5. bölüm / 7
Haydar ile HoppidiyeBÖLÜM 5
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 5
- 1 BÖLÜM 11.414 kelime
- 2 BÖLÜM 2620 kelime
- 3 BÖLÜM 31.800 kelime
- 4 BÖLÜM 4841 kelime
- 5 BÖLÜM 51.417 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 BÖLÜM 6963 kelime
- 7 BÖLÜM 71.842 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Domates mi, Altın mı?
Haydar, kahvehanenin kapısında öylece kalmıştı.
Bir tarafta Hoppidiye'nin tehditkâr bakışları zihninde yankılanıyordu:
“İçinde tek bir tane bile çürük domates görürsem seni bitiririm!”
Diğer tarafta ise kahvehaneden yayılan taze çay kokusu vardı.
Bir de altın meselesi...
Haydar'ın beyninde iki ayrı Haydar kavga etmeye başladı.
Birinci Haydar:
— Domates al! Eve git! Hayatını kurtar!
İkinci Haydar:
— Altınları sat! Zengin ol! Hoppidiye'ye yeni bir hayat kur!
Birinci Haydar:
— Önce hayatta kal da zenginliği sonra düşün!
İkinci Haydar:
— Ama kuyumcu değerinden yüksek bozuyormuş!
Haydar kendi kendine fısıldadı:
— Ulan ben neden sürekli iki kötü seçenek arasında kalıyorum?
Rıza kolundan çekti.
— Gel oğlum, iki dakika oturacağız.
Haydar direnmeye çalıştı.
— Ama domates...
— Domates kaçar mı?
— Hoppidiye kaçırır!
Rıza kahkahayı bastı.
— Yahu Haydar, sen karından mı korkuyorsun?
Haydar birkaç saniye sustu.
Sonra ciddi bir ifadeyle cevap verdi:
— Korkmak değil Rıza... Tedbir.
— Ne tedbiri?
— Hayatta bazı kadınlar vardır. Onlarla tartışmaya girmezsin. Çünkü tartışmayı kazanırsan bile kaybedersin.
Rıza başını salladı.
— Hoppidiye yenge konusunda haklısın.
Haydar istemeye istemeye kahvehaneye girdi.
İçeride Hüseyin, çay bardaklarını diziyordu. Haydar'ı görünce kaşlarını kaldırdı.
— Haydar Bey! Sabah sabah teşrif ettiniz.
Haydar sandalyesine çöktü.
— Çay ver Hüseyin.
— Şeker?
— Dört.
Rıza şaşkınlıkla baktı.
— Dört mü?
Haydar iç çekti.
— Bugün hayat zaten acı.
Hüseyin çayı önüne koydu.
Haydar ilk yudumu aldı.
Gözlerini kapattı.
— İşte hayat bu...
Rıza masaya eğildi.
— Şimdi gelelim asıl meseleye.
Haydar etrafına baktı.
— Ne kadar gizli konuşacağız?
— Gayet gizli.
— Hüseyin duymaz mı?
Hüseyin uzaktan bağırdı:
— Duyuyorum!
Haydar irkildi.
— Ulan bari duymadığını belli et!
Hüseyin güldü.
— Merak etme, mahallede duyduğum her şeyi unutuyorum.
Rıza Haydar'a yaklaştı.
— Şimdi şu altın meselesini anlat.
Haydar sesini alçalttı.
— Bak Rıza... Hoppidiye'nin evde sakladığı bazı altınlar var.
Rıza'nın gözleri açıldı.
— Nerede?
Haydar hemen elini kaldırdı.
— Yavaş! Ben yerini bilmiyorum.
Rıza'nın yüzü düştü.
— E sen neyi biliyorsun?
— Altınların varlığını.
— Nerede olduğunu bilmiyorsan nasıl satacağız?
Haydar düşündü.
— Onu da bulacağız.
Rıza başını iki yana salladı.
— Sen gerçekten cesur adamsın.
Haydar göğsünü kabarttı.
— Tabii.
— Yok, cesur değil... Delisin.
Haydar bozuldu.
— İkisi arasında ince bir çizgi vardır.
Tam o sırada kahvehanenin kapısı açıldı.
İçeri Mahmut girdi.
— Hayırdır, burada gizli toplantı mı var?
Rıza hemen sustu.
Haydar da çayına döndü.
Mahmut masaya oturdu.
— Ne konuşuyordunuz?
Haydar hiç düşünmeden cevap verdi:
— Domates.
Mahmut kaşlarını çattı.
— Sabah sabah domates mi?
— Çok önemli bir konu.
Rıza başını salladı.
— Hem de çok.
Mahmut şüpheyle ikisine baktı.
— Siz kesin bir iş çeviriyorsunuz.
Haydar hemen savunmaya geçti.
— Biz mi? Estağfurullah!
Rıza çayını yudumlarken:
— Haydar, bence bu kadar belli etme.
Haydar ona ters ters baktı.
