Geçmişin Ziyareti

Vaveyla Yazarı: Moon Sword

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Geçmişin Ziyareti

Rose:
Gün batımı ve kuşların melodik sesleri eşliğinde bahçe köşkünde oturuyordum. Arthur ve babası çoktan gitmiş, doğanın sessizliğinde düşüncelerimi toparlıyordum.
Fincanın hemen yanındaki kırmızı güle konan kelebeği izledim bir süre. Arthur, gitmeden önce gülü bana vermişti. Ama tabii ki de o "masum" gülüşünü eksik etmemişti İmparatorumuz. Ayrıca bir şey fark etmişim.

İzleniyordum.

Son bir kaç gündür bazı muhafız ve hizmetçiler tarafından gözetleniyordum.

Arthur'un oyunlarından birisi, ya da ya da daha kötüsü. Başka birisi tarafından izleniyorum.

Belli etmeden hayatıma devam etsemde fazlasıyla rahatsız ediciydi. Kim rahatsız olmazdı ki?
Yaklaşan adım sesleriyle gözlerimi bahçenin kapısına çevirince Ingram'ın endişe dolu bakışlarıyla yaklaştığını gördüm. Hâlâ yaşlı görünüyordu, ama özellikle bu gün endişeleniydi. Abimin öldüğünü duyduğum zamanın aksine ilk defa onun duygularını kolayca gösterdiğine tanık oluyordum.

Yanıma varınca dizlerini hafifçe kırıp başını eğdi ve selamını sunup konuşmaya başladı
"Prenses Rose, benim hakkımda olan anlaşma hakkında emin misiniz? Anlaşmaya göre en az 1 yıl Nyxaria'nın hapishanesinde suçlarla ilgileneceğim. Ya bu aslında bir tuzaksa?

Biliyorsunuz ki İmparator Arthur öngörülemez birisi ve sizinde İmparatoriçe olacağınızı düşününce...her şeyin aynı zaman diliminde olması sizce de garip değil mi? Normalde benim gibi bir sürü iblis var, ama benim için anlaşma yapması garip." Ingram'ın sözleriyle vücuduma esen rüzgarla ellerimin titremesi bir olmuştu.

Benimde korktuğum buydu.

Arthur son derece güçlü ve manipületif iblis. Aslında istese zihnimizi kolaylıkla okuyabilir, kontrol edebilir. Ama bunu yapmıyor. Çünkü bizim kendi düşüncelerimizle boğulmamız onun için bir zevk.

Gücünü kullanmadan bizi kontrol edebilmesi onun zekasının yarısı bile değil.

Babasının onu kontrol edebileceğini düşünmüyorum.

Bizi kandırıyor olabilir ama ne yaptığı hakkında en ufak fikrim bile yok. Eğer Quattro Krallığını zayıflatmak için sadece beni kullanırdı. Diyar ve benim hakkımda daha fazla bilgi biliyordu.
Bu onu tehlikeli yapıyordu.

Aramızda oluşan sessizliği bozmaya karar verdim "şu an sadece gözlemle. Hapishaneye gidip bir yıl dayanmaya çalış. Onun amacını bilmeden hamle yapmamız tehlikeli.

O da bunu bekliyor büyük ihtimalle; hamlemizi yapıp yanılmamızı" son sözlerimle Ingram'ın yumruklarını sıktığını fark ettim. Bakışlarımı yeniden güle çevirdim. Rüzgarın esintisiyle yaprakları buradan hızla ayrılmak istiyormuş gibi çırpınıyordu.

Masanın üzerindeki kahve fincanını elime aldığım gibi başımda hissettiğim tiz acıyla fincan yere düştü. Üzerime dökülen sıcaklığı hissedince pek tepki vermesem de Ingram hızla yanıma geldiğinde şaşkınlıktan elleri titiremeye başlamıştı bile.

Daha yeni farkına varmıştım ama çay sıcak değildi. Hatta buz gibiydi. Nasıl olduğunu anlamamıştım. Başımdaki ağrının şiddeti artarken Ingram'ın korku dolu bakışları beni büyük bir şoka uğrattı.

Bakışlarında sanki eskiden yaşamış gibi bakıyordu. Bileğimdeki bilekliğe baktığımda onunda taşları parlıyordu. Ağrıyı azaltılıyordu.

