4. bölüm / 7
Gözlerin Laneti: İnsan ve İblisAnlaşma ve İblis
Bölümler 7Şu an: Anlaşma ve İblis
Rose:
Bahçeye doğru her adımımda muhafız ve hizmetçiler yol verirken bazıları merakla bahçeye bakıyorlardı. Aslında düşüncelerimi toparlamak için bahçeye çıkmaya karar vermiştim çünkü son zamanlarda fazlasıyla gergin bir durum vardı. Bahçe kapısının önünde duraksadım çünkü karşımdaki manzaraya nasıl tepki vereceğimi bilemedim.
İki muhafız arıdan mı kaçıyordu?
Beni fark etmeden arıyı uzaklaştırmaya çalışıyorlardı, arı ise inatla iki muhafızın peşini bırakmıyordu. Sessizce ikilinin kaçışlarını izledim. Savaş alanında düşman canı alan kişiler arıdan korkuyordu, ne kadar da komik bir durum.
Gözlerimi devirsem de gülümsememe engel olamamıştım. Arkamdan yaklaşan adım seslerini duysam da hareket etmeye tenezzül etmedim. "Prenses Rose" Ingram'ın sesini duymamla hızla ona baktım. O ise o ise şaşkınlıkla iki muhafıza baktı. "Prenses isterseniz onları durdurayım" başımı olumsuz anlamda salladım. "Gerek yok bakalım beni ne zaman fark edecekler" kollarımı göğsümde birleştirip izlemeye devam ettim. Aslında hem telaşlı hem de eğleniyorlardı.
"Ama Prenses Rose, davranışları muhafızlara göre uygun değil onlar disiplinli olmalı."
Ingram'ın katı sesini umursamadan izlemeye devam ettim. "Evet, onlar muhafız ve davranışları disiplinli değil. Ama bırak biraz eğlensinler. Onlar her zaman ciddi kalmak zorundalar. Savaş alanlarında yaşadıkları onlarda çok büyük hasar bırakıyor ama şu an en azından duygu gösterebiliyorlarsa zayıflık veya disiplinsizlik değil, yaşamaktır, Ingram."
Her zaman savaş alanlarında savaşmak onları geriyor, üzüyor ve hem zihin hem de beden sağlıklarını etkiliyordu. Bu tarz olaylarda onlara kızmak sadece onları daha sert yapar.
Aslında burası bahçenin az rastlanan tarafıydı bu yüzden bu kadar rahattılar.
Ingram'ın gözleri büyüdü, başını hafifçe eğdi. Sanırım şu an dediklerimi iyice anlamaya çalışıyordu.
En sonunda kahverengi saçlı muhafızla göz göze geldim. İrkilerek durdu Muhafız, yanındaki arkadaşının ensesine vurup sonunda ikisinin dikkatini toplamama neden oldu. "Neden arıdan kaçıyorsunuz?" Sorumla birlikte ikiside birbirlerine baktılar, arı hâlâ onlara yaklaşmaya çalışıyordu iki muhafızda dizlerini hafifçe kırıp başlarını eğdiler. "Üzgünüz Prenses Rose, sadece arı peşimizi bırakmıyordu" mahcup dolu gözlerle aynı incinmiş yavru köpek gibi bakıyorlardı.
Amcam Amor ve Sam sarayda pek dolaşmazlardı daha çok odalarında çalıştıkları için bu tarz olayları görmezlerdi. Amcam bu tür olaylarda katıydı.
Ingram ise onların yerine utanmış gibi başını yan tarafa çevirip bize bakmıyordu bile.
"Hadi gidin ama bir daha arıdan kaçmayın" Muhafızları böyle uyarmam gülünçtü, yana doğru çekilip gitmeleri için bekledim. Muhafızlar hızla başlarını sallayıp uzaklaşmaya başladılar. Etraftaki hizmetçiler ve diğer muhafızlar ise bir süre giden muhafızları izleyip işlerine devam ettiler.
Yavaşça bahçeye çıkıp doğanın güzelliğine kendimi teslim ettim. Hafif duman kokusu ve etrafa yayılan hafif sis ile güneşin bulaşması içimde rahatlama bırakırken etraftaki gelincik çiçeklerine baktım. Annem, yani Merhum Kraliçe Diana'nın en sevdiği çiçekti.
