7. bölüm / 7
Gözlerin Laneti: İnsan ve İblisAynadaki Kadın
Bölümler 7Şu an: Aynadaki Kadın
Sonraki gün/ Geceyarısı Kütüphanede
Rose:
Ay ışığının altında ve önümdeki koca kütüphanedeki ölüm sessizliğine alışmıştım, sonuçta haftada en az bir kez burada günlük tutarım. Pek sağlam olmasada hâlâ işimi gören defterdeki kağıtların hafif pürüzlü dokunusu seviyordum. Sanki dikkatli olup gerçek hayata tekrar dönmemi sağlıyordu. Kağıdı mürekkeple doldururken son yaşanan olaylar tekrar zihnimde canlanıyordu.
Aslan rolündeki kişiyi bulmam ve Arthur konusunda dikkatli olmama gerekiyordu. Yazımın sonuna gelirken aslan sembolü yapıp düne vurgu yapmayı unutmadan boş bir sayfa açıp bir harita çizdim. Haritanın içinde soyuluların isimlerini yazmam gerekiyordu.
Yasak vadiyi bir tarafa çizip Arthur'u ve Sirienct İmparatorluğunu en üst köşeye çizdim. O ikisi av. Aslan rolündeki kişiyi ise ortaya kare şeklinde çizdim. Sadece bir sembolü olsun diye kare şeklinde çizmiştim.
Williams ailesi veya o aile ile akrabalık bağı olan kişileri tek tek incelemeye başladım.
Asparton Krallığının Kralı Damian veya Kraliçe Victoria ile daha önce yüz yüze görüşmemiştim, onların iyi asil olduklarını herkes biliyordu. Onları iyi araştırmam gerekiyor, bu yüzden şimdilik şüpheli değiller.
Aslında bunu şu an yapmasam iyi olur, çünkü daha diğer asilleri gözlemlemeden tahmin yürütmek beni yavaşlatabilir ya da oyalayabilir.
Defteri kapatıp loş ısığın vurduğu kütüphanede ayak seslerim yankılanırken her bir gölgeye dikkat edip ufak bir bölüme geldim. Diğer kitaplıklara nazaran daha küçük ve hafif bir kitaplıktı. Defterim fazla kalın değildi, bu yüzden kalın kitapların arasına sıkıştırdım. kitaplık eski olduğu için unutulmuştu bile. Hem kitaplarla ilgilenen birisi olduğunu sanmıyorum.
Gerçi günlüğümde farklı bir dil yazıyor. Bir kaç yıl önce abim savaş alanındayken ona yolladığım mektupları başkaları okumasın diye sadece ikimizin bildiği sembol ve sayılardan oluşan bir alfabeydi
Arkamı döndüğüm gibi Arthur ile burun buruna gelmem bir oldu. Şaşkınlıktan geriye doğru sendeleyince sırtımın kitaplığa çarpmasıyla kendimi toparlayıp ay ışığının vurduğu kızıl gözlerine baktığımda yüzünde sinsi bir sırıtış oluştu.
Gülümsemesi nerede kaldı diye düşünüyordum!
Aramızdaki mesafeyi her bir adımında kapatıyordu. "Buraya nasıl geldin, ya da daha doğrusu ne istiyorsun Arthur" sonradan farkettim ama elinde bir gül tutuyordu. Gülü uzatıp bekledi "unutma ben bir iblisim, hızım insan gözüyle görülmesi imkansız, imparatoriçem benim buraya gelmem dakikalar aldı diyebilirim.
Ve buraya sadece tek bir şey için geldim. Bir gül gibisin, ona dokunmak zor, çünkü dikenleri canı acıtır ama kimse bir şeyi fark etmez, ondan vazgeçmezler. Her ne kadar kendini savunsada insanlar inatlaşıp onu soldurur. Tek bir fark var o da; sen zamanını bekliyorsun. Diyar ise buna izin vermiyor."
Gülü hâlâ uzatırken tek kaşını kaldırıp başını yana eğdi "Arthur, cevap ver. Neden buradasın?" Sert çıkışımın bir etkisi olmamıştı, güle bakıp kıkırdadı.
"Bakıyorumda o kadar gergin oldun ki resmiyetini bozdun. Bu durum seni o kadar mı rahatsız ediyor? Sadece sevgili müstakbel eşimi görmek istedim. Sam'i sevmiyorum ama o hep seninle konuşuyor" etrafımız pek aydınlık olmadığı için yüzündeki ifadeleri tam olarak seçemiyordum ama hâlâ sırtışını koruyordu.
