23. bölüm / 29
Harry Potter ve Saklı Varis (Tom Marvolo Riddle)19. Bölüm: "Bedeli olan hatalar"
Bölümler 29Şu an: 19. Bölüm: "Bedeli olan hatalar"
- 1 "Liora Antares Ashford"501 kelime
- 2 "Kehanet"293 kelime
- 3 1. Bölüm: "İlk gün"1.505 kelime
- 4 2. Bölüm: "Üç Büyücü Turnuvası"1.171 kelime
- 5 3. Bölüm: "Ashford Malikanesi"1.576 kelime
- 6 "Ashford Ailesi"570 kelime
- 7 4. Bölüm: "Karanlık"1.790 kelime
- 8 5. Bölüm: "Zindan"1.418 kelime
- 9 6. Bölüm: "Zamanın kollarında"2.254 kelime
- 10 7. Bölüm: "Gerçek sen"2.129 kelime
- 11 8. Bölüm: "İmperio"2.474 kelime
- 12 9. Bölüm: "Safkan"2.208 kelime
- 13 10. Bölüm: "Alastor Moody"1.885 kelime
- 14 11. Bölüm: "Sadece 16"1.632 kelime
- 15 12. Bölüm: "Gümüş Ay Işığı"2.832 kelime
- 16 13. Bölüm: "Sonsuz anılar"1.932 kelime
- 17 14. Bölüm: "Canavar mı?"1.747 kelime
- 18 15. Bölüm: "Her anı, Bir yemin"2.332 kelime
- 19 16. Bölüm: "Kaderi yeniden yazmak"2.002 kelime
- 20 17. Bölüm: "Güzel elbiseler ve gülümsemeler"2.799 kelime
- 21 "Gümüş Ay Işığı Balosu"105 kelime
- 22 18. Bölüm: "Kanlı Balo"2.416 kelime
- 23 19. Bölüm: "Bedeli olan hatalar"2.333 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 20. Bölüm: "Katil"2.909 kelime
- 25 21. Bölüm: "Noel tatili"3.087 kelime
- 26 22. Bölüm: "Gözyaşı zinciri"3.179 kelime
- 27 23. Bölüm: "Aynadaki Çatlak"2.304 kelime
- 28 24. Bölüm: "Kırık Kader"2.900 kelime
- 29 25. Bölüm: "Yalnızlığın Kalbi"2.669 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhabaaaa
Nasılsınız?
Dün için söz verdiğimin farkındayım ama bir takım tatsız olaylar yüzünden atamadım.
Haber vermek istediğim bir diğer konu ise bir, en fazla iki haftalık bir ara vereceğim.
Hem sınavlarım, hem de kişisel hayatımdaki sorunlar yüzünden buraya pek zaman ayıramıyorum. Geri döndüğümde fazla bölüm atacağım.
İyi okumalar dilerimm. Bölümümüzü beğenmeyi ve bol bol yorum yapmayı unutmayınn 🌹 🐍
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ❦ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
Daha bir kaç dakika önce tatlı bir görünüme sahip olan arkadaşlarımız şimdi iğrenç yaratıklara dönüşmüştü.
Derisi solgun, griye çalan bir tonda ve yer yer çatlamış bir parşömen gibiydi şimdi. Gözleri o eski masumiyetini kaybetmiş, derin bir öfke ve kederle parlayan kor kırmızısı boşluklara dönüşmüştü. Dişleri, ağzına sığmayacak kadar çoğalmış ve sivrilerek dışarı taşmıştı.
Etraflarındaki uçuşan simler dağıldığında bir birinin aynısı olan yaratıklar öğrencilere doğru saldırmaya başladı.
ㅤㅤ ㅤㅤㅤㅤㅤ❦ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
Üzerime gelen canavarı farkettiğimde küçük bir hamle ile ondan kaçtım. Bacağımın iç kısmına, eteğimin altına sakladığım asamı çıkardım ve etrafıma göz gezdirdim. Bir çok öğrenci kendini korumak için bir yol bulmaya çalışıyordu. Bazıları ise kulenin içerisine girmek için korkuyla kaçışıyordu.
Sağımdan geçen pençenin rüzgarını hissettiğimde o yöne dönerek asamı kaldırdım. "Aqua Erecto!" Asamdan çıkan kaynar su bana pencesini uzatmış canavarın yüzünü yaktığında geri çekilmesine ve bana alan tanımasına neden oldu.
