7. bölüm · Harry Potter ve Saklı Varis (Tom Marvolo Riddle)
4. Bölüm: "Karanlık"
Yemekler yendikten sonra herkes sohbet için ayrılmış kısıma geçti. Bordo ve siyah renginde koltukların olduğu bu kısım oldukça şık duruyordu.
Salonun köşesinde duran konsolun üzerindeki koyu bordo renginde, üzerinde siyah ejderha motivleri olan iki tane vazo dikkatimi çekmişti. Bu vazolardan biri diğerinden biraz daha büyüktü.
Vazoların camının mat dokusu ve üzerlerindeki çatlakların varlığı onların antika olabileceği hakkında bilgi veriyordu.
Dizime yerleşen el ile bakışlarımı kaldırdığımda yanımda oturan Leofric Ashford'un -yani babamın bana baktığını gördüm.
"Diegon Alley'e gitmek ister misin?" Diye sordu bana şefkatli bir gülümseme ile. Başımı iki yana salladım. "Hayır, ben aslında..." Dediğim sırada Cassiopeia Black -yani annem elinde benim asam ile yanımıza geldi.
"Winky asanı bahçeden bulmuş," dedi bana uzatarak. "Dün akşam elindeydi diye hatırlıyorum. Gece bahçeye mi çıktın?"
Kaşlarım havalandığında asayı elime aldım. "Ah evet, ben hava almak için çıkmıştım." Anladığını belirterek başını salladı. "Daha dikkatli ol." Yüzünden endişeli bir ifade geçtiğinde bana belli etmemek için hemen gülümsemesini dudaklarına yerleştirdi.
O da babam gibi yanıma yerleştiğinde elleri ile saçlarımı okşadı. Daha önce anneannemden şefkat görsem bile bir annenin böyle dokunuşu garip hissettiriyordu.
"Ee Diegon Alley'e gidiyor muyuz?" Diye sorduğunda babam benim yerime cevapladı. "Hayır, gitmek istemiyormuş. Alışverişi yapması için Victor'u yollarız."
Victor'un ev cini olduğunu tahmin ettim. Ailemde bildiğim kadarıyla Victor diye birisi yoktu.
Diegon Alley'den bahsedildiğinde aklıma siyah baykuşum Nyx gelmişti. Bir an onu çok özlediğimi farkettim. Benim burada ne işim vardı Tanrı aşkına! Nasıl geri dönecektim?
Babam Edric Ashford ile konuşmaya başladığı sırada büyükanne Belivina'nın "Yılbaşı tatilinde çocuklar evdeyken konuşmak için gelecekler," dediğini duydum.
Bahsettikleri konu ilgimi çektiğinde öne doğru eğilerek onları dinledim. "Bu evlilik konusunda Septimus ve Beatrice ile konuştun mu?" Dedi annem.
"Daha haberleri yok. Ailsa Travers bana dün şahsi bir mektup yazmış. Bu konu hakkında görüşmek istiyorlar. Bende bu gün çocuklar Hogwarts'a gittiği için tatilde gelmelerinin uygun olacağını düşünüyorum."
Annem düşünceli bir şekilde kaşlarını kırıştırdı. "Ailsa Travers kim?" Dediğimde ikisinin de bakışı bana döndü. Babaannem gülümseyerek "Torquil Travers'in annesi. Halanı oğlu ile evlendirmek istiyor."
Kaşlarım havalandığında hatırlamıştım. Aile soy ağacında onun da ismi vardı. Ama haklarında fazla bir şey bilmiyordum.
Bakışlarım duvarda duran ve etrafını siyah güller saran saate kaydı. Saat 12.23'tü ve normalde Hogwarts ekspresi saat 11.00 da kalkmak zorunda değil miydi? Biz nasıl oluyordu da bu gün gidiyorduk?
Annem ve babaannem sohbetlerine geri döndüğünde etraftaki insanların üzerinde gözlerimi gezdirdim. Babam Edric amca ile diğer koltukta oturmuş sohbet ediyordu. Hilda ve Beatrice halam şöminenin yanında bir şeyler örerek zaman geçiriyordu.
Eleanor ve Harriet ortalarda görünmese bile Harold büyük masada oturmuş bir şeyler okuyordu.
Oturduğum yerden kalkarak onun yanına yaklaştım. "Ne okuyorsun?" Gülümseyerek bana döndüğünde kitabın kapağını gösterdi. Phyllida Spore'un 'Bin Büyülü Ot ve Mantar' kitabı olduğunu gördüm.
İçinde bulundurduğu bitkiler ile ilgili bilgiler iksir yapımında kolaylık sağlıyordu. Bu kitabı sık sık Snape'in dersinde kullanıyordum.
