35. bölüm · GÜLÜN ÖTESİNDE
Bölüm 35 Baba
Dediği gibi de olacaktı. Fuat takip edilecekti… ama kendisi bunun farkına bile varmayacaktı.
Bizimkiler dağ evinden toparlanıp karargâha geçti.
Toplantı odasında Kemal Bora, yeni direktifleri verdi.
Yapmaları gereken tek şey beklemekti. Çünkü planın işlemesi için her şeyin tam da böyle olması gerekiyordu.
Tüm bunlar yaşanırken Hamdi, evinde sessizce Akça ile Ömer’in gelmesini bekliyordu. Zaman ağır ağır ilerliyor, ihtiyar adamın içindeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
Aradan yaklaşık bir saat geçti.
Bahçe kapısı açıldı.Akça ile Ömer içeri girdiler.
İhtiyar Hamdi:
“Oğlum, ne yaptınız? Sizi çok merak ettim.”
Ömer:
“Gerekeni yaptık baba. Merak etme, iyiyiz.”
İhtiyar Hamdi:
“Fuat iti öldü mü?”
Akça:
“Hayır dayı… kaçtı.”
İhtiyar Hamdi kaşlarını çattı.
İhtiyar Hamdi:
“Bu herif bizim başımızı ağrıtacak gibi.”
Ömer:
“Merak etme baba. Attığı adıma kadar izleniyor. O harekete geçmeden bizim haberimiz olur. Fuat’ı dert etme sen.”
İhtiyar Hamdi başını hafifçe salladı.
İhtiyar Hamdi:
“Burnuma kötü kokular geliyor…”
Tam o sırada Gül bahçeye çıktı. Akça’yı görür görmez hızla ona doğru koştu ve boynuna sarıldı.
Gül:
“İyi misiniz?”
Akça:
“İyiyiz Gül’üm… iyiyiz.”
Ömer:
“Hop dedik birader!”
O sırada İhtiyar Hamdi, bıyık altından sessizce gülüyordu.
Ömer:
“Burada abisi ve babası var. Sen hayırdır?”
Gül, Akça’nın boynundan ayrıldı ve bu kez abisine sarıldı.
Gül:
“Kızma abim benim… kıskanma.”
Ömer başını salladı.
Ömer:
“Cadaloz seni… küçükken de böyleydin sen.”
Birbirlerinden ayrıldılar. Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Ömer tekrar konuştu.
Ömer:
“Bu iş böyle olmaz. Bu işin bir adını koymak lazım. Öyle değil mi baba?”
İhtiyar Hamdi bir an afalladı. Sonra ağır ağır konuştu.
İhtiyar Hamdi:
“Haklısın oğlum.”
Sonra Akça’ya döndü, gözleri ciddi ama yumuşaktı.
İhtiyar Hamdi:
“Yarın abini al gel, kızımı benden iste. Her şey usulünce olsun paşam.”
Akça:
“Tamam dayı, nasıl istersen.”
Gül’ün gözleri sevinçten parlıyor, dudaklarını heyecanla ısırıyordu; elleri hafifçe titriyordu.
İhtiyar Hamdi:
“Ben içeri geçiyorum kızım, sen de gelir misin? Bana bir kahve yap.”
Gül:
“Tabii babacım.”
İhtiyar Hamdi yavaş yavaş eve yönelirken, Gül babasının birkaç adım ilerlemesini bekledi. Hafif esinti saçlarını savuruyor, kalbi heyecanla çarpıyordu. Gül, Akça’nın boynuna sıkıca sarıldı.
Gül:
“Yaşasııınnn!”
Akça:
“Sonunda gülüm… benim sonundaaa!”
Sarı Ömer, aralarına girerken kaşlarını hafifçe çattı; yüzünde hem alay hem endişe vardı. Ayak sesleri taşlı zeminde hafifçe yankılanıyordu.
Sarı Ömer:
“Hop dediiikkk! Durun bakalım, babam ya kızı vermezse?”
Gül bir anda Akça’dan ayrıldı ve abisine baktı; gözlerinde güven ve heyecan vardı.
Gül:
“Verir ya.”
Sarı Ömer:
“Ya vermezse? Adam veririm demedi, gel iste dedi.”
Gül:
“Ama vermemde demedi ki.”
Akça:
“Merak etme gülüm, vermezse kaçarız.”
Sarı Ömer:
“Tabi ya, kaçarsınız.”
İhtiyar Hamdi derin bir nefes alıp Güle seslendi.
İhtiyar Hamdi:
“Hadi kızım.”
Gül:
“Geliyorum baba.”
Gül koşar adımlarla babasına yetişti ve el ele eve yöneldiler; taşların üzerinde ayak sesleri hafifçe yankılandı.
Ömer ve Akça baş başa kaldılar. Bahçedeki rüzgâr ağaç yapraklarını hafifçe sallıyor, uzaktaki kuşların cıvıltısı araya karışıyordu.
Ömer:
“Eee paşam, anlat bakalım.”
Akça:
“Ne anlatayım abi?”
Ömer:
“Seninle Irak’ta karşılaşmadan önceki hayatını anlat paşam.”
Akça:
“Anlatacak bir şey yok ki abi… Baba bildiğim Turan babam vardı, o beni evlat edindi, beni yetiştirdi, bu günlere getirdi. Sağ olsun.”
Ömer:
“Nasıl bir adamdı?”
Akça:
“Dağ gibi bir adamdı. Senin yerini doldurmak için çok çabaladı abi. Benden çok aradı seni.”