Beni gözetlediğini bildiğim için şaşırmadım.
"Ben resmiyetimi bozdum evet ama seninde bu kadar kıskanıyor olman... enteresan İmparatorum" yalandan şaşırmış gibi yapıp elini göğsüne koyup dramatik bir bıkkınlıkla duraksadı daha sonra kahkaha attı.
"Ah benim İmparatoriçem, seni kıskandığım doğru ama bunu belli ettiğim için ne yapmamı bekliyorsun şaşırmamı mı? Sana tavsiyem eğer ben duygularımı saklarsam işte o zaman endişelen ve dile getirme. Yoksa o zaman gerçek bir iblisin yüzünü görüsün. Yanlış anlama sana asla zarar vermem. Ama diyar için bu geçerli değil" her ne kadar alayla dile getirsede ciddiyetini anlamam zor değildi.
Eğer bunu söylediyse ona daha fazla dikkat etmeliyim.
Gülü hâlâ uzatması sinirimi bozdu ama almazsam veya yere atarsam daha fazla getirmesinden korkuyordum. Her gün odamda gül görmek istemiyorum!
Gülü alınca bu seferki gülüşü daha yumuşak bir hâl aldı.
"Ve Aslan rolündeki kişiyi bulmak gerçekten zor bir mesele" Arthur'un sözleriyle kaşlarımı çattım. "Bunu nereden biliyorsun? O an sen var mıydın?" Ellie ile olan olayı diyordum..o bunu anlamıştı. "Hayır o sırada tabii ki de ben ikinizin arasına giremedim. Ama biraz...zihnimi okumuş olabilirim. Bir kaç dakika önce buraya geldim-" daha o sözünü tamamlamadan attığım tokatla yanağını tuttu. Yanağını okşayıp "elin ağırmış İmparatoriçem"
"Arthur hem buraya gelip duruyorsun hem de zihnimi okuyorsun kes şunu!" Sesim hafifçe yükselmişti ama onun yüzündeki alaycı gülümseme hâlâ duruyordu "çok özür dilerim. Sadece gerçekten düşünceli duruyordun. Özellikle o ay ışığının altındaki haline karşı kendime engel olamadım" saçma cevabıyla gözlerimi devirdim, gülümsemesi yüzünden silindi. Gerçekten mahçup duruyordu ama bu onu affedeceğim anlamına gelmez. Bir yandan ise ona birden tokat attığımdan hoşlanmamıştı.
Sanki ona korkunç bir anısını anlatmış gibiydim.
"Bir daha senin zihnini okumayacağım yemin ederim. Bir iblis olarak yemin ediyorum. Kendi doğamla bazen başa çıkmam zor oluyor. Bana istediğini diyebilirsin veya istediğin kadar vurabilirsin"
"Hayır, sadece bir daha yapma. Bende sana vurdum kendimi kontrol edemedim. Yemin ettin unutma bunu Arthur" yeniden gülümsedi. Aynı küçük ve masum bir çocuk gibi bir gülümsemeydi.
"Neden bunu yapıyorsun?"
"Neden kendine bu acıyı çektiriyorsun Arthur" kendisine kızılmasına, kötü sözler söylenmesine sadece gülümseyip alay ediyordu, hayatı, ailesi tehlikede ama hâlâ rahat. Bu onun rahatlığı değil, savunması.
Diğer iblisler gibi kolay sinirlenen birisi değil.
"Bunu ben kendime yapıyorum çünkü yaşadıklarım beni buna zorladı." o eğlenceli tonu gitmiş yerini alçak ve endişe almıştı. "Her neyse seni yeterince oyalıyorum. Gitsem iyi olur. Seni daha fazla üzmeyeyim" tek dizinin üzerine çöküp elimi tutup yumuşak bir öpücük bıraktı.
Bir kaç saniye içinde ortadan tamamen kayboldu. Kütüphanenin açık camından çıkmıştı. Onun arkasından bakarken rüzgar, yüzümü okşarcasına vuruyor, sanki beni anlamış gibi rahatlatmaya çalışıyordu.
Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama hâlâ zihnimdekiler dinmek bilmiyordu.
Sonunda adımlarımı kütüphanenin kapısına yöneldirdim. Adımlarım yavaş, zihnim ağır yük altında ezilmemek için uykumu hatırlatıyordu.