O çiçeğe her bakışımda dalıp gidiyordum. Ablam ve abimin yüzleri bir tek aklıma geliyordu. Annem ve babam ben daha bebekken öldükleri için tabii ki de hatırlayamıyordum. Tabloları olsada orada gördüğüm yüzle canlı gördüğüm yüz nasıl bir olabilir ki?
_Bu diyarda birçok gizem var, ama kimin uçurumdan atılacağına zeka ve zaman karar verecek. O zamana kadar güveni unutmalıyım; çünkü en çabuk kırılan duygu güvendir_
Her zaman aklıma gelen o cümle bana hep dikkatli olmam konusunda uyarırdı. Ve ben de o cümleye hep güvenirim, ama asıl sorun bu çünkü düşüncelerime _güveniyorum_ Oysaki beni çabuk yanıltabilen ve en büyük düşmanım da zihnimdi. Gelinciklerden birisini koparıp inceledim. Yarınki görüşmede nasıl bir kaosun çıkacağını tahmin etmem zor değildi. İmparator Arthur ile hayatımda neredeyse hiç konuşmasamda onun kurnaz olduğunu iyi biliyordum.
__Bir iblisten başka ne beklenir ki?__
Uzun süre sadece elimdeki çiçeğe baktım. Ingram ise arkamda sessizce bekliyor ara sıra etrafı izliyordu. "Hanımım!" Freya'nın sesini duymamla çiçeği bırakıp arkama döndüm. Freya heyecanla koşup Ingram'ı kenara ittiğinde Ingram ona bıkmış gibi bakıyordu.
Freya dizlerini hafifçe kırıp başını eğdi, selamını sunduktan sonra gözlerime bakıp konuşmak için sabırsızlandı "Hanımım İmparator Arthur sizin için mektup ve bir hediye gönderdi. Az önce saraya Nyxaria elçilerinden birisi geldi" şaşkınlıkla ona bakarken adımlarımı Sarayın misafir salonuna doğru yönlendirdim. Muhafızlar kapıyı açtığında karşımda duran elçi'nin elindeki büyük siyah kutuya baktım, kutunun üzerinde Nyxaria'nın mühürü vardı. Anka kuşu şeklinde bir mühürdü.
Elçiyle konuşmamızdan sonra kutuyu alıp odama çıktım. Kutuyu masaya bıraktığımda güneş ışığının mühürün üzerine yansımasıyla anka kuşunun turuncu ve kırmızı rengi parlak bir hâl alıyordu. Elçinin verdiği anahtarı çıkarıp kutuyu açtım. Mektubu elime alıp zarfı inceledim. Mektupta yazanları okumak beni geriyordu çünkü birdenbire mektup ve hediye göndermesi sadece müstakbel eşini şımartmak ya da daha iyi tanımak için olamazdı. Zarfı açtığımda mektup sandığımdan kısaydı.
_Prenses Rose_
_Size gönderdiğim hediyeyi umarım beğenirsiniz ama ondan önce kafanızda soruları cevaplasam iyi olur. Size mektup ve hediye göndermemin amacı güvenliğiniz için_
_bildiğiniz gibi diyarın yasaklı bölgelerinde hâlâ iblis ile insanların savaşı ve göz lanetinin kaosuna dair kalıntılar var ve hepsi tehlikeli. __Son zamanlarda göz lanetlerinin hasarı etrafı etkilemeye devam ediyor ve yeşil göz lanetine sahip olduğunuz için etrafa yaydığınız enerji tehlikeli. Bu yüzden size gönderdiğim bileklikler etrafa verdiğiniz enerjiyi hafifletmek için. Bileklik üç gün önce tamamlandı ve bende ne kadar erken verirsem o kadar iyi olur diye düşündüm._
_kendinize iyi bakın Prenses Rose, çünkü diyar bizi hoş karşılamıyor_
_Sevgilerle
Arthur Williams_
Mektubu daha uzun bekliyordum çünkü o iblis İmparatorun kaos peşinde olduğunu düşünmüştüm.
Mektubu kutuya geri koyup bilekliğin olduğu ufak kutuyu aldım. Kutunun içindeki enerjiyi hissedebiliyordum. Çeşitli taşlarla yapılmış olmalıydı. Kutuyu açtığımda mor, kırmızı ve turkuaz renkteki taşları olan bir bileklikti. Taşlar parlıyor ve şimdiden vücudumdaki lanetin enerjisini hafiflettiğini hissediyorum. Arthur bu diyardaki her şeyin farkındaydı. Ve onu tehlikeli yapanda buydu. Genç yaşına rağmen bu kadar çok bilgili olması normal değil.
