2. bölüm / 7
Gözlerin Laneti: İnsan ve İblisPrensesin Yükselişi
Bölümler 7Şu an: Prensesin Yükselişi
Quattro Krallığı: Sabahın erken saatlerinde güneş, kendi vaktinin geldiğini belli edercesine her tarafa sıcak ve huzurlu ışığını yaydı, ona eşlik etmek için sis hemen arkasından takip edip etrafta istemeden gerici bir atmosfer uyandırdı. Bahçede onlardan önce doğaya adımını atmış küçük bir kız vardı. Küçük prenses ve kaptanın etrafını saran sis, sanki onları hapsetmişti.
Prenses Rose(7 yaşında) dağılmış atkuyruğu, düzensiz nefesi ve elinde düşmekte olan tahta kılıca baktı. Elinde oluşan yaraların kanı çimene bulaştığında gözünden akan yaşları artık tutamıyordu. Vazgeçmek istiyordu. Yeter demek istiyordu. Ama içinden bir ses bunun hata olacağını bağrıyordu. Prensesin küçük bedeni daha bu yaşında gereğinden fazla yük taşıyordu. Hem fiziksel hem de zihinsel bir yük.
Çünkü o bir lanet.
Siyah uzun saçı rüzgarın hüzünlü dansına eşlik ediyor, zümrüt yeşili gözleri yorgunluktan kapanmamak için son çabalarını veriyordu. Başını yere eğidi, bacaklarındaki titreme, vücudundaki yanma hissi onu ele geçirmişti. Kurtulmak istiyordu. Sessizliğin içinde kaptan durdu ve başını bahçenin girişine çevirdi. İçeri giren yeni kişi hızla koşarken hem öfkeli hem de üzgündü. Endişeyle bağırıp sabahın gerginliğini duyurmuştu. "Rose, yeter artık odana gidiyoruz!" Prenses Ellie(11 yaşında), kız kardeşi Rose'un elindeki tahta kılıcı yere atıp çekiştirerek ilerlerken bir ses onları durdurmuştu. "Daha eğitimimiz bitmedi" iki küçük prenseste arkalarına dönüp kaptana baktılar.
"Buna eğitim denilmez kaptan, bu sadece kendi korkunuzdan küçük bir kızın canını yakmak olur. Bir lanet olması onu hayvan gibi kullanmanız anlamına gelmez" prenses Ellie'nin sessiz ve buz gibi sesi kaptanı her ne kadar şaşırtsa da kaşlarını çatmasına sebep olmuştu. "Biz ona gerekli eğitimi veriyoruz prenses"
"Kaptan Christos, eğitim böyle olmaz. Sizin eğitim anlayışınız bir tek fiziksel güç, keşke birazda beyninizi geliştirip öyle eğitimler verseydiniz. Hem ben sana emrediyorum." Prenses Ellie'nin sözleri ortamdaki gerilimi körüklerken Kaptan derin bir nefes alıp verdi ve önüne düşen kahverengi saç tutamlarına aldırmadan iki çocuğun yanına doğru ilerleyip önlerinde diz çöktü.
"Ben üzgünüm, ama bu emirleri veren kişi ben değil, Kralımızdır. Ben onun emirlerine karşı gelemem" Rose, ablasının elini sıkıca tutup onun sözlerini bekledi. "Bu tavrından dolayı ne düşünüyorum biliyor musun Kaptan Christos, sen bunu emir aldığın için değil, lanetli gözlere eziyet etmeyi sevdiğin için yapıyorsun. Sonuçta kasabadaki lanete sahip küçük çocuklara o bakışların bizden daha çok konuşuluyor" Prenses Ellie, Kaptanı kenara çekip kız kardeşini güvenle saraya doğru götürdü.
