3. bölüm / 7
Gözlerin Laneti: İnsan ve İblisQuattro Krallığı
Bölümler 7Şu an: Quattro Krallığı
Rose:
Gecenin o huzursuz atmosferini bozan adımlarım kütüphanede yankılanırken düşüncelerimle baş başaydım. Durdum ve önümdeki büyük rafa baktım. Bir çok krallık ve İmparatorlukların tarihi vardı. Daha kendi yaşadığım krallığın bile tarihi doğru düzgün bilinmezken Nyxaria İmparatorluğunun tarihini araştırmam pek mantıklı değildi. Oranın İmparatoriçesi olacaktım ama daha doğru düzgün bilgi sahibi bile değildim.
Nyxaria İmparatorluğu hakkında neredeyse hiç bilgi yoktu. Özellikle Williams ailesi ile ilgili sadece isim gibi temel şeyleri bilinirdi. Amcamın evliliği kabul etmesi mantıksızlıktı. O sadece kendisini kurtarmaya çalıştı ama bence bu gidişle kimse kurtulmayacak sadece daha fazla ihanet ve acı gelecekti.
İlk önce doğru kitabı bulmam gerekiyordu, rafın en üstünde bulunan mavi kapaklı kitaba doğru elimi uzattım ama tabii ki de boyum yetişmiyordu. Kitaplıkların boyu fazlasıyla uzundu. Yüksek tavana kadar uzanıyordu Merdivene ihtiyacım vardı. Derin bir nefes verip yavaşça raylı kütüphane merdivenine tırmanmaya başladım.
Kitabı alıp tekrardan merdivenden indiğimde kitaplara bakmaya devam ettim ama arkamda hissettiğim hareketlilik ve hafif adım sesleriyle duraksadım. "Muhafız Ingram" her zaman eşlikçilerimden birisiydi.
İblis muhafız.
Arkamı döndüğümde onun öncekine göre daha fazla yaşlanmış olan yüzüne bakarken şaşkınlığımı gizleyemedim. Aslında bir iblis için hâlâ gençti. Yüzündeki soğukkanlı ifadenin yerini sıcak bir gülümseme aldı. Dizlerini hafifçe kırıp selamını sundu "Prenses Rose, tek başınıza kütüphanede dolaştığınızı görünce yanınıza gelmek istedim. Belki yardımcı olabilirim diye" gözlerimi elimdeki kitaba diktim. Büyük harflerle Nyxaria İmparatorluğu'nun tarihi yazıyordu. Ardından tekrar gözümü Ingram çevirdim. "Peki. Biraz yardım fena olmaz" bende hafif bir tebessümde bulunarak karşıdaki masaya doğru ilerledim.
Sandalyeye oturduğumda Ingram kitabı açıp incelemeye başladı. Ama hâlâ aklımda bir şey vardı. Neden bu kadar hızlı yaşlanıyordu. "Neden bu kadar hızlı yaşlanıyorsun?" Sorduğum soru karşısında sadece kaşları hafifçe çatıldı.
Ama gözleri hâlâ kitaptaydı. Uzun bir sessizliğin ardından kitabı kapatıp gözlerime baktı "sadece ufak bir dikkatsizliğin cezası efendim" rahat konuşmasıyla sinirlerim iyice bozulmuştu. "Ufak bir dikkatsizliğin cezası bu kadar büyük olamaz. Daha iki gün önce yirmi yaşında gibi görünüyordun. Bu gün ise elli yaşında birisi gibi görünüyorsun. Bana doğruyu söyle" her ne kadar öfkeli olsamda sesim ona karşı her zaman yumuşaktı. Bana her zaman öz kız kardeşi gibi davranıyordu. Şimdi ise sağlığı tehlikede olabilirdi ama o yinede umursamıyordu.
"Efendim şimdi konumuz bu değil. Lütfen artık bu konuyu kapatalım-"
Daha cümlesini tamamlamadan elimi kaldırıp sözünü kestim. "Ingram ne oluyor dedim" gözlerini yere çevirdi ve tek kelime etmedi. Gecenin soğukluğu ikimizi iyice sararken ay ışığının altında gözlerinden sadece rahatsızlık okunuyordu. İçimdeki huzursuzluk ve zihnimdeki düsünceleri susturup ayağa kalktım. O ise sonunda konuşmaya başladı.