Ama bu bileklikti enerjide farklı bir şey yoktu.
Garip bir şekilde güvenliydi.
Ama yinede güvenmem doğru değildi.
Bileğime taktığım an kapı çaldı. Freya içeriye girdi elindeki tepside her zaman ki gibi çay vardı.
"Hanımım, umarım sizi öfkelendirecek ya da üzecek bir durum yoktur. Sizin için dün akşamki çaydan hazırladım." Tepsiyi masaya bırakıtı.
Mektubu kutuya geri koyup bilekliğin olduğu ufak kutuyu aldım. Kutunun içindeki enerjiyi hissedebiliyordum. Çeşitli taşlarla yapılmış olmalıydı. Kutuyu açtığımda mor, kırmızı ve turkuaz renkteki taşları olan bir bileklikti. Taşlar parlıyor ve şimdiden vücudumdaki lanetin enerjisini hafiflettiğini hissediyorum. Arthur bu diyardaki her şeyin farkındaydı. Ve onu tehlikeli yapanda buydu. Genç yaşına rağmen bu kadar çok bilgili olması normal değil.
Ama bu bileklikti enerjide farklı bir şey yoktu.
Garip bir şekilde güvenliydi.
Ama yinede güvenmem doğru değildi.
Bileğime taktığım an kapı çaldı. Freya içeriye girdi elindeki tepside her zaman ki gibi çay vardı. p bekledi. Ingram nerede diye düşünüyordum ki Freya bunu anlamış gibi tebessüm etti "o yaşlı iblisin görevi var hanımım" Freya'nın "yaşlı iblis" demesine şaşırmak ayıp olurdu. Her gün Ingram'a yaşlı iblis demesi gibi bir vazgeçilmezliği var.
Bilekliğime ve mektuba göz ucuyla bakıp yanıma geldi
"Hanımım kutuyu ve zarfı toplayıp odanıza götürmemi ister misiniz?"
Başımı olumlu anlamda sallayıp son kez mektuba baktım.
Akşam çekirge seslerinin eşliğinde çimenlerin üzerinde oturup gökyüzüne bakıyordum gözlerimi kapatıp rüzgarın yüzüme vurmasına izin verdim. Yarın anlaşma günüydü, ama ya sorun çıkarsa ne olur? Sam sessiz ama kurnaz birisi eğer İmparator Arthur onu kışkırtırsa geri adım atmaz, ya da amcam Amor, Eski İmparator Ethan'ı sinirlendirirse ne olur? Zaten Eski İmparator ve İmparator Arthur ile Amcamın arası iyice gergin.
Yarını düşenemiyorum, ayılarla aynı masada olacağım. Kavga çıkarsa umursamadan ayrılacağım. "Şimdiden bu kadar endişeliysen yarın kaçmazsın umarım kuzenim" gözlerimi açıp önümde duran Sam'e baktım "az önceki yüz ifaden her şeyi anlatıyordu Rose" yanıma oturup o da gökyüzüne baktı. Onun ne zaman buraya geldiğini bile fark etmemiştim.
"Neden geldin?"
"Sadece seni görmek istedim. Sabaha kahvaltıda düşünceli görünüyordun"
Cevabıyla alaycı bir sırıtışla ona bakıp yüzümü tamamen ona çevirdim, o ise hâlâ gökyüzüne bakıyordu "merağını yıllar önce gerçekten gösterip savaşları gerçekten çözmek isteseydin sana inanırdım. Doğruyu söyle Prens" prens kelimesini bastıra bastıra söyledim. Çünkü ona prens dememi sevmiyordu, nedenini bilmiyordum. "Tartışmak için gelmedim Rose" bakışlarını bana çevirdi. Gözlerime baktığında bile ona güvenemiyordum.
"Ama neler bildiğimi öğrenmek istiyorsun değil mi? Neler planladığımı tahmin etmek. Her şeyin farkındasın ve beni de kullanmak istiyorsun"
"Hayır Rose, gerçekten sadece kuzenin olarak merak ettim. İyi anlaşamıyoruz evet ama biz düşman değiliz"
"Düşmanlar her zaman kendilerini belli etmek için fiziksel olarak acıtmazlar. Ya da görünürde bir şey yapmazlar. Sen bunu yapıyorsun. Bazen kendin bile anlamıyorsun ne yaptığını" doğru söylediğime eminim. Sam kendi düşüncelerini bazen sorgulamıyordu. Savaş veya diğer önemli durumlarda bunu fark etmiştim.