Rose, saray koridorunda ilerlerken ablasına hayran dolu bakışlarını saklıyamıyordu. Küçük yaşına göre fazla olgun ve cesur bir prensesti Ellie. Her adımlarında sarayın kolidordaki hizmetçiler onlara bakıyor ardından başlarını eğip yavaşça uzaklaşıyor, muhafızlar gergin bir duruşla başlarını eğiyorlardı.
Prenses Rose'un odasına geldiklerinde odanın sade ama tatlı görünümü biraz olsun Rose'u her seferinde biraz rahatlatıyordu. Prenses Ellie ise odanın çekmecesinden merhem alıp yatağa oturdu. Rose, ablasının hemen yanına oturup onun konuşmasını bekledi.
Prenses Ellie merhemin kapağına üzüntüyle bakıyordu. "Ben... üzgünüm Rose, senin ablan olmana rağmen senin üzüntüne dert olamıyor, iyi bir çözüm bulamıyorum.
Prenses Ellie'nin gümüş rengi, omuzuna uzanan saçı odaya giren rüzgarla sertçe savruluyor. Koyu mavi gözlerinde ise durgunluk her geçen saniye artıyordu. "Bu senin suçun değil abla, ben lanetliyim. Ve kontrol edilmesi gerekenim" küçük Prensesin sözleri odada yankılanınca kendisi de sonradan sözün ağırlığını hissetti.
Prenses Ellie eliyle kız kardeşinin yanağına dokunup alnını, onun alnına dayadı. "Sen lanetli olabilirsin, ama bu lanet ya senin sonun olacak, ya da kurtarıcın olucak. Bunu annem, sen doğduktan bir kaç gün sonra söylemişti. Bunu unutma. Umudunu kaybetme, sen bir lanet değil, umudun vücut bulmuş halisin Rose. Annem sana Rose adını verdi. Babam ise seni bize emanet edip savaşa gitti. Senin için gitti ve hayatını kaybetti. Çünkü herkes başka bir lanet istemiyor, güç istemiyor hüküm istiyorlar. Ve bu yolda masum bir kişiye bile zarar vermekten çekinmezler. Kendin hakkında önyargıları yıkıp savaşmalısın. Babam ve annem için"
Küçük Prenses şaşkınlıkla geriye çekilip ablasına baktı. Onun gözlerindeki anlık umut, onu yeniden ayağa kaldıran güç oldu.
Prenses Ellie ise kararsızdı. Kız kardeşi ve abisi için güçlü olmak zorundaydı. Abisi zaten her zaman eğitim alıyor, kardeşlerine doğru düzgün bakamıyordu. Ama o bunu yapmak zorundaydı.
Ay ışığı odaya süzüldüğünde küçük prenses çoktan yatağında huzursuzca kıpırdanıyordu.
Odanın kapısı açıldığında içeriye giren Rose ve Ellie'nin abisi prens Alan, yatağa dikkatle oturup Rose'un alnına öpücük bırakıp saçını dikkatle okşadı. "Senin, ve Ellie için her şeyi yapacağım. Her ne olursa olsun"
Kısa bir süre sonra yataktan kalkıp Kral Amor'un odasına adımlarını çevirdi. Mavi gözlerindeki kararlılık her adımında artıyordu. Kralın odasına geldiğinde kapının önündeki muhafızlar saygıyla başlarını eğip kapıyı açtılar. Odaya girer girmez hızla reveransını sunup direkt konuya geçti. "Amca, Rose'un yaşı küçük ve ona böyle eğitim veremezsin. Daha bana veya Ellie'ye bile danışmadın." Prens Alan'ın sesi kısık ama bariz bir öfkeyle çıkmıştı.
Kral Amor ise sadece tahtında oturup kibirli bakışını eksik etmiyordu. "Ben kralım ve fikirlerimi size sormak zorunda değilim." Koyu kahverengi saçı taranmış, açık kahverengi gözlerinde ise acımasızlık yerini almıştı.
"Bize danışmak zorundasın. Biz onun ailesiyiz" Prensin aklında o an tek bir şey vardı. Korumak.
