5. bölüm · Harry Potter ve Saklı Varis (Tom Marvolo Riddle)

3. Bölüm: "Ashford Malikanesi"

Nova A

Gözlerimi araladığımda Güneş ışığı gözlerimi açmamı zorlaştırdı. Güneş ışığı mı? Ben bu saate kadar uyumazdım ki!

Gözlerimi zar zor da olsa açarak doğrulduğumda ilk yatak örtüsü sonra da bütün oda görüş açıma girdi.

"Burası da neresi?" Dedim kaşlarımı çatarak. Gryffindor yatakhanesinde değildim.

Ayağa kalktığımda odada kocaman bir pencerenin olduğunu gördüm. Pencereden dışarı baktığımda bahçenin tanıdık geldiğini farkederek zihnimin derinliklerini zorladım. Nereden tanıdık geldiğini düşündüğüm sırada beynimde bir ampül yandı.

Burası Ashford malinkanesiydi. Çocukken bir kaç kez anneannemi zorlayarak geldiğim için zor hatırlasam da bu bahçe oradan başkası olamazdı.

Odaya göz gezdirmeye başladım. Oldukça genişti. Kırık beyaz yatak örtüsü içinden yeni kalktığım için dağınıktı. Odada kocaman koyu ahşap bir gardırop ve onun da yanında aynı renkte bir makyaj masası vardı.

Duvarlar beyaz taban üzerinde siyah güllerin sarmaşıklarıyla iç içe geçtiği bir duvar kağıdı ile süslenmişti.

Pencereden baktığımda anladığım kadarıyla üçüncü katta falan olması lazımdı bu odanın. Ayrıca pencere arka bahçeye bakacak şekilde konumlandırılmıştı.

Pencerenin yanında balkona çıkabilmek için de bir kapı olduğunu yeni farketmiştim.

Gardıroba yaklaştığımda üzerindeki kocaman aynada kendimi gördüm. Şokla bir kaç adım gerilediğimde neye uğradığımı şaşırmıştım.

Normalde olduğumdan bir kaç yaş daha büyük duruyordum. Fiziğim biraz daha genç kadın fiziğine benziyordu aynada.

Makyaj masasının yanında duran kapının dışarı açıldığını düşünerek hızla kapıyı açtım. Neler olduğunu anlamama yardımcı olacak birini bulmayı umuyordum.

Kapıyı açınca kapının koridora değil de banyoya açıldığını gördüm. Aynı şekilde banyonun da içinde bulunan mobilyalar koyu ahşaptı.

Kaşlarımı çatarak banyonun önündeki boydan boya cama baktım. Bu nasıl banyoydu böyle? Biri duş alırken neden böyle bir camın orada olmasını isterdi ki?

Ellerimle yüzümü sıvazladığımda odanın diğer tarafında olan kapı açıldı. İçeriye bir ev cini girdiğinde irkilerek banyonun kapısını kapattım.

"Küçük bayan Ashford," dedi ev cini. "Bayan Ashford hazırlanıp yemeğe inmeniz gerektiğini söyledi." Cümlesini bitirdikten sonra adım sesleri duydum.

"Winky eğer bir şey istemiyorsanız gitmek için izninizi istiyor."

Adının Winky olduğunu öğrendiğim ev cini bu cümleden sonra sustu. Benden bir cevap beklediğini anladığımda "Gidebilirsin, teşekkür ederim," dedim.

Kapının kapanma sesinden sonra banyodan dışarıya çıktım. Bayan Ashford mu? Benden başka yaşayan Ashford yoktu ki. Ailenin son üyesi bendim.

Babamın sadece bir tane kardeşi vardı. O da daha 10 yaşındayken kan zehirlenmesinden ölmüştü. Babamın da ölümünden sonra kalan son aile üyesi ben olmuştum.

Aslında o gece Voldemort beni öldürmeyi başarabilseydi şu an Ashford ailesinden hiç kimse kalmayacaktı.