Şu an bana karşı iyi yaklaşıyor gibi hissediyordu ama daha sonra koz olarak kullanabilirdi. Amcam Amor'dan daha garip. Onu çözebiliyorum ama yapacaklarını tahmin etmekte zorlanıyorum. Zekası tehlikeli bunun farkında. Şimdi susmasının sebebi de bu zaten. Başını çimenlere çevirip sessizce onları izlemeye başladı. "Neden böyle olduğumu bende bilmiyorum. 7 yaşımdan önce seninle çok iyi anlaşıyorduk. Bende babama benzemeye başladım. Ve şu an zaten berbat birisi oldum" gülümsedi ama bu gülümsede bıkkınlık vardı, gözleri bomboş, ses tonu öfkeliydi. Öfkesinin sebebi ise kendisiydi.
Ayağa kalkıp saraya doğru ilerledi, adımları tereddüt doluydu. Bir şey söylemek istiyordu ama kelimeler dudaklarından dökülemiyordu. Bir an duraksadı ama sonra yürümeye devam etti. Ben de konuşmadım çünkü bir şeyi ikimiz de iyi anlamıştık.
_Daha fazla konuşursak kalbimizi bizi incitecek. En büyük korku nedenini bilmediğimiz öfkemizdi_
En sonunda Sam gözden kaybolurken bende derin bir nefes verip ayağa kalktım. Sam hakkında daha fazla düşünmek istemiyordum. İçimde ona karşı anlandıramadığım öfkeyi yatıştırmak en iyisiydi. Yarın için hazırlanmam gerekiyordu asıl felaket yarın uyanacaktı.
Sonraki gün:
Sabah her zamankinden geç kalkmıştım başımda bekleyen Freya'yı fark edince irkilerek ona baktım. "Neden başımda bekliyorsun?" Yerimden doğrulup arkasındaki iki hizmetçiyi fark ettim. Normalde tek başına gelirdi. "Bugün geç uyandınız hanımım, ben de beklemenin iyi olacağını düşündüm"ayaklarım soğuk zeminle temasa geçince gözlerim tamamen açıldı. Freya hâlâ gülümseyerek beni izlerken hazırlanmak için ayağa kalkıp Freya'ya döndüm "Freya, Amcam ve Sam kahvaltı yaptı mı?"
"Hayır hanımım ama kahvaltı salonuna yeni indiler" gözlerimi ovuşturup hazırlanmak için harekete geçtim, hızlı olsam iyi olacaktı Amcamın beni eleştirme hastalığına maruz kalmak istemem.
Kahvaltı salonuna indiğimde Amcam ve Sam her zamanki gibi diplomatik işler hakkında konuşuyorlardı. Yerime geçip amcama baktığımda yüzündeki sert ifadeye gözlerimi devirmekle karşılık verdim "Amca, anlaşmayı sen Eski İmparator Ethan ile konuşursun. Benim İmparator Arthur ile özel olarak konuşmam gerek" kafasını olumlu anlamda salladı "öyle olacak zaten. Ayrıca Rose, kahvaltıdan sonra hazırlan sonuçta tam olarak ne zaman varırlar belli değil"
"Tamam" sadece tamam dememle bana bakışlarını tarif etmem zor çünkü ben bile anlamıyordum bu ihtiyarı
_Gerçi fazla yaşlı değildi_
"Kahvaltıya başlayalım" kahvaltıda Sam ile göz göze gelince umursamdan devam ettim, o da umursamıyordu zaten. Dün akşamki konuşma hakkında tek söz etmiyordu. Bir yandan ise hizmetçiler bahçede özenle hazırlık yapıyorlardı. Daha yeni fark etmiştim ama Freya odanın köşesinde sessizce durup gözlerini yere çevirmişti. Aniden Amcamın ses tonunu duyunca duraksadım "Daha yeni hatırladım. İmparator sana mektup ve bileklik göndermiş." Amcam Amor bileğimdeki bilekliğe baktı, gözlerini tekrar bana çevirdi. "Evet sadece lanetim için" kısa açıklamama memenun kalmasada ses etmedi.
Kahvaltıdan sonra odama hızlı adımlarla ilerledim Vanessa ile görüşmedik normaldi, sonuçta her gün o buraya gelmiyordu ama huzursuzdum. Gerçi kim huzursuz olmaz ki?Odama varınca Freya'da arkamdan gelip hazırlanmam için yardım etmeye başladı. Üzerime mor, saten kumaş ve üzerinde abartılı olmayan işlemeli bir kıyafet geçirdim. Fazla abartıya gerek yoktu direkt düğün olmayacaktı zaten.