"Ben, bu krallığın sahibiyim. Abim bana emanet etti. Sana mı soracağım. Sen sadece bir varisin. Ve krala karşı çıkamazsın" Kralın kibirli ses tonu, gerilimin körüklenmesine neden olmuştu.
Prens dayanamıyor, ortalığı kırıp dökmek istiyordu. "Abinin emanetlerine bakamayacak kadar budalasın!" Prens Alan'ın sözleri odada yankılanınca Kral Amor, oturduğu tahttan kalkarak şaşkın dolu bakışlarını Prensin mavi gözlerine sabitledi. Prens bile bunu düşünmeden, ani bir öfkeyle söylemişti. Sinirden damarları belli olan acımasız kral hızla Prensin önüne geçti ve ellerini yumruk yaparak sinirini kontrol altına almaya çalıştı.
"Bana hangi hakla budala diyorsun. Eğer abim Alex'in savaşa gitmeden önce benden isteği olmasaydı size bu kadar iyi bakmazdım. Diğer krallıklarla kıyasla size merhamet ediyorum!" Kralın kükremesi Prensi ürksede geri adım atmayı düşünmüyordu. "Bu taht asıl sahibine kavuşunca merhametin ne olduğunu kendi gözlerinle görüceksin. Sen ve bir çok asil merhameti, acımak olarak algılıyorsunuz."
İçeriye girecek olan rüzgar bile bu sözlerle şiddetini hafifletip korkuyla içeriye hafifçe esintisini hissetirip ortadan kayboldu. Kral ise sonunda dayanamayıp muhafızları çağırdı.
Muhafızlar prensi zorla götürürken sinirden titreyen elleriyle tahtına geri oturup, geceyi bitirmeden önce son kez politik işler ile ilgilenmeye başlamıştı.
O gün sadece bir kavga bitmemişti Quattro Krallığı'nın üzerindeki uğursuzluk daha acımasız gelecekti. Ve bu sefer kurbanlar ise üç kardeşti. Prens Alan, Prenses Ellie ve küçük Prenses Rose'du.
Sadece 4 yıl sonra Prenses Rose için acı, onun için ayakta kalacağını ya da büyük bir çöküşün belirlenmesini sağlayacaktı.
Quattro Krallığında başlayan yeni bir salgın nedeniyle her yer sessiz ama gizli bir telaş içindeydi. Çünkü Prenses Ellie(o zamanlar 15 yaşında)o salgının esirlerinden birisi olmuştu. Odası yerine biraz daha küçük, izole edilen bir odada yatıyordu. Her gün kan kusup, teni biraz daha beyazlaşıyor, ölüme her bir saniye daha çok yaklaşıyordu. Zar zor aldığı nefesinde bile aklında sadece iki kişi vardı. Abisi ve kız kardeşi.
Prens Alan(o ise o zamanlar 17 yaşında), onun için hâlâ bir umutla şifa defterlerini araştırıp yeni ilaçlar arıyordu. Prenses Rose ise eğitimini asarak ablasının yanına gitmek için her türlü yolu deniyordu. Hekimler artık bir şey yapamayacaklarını söyleselerde iki kardeşte pes etmiyordu. Hastalığın tedavisi o zaman bulunamamıştı. Kimisine göre bir cadının işi, kimisine göre ise sadece bir lanet.
Aradan sadece bir gün sonra sarayda büyük bir feryat koptu. Prenses Ellie'nin mavi gözleri sonsuza kadar kapanmış, hayat dolu gülüşü ise bir çiçek gibi solmuştu. Prens Alan'ın gözlerinden süzülen gözyaşı ve içinde kopardığı feryatları sessliğe gömülürken genç prenses Rose'un çığlıkları sarayın duvarlarını yıkıyordu resmen.