"Hogwarts'a neden daha gitmedik?" Dediğimde bir sandalye çekip yanına oturmuştum. "Bilmiyor musun? Antik temel büyü ile yeni eklenen tespit tılsımları arasında rezonans uyumsuzluğu oluşmuş. Anlayacağın kale öğrencileri düşman sanmaya başlamış. Dün gelen mektupta expresin 20.30'a kadar gecikeceği yazmıştı. Bizde akşamı bekliyoruz."
Anladığımı belirtircesine başımı salladım. "Teşekkür ederim." Hogwarts ekspresinin ilk kez geç kalkacağını duymuştum. Ama düşünüldüğünde kaleyi koruyan bir çok büyünün tarihi kurucuların zamanına uzanıyordu. Aslında böyle aksaklıkların şimdiye kadar olmaması şaşırılması gereken bir şeydi.
Bir süre Harold kitabını okurken onu izledim. Koyu kızıl saçları sert yüz hatlarını azda olsa yumuşatıyordu. Siyah saçlı olsa biraz daha tehlikeli duracağına emindim. Ama ışıltılı gülümsemesi ve haraketlerini ağırdan alması onu korkutucu değil de daha çok asil yapıyordu.
Kalemini hokkaya daldırdıktan sonra kitabın bir köşesine not düştü. "Ne yazdın?" Kalemi eski yerine bıraktığında "Çok özlü iksir için bir malzemeyi hep unutuyorum. O yüzden not düştüm." Yaklaşarak yazdığı şeyi sesli bir şekilde okudum. "Boğa böceği gözü mü? Ayırtedici bir özelliği var mı?" Dediğimde başını olumlu anlamda salladı. "Keskin metal gibi kokuyor. Ama içine tatlandırıcı katılırsa biraz daha toprağımsı olabiliyor."
Yeni bir şey öğrendiğim için gülümseyerek ona baktım. Bunu Hermione ile denediğimizi hatırlıyordum. Slytherin'lerden laf alabilmek için Harry ve Ron kılık değiştirmişti. Ben içmediğim için tadını bilmiyordum, çünkü iksirleri yapmayı severdim, içmeyi değil. Anılarıma burukça gülümsediğimde ikimizde kendi işlerimize geri dönmüştük.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ❦ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
Böyle saatler geçtikten sonra malikanenin çıkış kapısının önünde durduk. Herkes ile tek tek sarılarak vedalaştığımız sırada ev cinleri de bizim bavullarımızı arabaya taşıyordu.
Cassiopeia Black bana sıkıca sarıldığında Leofric Ashford da sırada bekliyordu. Ama sanırım annemin bırakmak gibi bir düşüncesi yoktu. Babam elini annemin omzuna koyarak "Hayatım, benim de vedalaşmama izin verecek misin?" Diye sitem etti.
Annem zor da olsa geri çekildiğinde gözlerinin dolu dolu olduğunu gördüm. Bu görüntü istemsizce ciğerlerimin burkulmasına sebep olmuştu.
Leofric Ashford beni kollarının arasına aldığında dudaklarını saçlarımda gezdirdi. İlk kez bir dokunuşta baba sevgisini iliklerime kadar hissediyordum.
Yüzümü ellerinin arasına alarak bana uzunca bir süre baktı. "Dikkatli ol tamam mı? Sık sık mektup yazmayı da unutma. Bir şeye ihtiyacın olursa haber vermen yeterli."
İkisinin de buruk gülümsemesi içime öküz gibi oturmuştu. İstemsizce benimde gözlerim dolmaya başladığında Harold'un kocaman elini omzumda hissettim.
"Merak etmeyin. Bu sefer bizim yanımızda olacak, gözümü üzerinden ayırmam." Babam ona kocaman bir gülümseme ile sarıldığında aralarının ne kadar yakın olduğunu anlamıştım.
Genel olarak Ashford ailesi şimdiye kadar olan izlenimimde fazlasıyla sevgi dolu bir aileydi. Herkes bir birine samimi bir şekilde gülümsüyor ve sohbet ediyordu.
Bazen yapılan şakalara attıkları kahkahaların uzunca yıllar bu malikanenin duvarlarında yankılanacağını düşündüm. Çocukken buraya her gelişimde içimi saran sıcaklığın biraz da bu yüzden olduğunu anlamıştım.
Burası benim evimdi ve ben evimden uzak kalmak zorunda kalmıştım.
Vedalaşmadan sonra arabalara binerek eksprese doğru ilerlemeye başlamıştık. Yaklaşık üç saat sonra dördümüz de ekpresin koridorunda oturmak için yer arıyorduk.