"Prenses Rose, sadece biz iblisler bazen kendi duygularımızı yeterince beslemediğimde hızla yaşlanırız"
Yumruklarımı sıktım. Uzun yıllardır kendi doğasına dikkat etmiyordu. Bir iblis için doyumsuzluk kuralını bozmuştu. İnsanların duygularına önem verip insan gibi yaşıyordu. Ne demeliydim?
Gidip kendi doğana uy dersem bu seferde amcam ona ceza verebilir. İblislerin kendi doyumsuzluğunu durdurmaları zor. Bu yüzden şu an göz lanetleri kadar nadir olan ırk iblisler. Tek bir iblise bile izin verilmezdi. Büyük felaketlere yol açabilirdi. Yüzyıllardır. İki ırk arasında ki kurallara uyulmak zorunluydu. Etrafımızda oluşan huzursuz havayı nasıl az da olsa yumuşatacağım bilemiyordum. Sessiz kaldım. Sandalyeye oturdum ve onu dinlemek için kitabı işaret ettim.
Kısa bir süre sonra Nyxaria İmparatorluğu hakkında az bilinenleri anlatırken içindem Ingrama karşı endişem beni yiyip bitiriyordu. O da bunu fark ettiği için her zamankinden daha dikkatli konuşup, hareket ediyordu. Kısa bir süre sonra kapı açıldı Freya elinde tepsiyle kütüphaneye girdi çay hazırlamıştı. Şaşkınlıkla ona baktım. "Neden hâlâ uyanıksın ve gece gece çay getirdin?"
Selamını sunup tepsiyi masaya bıraktı, çayı önüme koyup geri çekildi "son zamanlarda sıkı çalışıyorsunuz, bu yüzden size çay yapmak istedim" mavi gözlerindeki ışıltı gülümseme neden oldu. "Her zaman ki gibi düşünceli olmakta üstüne yok" yaşlı kadın söylediğimle daha fazla gülümsedi. "Sizi ben büyüttüm hanımım tabii ki de sizi düşüneceğim" başımı eğip çaya baktım. Bu hayatta en büyük şansım beni seven, önemseyen insanların olmasıydı. Abim, ablam, Ingram ve Freya...
Ama korktuğum şey onları hayal kırıklığına uğratmak olurdu. Ingram ve Freya her zaman beni destekler, güvenirleridi. Bana karşı umutları büyüktü. İçimdeki canavarı yani lanetimi belki de ikisi sayesinde kontrol edebiliyordum. Freya sabırla çayı içmemi bekledi çaydan bir yudum aldığımda gülümseyip ona döndüm "bu sefer daha keskin bir tadı var. Yine farklı şeyleri bana içiriyorsun"
"Sadece size daha iyi gelebilir diye hanımım" sesindeki yumuşak ton bu sefer Ingram'ı bile güldürdü. "Saatlerdir mutfakta sadece bir çay mı yapıyorsun cidden" Ingram'ın sözlerine karşı başını eğip ona sinirle baktı. Ve ona fısıldadı "sen sus yaşlı iblis" ikisinin kavgasını keyifle izliyordum. Ingram ise sessizce ama bıkkın bir şekilde ona bakıyordu. En sonunda ikisi kütüphaneden çıktı. Umarım Freya ona planlar yapmaz...
Daha fazla oyalanmadan Nyxaria İmparatorluğu ile ilgili tekrar bilgileri gözden geçirdim. Aslında oldukça geniş topraklara hükmediyor zaten Quattro Krallığıda o toprağın içinde. Ve iblislerin en çok bulunduğu kasabası ise Nouren kasabasıydı. Nyxaria İmparatorluğu ile ilgili bir sürü söylenti var ama hepsi efsaneler arasında karıştı. Özellikle Fenrir ve Umbra kurtları ile ilgili olan efsane. İmparator Arthur'un kurtları olduğu söylenir ama Nyxaria halkı dışında kimse görmemiş. Ve daha bir çok söylenti.
Geriye yaslanıp bir süre tavanı izledim. Yorgundum ama bir yandan içimde bir huzursuzluk vardı. En sonunda ayağa kalkıp kitabı eski yerine koydum. Odama doğru giderken sessizce ilerliyordum sonuçta çok geç olmuştu. Odamın kapısını açar açmaz onunla karşılaştım.
