ellerinin arasına aldı.
— Allah'ım, beni bu aileden kurtar!
Abdülrezzak hemen araya girdi:
— Baba, Allah seni kurtarsa bile annem seni bulur!
Hoppidiye mutfaktan bağırdı:
— ABDÜLREZZAK! SEN DE SUS!
Abdülrezzak hemen odasına kaçtı.
Haydar ise sandalyesinde oturmuş, önündeki ezilmiş domateslere bakıyordu.
Birden aklına bir fikir geldi.
Gözleri parladı.
Kendi kendine fısıldadı:
— Bir dakika... Ben bu domatesleri salçaya çevirsem, Hoppidiye biberleri de unutsa, belki bu işten kurtulurum!
Ama Haydar'ın bilmediği bir şey vardı.
Hoppidiye, mutfak kapısının arkasında durmuş, onun bütün planını dinliyordu.
Ve yüzünde şeytani bir gülümseme vardı.
— Haydar... Sen daha dur. Sana öyle bir salça yapacağım ki, ömrün boyunca unutamayacaksın!
O akşam evde yalnızca yemek pişmeyecekti. Bir aile faciasının daha temelleri atılıyordu.
Bölüm etkileşimi
