1. bölüm / 7
Gözlerin Laneti: İnsan ve İblisGiriş⚔️
Bölümler 7Şu an: Giriş⚔️
Felaket, içimizde uyuyan bir canavar mıydı?
Yoksa en başından beri kendisini saklayan bir av mıydı?
İnsanlık için huzur ne kadar sürerki. İnsanlar ve iblisler ne kadar süre birbirlerine karşı dost olurlardı?
Ya da dost olabilirler miydi, bunu başarabilir miyiz?
Her şeyin, felaketin artık dayanamadığı o zaman.
1230 yılı
1230 yılında dünyanın bir çok yerinde doğa kendi dengesini bozdu. Çünkü iblisler, kendi dünyalarından kovulmuşlardı. Yeni bir sığnak arayışı içinde iblis İmparatorunun etrafında çember oluşturmuş ve onun emrini bekliyorlardı.
Acımasız varlıktan çıkan tek emir ise SALDIRIN! olmuştu ve felaket kökünü dışa salmıştı. Köyler, krallıklar büyük bir saldırı altındayken tek bir sığnakları olmuştu. İki kıtanın ilk ve tek hükümdarı Ahsen Seraphine. Damarlarından akan Osmanlı ve Avrupa kanı onu diğerlerinden ayrı tutuyordu. Stratejik zekası ve gücüyle ön plana çıkıp, ihtişamlı tahtına sahip olan bir kadındı.
4 yıl süren bir savaşın ardından iki hükümdarda geriye dönüp baktıklarında tek bir şey ile karşılaştılar.
Kayıp ve acı.
Felaketler peşini bırakmadı. Dünyanın düzeni kalmamıştı. İblis İmparatoru biraz daha iyi olmuştu. Ama onun gözlerinde ufak değişimler yaşandığı söylentileri vardı. Mavi gözlerinde farklı bir koyuluk vardı. Yataklara düşmüş, kan kusan bir iblise dönüştüğü, tüm dünyada beklenmedik bir haberdi.
1234 yılında sonunda anlaştıklarında aslında felaket daha yeni başlıyordu. Kadın Hükümdar Ahsen Seraphine, beyaz atının yelelerini okşarken arkasında ki muhafız titreten elleriyle getirdiği parşömeni hükümdara uzattığında, Ahsen anlamıştı. Aslında hiçbir şey düzelmeyecekti. Ve düzelmeyecek.
Kahverengi gözleri parşömenin üzerinde gezinirken içinde bastırdığı korkuyla kağıt parçasını eline aldı.
Parşömeni okuduğunda kanının donduğunu hissetti. İblis İmparatoru hastalıktan ölmüştü.
Bir iblisin iyileşme gücü çok hızlıydı. Ve o bir İmparatordu, bir hastalığa nasıl yenilmiş olabilirdi ki?
Güneş kendisini saklayıp ayın hüküm sürdüğü saatlerde atıyla en yakın köye doğru ilerlemeye başlamıştı. İblislerin İmparatoru ölmüştü, bu hastalık tüm diyara yayılıyordu.
Ama sonra gökyüzünden kırmızı damlalar düşmeye başlamıştı şaşkınlıkla duraksayıp gökyüzüne baktı. Orada bir şeyler farklı zamanı olmadığını farkettiğinde atını yeniden hızlandırdı. Kahverengi saçı rüzgarda savrulurken yüzüne düşen kırmızı damlalara aldırmadan devam etti.
Atın hızını artırdığı an saçı, yüzüne bir tokat gibi vuruyor ama vazgeçmiyordu. Birden gökyüzünde kocaman bir gümbürtü koptu, etrafında ki ağaçlar rüzgara yenik düşmeye başlayınca büyük bir sarsıntı onu ve atını birbirinden ayırdı.
Gözlerini yeniden açtığında biraz uzakta yatan atını fark etti. Yerden kalkmaya çalışınca toprağın parçalanmaya başlaması her şey için geç olduğunu bağrıyordu.
Toprağın derinliklerinden mavi bir ışık yayıldı. Sarsıntıdan dolayı zar zor yerden kalkan Hükümdar, gökyüzüne yeniden baktı ama tek bir şey ona görünüyordu.
Ölüm.
Mavi ışık daha fazla göz kamaştırmadan patladı. Hükümdar, geriye savrulduğunda bilinci kapanmaya mahkûm kalmıştı.
Gözlerini yeniden açtığında bu sefer gerçekten dünya yıkılmış gibiydi. Ağaçlar yerlerinden savrulmuş, enkazların altında kalan hayvanlar, insan ve iblisler vardı.
Savrulmasının etkisi onu sandığından daha uzağa fırlatmıştı. Ama nasıl hayatta kalmış olabilirdi ki. Vücudundaki acıya daha alışamamışken gözlerinde daha önce hissetmediği bir acı hisseti, tüm diyarda duyulan bir feryat koptu.
