Hastane Koridoru kitap kapağı

8. bölüm / 9

Hastane Koridoru

Bölüm 8

Vaveyla Yazarı: Ervosss

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Bölüm 8

Ertesi sabah okula geldiğimde, dünkü olayın aklımdan çıkacağını düşünmüştüm.
Çıkmadı.
Sınıfa girer girmez gözüm istemsizce tavana, ardından koridorun sonundaki merdivenlere kaydı.
Üst katlar...
Dün orada bulduğumuz o küçük kâğıt...
“Burayı araştırmayı bırakın.”
Kâğıtta yalnızca dört kelime vardı ama nedense bütün gece kafamın içinde dönüp durmuştu.
Çantamı sıranın yanına bırakıp yerime oturdum. Pencereden içeri giren sabah güneşi sıranın üzerine vuruyordu. Dışarıdan öğrencilerin sesleri geliyor, sınıf yavaş yavaş doluyordu.
Ben ise defterimin boş sayfasına bakıyordum.
Tam o sırada yanımdaki sandalye çekildi.
Başımı çevirmeden kimin geldiğini anlamıştım.
Gökhan.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
Sesim olabildiğince kısa çıkmıştı.
Gökhan çantasını yere bıraktı ve bana baktı.
“Ne düşünüyorsun?”
“Hiç.”
“Yine mi hiç?”
Başımı ona çevirdim.
“Evet, yine hiç.”
“Senin ‘hiç’lerin bayağı meşhur oldu.”
“Senin de insanın sinirini bozman.”
Gökhan sırıttı.
“Daha sabahın ilk dakikaları.”
“Ne güzel. Demek ki günün geri kalanında daha çok sinir olacağım.”
“Büyük ihtimalle.”
Gözlerimi devirdim ve önüme döndüm.
Bu çocuk gerçekten kendini komik sanıyordu.
Asıl sinir bozucu olan da buydu.
Ne söylesem bir şekilde karşılık veriyordu. Sanki susmak diye bir kavramı hayatında hiç öğrenmemişti.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra Gökhan'ın sesi yeniden duyuldu.
“Dünkü notu sakladın mı?”
Elimi çantama attım.
“Evet.”
Kâğıdı çıkarıp sıranın üzerine koydum.
Gökhan biraz eğilip yazıya baktı.
“Bunu biri yazmış.”
“Evet Gökhan. Ben de onu söylüyorum zaten.”
Bana baktı.
“Dalga mı geçiyorsun?”
“Biraz.”
“Seninle ciddi bir şey konuşulmuyor.”
“Seninle konuşmak zorunda değilim.”
“Yan yana oturuyoruz.”
“Maalesef.”
Gökhan hafifçe güldü.
“Bana gıcık oluyorsun.”
“Yeni mi fark ettin?”
Kâğıdı elimden alıp tekrar katladım.
“Bunu kim yazmış olabilir?”
Gökhan birkaç saniye düşündü.
“Bilmiyorum.”
“Bir öğretmen olabilir mi?”
“Sanmam.”
“Bir öğrenci?”
“Olabilir.”
“Peki neden bizi uyarsın?”
Bu kez cevap vermedi.
Bakışlarını kâğıttan kaldırıp sınıfın kapısına çevirdi.
“Onu bulmaya çalışıyorum.”
“Sen niye bu kadar merak ediyorsun?”
Gökhan omuz silkti.
“Çünkü biri bize ne yapacağımızı söylüyor.”
“E?”
“Sinir oluyorum.”
İstemeden güldüm.
“İlk defa ortak bir noktamız çıktı.”
“Ne?”
“Ben de sana sürekli sinir oluyorum.”
“Komik değilsin.”
“Sen de değilsin.”
Gökhan başını iki yana salladı.
“Seninle uğraşmak yorucu.”
“Benimle uğraşma o zaman.”
“Olmaz.”
“Niye?”