Ömer:
“Beni aradı öyle mi?”
Akça:
“Evet abi… Seni bulmak için çok çabaladı. Ben küçükken hastalanınca seni ve Gül’ü sayıklarmışım. O da her Allah’ın günü sizden bir haber almak için çabaladı durdu.”
Ömer:
“Gerçekten babaymış.”
Akça:
“Öyledi tabi abi, öyleydi. Allah ondan razı olsun, çok emeği var üstümde.”
Ömer:
“Peki neden özel kuvvetlere girdin aslanım?”
Akça:
“Hayatımı vatanıma adamak istedim abi. Şehit olmak istedim ama nasip olmadı. Ha bir de bir kardeşim vardı, Harbiyeden Eril Alperen Emir… Çok kral adamdı, o da Irak’ta şehit oldu.”
Ömer:
“Vatan sağolsun paşam, yeter ki vatan sağ olsun.”
Akça tek bir noktaya uzun uzun bakakaldı; bahçedeki rüzgâr hafifçe yüzüne dokunuyor, sanki yanında Eril’in varlığını hissettiriyordu.
Akça:
“Çok kral adamdı… gerçekten savaşçı bir adamdı. Bir Eril Alperen şehit oldu, bin tanesi doğdu. Çok sevdiğim bir sözü var: ‘Yağmur ıslanmayana, aşk yaşamayana, savaş savaşmayana güzel.’”
Ömer:
“Gerçekten çok anlamlı bir sözmüş, helal olsun.”
Akça:
“Eee abi, sen anlat, yetimhaneden sonra neler yaşadın?”
Ömer:
“Ben ayrıldıktan sonra paşam, sana verdiğim sözü tutabilmek için bir iş aradım ama haftalarca bulamadım.”
Akça:“Kalacak yer nasıl ayarladın abi?”
Ömer:
“Bazen camii avlusu, bazen park, bazen hastane… Neresi kafama yatarsa orada kaldım paşam.”
Akça:
“Ah be abi.”
Ömer:
“Ama bu durum uzun sürmedi paşam. Bir kebapçının önünden geçerken canım çok çekti, öylece bakakaldım dükkanın içine. İnsanların nasıl iştahla yediğini gördüm. Ben usul usul bakarken dükkanın sahibi beni görmüş, bana bir dürüm yapmış getirdi.”
(22 yıl önce)
Dürümcü:
“Evlat, al, buyur… açsındır.”
Sarı Ömer:
“Bey baba, benim param yok, bunun parasını veremem.”
Dürümcü:
“Senden para isteyen oldu mu evlat? Al, buyur… Helali hoş olsun, afiyet olsun.”
Sarı Ömer:
“Eyvallah bey baba… Ama olsun, sen bu işten para kazanıyorsun, bana bedava yemek yakışmaz.”
Dürümcü:
“Ne adammışsın sen be… Adın ne senin?”
Sarı Ömer:
“Ömer benim adım, ama herkes Sarı Ömer der.”
Dürümcü:
“Bak Sarı Ömer, şimdi gel şu masaya otur. Evlat, bu dürümü senin için yaptım. Senden para isteyende yok. Senin gibi bir delikanlının verilen hediyeyi geri çevirmesi yakışmaz. Hadi bakalım gel.”
Ömer dürümcünün gösterdiği masaya oturdu ve dürümü yedi.
Dürümcü:
“Eeee, anlat bakalım delikanlı… Nereden gelirsin, nereye gidersin?”
Sarı Ömer:
“Bey baba, ben yetimhaneden yeni ayrıldım. Şimdilik bir yatacak yer ve iş ararım, onun için geziniyorum.”
Dürümcü:
“Yetimsin demek… Benim babam da yetimmiş ama çalışmış, çabalamış bizi bu günlere getirmiş. Evlat, sen de çalışır, çabalarsın. Kimsenin karşısında boynunu eğmezsin, evelallah.”
Sarı Ömer:
“Eyvallah bey baba.”
Dürümcü:
“Bak ne dicem… Gel, benim dükkanda çalış. Hem iş öğrenirsin hem sana bir yer ayarlayana kadar dükkanda yatarsın. Olur mu evlat?”
Sarı Ömer:
“Olmaz mı bey baba! Allah senden razı olsun, ver elini öpeyim.”
Dürümcü:
“Allah senden razı olsun. Asıl evlat, sen bana Allah’ın emanetisin. Bundan sonra Allah seni bilerek benim karşıma çıkardı, bana güvendi. Ben de o güveni boşa çıkarmam.”
(Şimdiki zaman)
Akça:
“Vay be, harbiden baba adammış.”
Ömer:
“Öyleydi Saffet baba… Onun yanında çalıştım, cebimi hiç boş bırakmadı, her fırsatta para verirdi. Beni okuttu. Onun sayesinde kazandım Harbiyeyi, onun sayesinde asker oldum. Ama son senemde vefat etti. Allah rahmet eylesin.”
Akça:
“Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.”
Ömer:
“Amin paşam, amin.”
Akça ve Ömer, gecenin ilerleyen saatlerine kadar bahçede muhabbet ettiler. Saat geç olduğunda, muhabbeti bitirip odalarına çekildiler. Akça yatağa uzandı, tavanı seyrederken yarın Gül’ü isteyeceğini düşündü. İçini tarifsiz bir huzur kapladı; hayatı boyunca bu kadar heyecanlı olmamıştı.