Üzerime baktığımda gecelikle olduğumu ve az önce kapıyı bulmayı başarsaydım dışarıya böyle çıkacağımı anladığımda kendime içimden lanetler okudum.

Üzerimi değiştirip insanların karşısına iyi bir şekilde çıkmam gerekiyordu. Bana göre asil bir duruş her zaman ilk izlenim için yeterliydi.

Gardrobu açtığımda bir çok farklı tonlarda kırmızı renginde kıyafetimin olduğunu gördüm. Kırmızı benim en sevdiğim renkti ve hayatımda da kırmızı rengi fazlasıyla tercih ediyordum.

Bu yüzden Gryffindor olmak kanımdan gelen bir miras olmasaydı yine de Gryffindor seçilmek isteyeceğimi biliyordum.

Üzerime açık kırmızı tonlarında bir elbise giydim. Aynaya baktığımda koyu kızıl saçlarımın ne kadar dağınık olduğunu gördüm. Normalde saçlarım hiç bu kadar dağınık olmazdı. Özenle yıkayıp sonra da tarardım.

Saçlarımı hızlıca tarayarak önlerini arkaya doğru ördüm. Açık kalan kısımlara ise makyaj masasının önünde olan ve kokusunun çok güzel olduğuna karar verdiğim -ki zambak gibi kokuyordu- yağlardan sürdüm.

Hazır olduğuma karar verdikten sonra Winky'nin çıktığı kapıdan dışarıya çıktım. Malikanenin bu kadar büyük olduğunu unutmuştum sanırım çünkü büyüklüğünü görünce adımlarım durdu.

Kocaman merdivenler üçüncü kattan aşağıya iniyorlardı. Durduğum koridor yeteri kadar geniş olsa bile önü boşluktu. Koridorun ön kısmında ahşap korkuluklar boşlukla koridoru ayırıyordu.

Koridor daire şeklinde evin diğer tarafından bu tarafına uzanıyordu. Her tarafta benim uyandığım odanınki gibi bu koridora açılan bir kaç tane kapı vardı.

Korkuluklara yaslanıp aşağıya baktığımda ikinci katın da bu şekilde bir koridora sahip olduğunu ve onunda aşağıya inen bir merdivenle bittiğini gördüm.

Koridorun başındaki merdivene geldiğimde aşağıya inmeye başladım. Az önce ev cininin bahsettiği bayan Ashford'un nerede olduğunu nasıl bulacağımı bilmiyordum. Odaların yerini bilmiyordum ki!

Arkamdan bir kapının açılma sesi geldiğinde olduğum yerde durarak o tarafa bakmaya çalıştım. Aynı koridora açılan kapılardan birinin önünde açık kızıl tonlarında saçlara sahip, yeşil gözlü bir kız duruyordu.

Benden bir kaç yaş küçük duran bu kız beni görünce kaşlarını havaya kaldırarak merdivenlere doğru yürüdü. "Günaydın kuzen, seni ilk kez erken kalkmış halde görüyorum." Kıkırdadığında kollarını boynuma doladı.

"Artık bizimle birlikte Hogwarts'ta okuyacağın için çok mutluyum." Tek kolumla sarılışına karşılık verdiğimde hiç bir şey anlayamıyordum. Beni nereden tanıyordu ve kuzen mi?

Hafifçe geri çekildiğinde elimden tutarak aşağı inmeye başladı. "Hem senin Durmstrang'ta ne işin vardı onu bile anlamış değilim ya neyse." Tekrar bana kocaman bir gülümseme ile baktı.

"Bu sabah fazla konuşkan değilsin, hm?" Neler olup bittiğini anlayana kadar rol yapsam fena olmaz diye düşündüm. Ona ayak uydurup neler olduğunu çözmem gerekiyordu.

"Sadece gördüğüm rüyanın etkisindeyim." Diye gülümsedim. İsmini nasıl öğreneceğimi düşündüğüm sırada en aşağıdaki koridora inmeyi başarmıştık. Malikanenin ön kısmında devasa Ahşap işlemeli bir kapı vardı. Giriş kapısı olduğunu düşünüyordum.