Etrafımda ki hareketler yavaşlamaya başladı. Uçan kelebek ve arılar, hafif esinti bile yavaşladı. En sonunda her şey durdu. Zaman durdu. Dizlerimin üzerine çökünce ağrı tamamen durdu. Etraftaki hava değişmiş, içimdeki içgüdü tek bir şey söylüyordu

Dikkatli ol.

Tek hareket eden kişi bendim. Elime baktığımda buz tutmuş gibiydi. Yeşil göz lanetimdi. Arthur'un bahsettiği olay geldi aklıma.

"Yasak vadilerdeki eski hasarların tehlikesi büyüyor." yavaşça ayağa kalkıp etrafımı kolaçan edip her bir adımımda dikkatimi topladım. Eğer lanetim kontrolüm dışında ortaya çıkarsa her şey bitebilirdi sonuçta lanetlerin ortak güçleri doğa.

Arkamda hissettiğim yoğun ve güçlü enerjiyle yerimde adeta donup kaldım. Bu enerjiyi tanıyorum Arthur'un enerjisi. "tüm diyarda zaman durmuş gibi müstakbel eşim" sesi her zamanki gibi ciddiyetsizdi. Ona doğru dönünce beklediğim alaycı gülümsemesiyle
karşılaştım.

"Bu ciddi bir mesele İmparator"
Onun burada olmasına şaşırmadım desem yalan olur. "Buradan gitmedim. Aslında buradan ayrılmadan önce değişen enerjiyi fark ettim. Bu yüzden babamı önden gönderdim. Bende bir süre Quattro ormanında gezip etrafı gözetlemek istedim. Sonuçta lanetler bazen kontrolden çıkabiliyor. Ve şimdi ise bu oldu..."

Omuz silkti ve homurdanmaya başladı. O an ona nasıl baktım bilmiyorum ama bakışımı görünce kahkaha atıp hafifçe omzuma dokundu "İmparatoriçem o nasıl bir bakış" sırıtışı genişledi ve tek kaşını kaldırıp gözlerini üzerimden ayırmadan sordu.

"İmparator Arthur, burada ciddi bir mesele var ve siz cidden kahkaha mı arıyorsunuz?" Sinirli sesime karşı sadece tek dizinin üzerine çöküp gözlerime baktı

"af buyur İmparatoriçem, ben ciddi birisi değilim"

"Bana ikide bir İmparatoriçem deme, daha evli değiliz sadece anlaşma imzaladık. Hem ayağa kalkar mısın?" ayağa kalktığında üstünü düzeltip önüne düşen saçını eliyle arkaya doğru taradı.

"Zaman durması yasak vadi yüzüden oldu. Bu yüzden sakın lanetini kullanma olur mu? Ayrıca zaman tekrar eski haline dönünce Ingram veya diğer iblis, insanlar her şeye eskisi gibi devam edecekler. Çünkü zaman durmasından bir tek lanetliler etkileniyor"

Sesindeki neşeli ton hiç bozulmuyordu. Onun açıklamasını dinledikten sonra başımı olumlu anlamda sallayıp Arthur'un sinsi bakışlarını görmezden geldim. "Her neyse bende gitsem iyi olur."

Tekrardan tek dizinin üzerine çökünce gözlerimi devirdim. Sol elimi tutup yumuşak bir öpücük bıraktı "kendine iyi bak İmparatoriçem. Sana zarar gelmesini istemem" tekrar ayağa kalktı ve ben daha cevap vermeden göz açıp kapayıncaya kadar gitti. İblis olduğu için hızı inanılmazdı.

Bileklik sayesindeki başımdaki ağrının varlığı tamamen gitmiş, etraftaki gergin
atmosfer hâlâ hissedilir bir hâldeydi.

Tekrardan yerime oturdum ve bir kaç dakika sonra zaman eski haline döndü. Ingram tekrar eski haline dönmüş ve zamanın durduğunun farkına varmamıştı. Yerdeki fincana bakıp üzerimdeki ıslaklığa baktı. "Hanımım isterseniz odanıza kadar size eşlik edeyim"

"Ingram, çay üzerime dökülünce neden öyle baktın?" Sorumla duraksayıp başını eğdi.