“Çünkü eğlenceli.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ben eğlence merkezine mi benziyorum?”
“Biraz.”
“Gökhan.”
“Efendim?”
“Sus.”
Gülmeye başladı.
İçimden derin bir nefes aldım.
Daha sabahın ilk dakikalarında sinirlerimi bozmayı başarmıştı.
*
Ders başladığında sonunda sessizleşmişti.
En azından birkaç dakikalığına.
Öğretmen tahtaya yazı yazarken ben de defterime geçirmeye çalışıyordum. Yanımdaki Gökhan'ın kalem sesi dışında pek bir şey duyulmuyordu.
Tak.
Tak.
Tak.
Kaşlarımı çattım.
Bir süre dayandım.
Sonunda kalemini sıraya vurduğu anda başımı ona çevirdim.
“Kes.”
Gökhan bana baktı.
“Neyi?”
“Şunu.”
Kalemini tekrar sıraya vurdu.
Tak.
“Bunu mu?”
“Evet!”
“Niye?”
“Sinirimi bozuyor.”
“Sen zaten bana sinir oluyorsun.”
“Farkındaysan bunu söyleyip duruyorsun.”
“Çünkü doğru.”
“Bir gün seni gerçekten susturacağım.”
Gökhan gülümseyerek kalemini bıraktı.
“Bekliyorum.”
Gözlerimi devirdim.
“Ne kadar kendini seviyorsun ya.”
“Birinin sevmesi lazım.”
“Ben seni sev—”
Cümleyi yarıda kestim.
Gökhan kaşlarını kaldırdı.
“Sen beni ne?”
“Sevmiyorum diyecektim.”
“Öyle söyle.”
“Zaten öyle söyledim.”
“Hayır, yarıda bıraktın.”
“Çünkü öğretmen geliyor.”
Öğretmen gerçekten de arkasını dönmüştü.
Gökhan'ın yüzündeki sırıtışı görünce tekrar önüme döndüm.
Allah'ım, sabır.
*
Öğle arasına geldiğimizde sınıf bir anda boşalmaya başladı.
Sandalyeler çekiliyor, herkes birbirine sesleniyor, koridordan ayak sesleri yükseliyordu.
Ben de çantamı kapatıp ayağa kalktım.
Gökhan benden önce davranıp çantasını aldı.
“Kantine gidiyorum.”
“Git.”
“Sen gelmiyor musun?”
“Seninle mi?”
“Evet.”
“Yok.”
“Niye?”
“Çünkü sen varsın.”
Gökhan birkaç saniye yüzüme baktı.
Sonra güldü.
“Benden gerçekten nefret ediyorsun.”
“Abartma.”
“Ne kadar?”
“Yeterince.”
“Güzel.”
“Güzel olan ne?”
“En azından dürüstsün.”
Yanımdan geçip kapıya doğru yürüdü.
Ben de arkasından bakarken istemsizce merdivenlere göz attım.
Gökhan da aynı anda merdivenlere baktı.
Göz göze geldik.
“Hayır,” dedi.
“Ne hayır?”
“Yukarı çıkmayacağız.”
“Ben bir şey demedim.”
“Demedin ama yüzünden belli.”
“Benim yüzümü okumayı bırak.”
“Sen de merak etmeyi bırak.”
“Emir vermeyi bırak.”
“Emir vermiyorum.”
“Veriyorsun.”
“Tamam, vermiyorum.”
“İyi.”
“Yukarı çıkarsan—”
“Gökhan.”
“Ne?”
“Sus.”
Bir an sustu.
Sonra başını salladı.
“Peki.”
Koridorda ilerlemeye başladık.
Ben birkaç adım sonra hâlâ merdivenleri düşünüyordum.
Ama bu kez yukarı çıkmak istemiyordum.
En azından...
Şimdilik.
Dünkü not çantamdaydı.
Kim yazmıştı?
Bizi neden uyarmıştı?
Ve neden özellikle “araştırmayı bırakın” demişti?
Henüz hiçbirinin cevabını bilmiyordum.
Ama bir şeyi biliyordum.
Gökhan ne kadar sinir bozucu olursa olsun, o da bu işin peşini bırakmayacaktı.
Ve nedense bu durum beni biraz daha meraklandırıyordu.