— Ne belli etmesi?
— Hiç.
Mahmut daha da şüphelendi.
— Ne domatesi bu?
Haydar derin bir nefes aldı.
— Hoppidiye benden domates istedi.
Mahmut kahkahayı bastı.
— Ulan Haydar! Sen domates almaya giderken kahveye mi geldin?
Haydar sinirlendi.
— İnsan pazara gitmeden önce bir çay içemez mi?
Mahmut:
— İçer tabii. Ama Hoppidiye seni yakalarsa pazara değil, doğrudan hastaneye gidersin.
Haydar'ın yüzü düştü.
— Bana moral vermek yerine neden korkutuyorsunuz?
Hoppidiye'nin şüpheleri
Aynı saatlerde evde Hoppidiye mutfakta kahvaltı hazırlıyordu.
Tezgâhı silerken birden durdu.
Elindeki bez havada kaldı.
— Bu adam kesin bir iş çeviriyor.
İçine doğmuştu.
Haydar'ın eve girerken çıkarken yaptığı hareketleri düşünmeye başladı.
Önce pazardan kaçmıştı.
Sonra kahveye gitmişti.
Sonra salça meselesi çıkmıştı.
Şimdi de sabah sabah ortadan kaybolmuştu.
Hoppidiye kollarını bağladı.
— Haydar... Sen ne karıştırıyorsun?
Tam o sırada Abdülrezzak merdivenlerden indi.
Saçları darmadağındı.
Üzerinde dün geceden kalma tişört vardı.
Elinde de telefon bulunuyordu.
— Anne, kahvaltı var mı?
Hoppidiye oğluna baktı.
— Senin baban nerede biliyor musun?
Abdülrezzak esnedi.
— Babam mı? Muhtemelen bir yerde başına iş açıyordur.
— Nerede?
— Bilmem.
— Hiç mi merak etmiyorsun?
Abdülrezzak sandalyeye oturdu.
— Anne, babamı merak etmek benim için artık yorucu bir hobi oldu.
Hoppidiye masaya oturdu.
— Oğlum, baban son zamanlarda çok garip davranıyor.
Abdülrezzak kaşlarını kaldırdı.
— Son zamanlarda mı?
Hoppidiye sustu.
— Haklısın.
Abdülrezzak ekmeğine peynir sürerken:
— Babam normal davransa zaten ailede bir terslik var diye düşünürüz.
Hoppidiye istemeden güldü.
— Sen de babana çok laf söylüyorsun.
— Anne, ben babamı seviyorum.
Bir an sustu.
— Ama bazen uzaktan sevmek daha güvenli.
Hoppidiye oğlunun yüzüne baktı.
Abdülrezzak'ın yüzündeki şaka ifadesi bir anlığına kaybolmuştu.
— Anne...
— Efendim?
— Siz babamla sürekli kavga ediyorsunuz.
Hoppidiye'nin yüzü ciddileşti.
— Evet.
— Ama birbirinizi seviyorsunuz.
Hoppidiye cevap vermedi.
Abdülrezzak devam etti:
— Bazen insan sevdiğiyle kavga ederken karşısındaki insanın ne hissettiğini unutuyor.
Hoppidiye oğluna baktı.
— Sen nereden öğrendin bunları?
Abdülrezzak omuz silkti.
— Oyunlardan değil.
Hoppidiye'nin yüzünde kısa bir tebessüm oluştu.
Ama tam o anda telefon çaldı.
Arayan Haydar'dı.
Hoppidiye telefonu açtı.
— Nerdesin?
Haydar'ın sesi geldi:
— Pazardayım hayatım.
Hoppidiye gözlerini kıstı.
— Pazarda mısın gerçekten?
— Evet.
— Domatesleri aldın mı?
Haydar birkaç saniye sustu.
— Aldım.
— Güzel. Eve gel.
— Tamam.
— Haydar...
— Efendim?
— Sakın yalan söyleme.
Haydar'ın sesi titredi.
— Ben sana niye yalan söyleyeyim?
Hoppidiye telefonu kapattı.
Abdülrezzak annesine baktı.
— Pazarda değil.
— Nereden biliyorsun?
— Babam yalan söylerken cümlelerin arasına çok fazla nefes koyuyor.
Hoppidiye şaşırdı.
— Nereden biliyorsun?
— Yıllardır gözlemliyorum.
Hoppidiye başını salladı.
— Bu ailede herkes birbirini analiz ediyor, bir tek baban kendini analiz etmiyor.
Haydar'ın dahiyane planı
Kahvehanede çayını bitiren Haydar ayağa kalktı.
— Ben gidiyorum.
Rıza şaşırdı.
— Nereye?
— Pazara.
— Domates almaya mı?
Haydar başını salladı.
— Evet.
Sonra cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.
— Hem Hoppidiye'nin istediği domatesleri alacağım hem de altınların yerini öğrenmenin yolunu bulacağım.
Rıza merakla sordu:
— Nasıl?