"Hanımım, bu konu hakkında konuşmak istemiyorum." Kesin cevabıyla gözlerimi kırpıştırdım.
Geçmişini bilmiyorum ama sorgulamam iyi olmaz. Bir iblisi sorgulamak tehlikeliydi. O kişi en yakınım olsa bile.

Hâlâ endişe dolu gözlerle bana bakarken oturduğum yerden kalkıp adımlarımı odama doğru çevirdim. Odama girince Freya içeriyi temizliyordu.

Biraz zaman geçtikten sonra tamamen temizlenmiş bir şekilde masama geçtim ama bu sefer yanı başımda ki Freya her zamanki gibi Ingram'a musallat oluyordu. "Yaşlı iblis neden hanımın üzerine çay döküldüğünü yeni haber verdin!" Freya, Ingram'ın kulağını hafifçe çekmeye başlayınca Ingram, Freya'nın elini çekmeye çalıştı.

Masadaki kağıtları hâlâ incelerken ikisinin didişmesini görmezden gelmeye çalıştım ama bir yandan ise kıkırdamamı engellemedim. İkisi benim yanımda tıpkı evli gibilerdi.

Kıkırdamamla ikisi birden durup bana baktılar ve hayalet görmüş gibi incelemeye başlamış, Freya yüzümü avuçlarının arasına alıp hafifçe yanaklarıma vururken Ingram gözlerini kısıp parmağını çenesine koymuştu.

"İnanmıyorum buz hanımım kıkırdadı" buz hanımım demesiyle çatık kaşlarım ve büzülmüş dudaklarımın daha komik bir hâl aldığına eminim. En sonunda Ingram, Freya'nın elini çekip onu biraz benden uzaklaştırdı.

"prenses Rose'a karşı saygılı davran"
"O benim kızım gibi tamam mı seni yaşlı varlık"

"Yaşlı iblis demen bitmedi yaşlı varlık mı diyorsun şimdi de!" Ingram'ın sesi hafifçe yükselsede soğukkanlı tavrını korumaya çalışıyordu. "Evet ne var bunda?" Freya'nın umursamaz tavrına aldırmadan Ingram eliyle onun ağzını kapatıp zorla dışarı götürdü "üzgünüz Prenses Rose" diye bağırıp odamın kapısını kapattı. Derin bir nefes verip başımı iki yana salladım ve dışardan gelen sesleri umursamadan işime geri döndüm.

Ingram:
Freya'yı sonunda susuturup Kralın odasına doğru ilerlerken etrafımdaki hizmetçi ve muhafızların yargılayıcı bakışlarına aldırmadan taht odasına varınca Kral Amor'un tahtında rahat duruşunu görmezden gelip eğildim "Beni çağırmışsınız kral Amor" sesimi olabildiğince sakin çıkardığımı umarak gözlerimi tahta çevirdim. "Az önce Rose'un başına gelenleri duydum. Bir sorun mu var Ingram" parmakları tahtın kenarında ritim tutarken gözlerini kısıp her hareketimi dikkatle izliyordu.

Odaya vuran son güneş ışıkları yüzünün yarısı aydınlık, diğer yarısı ise karanlıkta kalırken kahverengi gözlerindeki o ürkütücü parıltı yutkunmama sebep olmuştu. Her ne kadar yaşlı bir iblis olsada güçlü olduğunu tek bir bakışından anlıyordum.

"Bir sorun yok efendim. Prenses Rose'un hareketlerinde bir değişiklik yok" Kral, tahtından inip yaklaşmaya başlayınca ne yapacağını tahmin edemiyordum. Omzuma elini sıkıca koyup kulağıma yaklaştı "senin hapishaneye gideceğini öğrenince içimden tek bir şey düşündüm. "Umarım bana ihanet etmezsin" geriye çekilip tahtına doğru tekrar ilerledi. Bunu dediğine göre orada kesinlikle beni izleyecekti. İmparator Arthur'dan ve ailesinden nefret ediyordu.

İmparatorun duygularıda aynı gerçi.

"Ne dediğimi anladın. Ayrıca hapishanedeki yaşanan tüm gelişmeleri bana haber etmeyi unutma!-" o daha sözünü tamamlayamadan konuşmaya başladım. "Kabalığımı maruz görün ama ben sizin muhafızınız değilim ve unutmayın ki Prenses Rose dışındakiler için çalışmam.