Saçım ve hafif makyajımı da bitiririp
Aynadaki görüntüme aldırmadan gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıp verdim Freya'nın gözyaşlarını fark edince onun omzuna dokundum "özür dilerim hanımım, bu görüntüyle sizi rahatsız etmek istemiyorum. Ama duramıyorum, size bebekliğinizden beri size bakan benim ve bir kaç ay sonra buradan ayrılacaksınız. Siz olmadan nasıl yaşarım. Ingram ve ben bu yokluğa alışamayız, size her zaman ikimiz bakardık" Freya'nın üzüntü dolu ses tonu ve gözyaşları benide duygulandırmıştı. Gözyaşlarımın akmaması için duygularımı bastırıyordum ama nafile, Ingram abim gibiydi, Freya ise ablam gibiydi.
Bu hayat acımasızdı, bir aileyi ayırmaya acımıyor, bizi test etmekten çekinmiyordu. Freya'ya sarıldım. Uzun zamandır sarılmıyorduk
"Benim için siz her zaman varsınız yanımda. İmparatorluğa gitsemde sizi asla unutmam" kısa bir aradan sonra Freya geriye çekilip mendilini çıkarıp gözyaşlarını sildi. Kapı çalınca "gir" diye izin verdim. İçeriye giren Ingram ile göz göze geldim. Yüzündeki ciddi ifadeyi korumaya çalışıyordu. "Hanımım, İmparator Arthur ve Eski İmparator Ethan saraya vardılar" dudaklarımı birbirine bastırıp duruşumu dikleştirdim ve son bir kez üstümü, başımı düzeltip yavaş adımlarla merdivenlerden inip bahçeye doğru ilerledim. Arkamdan gelen Ingram ve Freya'nın yavaş adımları koridordaki sessizliği bozuyordu.
Bahçenin tam ortasındaki bahçe köşküne vardığımda Eski İmparator Ethan ve İmparator Arthur oturmuş, karşılarında ise Amcam ve Sam vardı. Selamımı sunup yerime geçip gerginlikle bekledim. Arthur'a bakmıyordum bile.
Onun her zaman şakacı ve güler yüzlü olduğunu duymuştum. Hatta en kritik anlarda bile gülümsemesini hiç eksik etmezdi. Ama tabii ki, gülümsemesi sadece bir oyundu. "Bugün güzel bir iş için toplandık. En son buraya Prens Alan'ın cenazesinden sonra gelmiştik. Ama artık üzücü ve savaş yıllarını geride bırakmalıyız" İmparator Ethan'ın yumuşak ses tonu ve gülümsemesi ortamdaki gerici havayı biraz olsun yumuşatmıştı.
İmparator Arthur ise gülümsesi ile amcam Kral Amor'a bakıyordu "o kadar ihanetinizden sonra umarım bir daha ihanete kalkışmazsın Amor. Yoksa bu sefer seni öldürmem ama daha kötü bir duruma sokarım" Arthur'un kıkırdaması ve kanı andıran gözleriyle bunu umursamazca söylemesine biraz ürkmüştüm ama belli etmemeliydim, bu onu daha fazla tatmin ederdi.
Eski İmparator Ethan, oğluna bakıp ona uyarı dolu gözlerle baktı. İkisi görünüş olarak benziyordu ama Eski İmparator Ethan'ın kırmızı gözleri daha açık bir tonda, gümüş saçında ise siyah tutamlar vardı.
Arthur, alnına düşen gümüş tutamları eliyle çekip öne doğruldu "Sadece ufak bir bilgilendirme, bu kadar gerilmenize gerek yok. Üstelik Prenses Rose bunu ister, değil mi?" Gözlerini bana çevirdi ve sırıtışı genişledi.
Soğuk ifademi koruyarak bakışlarına karşılık verdim. "Ortalığı karıştırma hevesinizi anlıyorum majesteleri, ama eğer buna devam edecekseniz ilk önce kendi ailenizle ilgilenmeyip bize ders vermeye çalışmanız pek mantıklı değil, değil mi?" Sözlerimle Arthur hariç diğerleri bana şaşkınlıkla baktılar.