Aslan kişisi, Arthur, amcam, Diyar ve kim bilir beni bekleyen daha neler var...
Ne zaman uyuya kaldığımı bilmiyorum ama şu an büyük ihtimalle bir kâbusun içindeydim etrafım karanlıkla çeviriliydi. Her taraf aynalarla kaplıydı, gördüğüm kısımlar karla kaplıydı _neden kar?_ hemen yanımdan bir gölge geçti, ama o kadar hızlıydıki onu son anda fark ettim. Gölge aynaların arasında geçip duruyordu.
"O geliyor ve katliamlar kaçınılmaz Rose!"
"Senin asıl düşmanın Arthur değil, ama onada güvenme sakın!"
"Aslan rolündeki kişi en kısa zamanda ortaya çıkacak, ama onun kim olduğuna değil neler yaptıklarından endişelen"
Arka arkaya gelen fısıltı dolu ama bir o kadar huzur verici sesle ne yapacağımı bilemedim.
O sese güvenmem mantıklı mı?
Yoksa o kişide diyarın bir oyunu mu?
Gözlerimi tekrar önümdeki aynaya çevirdiğimde tanımadığım birisinin yansıması vardı. Uzun kızıl kıvırcık saçı ve koyu mavi gözleriyle uyumlu koyu bir teni vardı. Bu kadın kim olabilir?
"Merhaba, kusura bakma seni rahatsız ettim Rose" sesi fazlasıyla zarif ama bir o kadar temkinliydi. "Kimsin?" Sakin olmama şaşırmamış gibi gülümsedi "sadece bir yardımcıyım. Benim kim olduğum önemli değil, çünkü biz diğerlerinin gözünde benzer bir lanetiz"
Lanetiz.
Ama o bir lanet değil ki. "Az önce sana fısıldayan kişi bendim, sana bir konuda tavsiye vereceğim. Aslan rolünde olan kişiyi araştırmayı bırak. Onun gelmesini bekle çünkü o zaten ortaya çıkacak ve o zamana kadar onu bulman seni yormuş ve oyalamış olacak." Onun endişe dolu gözlerine bakmak içimde huzursuzluk oluşturuyordu.
"Sana neden güveneyim. Beni kandırıyor olabilirsin"
Yüzündeki gülümseme arttı "çünkü şu an onun esiriyim. Daha anlamamış olabilirsin ama ben bir cadıyım. Geçmişim bilinir ama yüzüm unutuldu. Bu yüzden beni tanımaman normal" sesindeki hüzün ve umursamama onun artık kabullendiğinin kanıtıydı. Derin bir nefes verdiğimde elini uzattı, aynanın içinden geçiyordu eli! Gerçi neden şaşırıyorum ki sonuçta başıma o kadar olay geldi...
Avucunu açınca mor ve altın renklerinde süslenmişti, yüzüğün tam ortasında ufak bir gül şekli vardı. "Güvenip güvenmemenin zamanı değil, şu an önemli olan nasıl hareket edeceğin. Bunu al, zamanı gelince sana ulaşmam gerek. Eğer onun elinden kurtulursam ikimizin aynı amaç için savaşması benim için onur olur."
Yüzüğü tereddütle alsamda yüzündeki samimi gülümseme ve sesindeki samimiyet açıkçası rahatlatıcıydı. Yüzüğü işaret parmağıma taktım. "Teşekkürler, kendine dikkat et İmparatoriçe, özgürlüğüme kadar görüşürüz"
Etraftaki aynalara tek tek kırıldı, karlar eridi ve gerçekliğe döndüm. Gözümü açar açmaz dibimde bekleyen Freya'ya sakince baktım. Alışmıştım."hadi kalkın bakayım!" Yorganımı çekiştire çekiştire yere düşmeme sebep oldu. "Neden son birkaç gündür geç uyanıyorsunuz tembel prenses!" Şikayetine aldırmadan dışarıya baktım, güneş daha yeni doğuyordu, deli hizmetçi!
Ayağa kalkıp üstümü başını düzeltip onun yüzüne yastık atıp yatağa oturdum.