Gözlerim tekrar etrafıma kaydığında kuzenlerimi arıyordum. Görüş açıma giren kaos ve gördüğüm öğrencilerin hiç birisi bana kuzenlerim konusunda ipucu vermiyordu.
Dikkatimin dağıldığı sırada saçımda bir el hissettğim ve arkamı dönmeye çalıştım ama başarısız oldum. Ayağımı kaldırarak elimden geldiğince sert bir darbeyi arkamda duran canlının bacağına indirdim. Saçlarım serbest kaldığı için daha fazla beklemeden öne doğru ilerlemeye başlamıştım.
Burada beklemenin ne anlamı vardı, ne de bir şey yapabilirdim. "Lapifors!" Önüme çıkan canavara savurduğum bu büyünün onu bir tavşana çevirmesini beklemiştim ama büyü gövdesinden sekerek yok olmuştu.
"Vermiculus!" Bu büyü de diğeri gibi gövdesinden sektiğinde sinirlerimin gerilmeye başladığını hissediyordum. "Merlin'in sakalı!" Diye sinirle kendi kendime söylendiğim sırada üzerime doğru gelen kırmızı ışığı farkettim. "Protego!"
Savuşturduğum büyüyü yapan kişi bakış açıma girmiş, nerde görürsem göreyim her zaman tanıyacağım kızıl tutamlarını gözlerimin önüne sermişti.
Eleanor hızlı bir şekilde bana doğru koşarak kollarını etrafıma sardı. "Çok üzgünüm Li," dediğinde nefesinin düzensizliğini hissetmiştim. "Arkandaki şeyi uzaklaştırmaya çalışıyordum."
Elimle sırtını sıvazlayarak onu kendimden uzaklaştırdım ve yumuşak bir gülümseme takındım. "Sorun değil, teşekkür ederim."
Gereksiz sohbeteri fazla uzatmadan güvenli bir alan bularak konuşmak için zaman kazanmaya çalıştık. "Harriet'i bulamıyorum! En son Fleamont Potter ile dans etmek için yanımızdan ayrıldığında görmüştüm!"
Sesimizi bir birimize duyurabilmek için bağırmak zorunda kalmıştık. "Fleamont güçlü bir büyücü! Harriet'e zarar gelmesine izin vereceğini düşünmüyorum!" Eleanor'u sakinleştirmek için böyle konuşsam bile aklım küçük kuzenimde kalmıştı. Ne yapıp edip onu bulmamız gerekiyordu.
Eleanor'un kolunu tutarak onu da kendim ile çıkışa doğru sürüklemeye başladım. Kaleye ulaşmak ve herkesi güvende tutmak gerekiyordu. Çünkü büyü ile olacak bir şeye benzemiyor, bu canavarlara büyüler etki etmiyordu.
Sonunda kalabalıktan çıkmayı başardığımızda bazı öğrencilerin kaleye doğru koştuğunu gördüm. Kalabalıktan gözlerini alamayan kuzenimin "El!" diye bağırarak dikkatini çekmeye çalıştım.
"Kaleye koş! Harriet'in orada olup olmadığını kontrol et. Ben de bura ile ilgileneceğim!" Bir yandan da elim ile kaleye koşan öğrencileri işaret ediyordum.
"Seni yalnız bırakamam!" Elimi sıkıca tutan elini okşadım ve "Ben başımın çaresine bakabilirim ama Harriet daha küçük. Onu ve Potter'i bul," dedim.
Arada kaldığını, sözlerimin ona mantıklı geldiğini yere dalan bakışlarından anlayabilmiştim. "El," diye fısıldadım en merhametli sesimle.
Bakışları yeniden bana kaydığında başını salladı ve bana son kez sıkıca sarıldı. O kaleye doğru koşarken bir süre sırtını izledim ve daha sonra ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Daha ne Black kızlarını, ne de Riddle'ı bulabilmiştim.
Profesörler canavarları öğrencilerden olabildiğince uzak tutmaya çalışıyor, onlara kaleye ulaşabilmeleri için zaman tanıyordu. Öğrencilerin seyrekleşmesi sayesinde açığa çıkan İgnatius Prewett ve onun üzerine eğilmiş duran Lucretia'yı görebildim.
Onlara doğru yöneldiğim sırada İgnatius'un omzundan yaralı olduğunu fakretmiştim. Kuzenim yarasını sarmaya çalışıyor, endişeyle ona bakıyordu. Üzerlerine yürüyen canavarları farketmiyormuş gibi bir halleri vardı.