Sonuçta İmparatora böyle bir şey söylemek ölüme davetiye çıkarmaktı. Ama nede olsa o benim müstakbel eşimdi evlendikten sonrada böyle olacaktı, tek konuşan o olamaz.
Arthur eğlenir gibi başını hafifçe yana eğdi.
"Haklısın, o zaman ikimizin baş başa konuşmasına ne dersiniz Prenses Rose. Daha iyi olur bence" ben daha cevabımı vermeden ayağa kalkıp bekledi. Madem ayağa kalktı uğraştırmayayım şu iblisi diye içinden geçirip ayağa kalktığımda bahçenin içinde yavaşça yürümeye başladık. Eski İmparator Ethan ve amcam detayları konuşurken Arthur yanımda çiçeklere bakarak yürüyordu "bakıyorumda bilekliği incelememiş gibisin" göz ucuyla bileğimdeki bilekliğe baktı. İncelemekten kastı bilekliği atmam ya da takmamı kastediyordu,
"Bileklikte şüpheli bir enerji yok. Sadece doğal taşların enerjisini yayıyor" diye düz bir sesle cevapladım. "Ah demek doğal taşların enerjilerini rahatlıkla ve doğru bir şekilde hissedebiliyorsun. Göz lanetlerine sahip kişiler bile enerjileri doğru hissedemez, ama sen hissedebilecek kadar güçlüsün"
Hafif bir iç çekişle gözlerime baktı "zaten bildiğiniz bir şeyi niye daha yeni öğrenmiş gibi tepki veriyorsunuz Majesteleri" gözlerini kıstı. Bakışları üzerinde yoğunlaştıkça vücudumu ürperti kapladı.
_yanlış bir şey mi söylemiştim?_
Birden gülüşü önceki gibi yumuşak bir hâl aldı ve hafifçe geriye çekildi "seni gerdiysem kusura bakma Prenses Rose, sadece bir an dalmışım. Gözlerinin o yeşil tonundan gözlerimi almam zor" ona inanamaz bir bakış attığımda başını eğdi "müstakbel eşime karşı saygılı olmalıyım ama bazen kendi doğam beni kontrol ediyor ve seni korkutmak istemedim. Gerçekten, sadece nasıl sohbet etsem bilemedim" mahcup görünüyordu- hayır azarlanmış bir çocuk gibi.
_bu sinsi olan İmparator mu yoksa bana karşı masum rolünde bir çocuk mu?_
Bahçedeki turumuzun yarısına gelirken sessizleşti. Yan yana yürüsek de mesafe bırakıyordu "ayrıca Muhafız Ingram, o kendi doğasını beslenemediği için yaşlanıyor diye duydum" Ingram'ın sözü geçince duraksayıp Arthur'a baktım. O ise devam etti "bir süre Nyxaria'nın büyük hapishanelerine gelip oradaki suçlular ile konuşsun. Oradaki insanların duygularından eski haline dönmesi zaman alır ama işe yarar" çatık kaşlarım ve güvensizlik dolu bakışlarımı onun koyu kızıllarına çevirdim
"neden iyilik yapıyorsun"
"İyilik değil görevim. İblis olarak başka bir iblise yardım etmek görevim. Ben bir İmparatorum ve İmparatorluktaki insan ve iblisleri korumak benim görevim. Kabul ediyor musun?" Sesinde her zaman ki gibi sakin ve neşeli ton olsada gözlerindeki kararlılık garibime gitmişti. Ama Ingram'ın durumu endişe vericiydi "eğer o kabul ederse, ben de kabul ederim" tatmin olmuş bir ifadeyle bahçe köşküne hızla ilerledi, onun adımlarına ayak uydurup yetiştim. Eski İmparator Ethan ve amcam Amor hâlâ konuşuyordu. Arthur iki kağıdı uzatıp bekledi "evlilik sözleşmesi ve Ingram hakkında endişelendiğin için onun anlaşmasınıda yaptım. Sen, Ingram'ın anlaşmasına imza atıkttan sonra Ingram ile de konuşup anlaşmayı yapacağım bu yüzden istersen onu da imzala" bir süre kararsız kalsam da iki anlaşmayıda okuyup imzamı attım.
Artık geri dönüş yoktu ve yeni felaketin teklifini kabul etmiştim.
İblis ve en güçlü göz laneti olan birisine katlanmak, diyarın gizemlerini çözmekten daha zor; çünkü bir felaketin sonunu biliyorum ama bir iblisin sonunu bilmek _ölümden beter._
Bölüm etkileşimi