Merdivenlerin diğer kısmından elinde kitaplarıyla bir erkek çıktı. Saçları koyu kızıl, gözleri de yeşil renkti. Onun da aileden birisi olduğuna karar verdiğimde kafayı yemek üzereydim.

Daha önce Weasley'lerden başka bu kadar kızıl gördüğümü sanmıyordum. Ayrıca onlar bile böyle kızıl saçlara sahip değildi.

Ashford ailesinin saçları kırmızıya yakın bir kızıldı ve yeşil gözlerle birlikte ailemizin imzası gibiydi.

Kafamda oturttuğumda bu kişilerin Ashford olduğuna karar verdim. Bayan Ashford, kızıl saçlı kız ve bir de bu oğlan. Üç tane Ashford hayatımda ilk kez karşılaştığım bir mucizeydi sanki.

"Günaydın abicim," dedi yanımdaki kız. "Günaydın El," oğlan ona kalın sesiyle karşılık verdiğinde yakışıklı yüzü küçük bir gülümseme ile aydınlanmıştı.

"Sana da günaydın Liora," dedi bu sefer de beni göz hizasına alarak. Daha sonra bir duvarı kaplayan camdan kapılardan geçtiğimizde salona varmıştık.

Masanın çevresinde kaç tane olduğunu sayamadığım kadar kızıl saçlı insan görmek beynimin yine allak bullak olmasına sebep oldu.

"Harold," diye seslenen keyifli bir ses duyduğumda bakışlarım o tarafa döndü. Saçları hafif beyazlamış ama aralarında kızıl tutamlara da yer olan bir adam yanımdaki yakışıklıya bakıyordu.

Adının Harold olduğunu duyduğumda yanımdaki kızın beni tutarak çekiştirdiği kolumu ondan kurtardım. Bana döndüğünde alınmış bakışlarıyla karşılaştım. "Sen otur geliyorum bende," dedim ona gülümseyerek.

Başını sallayarak masaya ilerlediğinde yanımdaki adama bakmaya devam ettim. Harold benim dedemin ismiydi. Ve bu insanlar Ashford'du. Ve biz Ashford malikanesindeydik.

Kaşlarım iyice çatıldığında bir elimi saçlarımdan geçirdim. Neler oluyordu burada? Tanımadığım başka bir Ashford ailesi mi vardı? Peki ben buraya nasıl gelmiştim?

Hogwarts'ta uyuduğuma yemin edebilirdim!

Elinde gazete ile içeriye 30-40lı yaşlarında olabileceğini düşündüğüm bir adam girdiğinde düşüncelerim dağıldı. "Grindelwald yandaş toplamaya devam ediyor," elini sakalının arasına daldırarak çenesini okşadı. "Böyle giderse ipin ucu bize de dokunacak."

İçeri girmesiyle bir çok yüz ona döndü ve ortaya attığı konuyu konuşmaya başladılar.

Grindelwald mı?

Masanın üzerine bıraktığı gazeteyi alarak tarihine baktığımda gazete elimi yakmış gibi hızla çektim. 1931 yılındaydım!

Bu nasıl oluyordu böyle?

Gözlerim az önce isminin Harold olduğunu duyduğum oğlana kaydı. Dedem Harold Ashford olabilir miydi yani?

Daha sonra Harold'un 'El' diye seslendiği kıza baktığımda taşlar yerine oturdu. Eleanor Ashford'un ta kendisiydi!

Onların yanına bir yaşlı kadın da oturmuştu şimdi. Üçü birlikte bir konu hakkında konuşuyorlardı ama daha çok Harold'un konuşmasına izin verip, gülümseyerek onu izliyorlardı.

Harold onların yanından kalkıp masaya geçtiğinde yaşlı kadın "Septimus, büyüdükçe sana daha çok benziyor," dedi. Gülümsemesi eşine olan duygularını ele veriyordu. Yaşlanmış olsalar bile gözlerinin içi sevgiyle parlıyordu.