"Melofors!" Kafasına balkabağı geçen canavar dengesini koruyamayarak sendeleyip geriye düştü. "Levicorpus!" İki canavarda ayaklarından görünmez bir iple havaya asıldığında kuzenim ve yaralı Prewett'i kısa süreliğine güvenceye almıştım.
Elimde hissettiğim keskin acıyla inleyerek acının kaynağına döndüm. Canavarlardan biri asamı tuttuğum elimi ısırmış, asanın yere düşmesine sebep olmuştu. Kesin acıyı görmezden gelmeye çalışarak elimi sallayıp, diğer elimle de asamı almak için eğilmeye çalışıyordum. Ama bacağımda da aynı sızıyı hissettiğimde etime geçen dişlerin ve pençelerin acısı beni gafil avlamıştı.
Bütün dikkatimi diğerlerini kurtarmaya harcadığım için bana yaklaşan canavarları farketmemiştim. Asayı alamayacağımı anladığımda yumruklarımı sallamaya çalışarak ve tekmeleyerek onlardan kurtulmaya çalıştım. Başarısız olmakla birlikte dengemi de koruyamadan yere yığılmıştım şimdi.
Dayanılmaz acıya katlanmaya çalışarak nasıl kurtulacağımı düşündüğüm sırada patlayan ışıklar üzerimdeki canavarları benden uzaklaştırmaya başladı.
Serbest kaldığımda zorlukla dikleşerek asamı aramaya başladım. Başımın üzerinde duran, dağılmış kıvırcık saçlarını gözünün önünden çekmeye çalışan Walburga Black, elini bana doğru uzatmıştı.
Ona tutanak kalktım ve "Teşekkür ederim," dedim. O olmasaydı kurtulmam biraz zor olurdu doğrusu. "Bir şey değil. Beni burada bekle. Lucretia'yı da alacağım ve şu tanrının cezası kaleye gireceğiz," dedi ve Luc'un yanına doğru ilerlemeye başladı. Sanırım Prewett için canını tehlikeye atmasına sinirlenmişti.
Etrafıma ne kadar bakınırsam bakınayım bir türlü Riddle'ı bulamamıştım. Güvende ve kendini koruyabilmiş olmasını diliyordum. Genel olarak güçlü olduğunu biliyordum tabii ki ama ne kadar bilsem de merak etmekten kendimi alamıyordum.
Bir kaç canavarı daha savuşturduğum sırada Walburga, Lucretia ve İgnatius'u alarak yanıma gelmişti. Başlarda çatık kaşlarla kardeşine sitem dolu cümlelerini söylese de bir süre sonra zamanı olmadığına karar vermiş olacak ki, susmuştu.
Zar zor da olsa Kaleye girmeyi başardık. Kızlar ve Prewett diğer öğrencilerin de toplandığı büyük salona doğru yol almış, ben ise büyük pencerelerin önünde profesörlerin ne yaptığını görmeye çalışıyordum.
Kalenin büyük kapılarından içeriye bir hışımla giren Galatea Merrythought, bütün öğrencilerin içeriye girdiğinden emin olmuş olacak ki, kapıları sıkıca kapattı. "Profesör tam olarak neler oluyor?" Diye sordum soğukkanlı kalmaya çalışarak.
Sesimi duyunca bakışları benim olduğum pencerelere kaydı. "Herşey yoluna girecek, Bayan Ashford," dedi dudaklarına gergin bir gülümseme kondurarak. Ağzımı açtıp bir soru daha soracakken bana izin vermeden hızlı adımlarla koridorda kayboldu.
Tavırlarından hiçte herşeyin yoluna gireceği gibi bir izlenim almasam da, yeniden pencerelere döndüm. Canavarlar git gide kaleye yaklaşmaya başlamıştı. Artık ne profesör vardı dışarı da, ne de onları engelleyecek bir şey. Kalenin koruması altına alınmışlardı zaten daha bir hafta önce.
Olduğum yerden ayrılarak koşar adım büyük salona ilerledim. En azından kızlarla konuşup bir şeye karar verebilirdik.
Son koridoru da döndüğüm sırada -ki burası oldukça karanlıktı, bir el kolumu tutarak beni sertçe çekti. Sırtım soğuk duvarla buluşurken yaralanan kolum yüzünden acıyla tıslamıştım.