Kral Amor ise yanında duran Rose ile yaşıt olan oğlu Sam'in elini tutuyor ama gözlerinde saklayamadığı bir üzüntü gizliydi. Prenses Rose gözlerini ona çevirince yeşil gözlerinde büyük bir öfke yerini aldı. Bir süre krala baktıktan sonra prens Alan Rose'un kolundan tutup başını olumsuz anlamda salladı. Prenses Rose ise abisinin elini sertçe çekip Kralın üzerine doğru yürüyünce prens Alan bu sefer daha kararlı bir şekilde tuttu.
"Rose, lütfen güneşim. Görmüyor musun o da diyardaki en iyi hekimleri getirdi. Ama olmadı. Ellie de artık annemlerin yanında." Prensin sesindeki çatlama ve gözlerinden düşen damlalar Rose'un daha çok ağlaması ve sonunda ise yere çökmesine neden oldu. Prens Sam ise Rose'un yanına çöküp ona sarıldı. İkisi iyi anlaşıyordu ve Prens Sam'de, Ellie'yi kendi öz ablası gibi görürdü. Rose, onun sarılmasına karşılık verip ağlamaya devam etti.
Prens Alan sadece yumruklarını sıktı ve içindeki öfkeyi bastırmaya çalıştı.
O gece Rose için hayatından bir parça toz olmuştu. Bu dayanılmaz acıyı hafifletmek için abisine sarılıp biraz olsun rahatlamak istemişti. Hayatındaki neşeyi, umudunu kaybetmişti. Acısı onu üzmemişti. Parçalamıştı. İkisinin üzüntüsü Nyxaria İmparatorluğuna kadar ulaşmıştı elbette. İmparatoriçe Violet ve İmparator Ethan, ikisinede mektup göndermişti.
Cenaze zamanı ise bir çok krallık, dükalık ve İmparator ile İmparatoriçe gelmişti. Rose'un üzerinde sade, siyah bir elbise, başında ise siyah bir şapka vardı. Boynunda ise annesinden kalma ufak mavi renk, yarım ay şeklinde yakut bir kolye vardı.
Cenaze boyunca Prens Sam ve Alan birlikte durmuşlardı. Prenses Rose ise ikisinin arasında gözlerini sıkıca kapatmıştı. Gözündeki yaşlara hakim olamıyordu. Titreyen bedenini abisine sığınarak sakinleştirmeye çalışıyordu.
Olaydan sadece iki yıl sonra Prens Alan(o zaman 21 yaşında), barbarlar ile çıkan isyanı bastırmak için Quattro krallığının sınırına savaşmaya gitmişti. Barbarlar geri adım atmıyor ve oldukça güçlü bir topluluktu. Prens Alan daha tahta geçememişti çünkü Prenses Ellie öldükten sonra hayatını hep savaş alanlarında geçirmek zorunda kalmıştı.
Ara sıra kız kardeşine mektuplar yollayıp, onu fırsat buldukça ziyaret ederdi.
Rose(13 yaşında) eğitimine devam edip kendisini stratejik alanda da geliştirip küçük yaşına rağmen olgun bir kız olmuştu.
Prens Sam ile arasındaki ilişki nedeni bilmediği bir sebeple bozulmuş aralarında kendisininde bilmediği bir öfke vardı. Koridora her adımını attığında sarayda yankılanan adım sesleri onun tek eşlikçisi olmuştu. Muhafızlar her zamanki yerlerinde, hizmetliler ise hızla işlerini halledip ortalıktan kayboluyorlardı. Prenses Rose'un üzerindeki soluk yeşil elbise sadeydi. Saçına bukle yapmış yüzündeki soğuk ifadesi ile bahçeye çıkıp çiçeklerin arasın oturdu. Kitabını okurken ara sıra etrafındaki çiçeklere bakıp bu huzurun tadını çıkarsa da aklında tek bir kişi vardı.
Abisi Alan.
Neredeyse her gün ona mektup gönderip, yanında çiçek olarak gelincik koyuyordu. Abisi hepsine cevap veremesede vazgeçmiyordu.