İsminin Septimus olduğunu öğrendiğim adam ona gülümseyerek karışıklık verdi.

Septimus Ashford dedemin dedesiydi. Yani Harold'un dedesiydi. Yanındaki kadının ise karısı Belvina Black olması lazımdı.

Gerçekten geçmişe gitmiş olmalıydım. Tamam normal bir dünyada yaşamıyorduk belki ama geçmişe gitmek mümkün müydü?

Bunu nasıl öğreneceğimi bilmiyordum. Ayrıca Harold bana Liora diye seslenmişti. Benim gerçek adımı nereden biliyordu? Ayrıca varlığımı hiç yadırgamamıştı.

Omzumda eller hissedince irkilerek arkama baktım. Yanağıma konan yumuşak dudaklar geri çekildi. Simsiyah saçları ve mavi gözleri olan bir kadın bana şefkatli bir şekilde bakıyordu.

"Heyecanlı mısın?" Diye sorduğunda Eleanor sağolsun Hogwarts'tan bahsettiğini anlamıştım. Başımı onaylar şekilde salladım.

"Cassiopeia," dedi kocaman masanın başından duyulsun diye gür bir sesle konuşan adam. O da az önce içeri giren adamla hemen hemen aynı yaşlardaydı. "Kızımızla vedalaşmak için daha uzun saatlerin var. Ama bunun için güç toplamanız lazım. O yüzden kahvaltı zamanı!" Neşeli gelen sesi bize bakarken parlayan gözleriyle birleştiğinde fazlasıyla yakışıklı görünmüştü gözüme.

Omzumu sevgiyle saran kadın gülümseyerek bize seslenen adama baktı. "Baban her zamanki gibi, açlığa tahammülü yok." Elektrik çarpmış gibi bir his beni yeniden sardı.

Cassiopeia... Black mi? Onun kızı mıydım? Ayrıca... Aklıma düşen fikir ile gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bize seslenen adam Leofric Ashford olmalıydı. Cassiopeia Black'e aşık olduğunu ama evlenemediklerini biliyordum. Şimdi onların kızı olarak geçmişe mi gelmiştim?

Bu mümkün değildi. Bir rüyada olamazdım ayrıca. Rüyalarım bu kadar gerçekçi hissettirmiyordu.

Annem olan kadın beni de kendisi ile yönlendirerek masaya oturttu.

Herkes masaya geçtiğinde şimdiye kadar tanıdığım kişileri tekrar gözden geçirdim.

Masanın bir başında Septimus Ashford, diğer başında ise Belvina Black oturuyordu. Benim sağımda Cassiopeia Black, solumda ise Leofric Ashford oturuyordu.

Bizimle yüzyüze olacak şekilde masanın diğer tarafında az önce elinde gazete ile içeri giren ve Edric Ashford olduğunu düşündüğüm adam oturuyordu. Çünkü Aldred Ashford şimdiye kadar ölmüş olmalıydı.

Edric'in yanında da kahverengi saçlı bir kadın oturuyordu. O da onun karısı Nozéa Lestrange olmalıydı. Harold ve Eleanor da onların yanında yerlerini almıştı.

Masada gözlerimi gezdirdiğimde annemin yanında da kızıl saçlı bir kızın oturduğunu farkettim. Yeşil gözleri diğerlerine nazaran daha solgundu. Düşündüğümde Harold ve Eleanor ile yaşıt sadece büyük annem, yani Harriet Ashford vardı. Bu kız tanımadığım biri değilse kesinlikle oydu.

Annesi Vinda Rosier Grindelwald'ın en yakın adamıydı ve babası Aldred Ashford ortadan kaybolmuştu. Bu yüzden Ashford malikanesinde kaldığını düşünüyordum.

Diğer boş kalan iki sandalyede de iki kızıl kadın oturuyordu. Onlardan birinin Hilda Ashford diğerinin de Beatrice Ashford olması lazımdı. Hilda babam olan Leofric Ashford'un kız kardeşi, Beatrice ise Aldred Ashford'un kız kardeşiydi.

Bölüm sonu.