"Sus ve daha sakin davran. Fazla huysuzsun Freya"
Dramatik bir ifadeyle elindeki yorganı yatağa fırlattı "aşk olsun hanımım, ben huysuz muyum?" Gözlerimi devirsemde gülümseme engel olamamıştım. "Freya, abartma ben haklıyım" dudaklarını büzüp derin bir nefes verdi. "Peki peki, bu arada unutmayın bugün Eski İmparatoriçe Violet ile görüşmeniz var. Hızlıca kahvaltı gitmeniz iyi olur hadi hanımım!" Kolumdan öyle bir çekiştirdiki yerimde sendelesemde ona karşı çıkamadım.
Biricik Freyam'dan terlik yemek istemiyorum.
Bir kaç saat sonra at arabasının içinde oturuyordum. Gitmeden önce Freya'yı dinliyordum, Ingram ise çoktan saraydan ayrılmıştı. Dün gece ben kütüphaneye gitmeden önce onunla vedalaşmıştım bile.
Freya, kapının önünde durmuş, şüpheli bir şekilde beni baştan aşağı süzdüğünde yüzünde memnun gülümseme oluşmuştu.
"Gerçekten güzelliğiniz Merhum Kraliçe Diana kadar var"
üzerimdeki altın sarısı sert ama bir o kadar da hafif kumaşa dokununca Freya işaret parmağımdaki yüzüğe baktı "hanımım o yüzüğü daha önce görmedim" başımı yana eğip sakinliğimi korumaya çalıştım. "İmparator Arthur'un hediyesi vardı ya, o kutudan birde bu çıktı" Freya'nın şüphe dolu bakışları yerini bir gülümseme aldı.
"Ah demek size yüzük verdi"
"Evet Freya"
Neyseki yalanımdan şüphe etmedi. İçimde bir rahatlama oluşurken yeniden konuştu "bu arada hanımım, saraya gelince bir isteğiniz var mı yemek olarak?" Başımı olumsuz anlamda sallayınca son birkaç cümle daha söyleyip ayrıldı.
Zaman ne kadar hızlı geçti bilmiyorum ama ormanın derinliklerinde, Nyxaria'nın ve Quattro'nun sınırına yakın bir yerde durdu at arabası. Ormanın tam ortasındaki köşke doğru ilerledim.
Aslında burayı daha çok aileler arasında buluşma için uygun bir yer olarak yapmışlardı. Tahtadan yapılmış kapıyı açtığımda geniş ve doğanın sanatıyla süslenmiş yerde duran kişiyi görünce önce selamımı sunup kendi yerime oturdum. Onun o uzun kızıl saçındaki beyazlıklar ve koyu mavi gözleri hiç değişmiyordu. Gülüşü ve iyiliği değişmeyen melez Eski İmparatoriçe Violet.
"Hoşgeldin Rose, nasılsın güzel kızım" sesi o kadar huzur verici gelmiştiki yüzümde büyük bir tebessüm oluştuğunu sonradan fark etmiştim. "Bana Violet demen yeterli, sonuçta yakında benim için her zamankinden daha önemli birisi olacaksın." başımı olumlu anlamda sallayıp etrafa göz atıp tekrar gözlerimi onun gözlerine çevirdim. "Ben gayet iyiyim...Violet. sizin beni buraya ne için
çağırdığınızı tam olarak bilmiyorum?"
"Evet, Rose seninle şu düğün meselesini konuşmak istiyorum. Düğün için bir isteğin var mı, Ya da gelinliğin için terzi mi istersin yoksa farklı planların mı var?"
"Annemin gelinliği hâlâ duruyor, onun gelinliğini giymek isterim. Ve düğün için bir isteğim yok" neden gerildiğimi bilmiyorum ama yinede yüzümdeki gülümsememi korudum. "Onun ölçüleri ile senin ölçülerin aynı olduğuna emin değilim. Bu yüzden terziler senin ölçünü alsın. Ona göre gelinliğin ölçülerini ayarlarlar"
"Peki"
Aramızda süren uzun bir sessizlik oldu, ne demeliyim ki başka. Gözlerimi tekrar etrafa çevirdikten sonra onun sesini duyunca tekrar gözlerimi Eski İmparatoriçe'ye çevirdim. "Ve Rose, oğlumun yani Arthur'un sana karşı bir saygısızlığı olursa bana ya da Eski İmparator Ethan'a söylemeyi unutma. O biraz garip bir iblis" ne demezsiniz, her an her yerde ortaya çıkıyor. Yüzümü görmeden birgün bile nefes alamıyor.