"Sen ne yaptı-" ağzıma kapanan büyük el konuşmamı yarıda kesmiş, yüzünü bana doğru yaklaştırmıştı. Gördüğüm yeşil gözler şaşrımama neden olsa bile kalbimin derinliklerinden gelen rahatlama hissi gardımı az da olsa indirmemi sağladı.
"Liora, kaç ve Slytherin binasına saklan. Ortalık durulmadığı sürece dışarı çıkmaman gerekiyor. Anladın mı beni?" Yüzüme doğru fısıldadığı cümleler kaşlarının çatılmasına neden oldu.
Dudaklarımı kapatan eli onları serbest bıraktığında "Neyden bahsediyorsun sen?" Diye çıkıştım. "Şşşt! Sessiz ol," diye uyardı beni.
"Ne yaptın, Riddle?" Virelia'ların delirmesinin onunla alakası mı vardı yoksa? Tamam Riddle derslerinde iyi olabilirdi, belki yaşıtlarına göre güçlü bir büyücü de olabilirdi ama hikayeleri asırlara dayanan canlılara ne yapabilirdi ki?
"Ben..." Dedi ve bakışlarını kaçırdı. "Liora, sana şu an anlatamam belki ama bana güvenmek zorundasın. Yapmam gerekeni yaptım!" Onu omuzlarından hafifçe iterek beni sıkıştırdığı duvar arasından çıktım.
"Virelia'ların çıldırmasının seninle bir alakası var mı, Riddle?" Sesim sinirden hafifçe çatlasa bile sertliğini olabildiğince korumuştum. "Hayır," dedi beni bekletmeden.
"Ya ne peki?" Diye sorduğumda etrafına bakıyordu. Neler olduğunu anlamıyordum ama korkmuş gibi de bir hali yoktu. Sanki sadece işler yolunda gitmemiş, bir şeyleri doğru hesaplamamıştı. Kaşlarının ortasında yaranan kırışık bunun ipucusuydu.
"Riddle?" Soruma cevap vemreden yanımdan geçerek diğer koridora saptı. "Riddle, nereye!" Peşinden gitsem bile koridoru döndüğümde orada değildi artık.
"Merlin'in kokuşmuş donu!" Diye sitem ettim kendi kendime. Ne haltlar dönüyordu bu kalede?
Girdiğim koridordan çıktığımda sonunda büyük salona ulaşabilmiştim. İçeriye girer girmez Gryffindor masalarının yanında durmuş ve bir birine sarılmış olan Eleanor ve Harriet'i gördüm. Harold da başlarından ayrılmıyor, tetikte bekliyordu.
Koşar adımlarla paniklemiş halde olan öğrencileri geçerek onlara ulaştım. Harriet'i Eleanor'un kolları arasından çekerek sarıldığımda "Tanrıya şükür iyisin!" Demeyi başarmıştım.
"Fleamont ve Harold beni korudu," dedi kısık bir sesle ve kollarını sıkıca bana sardı. Bir süre sarılı durduktan sonra ayrılmaya karar verdik. Benden ayrılan Harriet yerini Eleanor'a vermiş, Harold ile garip bir bakışma yaşamıştı.
Eleanor'un da kolları üzerimden çekildiğinde Harold dikkatli bir şekilde kolumu tuttu. Tutuşu kırılgan bir nesneye dokunuyormuş gibi nazikti. "Yaralanmışsın," dediğinde kolumdan akan kanı tekrar eteğim ile sildim.
"Sessiz ol, fazla derin değiller ve idare edebilirim," dedim. İtiraz etmek için ağzını açtığı sırada kaşlarımı çatarak buna izin vermemiştim. Sözlerim onu ikna etmese bile böyle bir durumda bir birimizle kavga etmenin sadece işimizi zorlaştıracağını biliyor olmalıydı. Yine de Harold'un böyle bir sağduyuya sahip olması gülümseten bir etkendi.
Büyük salonun pencelerinden gelen kırılma sesleri işlerin hiçte iyiye gittiğini göstermiyordu. Herkesin bakışları kırılma sesi gelen pencerelere kaydığında donmaya başlayan camları görünce kanım dondu. Neler olduğunu idrak ettiğimde tüm gücümü kullanarak "Büyük salonu terk edin! Acilen!" Diye bağırdım.