Bunu Prenses Rose dedi" şaşkınlık dolu bakışı yüzünden yavaşça silinirken öfkeyle yüzünü buruşturdu. "Rose bir prenses, ben ise Kralım. Quattro Krallığında benim sözüm geçer!" Bağrışı koca salonu doldururken aniden kapı açıldı ve Prenses Rose'un ne olduğunu anlamaya çalışan bakışları bizi karşıladı.

Elindeki kağıtlardan anladığım kadarıyla sanırım bir konu hakkında tartışmak için gelmişti. Arkasında duran muhafızlar ise ona durumu izah etmeye çalışıyor gibiydiler.

"Neden benim muhafızıma bağrıyorsun"

"Rose, bu bizim aramızdaki bir konuşma. Daha sonra gel" Kral, kendisini sakinleştirmeye çalışarak Prensesin çıkmasını bekledi. Ama isteği olmadı ve inatla yanımıza kadar geldi prenses. Önüme geçip soğuk bakışlarını tereddüt etmeden Kral'ın bakışlarıyla karşılaştırdı.

"Ne haddine muhafızımı kendi adına çalıştırmaya zorluyorsun. Bağrışın dışarı kadar geliyor!"

Prenses Rose'un öfke dolu sesi gerilimi artırırken Kral'ın yumruklarını sıktığını fark ettim. "Benim muhafızım bana çalışıyor sadece. Bu Krallığın asıl sahibini unutma. Senin o pis işlerin yüzden tahta geçecek zamanı bulamadım ama bu krallıkta benim sözümde geçer unutma Amca"

Az önceki ses tonuna nazaran daha sakin bir tondaydı prensesin sesi, kontrolünü iyi sağlıyordu.
Kral konuşacağı esnada elinu kaldırıp onu susturdu"yeter, bir daha benim muhafızıma veya hizmetçime zorla görev verme.

Normalde seninle bir konu hakkında konuşmak için gelmiştim ama sende konuşacak bir yüz bulamadım. Gerçi hiçbir zaman olmayan bir şeyi beklememde garip. Hadi Ingram gidelim" bana bakıp gözleriyle kapıyı işaret edince başımı eğip ilerledim ve kapıyı açıp ilk önce Prenses'in geçmesini bekledim.

Zaman geçtikçe gecenin sessizliğinde diğer muhafızlarla gökyüzünü izleyip, görevimizi de ihmal etmiyorduk. Elim istemsizce kılıcıma doğru kaydı. Bu gün özellikle Prenses'te uzun zamandır görmediğim kişiyi gördüm.

Merhum Kraliçe Diana.

Bahçede Prenses Rose'un fincanı düşürmesi aklıma Merhum Kraliçe'nin ölümünü getirdi.
İlk bahar zamanı ölmüştü, çayına karıştırılan zehir yüzünden.

İlkbahar Zamanı - Tanrısal bakış açısı:

Prenses Rose'un doğumu üzerinden henüz 4 ay geçmişti. Prens Alan, küçük elleriyle yanında oturan Rose ile oynamaya çalışıyordu.
Ingram ve muhafız arkadaşı küçük oğlan ve bebeği izlerken huzurluydar. Kral Alex savaş alanında barbarlar ile sorunu çözmeye çalışırken Kraliçe Diana ise üç küçük çocuğuyla meşguldü. Sabahın erken saatlerinde Kraliçe Diana, odasında kızı Ellie ile oturup onunla son anlarını paylaşıyordu.

Her şeyden habersiz çayından ilk yudumu
aldığında her şey normaldi. Küçük kızının yanaklarını okşayıp ona tatlı kelimeler fısıldıyordu. Gümüş saçı güneş ışığında parlıyor, mavi ve yeşil gözü ise huzurla karşısındaki küçüğe bakarken geriye yaslandı

"üçünüz ve baban, benim meleklerimsiniz biliyorsun değil mi benim küçük ay ışığım" Prenses Ellie, annesine bakarken gözlerindeki ışıltı büyüyor ona bir melekmiş gibi bakıyordu.