Yanına birisinin yaklaştığını fark edince bakışlarını o kişiye çevirdi. Yanına Prens Sam oturup kitabına göz atıp elindeki mektubu ona uzattı. Prenses, teşekkür edercesine başını salladı ve mektubu alıp heyecanla açtı.
Gözleri kısa bir süre kağıdın üzerinde gezindikten sonra elindeki kağıdı yırttı.
Prens Sam tedirginlikle gözlerini kaçırıp bir şey saklıyormuş gibi başını eğdi. "Ne oldu Rose, abin sana mektup yazdı. Neden onu yırttın" prensin sesindeki tedirginlik bu işte bir yanlışlık olduğu anlaşılıyordu.
"Abimin yazısı değil. Benden ne saklıyorsunuz" sinirle gözlerini prensin üzerine çevirdi. "Biz bir şey saklamıyoruz. Mektubu iyi yazamamış çünkü eli yaralanmış. Ama şu an dinleniyor orada merak etme." Prenses Rose inanamamıştı. Çünkü biliyordu. Abisinin eli yaralanınca bile her şeyini ustalıkla yapan bir adamdı. Hem ona göre yazı, yaralanan bir adamın yazısı gibi düzensiz değildi. Bir tık daha düzenliydi.
"Bana doğruyu söyle Sam, sizin yalanlarınızdan bıktım" Rose ayağa kalkıp, onun karşısına dikildi.
"Rose, dediğim gibi-" prens, daha sözünü bitirmeden Rose dayanamayıp onu yüzüne tokat attı. Prens Sam şaşkınlıkla yanağını tutup ayağa kalktı. "Rose-"
"Bana doğruyu söyle!"
"Peki, ama sakin olmalısın beni dinlemelisin" prens Sam yerde uçuşan kağıda baktı ardından kehribar rengi gözlerini prensesin yeşil gözlerine çevirdi. "Bana doğruyu söyleyeceğine yemin et" Prens Sam duraksadı ve cevap vermekte kararsız kaldı. Yalan söylemek istemiyordu. Ama bir yandan zorundaydı. İkisinin çatışması büyüyünce muhafızlar yakınlarına geldi.
"O-o öldü Rose" haykırışı hem üzgün hem de öfkeliydi.
"Savaşta...barbarlar vahşice ona pusu kurmuşlar... maalesef Alan abi öldü"
Prenses, uzun bir sessizliğin ardından geriye doğru sendeledi. Elini başına koyup zümrüt gözlerini yere çevirdi.
Gözlerindeki yaşların akmasına izin vererek odasına doğru yavaş adımlarla ilerledi.
Odasına her bir adımında umuduna karşı. Gücünün azaldığını hissediyordu. Genç prensesin etrafındaki muhafızlardan sadece bir tanesi onun yanına gelip onun omuzuna dokunup nazikçe odasına götürdü. Bir isteği olup olmadığını sorduktan sonra odadan ayrıldı. Muhafızlardan bazıları üzüntülerini belli ederken. Bazıları ise umursamıyordu.
Akşama doğru prensesin gözleri ağlamaktan kızarmış ve şişmişti. Odasına gelen muhafız, sabah odasına kadar eşlik eden kişiydi. Elindeki tepsiyi prensesin önüne bırakıp yemesini bekledi. Prensesin yeşil gözleri, muhafızın koyu gözlerinde dolaştı. "Nasıl öldü gerçekten, hem o öldü ama sen üzülmüyorsun" Eliyle gözünü ovuşturup küçük bir kızın masum gözleriyle oturduğu zeminde solmuş bir gülü andırıyordu.