Her zaman ki gibi üzerinde lacivert pelerini vardı. Altın sarısı saçı omuzundan sarkıyor, kehribar gözleri ise öngörülemez bir şekilde bakıyordu. Masaya oturup gülümsedi
"evlenecek misin cidden?"
"Evet Vanessa, başka mantıklı bir çözüm yok. Direnmem boşuna olur bunu sende biliyorsun" sesimdeki yorgunluğu anladığı için bakışları biraz yumuşadı. "Elbette biliyorum ama...o İmparatorluk fazla tehlikeli. Ve Sirienct İmparatorluğununda duracağını sanmıyorum" sesinde ilk defa gerçek bir endişe duydum. Her zaman ki o alaycı kadın yerine gerçek bir dost yerini almıştı. Sirienct ve Nyxaria İmparatorluğunun savaşları yüzyıllar öncesine bile dayanıyor. Ve bende Sirienct İmparatorun duracağını sanmam. Ama Nyxaria İmparatoru Arthur evlenmeyi istiyorsa büyük bir gizem var.
Çünkü İmparatoriçe olunca göze daha fazla batarım. Ve ben onların gözünde şu an bir avdım. Ama her av zamanı geldiğinde avcı da olabilirdi. Ve bende sadece zamanımı bekliyordum. O zaman geldiğinde kim av, kim avcı belli olacak. Vanessa uzun bir süre susup düşünüyordu. "O zaman eğer evlenmeyi kabul edeceksen bir planında olmalı değil mi" beklenti dolu bakışlarını onayladım. "Ben İmparatoriçe olduktan sonra her zaman ki gibi sakin ve sessizliğimi sürdüreceğim. Daha doğrusu görünürde öyle olacak." Vanessa masadan inip yanıma yaklaştı elini uzatıp bekledi "o zaman bende bu süreçte her zaman ki gibi casusluk oynayacağım" onun elini tutup tokalaştık.
"Sen sadece izle. Bir şey olursa ise kimi göndereceğini biliyorsun" başını olumlu anlamda salladı bir süre sonra ise gitti. Her zaman ki gibi kimseye yakalanmadan camdan atladı. Aynı bir kedi gibi dikkatli ve hızlıydı.
Gecenin durgun ama huzursuz atmosferi dağılmıştı.
Sonraki gün:
Sabah uyandığımda güneş çoktan doğmuştu. Freya perdeleri çekmiş odada hazırlık yapıyordu. Bir süre dışarı baktım. Yaprakların uçuşu, kuşların o melodik sesi fazlasıyla sakindi. Keşke her zaman böyle olsaydı. Freya kahverengi bir elbiseyi inceledi "buna ne dersiniz hanımım" uykulu gözlerle ona bakıp başımı olumlu anlamda salladım. Yataktan kalkıp hazırlanmaya başladım. Aklımda hâlâ dün gece olanlar vardı. Bu kadar gizem gerekterecek neler oldu?
Hiçbir şey çözüm değil. Evlilik, savaş veya anlaşma. Önce herkesin birbirini anlaması lazım. Ama bunu kimse yapmıyor çünkü her zaman en kolayı eziyet etmek oldu. Bu evlilik çözüm değil tam tersine bir felaket olacak bunun herkes farkında. Ama benim merak ettiğim de bu eğer bu felaket olacaksa neden teklif edildi. Yoksa bu işin içinde daha büyük bir felaket mi var.
Amcam her ne kadar mantıksız hareket ediyor gibi gelsede aslında onunda bir stratejisi var. Hazırlığım bittiğinde yemek salonuna doğru ilerledim. Yarın anlaşma yapılacaktı. Bu yüzden bu gün amcamla konuşmam gerekiyor. Salona girdiğimde amcam ve Sam oturmuş beni bekliyorlardı. Yerime geçip Amcamın söyleyeceklerini bekledim. "İlk önce yemeğe başlayın"
"Bana daha tam olarak evlilik anlaşmasının nerede olacağını söylemedin" sesimi yumuşak tutmaya çalıştım. Elindeki çatalı bırakıp bana baktı "burada olacak. Quattro Krallığının bahçesinde yarın Eski İmparator ve İmparator Arthur gelecek yani fazla kişi olmayacak." Gözlerini tekrar masaya çevirip kahvaltıya başladı.
Yemek boyunca konuşmadık. Zaten kelimelerimizden çok bakışlarımız konuşurdu.
Bölüm etkileşimi