Yolda gelirken dönen sohbetlerden Eleanor ile benim altıncı sınıfta olduğumuzu öğrendim. Bizden başka Harriet beşinci, Harold da yedinci sınıfta okuyordu.
Ekspreste boş bir vagon bulunca yerleştik. Harold bizim için atıştırmalık almak için çıktığında kızlarla baş başa kalmıştık. Eleanor ellerimi tutarak heyecanla "Abraxas Malfoy'un ne kadar yakışıklı olduğunu bilemezsin!" Diye ciyakladı.
Merlin'in yırtık donu, Malfoy'lar ne zaman yakışıklı olmuştu ki? Kibirden burunları düşecekti nerdeyse!
Ona göz devirmemek için kendimi zor tuttuğum sırada Harriet'in "Fleamont Potter daha yakışıklı," dediğini duydum kısık sesle.
Her zaman sessiz olan bir kızın böyle bir şey söylemesine şaşırsam da kıkırdamadan edemedim. Arkadaşım Harry'yi düşündüğümde Harriet'i işaret ederek "Ben Harriet'e katılıyorum," dedim.
Eleanor bize gözlerini devirdi. "Kendi gözlerinle görmeden bilemezsin."
Konuştuğumuz konu Harold'un içeri girmesiyle son bulduğunda hepimiz onun aldıklarını atıştırmaya başladık.
Benim çikolatalı kurbağamdan Salazar Slytherin'in çıkması gülümsememin solmasına sebep olmuştu. Düşündüğümde kötü birisi olduğunu sanmıyordum ama Voldemort yüzünden her ismi geçtiğinde ürperiyordum.
Kartı cebime sıkıştırdığımda sohbetlerine tekrar katıldım.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ❦ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
Sonunda Kalenin duvarları arasına girdiğimizde ortak salona yönlendirilmiştik. Ortak salona girdiğimiz sırada gözüme ilk değen Profesör Dumbledore olmuştu.
Şimdi biraz daha genç duruyordu. Sakalları benim en son gördüğüm gibi tamamen beyaz değildi, beyaz tutamlar siyah tutamları ile karışmıştı. Duruşu gençliğin getirdiği avantajlar ile daha dikti.
Onun yanında daha yaşlı duran bir adamın olduğunu farkettim. Biraz hafızamı kurcaladığımda bu yıllarda Armando Dippet'in müdür olduğunu hatırladım. Bu adam Dippet olmalıydı.
Tarihi merak etmemin bir gün bu kadar işime yarayacağını hiç düşünmemiştim doğrusu. Ama sayesinde şimdi başıma gelebilecek olayları az çok tahmin edebiliyordum.
İçeri girdiğimiz anda beni birinci sınıfların oturduğu masaya yönlendirdiler. Sanırım ilk kez geldiğim için -tabi ilk olduğunu düşünmeleri biraz trajikomik, seçmen şapkayı takmam gerekiyodu.
Birinci sınıf öğrenciler hepsi sırayla seçildikten sonra sıra bana geldiğinde burnumu hafifçe kaldırarak sandalyeye doğru yürüdüm.
Beni hangi binaya seçeceğini biliyordum. Hem kanımın mirası yüzünden, hem de buraya gelmeden önce olduğum bina yüzünden Gryffindor seçileceğimi düşünüyordum.
Sandalyeye oturduğumda genç McGonagall başıma şapkayı koydu. "Hmmm," dediğini duydum şapkanın. "Cesursun ama bir o kadar da kurnazsın. Kim olduğunu belli etmeden uyum sağlamakta üstüne yok öyle değil mi, küçük bayan Ashford?"
Boğazımın kuruduğunu hissettiğimde duruşumu dikleştirdim. "Mavi gözlerinin arkasında kocaman bir karanlık görebiliyorum. Ruhun mu kirlendi yoksa kanın mı kara büyü mirasına sahip?"
Şapkanın bana soru sormadığını, kendi kendine düşündüğünü anladığımda içten içe daha fazla bir şey söylememesini ve binamı seçmesini istiyordum.
"Biraz da sabırsızsın demek, ayrıca kanının tadı da fazlasıyla saf..." Şapka son kez bir mırıltı çıkardıktan sonra yüksek sesle bağırdı. "Sen bir lider olmak için doğmuşsun! Slytherin!"
Olduğum yerde şokla kala kaldığımda ne söyleyeceğimi ve ne yapacağımı bilemedim. "Nasıl olur..."