Herkesin duyabilmesi için bir kaç kez aynı cümleleri tekrar etmiştim ve kapıya daha yakın olan kişiler çıkmaya başlamıştı. Ama bazı gözler de neler olduğunu anlamak için bana dikilmişti. "Dediğimi yapın hadi!" Diye teşvik etmeye çalışsam da artık çok geçti.
Siyah, uçuşan pelerinlerin kumaşları pencerelerde belirdiğinde masaların üzerinden atlayarak onlara doğru gitmeye çalıştım. Buradaki hiç bir öğrencinin Patronus büyüsünü bildiğini zannetmiyordum.
Normalde benim de bilmemem gerekiyordu ama üçüncü yılımızda Remus kendimizi koruyabilmemiz için öğretmişti.
"Dışarı!" Dedim son bir kez daha ve herkesi arkama alacak şekilde pencerelere dönük durdum. Asam Ladin ağacından yapılmış, Ejderha kalbi teline sahipti. Ollivander bu asayı bana verdiğinde dikkatli olmam gerektiğini ve Ejderha asalarının kazalara en yatkın olanları olduğunu söylemişti.
Bu yüzdendir ki bir çok güçlü büyüyü ilk denediğimde hem güç açısından zorlanıyor, hem de ya yapamazsam diye korkuyordum. Patronus büyüsünü ilk yaptığımda başaramamış olsam bile daha sonralar ustalaşmıştım. Ve şu an da yapabileceğimi düşünüyordum. Tabii ki asam huysuzlanmazsa.
Aklıma gelen ilk mutlu anılarıma odaklandım. Bir çoğunda Harry, Hermione ve Ron ile birlikte eğleniyorduk. Sırasıyla onlarla olan bütün mutlu anılarımı aklımdan geçirerek "Expecto Patronum!" Diye bağırdım.
Asamdan çıkan gümüş renkli yılan süzülerek bir kaç hızlı hareket ile pencerelerden içeriye sızan ruh emicilere saldırdı. Büyüye odaklanarak gücünü daha fazla atırdığımda, geldikleri gibi gitmekten başka çareleri kalmamıştı. Siyah Mamba olan patronusum bütün odaya geçilmez, gümüşten bir duvar örmüştü.
Son Ruh emicininde dışarıya çıktığından emin olduktan sonra büyüyü sonlandırarak derin bir nefes aldım. Oldukça yorulmuştum doğrusu.
Arkamı dönerek diğer öğrenciler ile birlikte dışarı çıkmak üzere haraketlendiğimde bana atılan garip bakışları yakaladım. "Nasıl olur..." Diyenleri de duymamış değildim.
"Dışarı çıkmalıyız ve herkes kendi binasına gitmeli. Eğer ruh emicilerin gelmesine gerek duyulacak kadar önemli bir olay yaşanıyorsa hiç birimiz şu anda güvende değiliz demektir. Giremeyecekleri ve ya en azından girmelerinin en zor olacağı yer binaların ortak salonları."
Sözlerimi bitirdim ve beni anlayıp anlamadıklarını tartmak için herkesin teker teker yüzüne baktım. Bir kaç kişi çıkışa doğru haraketlendiğinde diğerleri de onları takip etmeye başladı.
Eleanor ve Harold'u bakışlarımla bularak onlara doğru seslendim. "Gryffindor öğrencilerini ortak salona götürün! Hiç bir öğrencinin dışarıda kalmadığından emin olmamız gerekiyor," dedim.
Harold başını sallayarak öğrencilerin arasından sıyrıldı ve çıkışa doğru ilerledi. "Peki ya sen?" Eleanor'un endişeli yüz ifadesine ithafen gülümsedim. "Beni merak etme, El. Herkesin güvende olduğundan emin olup yanınıza geleceğim," bakışlarım ile Harriet'i gösterdim. "O sana emanet."
Kuzenim bir kez başını aşağı ve yukarı salladı. Harriet'in elinden tutarak onunla birlikte Harold'un peşinden gitmeye başlamıştı. Harriet'in çıkmadan hemen önce "Dikkatli ol!" Dediğini duymuştum.
Bakışlarımın hedefine bu sefer de Black kızlarını aldığımda Walburga ne diyeceğimi anlamış olacak ki, ben daha ağzımı bile açmadan başını salladı ve Lucretia'nın kolundan tutarak çıkışa doğru ilerledi.
Diğer iki binanın başkanları da sanki emir almış gibi kendi öğrencilerini alarak büyük salonu terk etmeye başlamıştı.