"Babam ne zaman geri döner anne?" Masum ve küçük sesinden dolayı Kraliçe adeta eriyordu. Kahkaha attı ve kızın elini tutup sıktı "onu bilemiyorum. Ama buraya döneceğine eminim" enerjik bir şekilde elinu havaya kaldırıp Ellie'ye baktı ve onun karnını gıdıklamaya başladı "sen ve iki küçük canavar neden bu kadar tatlısınız"

Ellie'nin kahkahaları odayı doldururken Kraliçe, bu anın bitmesini hiç istemiyordu. Mutlu ve sağlıklı ailesi onunlaydı. Onlar için canını verir, ama onlara bağramayacak kadar sevgi doluydu. Sonunda geri çekilip fincanı tekrar eline aldı "Ne büyük bir iyilik işledim de size layık oldum" kendi kendine fısıldarken çayını içmeye devam etti.

Tam fincanı bırakacağı esnada kalbinde hissettiği ağrıyla yerinde donup kaldı. Gözleri şaşkınlıkla açılırken elini göğsüne bastırıp öne doğruldu "Freya! Ingram!" Ellie, ne olduğunu anlamaya çalışırken annesine yaklaştı.

"Anne, ne oluyor" endişe dolu sesi ellerinin ve bacaklarının titremesiyle artmıştı.

Anlamıştı.

Küçük yaşına rağmen zekiydi ve annesinin zehirlendiğini anlamıştı ama söylemeye korkmuştu. O kelime dudaklarıdan çıkamıyordu. Boğazından çıkmaya inat ediyordu. Kendi düşüncelerine yanlış düşündüğünü ikna ettiriyordu

Bir kaç saniye sonra odaya gelen Freya ve Ingram Kraliçe ve küçük prensese baktı. Kraliçe Diana yere yığılırken eliyle masayı itmesiyle fincan yere düştüğünde çayın damlaları yere kan gibi yayılıyor. Freya'nın korku dolu ve Ingram'ın endişe dolu sesi sarayı inletiyordu.

Prenses Ellie yere oturup annesine bakarken bile Kraliçe'nin gözleri kızındaydı. O acı dolu bakışlar, o güzel gözleri sonsuz bir uykuya mahkum ediliyordu. Vücudunda akan zehri onun sonu olmuştu.

Keşke ailemle biraz daha vakit geçirebilseydim. Rose'un biraz olsun büyüdüğünü görebilseydim. Neden!

Diye geçirdi içinden son sözlerini, son nefesini.

Ingram çoktan Kraikçeyi yerden kaldırmıştı ama artık çok geçti. Ingram'ın düşünceleri onu esir almıştı. İçindeki o vicdan azabı onu bitiriyordu. Kraliçesini koruyamamıştı. Krala yeminini tutamamıştı. Gözleri dolmuştu iblisin!

Daha iyi gözetleyebilirdi sarayı, Kraliçenin yemek, içeceklerine dikkat edebilirdi, gözden kaçırmıştı. Çünkü ilk defa yüzyıllık hayatında mutluydu. Mutlu bir aile tablosuyla karşılaşmıştı.

Kraliçe ve Kral için Ingram ve Freya ailenin parçası, çocuklarının abi ve ablasıydı. Freya'nın gözyaşları dinmek bilmiyor. Bir kaç aylık Rose ise annesinin ölümünü anlamış gibi saatlerce susmamıştı.

Onun bakışı, sözleri, kokusunu özlemiş onu arıyordu. Prens Alan, iki kardeşine sıkıca sarılıp onları bırakmıyordu. İki kızın abisi olarak onları bırakmaya korkuyordu. Prenses Ellie ise ağlamaktan gözleri kızarmış, içindeki ateşi söndüremiyordu.

Bir kaç gün sonra sarayda ölüm sessizliği, büyük bir yas vardı. Savaş alanındaki Kralına haber gönderme konusunda kararsız kalmıştı Ingram. Ama bunu saklayamayacağını biliyordu.

Krala ve İmparator Ethan'a göndereceği mektubu yazarken elleri titriyor, kendisine kızıyordu. Yazdığı her kelimede göz yaşları ona eşlik ediyor. Freya ona yardım etmeye çalışıyordu ama o da aynıydı. Ingram'ın elindeki kalemi bırakıp ona baktı ve ona sıkıca sarıldı. İkisininde buna ihtiyaçları vardı. Tüm diyarın buna ihtiyacı var.

🌙🌙🌙

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.