Alkış sesleri bir sel gibi salonu esir aldığında McGonagall seçmen şapkayı başımdan aldı. Beni belimden destekleyerek sandalyeden kaldırdığında yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
Gözlerim kuzenlerimin oturduğu Gryffindor masasına kaydığında onların da bana şokla baktığını gördüm.
Bakışlarım Harold ile kesiştiğinde şaşkın ifadesinin yerini sıcak bir gülümseme aldı. Sanki bana güven vermek ister gibi başını bir kez aşağı ve yukarı salladı.
Stresim biraz da olsa geçtiğinde bakışlarımı ondan çekerek Slytherin masasına doğru yürümeye başladım.
Masada öğrenciler hafifçe kayarak bana yer açtı. Benim için ayrılan yere oturarak ellerimi kucağımda birleştirdim.
Kucağımda birleşen ellerimin üzerine narin bir el konduğunda bakışlarım hızlıca elin sahibine döndü. "Hoşgeldin kuzen," dedi siyah saçlı, mavi gözlü bir kız.
Yüz hatları sert olsa bile gülümsemesi onu fazlasıyla minyon gösteriyordu. Siyah düz saçları kulak hizasında kesilmişti. Saçına taktığı yeşil toka onların gözlerinin önüne gelmesini engelliyordu.
Biraz düşündüğümde bana kuzen demesini ve simsiyah saçlarının mavi gözleriyle süslenmesini göz önünde bulundurduğumda bu kişinin ya Walburga Black ya da Lucretia Black olabileceğini düşündüm.
Gergin olsam bile sıcak olmasına özen gösterdiğim bir gülümseme ile ona baktım.
Sırtımı yeniden dikleştirdiğimde içimden kendime bir sorun olmadığını söylüyordum. Aslında sorun hangi binaya seçildiğim değildi. Gryffindor olduğum halde seçmen şapkanın beni neden Slytherin olarak seçtiğiydi.
Hem karanlıktan bahsetti. Burada Black olduğum için mi böyle düşünmüştü? Yoksa ruhum gerçekten siyahlaşmaya mı başlamıştı.
Yüzümü ellerimin arasına almamak için zor durduğum dakikalarda elimi uzatarak su dolu bardağı aldım.
"Liora Antares Ashford, okulumuza bu yıl Durmstrang'tan geldi!" Dediğini duydum Dippet olduğunu düşündüğüm adamın.
"Ona hoşgeldin diyorum ve hepinize afiyet olsun!"
Müdür susup yerine geçtiği sırada gözlerimi masadan kaldırıp bu yıllarda Slytherinde kimin okuduğuna bakmaya karar verdim. Bakışlarım sağımdaki siyah, kıvırcık saçlı kızdan sapsarı uzun saçları olan oğlana değdi.
Abraxas Malfoy o olmalıydı. Sanırım Draco babasından çok dedesine benziyordu. Yüz hatları nerdeyse aynıydı.
Bakışlarım bu seferde sağıma döndüğünde orada olmasını hiç beklemediğim bir çift yeşil gözle kesişti. Elektrik çarpmış gibi yerime çivilendiğimde karşımdaki kişinin gerçek olmaması için dua etmeye başladım.
Bu Tom Marvolo Riddle'dı. İki yıl önce onu Sıralar odasında Ginny'yi öldürmek isterken görmüştüm. Basilisk'i Harry ve benim üzerime saldığında kalbimin korkuyla nasıl çarptığını hissettim.
Annemin ve babamın katili karşımdaydı. Ailemi elimden alan kişi gözlerimin içine bakıyordu şimdi.
Beni kaç kez öldürmek isteyen o adam bakışlarında merakla beni süzüyordu.
İçime dolan öfkeyle nefretim bir birine karıştığında kaşlarım çatıldı. Karşımdaki varlığın suratı midemi bulandırıyordu.
Yüzümde değişen bir şey kafasının karışmasına neden olacak ki onun da kaşları benim gibi çatıldı.
Güçlü olduğumu ve kimseden korkmadığımı biliyordum. Ben bir Ashford'tum. Damarlarımda akan asil kan her zaman başımı dik tutmam için yeterliydi.
Ama şimdi öyle bir an değildi. Karşımdaki kişi normal birisi değildi. O Voldemort'un gençliğiydi. Karşıma çıktığı her an hayatımı zehir eden kişiydi.
Ayağa kalktığımda kusmak üzere olduğumu hissediyordum. Kalbimin ortasında bir şeylerin parçalara ayrıldığını ve dışarı çıkmaya çalıştığını hissetmek mide bulantımı daha da tetikledi.
Büyük salonun kapısını sertçe açarak kendimi dışarı attım.
Bölüm sonu.