"Prenses Ophelia yani Arthur'un kız kardeşi seninle görüşmek istedi lakin Sarayda işleri fazla. Malum 1 ay sonra evleneceğin için sarayın hazırlıklarına şimdiden başladı" tebessümde bulunup bana uzun uzun baktı ve ardından devam etti "İmparatoriçe olmak seni belki fazla zorlamaz, sen zeki ve gayet nerede ne yapacağını bilen bir kızsın."
Aramızdaki konuşma devam ederken onun samimi ve iyi birisi olduğunu daha iyi anladım evet, ama bir yandan ise sanki bir konudan dolayı bana karşı rahat değildi. Yani evet nadiren yüz yüze geldiğimiz için fazla yakın değiliz. Ama o yinede bir konuda fazlasıyla çekiniyordu.
En sonunda konuyu açmak istermiş gibi öne doğrulup birkaç saniye gözlerime bakmanın ardından nihayet konuşmaya başladı.
"Annen ile kız kardeş gibiydik. Burası o zamandan beri var ve bazen buranın yakınındaki gölün kenarında oturup eşlerimizle birlikte huzurun tadını çıkarırdık. Prens Alan ve Prenses Ellie doğduğu zaman ise daha az görüşdük. Ama yinede onlar doğduğu zaman bile bazen buluşurduk. Ben yanımda Ophelia ile gelirdim. Bilirsin Ophelia, Arthur'dan büyük. Arthur ise o zaman 2 yaşında vardı. Her zaman bu huzurun devam etmesini istedim. Ama sonra Diana, Alex, Alan ve Ellie bu dünyadan ayrıldılar. Sana her zaman yardım etmeye çalıştım, ama başaramadım. Çünkü bazen Arthur'un başına gelenler bir anne olarak beni korkutuyordu"
Sesindeki suçluluk ve üzüntü benide yeterince üzmüştü. Etrafımızdaki havanın bu ana uyum sağlaması ise ikimizin daha fazla düşünce ve anılarla baş başa kalmamızı sağladı. Uzun bir sürenin ardından hafifçe öksürüp dikkatimi topladı. "Her neyse, geçmiş eskide kaldı. Ne kadar üzülüp ağlasak fayda etmez. Bunu konuşmak yerine daha iyi şeyler konuşabiliriz Rose, değil mi?"
Konuşmamız devam ederken zamanın geçtiğini fark edip ayrıldık. Bana sarılıp saçımı okşayıca olduğum yerde donup kalmıştım. Bende ona sarılmayla karşılık verip at arabasına yöneldim.
Yolculuğum sırasında son zamanlarda olanlara tekrar göz geçirdim. Aynadaki o gizemli kadın dediğinde haklıydı. Gerçi bende öyle yapıyorum. Parmağımdaki yüzüğü okşayıp onun enerjisini hissettim. Fazlasıyla naif bir enerjiye sahipti. Aslında yüzüğün tasarımının bile ayrı bir zarafeti var. Başımı geriye yaslayıp gözlerimi tavana çevirdim. Onun dediği gibi beklemem gerekiyor muydu?
Ama onun oyunlarına kadar ne yapabilirim ki?
Onun kim olduğunu bile bilmiyorum, öylece oturunca içime huzursuzluk çöküyor. Ama bir şey daha var, onun ilk adımı atmasına izin verirsem zayıflığınıda aynı anda bulabilirim.
O zaman onun yapacağı katliamlarda önceliğim halkı ve diğerlerini korumak olduğu gibi ona fırsatta vermeliyim.
Saraya varınca çoktan güneşin yerini ay almıştı bile. Saraya girince her zamandan daha sessizdi. Hizmetliler ve muhafızlar gerilmiş, Freya yanımda yürürken yavaş ve kararsızdı.
"Ne oldu Freya?"
"H-hanımım biliyorsunuz ki sabah Prens Sam kasabaya uğramıştı..." Onun devam etmesini bekleyerek başımı olumlu anlamda salladım.
"Evet Freya, devam et"
Sessiz kalınca bakışlarımı tamamen ona çevirince devam etti "Hanımım, Prens Sam suikaste uğramış kasabada" adımlarımı durdurup Sam'in odasına baktım. Tekrar yürümeye başladım. Sam'in odasına geldiğim gibi içeriye girince onun üstünün sadece bandajla kaplı olduğunu gördüm. Yatakta oturup dışarıyı izliyordu. Benim geldiğimi görünce şaşkınlıkla bakışlarını çevirdi.
"Rose! Gelmişsin"
Bölüm etkileşimi