Riddle'ın nerede ve ne şekilde olduğunu bilmiyordum. Bildiğim tek şey olan olaylarda bir şekilde onun da parmağının olduğuydu.
Büyük salon nerdeyse boşaltıldığında ben de peşlerinden çıktım. Bu sefer rotamı müdürün odası olarak belirlemiştim. Bütün profesörlerin birden nereye kaybolduğunu merak ediyordum.
Gargoyle heykelinin önünde durduğumda "Armonia," diye fısıldadım. Yeni şifre bu olduğu için heykel büyük bir gürültü ile açıldı ve bana giriş kapısını sundu.
"Profesör," diyerek hızlıca içeriye girdim. Bütün profesörlerin müdür masasının önünde toplandığını ve hararetli bir şekilde bir şeyler konuştuğunu gördüm. Dippet beni görünce oturduğu sandalyeden ayağa kalkarak "Bayan Ashford," dedi.
"Kaleyi ruh emiciler kuşatmış durumda. Az önce büyük salonda bize saldırdılar," diye yanıtladım bana dikilmiş, sorgulayan gözleri.
"İçeriye nasıl girmeyi başarmışlar?" Diye sordu Profesör Merrythought. "Daha öğretim yılının başlarında koruma büyülerinde çatlak oluşmuştu. Düzeltmeye çalışsak bile öğrencilerin gelmesine az kaldığı için bir türlü yetişmedi. Bazı büyüler -ki bunlar en güçlü koruma büyüleri, yapılması uzun zaman ve çok fazla güç istiyor," Dumbledore cümlesini bitirdiğinde elini sakalına daldırarak düşünceli bir şekilde kaşımaya başladı.
Bir şey sanki aklına yeni dank etmiş gibi olduğu yerden hızlıca haraketlenen profesör Kettleburn, "Öncelikle öğrencileri güvenceye almalıyız! Büyük salonda ne haldeler kim bilir!" Dedi.
"Herkesi kendi binasının ortak salonuna gitmesi için uyardım. Bütün bina başkanları kendi binasında olan öğrencilerin güvenliğinden sorumlu," dediğimde tekrar bütün bakışlar bana kaydı.
Profesör Dippet, "Ruh emicileri nasıl..." Diye diye sözüne başladığında cümlesini bitirmeden "Patronus büyüsünü yapmayı biliyorum," diye yanıtladım onu.
Odada olan bütün profesörlerim bir biri ile garip bir bakışma anı yaşasa da bana başka bir şey söylemediler ve fikir yürütmeye devam ettiler.
"Virelia'lar normalde böyle canlılar değiller. Onları bir şey tetiklemiş olmalı, çünkü bildiğim kadarıyla kara büyüye karşı çok hassaslar." Kettleburn'un sözlerine kulak verdim. Sözleri Ruh emicilerin de neden geldiğini nerdeyse açıklıyordu. Sanırım kalede güçlü bir kara büyü akışı başlamıştı.
Profesör Merrythought, "Ruh emicilerin ani ziyaretinin sebebi de bu olsa gerek," dedi benim düşüncelerimi doğrulayarak.
Müdür odasının kapısının ani çalınmasıyla birlikte hepimizin bakışları oraya yöneldi. "Profesör! Profesör Dippet!" İnce ve oldukça korkmuş gelen bu sesin bir kıza ait olduğunu anlamak çokta zor değildi.
Müdür yardımcısı olan Dumbledore kapıların açılması için komut verdiğinde içeriye isminin Olive Hornby olduğunu hatırladığım kız girdi.
"Neler oluyor, Bayan Hornby?" Diye soran Dippet'te Dumbledore'un yanında yerini almıştı. Endişeli bir ifade ile öğrencisine bakıyordu.
"Myrtle..," dedi nefes nefese kalmış bir şekilde. "Myrtle Warren'ı kızlar tuvaletinde buldum. Ölmüş!" Yaşadığı şok ve korku gözlerinden boşalan yaşlarla birlikte ürpermeme neden oldu.
Myrtle Warren... Mızmız Myrtle'ın kaderi değişmemiş miydi yani?
Değiştirememiştim yani...
Bölüm sonu.
Bu arada Liora'nın patronusu, Kara Mamba yani, benim kendi patronusum. Yani Wizarding World onaylı gerçek patronusum. Bunu da öylesine söylemek istedim.
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Yeni bölümde görüşmek üzereee
Bölüm etkileşimi