Muhafız gözlerini yere dikti. Yorgun gözlerindeki hüzünü saklayamıyordu. "Ben bir iblisim efendim. 200 yıldır yaşıyorum. Zaman geçtikçe ağlamanın ne olduğunu unuttum. Bizler, insanlar gibi değiliz. Üzülmeyiz. Acımayız. Ve denildiği gibi pusu kurulmuş." her ne kadar sözünde kararlı olsada sesindeki üzüntü ve öfkeyi pek saklama gereği duymamıştı. Ama en dikkat çekici olanı ise, dolan gözleriydi. Camdan dışarı bakıp uzun bir süre sustuktan sonra devam etti. "Nyxaria İmparatorluğundan muhafızlar ile korunuyordu. Bildiğiniz gibi Sirienct İmparatorluğu ile yıllardır savaş halindeyiz. Ve Nyxaria İmparatorluğundan çok fazla Muhafız göndermediler. Çünkü Sirienct İmparatorluğu bu sefer diyardaki bütün krallıklara ve Nyxaria İmparatorluğuna savaş açardı. Bu riski alamazlardı" Sirienct İmparatorluğu, Diyarın en güçlü iblis İmparatoru tarafından yönetiliyordu. Fazlasıyla acımasızdı. İmparatorluğunda çok fazla göz laneti ve iblisler bulundurduğu için Nyxaria İmparatorluğu bile pek savaş açmak istemiyordu. Yaklaşık 30 yıl önce savaş açtıklarında Sirienct İmparatorluğu resmen diyarı yıkıyordu. Ve barbarlar ise o ülkedendi. Nyxaria İmparatorluğu yinede, Quattro Krallığına olabildiğince yardım ediyordu. Ama Prens Alan'a yapılan suikast savaş alanında aniden olmuştu.
Muhafız odadan çıktığında Prenses hâlâ yas sürecine yeni girmişti. Yere uzanıp tavana baktı. Uykuya dalmamak için daha fazla düşüncelere dalıp abisi hakkında düşünüyordu.
Bir kaç ay sonra barbarlar geri çekilmiş ve savaş bitmişti. Ama tabii ki de tek bir şartla olmuştu. O da Rose, zamanı gelince Sirienct İmparatorluğuna veriliecekti. Nyxaria İmparatoru Ethandan ve Rose'dan gizli yapılmıştı ama nihayetinde bu anlaşmayı İmparator Ethan duymuştu. Rose ise sadece daha farklı bir hâlde biliyordu. Rose'un bildiği anlaşma şeklinde ise o sadece Rose'un savaşlarda yer alıp Quattro krallığının madeninin belli bir kesimi Sirienct İmparatorluğuna verilecekti.
Ama çok geçmeden Prenses Rose anlamıştı. Ama emin olamımıştı.
Aradan 4 yıl sonra:
İmparator Ethan, Sirienct İmparatorluğu ile ilgili anlaşmayı duyduktan sonra Quattro Krallığı ile arasına bir duvar örmüşlerdi. Quattro krallının bu anlaşmadan ziyade farklı politik işler uygulamaya çalışmasından diğer ülkelerinde zarar göreceği için Nyxaria İmparatoru Ethan uyarmıştı. Kral Amor bu emri reddedince Nyxaria İmparatorluğu ile ufak savaşlara girmişti. Rose ise bu savaştan kaçınmanın imkansız olduğununu anlamıştı. Kral, iç savaş başlatmak ve Nyxaria İmparatorluğunu devirmek istiyordu. O ise çoktan bu savaşın kurbanı olmuştu. Nyxaria İmparatorluğuna karşı savaşmaktan başka çaresi kalmamıştı. Savaş alanlarında öldürmekten ziyade yaralıyordu çünkü o da biliyordu Rose'da karşı tarafta savaşmak istemiyordu
Quattro Krallığında her yıl bir olayla geçmeye devam ederken prenses Rose sonunda 18 yaşına girmişti. Nyxaria İmparatorluğu ile olan savaşı 3 ay önce bitmişti.