Genç Hükümdarın acı dolu feryatı gökyüzündeki kırmızı sıvının daha fazla akmasına sebep olmuştu. Gözyaşları yerine kırmızı sıvı almıştı. Korkunç görünen gökyüzünün içinden kırmızı-turuncu bir ışık tüm o felaketlerin son bulmasına neden oldu.
Gökyüzü eskisi gibiydi. Kızıl yağmur artık kendi inine geri dönmüş, toprak eskisi gibi sağlam ve bereketli bir hâle döndü.
Büyük ve ihtişamlı kuş gökyüzünden, genç hükümdarın yanı başına doğru asil bir şekilde kondu.
Phoenix kuşu.
Asil kuşun göz yaşı, genç hükümdarın yanağına düştü. Anka kuşu kanatlarını tekrar açtı ve dünyanın farklı yerlerinde bazı insanlar ve iblislerin üzerine göz yaşından akıttı.
O gün ilk göz lanetine mahkûm edilmişti. En güçlü göz lanetini, kırmızı göz lanetinin taşıyıcısıydı.
Dünya daha kendi yarasını saramamışken lanetlerin kontrolsüzlüğü daha çok yıkıma yol açtı. En sonunda ise genç hükümdar kendi tahtında, lanetinin bedeliyle yüzleşti.
Genç hükümdar artık sadece tek bir şey hissediyordu. Acı. Halk, göz lanetine sahip kişileri kınıyor. Ve kendi hükümdarının tahtan inemsi için ayaklanma başlatmıştı.
Aradan 1 hafta sonra.
Ahsen Hükümdarın Gözünden:
Dünya her geçen gün daha büyük bir yıkım içindeydi. Vücudumda akan kan beni kabul etmekte zorlanıyordu. En ufak bir dokunuşum bile o yerin ya buzlarla kaplı olmasına ya ateşlere verilmesine ya da paramparça olmasına neden oluyordu. Halkım artık beni istemiyordu. Çünkü benim yüzümden binlerce insan hayatını kaybediyordu. Göz lanetine sahip kişileri yanıma alıyordum. Çünkü onlarda artık ne yapacaklarını bilmiyor. Kendilerini kontrol edemiyorlardı. Ama bir şey fark etmiştim. Göz lanetine sahip kişilerin bir ortak noktası vardı. Hepsi de tek bir duyguyu hissediyordu. Yorgunluk. Ve iki duyguyu hissetmekte zorlanıyorlardı. Umut ve aşk. Bende hissedemiyordum. Gözlerimi halkıma çevirdiğimde artık neredeyse üstüme atlayıp beni öldüreceklerdi. Hepsi fısıldaşarak lanetli. Uğursuz diyorlardı. En sonunda halkın isyanı o kadar büyük bir noktaya geldiki içimdeki gücü daha fazla kontrol edemiyordum. Onların her bir hakareti içimdeki kanı harlıyordu. Kendi halkımı katletmemek için kendimi zincire vurmuştum. Onlar ise daha çok öfkelendiler.
Artık sarayın kapısı yıkılmak üzereydi. Kanım ise patlamak üzereydi. En son hatırladığım şey ise gözlerimin kararmasıydı. Tekrardan kendime geldiğimde ise halkın yarısı yerde yatıyor, ve yarısı lanetim ile vahşice katledilmişti. Üzerimde kendi halkımın kanı vardı. Kanımda ise bana ait olmayan bir şey. O an anlamıştım bu kan artık bana ait değildi.
Ve bu efsenin devamına göre yüzyıllar sonra bir kadın insan ve erkek bir iblis bu lanetinin yeni taşıyıcıları olacaklardı. Ama bu lanet bir lütuf değil, katildi.
Ve katilimde kendi lanetimdi.
---
Lanetler hakkında bilgiler sadece efsanede yazılan kadar biliniyordu:
Yeşil gözlüler buz ve suyu kontrol edebildikleri gibi, kristal kılıca sahiptiler ama nadiren kristal kılıca sahip olabiliyorlardı.
Siyah gözlüler ise istediklerini kontrol edebiliyor, ve eşyaları istedikleri silahlara, eşyalara dönüştürebiliyorlardı.
Ama tam bir yıkım olan ise... Kırmızı gözlüler, her iki lanete sahip ve ateşe hükmedebiliyorlardı.
Genç Hükümdarın laneti ise onu toprağın altına esir etmişti. Ve Efsane kendi felaketini bir bir yaşatıyordu.
Yüzyıllar sonra başka bir felaket yaşanıyordu. Yeşil göz lanetine sahip bir insan kadın, ve kırmızı göz lanetine sahip bir iblis.
İkisinin laneti diyarı yeniden karanlığa gömücekti.
Rose bir prensesti, Arthur ise bir iblisti.
Peki ya Rose ve Arthur, onlar bir felaket mi, yoksa kurtuluş mu olucaklardı?
Bölüm etkileşimi