Haydar'ın yüzünde şeytani bir gülümseme oluştu.
— Ben eve gidince Hoppidiye'ye romantik davranacağım.
Rıza kahkahaya boğuldu.
— Sen mi?
— Evet.
— Romantik?
— Evet.
— Hoppidiye'ye?
— Evet!
Rıza masaya vurdu.
— Sen bunu yaparsan Hoppidiye seni kesin doktora götürür!
Haydar aldırmadı.
— Kadınların kalbine giden yol romantizmden geçer.
Rıza başını salladı.
— Senin yolun ise mezarlığa gidiyor olabilir.
Haydar kapıya yöneldi.
— Göreceksin.
Pazarda büyük karşılaşma
Haydar pazara ulaştığında en düzgün domatesleri seçmeye başladı.
Bir tanesini eline aldı.
Sıktı.
Bıraktı.
Başkasını aldı.
Kokladı.
Pazarcı şaşkınlıkla izliyordu.
— Abi, domates alıyorsun. Mücevher değil.
Haydar ciddi ciddi cevap verdi:
— Benim evimde bu domateslerin kaderi mücevherden daha önemli.
Pazarcı güldü.
— Kaç kilo?
— Beş kilo.
— Beş kilo mu?
— Evet.
— Abi, evde düğün mü var?
Haydar iç çekti.
— Hayır. Karım var.
Pazarcı bir an durdu.
— Beş kilo veriyorum abi.
Haydar domatesleri aldı.
Sonra birden gözü pazarcının yanındaki küçük tezgâha ilişti.
Orada salça kavanozları vardı.
Haydar'ın aklına dün gece yaptığı sahtekârlık geldi.
— Aman Allah'ım...
Pazarcı:
— Ne oldu abi?
Haydar başını iki yana salladı.
— Yok bir şey.
Tam dönüp gidecekken arkasından bir ses duydu:
— Haydar?
Haydar'ın yüzü bembeyaz oldu.
Bu sesi çok iyi tanıyordu.
Yavaşça arkasını döndü.
Karşısında...
Hoppidiye vardı.
Haydar'ın elindeki domates poşeti yere düştü.
Hoppidiye kollarını bağladı.
— Pazardayım demiştin ya...
Haydar yutkundu.
— Evet.
— Güzel.
Bir adım yaklaştı.
— Ben de pazara geldim.
Haydar zorla gülümsedi.
— Ne güzel tesadüf...
Hoppidiye gözlerini kıstı.
— Tesadüf mü?
Haydar başını salladı.
— Evet.
Hoppidiye yere düşen domateslerden birini aldı.
İnceledi.
Sonra kocasına baktı.
— Bunlar güzel.
Haydar rahatladı.
— Beğendin mi?
— Evet.
Haydar derin bir nefes aldı.
— Oh be...
Hoppidiye birden sordu:
— Peki altınlarımı neden soruyorsun?
Haydar'ın yüzündeki gülümseme anında yok oldu.
— Ne altını?
Hoppidiye yaklaşarak:
— Dün gece yatarken konuştuğunu duydum.
Haydar'ın ağzı açık kaldı.
— Sen... Sen duydun mu?
— Benim kulaklarım radar gibi çalışır Haydar.
Haydar gökyüzüne baktı.
— Ben bittim.
Hoppidiye kollarını bağladı.
— Şimdi anlat bakalım.
Haydar'ın beyninde tek bir düşünce vardı:
“Domatesleri sağlam aldım ama eve sağ dönebilecek miyim?”
Ve o anda Haydar, hayatının en büyük hatasını yapmaya karar verdi:
— Hoppidiye... Sana bir sürpriz yapacaktım.
Hoppidiye'nin kaşları havaya kalktı.
— Ne sürprizi?
Haydar yutkundu.
— Altınlarını...
Cümlesini tamamlayamadan pazardan bir çığlık yükseldi.
— HAYDAR!
İkisi birden sesin geldiği yöne döndü.
Rıza koşarak geliyordu.
Ve Rıza'nın elinde Haydar'ın hayatını tamamen değiştirecek bir şey vardı.
Bir kuyumcu kartviziti.
Haydar'ın gözleri büyüdü.
Hoppidiye'nin gözleri daha da büyüdü.
Rıza ise durumu fark edince olduğu yerde kaldı.
— Şey...
Hoppidiye yavaşça sordu:
— Rıza...
— Efendim yenge?
— O elindeki ne?
Rıza kartvizite baktı.
Sonra Haydar'a.
Sonra tekrar Hoppidiye'ye.
— Domatesçinin kartviziti?
Haydar gözlerini kapattı.
— Rıza...
— Efendim?
— Koş.
Rıza:
— Nereye?
Haydar:
— NEREYE OLURSA!
Ve o anda pazarda öyle bir kovalamaca başladı ki, o gün yalnızca domateslerin değil, Haydar'ın da başı ezilecekti.
Bölüm etkileşimi