Sarayın mutfağına doğru giderken siyah uzun saçından bir kaç tutam her adımında alnına düşüyor. Zümrüt yeşili gözleri ise yorgunluğunu tek bir bakışla belli ediyordu. Üzerine giydiği siyah, ipeksi elbise rahat hareket etmesi için diz kapağını biraz geçen uzanluktaydı. Mutfağa girince hizmetliler şaşkın bakışlarını prensese çevirdiklerinde her zaman ki gibi Rose'un soğuk bakışı ile karşılaştılar. "Eğitim alanından yeni döndüm ama Bahçıvan nerede" herkes birbirne bakıp beklediler. En sonunda hizmetçi Freya koridordan prensesin yanına geldi. "Bir sorun mu var hanımım. Bahçıvan sin bir kaç gündür kasabada. Unuttunuz mu" Freya'nın sesinde diğer hizmetçilerden nazaran biraz yumuşaklık vardı. "Öyle mi. Çoktan döndü sanmıştım. Sadece ona bahçedeki gelinciklere biraz daha dikkat etmesini söyleyecektim." Merdivenlerden çıkarken gözü hızla amcasının çalışma odasına takıldı. "Ben diğer bahçıvana söylerim." Freya merdivenlerden inip dışarıya çıktığında Prenses derin bir nefes alıp verdi. Amcası onu neden çağırmıştı diye düşündü.
Odaya girdiğinde Amor, yerinde oturmuş, elindeki bir kağıdı inceliyordu. Rose, hızla yerine geçip gözlerini devirdi ve konuşmasını bekledi. "Rose, bildiğin gibi Nyxaria İmparatorluğu ile yeni bir anlaşma yaptık. Ve bu anlaşma için Yeni İmparator, Arthur bir şey istiyor...seninle politik bir evlilik düzenlemek. Ben de bunu kabul ettim. Sirienct İmparatorluğu ile anlaşma daha farklı ilerleyecek." Kral Amor, kesin ve dikkatli bir ses tonunda konuşmuştu. Prenses Rose Bir süre duraksadı. Sonra ise onu şaşırtacak şekilde kahkaha attı ama bu kahkaha daha çok sinirdendi.
Beni diğer krallıklarlar gibi kenara mı atacaktı?
Ben de mi o politik evlilik kurbanı olan kadınlardan oluyordum? Düşündüğü tek şey buydu.
"Ne demek kabul ettim. Benim bu ülkenin kraliçesi olmam gerekiyor. Ben...bana nasıl onlarla anlaşma yaptığını söylüyorsun. Hangi yüzle!" Prensesin kızgın ama alçak ses tonu odanın içinde bir sessizliğe sebep oldu. Kral ise eliyle alnını ovuşturup kağıdı masaya bıraktı. "Bağırıp durma. Anlaşma gerekiyordu. Yoksa İmparator Arthur bize tekrardan savaş açacaktı" Amor'un rahat tavrı onu daha çok çileden çıkarmıştı.
"Nyxaria İmparatorluğunun kazanacağını anlayınca köpek gibi anlaşmaya sığındın değil mi" sinirle çıkan sözlerine engel olamamıştı. Zaten olmak istemiyordu. İçindeki öfkeye engel olamıyor, ellerinin titremesini umursamıyordu.
Kral Amor sinirden elindeki bardağı öyle bir sıkmıştı ki bardak anında parçalara ayrıldı. "Sen, bana nasıl hakaret edersin. Bunca şeyi krallığım için yaptım!"
"Ayrıca eğer İmparator Arthur ile evlenmeseydin... Sirienct İmparatorluğuna gönderilip orada sürünecektin. Anlaşma buydu!" Kral Amor'un bağrışı tüm odada yankılanırken Rose şaşkınlıkla ayağa kalkıp Kral Amor'un kahverengi gözlerine baktı. Ama tek gördüğü onun haklı olduğuydu.
Geriye doğru sendeledi, durdu ve nefesinin düzenlenmesini bekledi. Gözündeki öfke
Bölüm etkileşimi
