Felaket Ulakları kitap kapağı

6. bölüm / 10

Felaket Ulakları

6.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Rojhat Çelik

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 6.BÖLÜM

"Hayır! Olmaz diyorum sana.Seni yalnız bırakamam."
"Mira, buna mecbursun diyorum sana. Git lütfen."
Şafak vakti, Felit ve Mira karşı karşıya tartışıyorlardı. Raste kaybolalı bir ay oluyordu. İki arkadaş Uzun ormanı geride bırakmışlardı ama büyük bir tehlike hala peşlerindeydi. Derin bir nefes aldı sarı saçlı Felit. "Bak Mira, Raste tek başına güvende olamaz." Sesi çok kontrollü çıkıyordu. Simsiyah gözleri Mira'ya dikiliydi. "Peşimizde uzun bir süre şu Gerrandin ve Hogir denen avcılar varmış meğer. Dikkatsiz davrandım. Raste benim yüzümden kaçırıldı. "
"Seni anlayamıyorum. O çocuk..."
"O çocuk benim için neden değerli diye soruyorsun." Mira sessizce başıyla onayladı. İşin aslı şuydu ki, Raste'nin varlığı hiçbir zaman Mira'yı rahatsız etmemiş, bir kader arkadaşı gibi aralarında sessiz bir dostluk olsada Felit için bu durum farklıydı. "O çocukla ilk tanıştığım zaman, onun bizden biri olduğunu hemen anlamıştım." diyerek konuşmaya başladı Felit. "Fakat Mira, sen ve ben kim olduğumuzu çok küçük yaşlarda öğrendik, o çocuk ise bunu yeni yeni öğrendi. Hayatının ne kadar farklı olabileceğini yeni öğreniyor. İnsanlar ondan nefret edecek. Geçmiş unutulmuyor."
Sarı saçlı kızın bakışları yere inince, nazikçe kollarından tuttu. "Raste, ne yapması gerektiğini bilmiyor. Sınır noktasını kontrol edemez. Tekrar bir lanet ortaya çıkarırsa kötü şeyler olabilir. Yani, onun yardıma ihtiyacı var." Eliyle kızın çenesinden tuttu. Mira şimdi ona bakıyordu. "Sana henüz avladığımız şu tavşanlardan bırakıyorum. Yerdeki beyaz tüylü ölü tavşanları referans gösterdi. "Gerçi sen tek başına idare etmeyi zaten biliyorsun. Bunu söylerken gözleri derin derin donuklaştı.
"Tamam, onu kurtaracağım." dedi Mira. "Sen?..."
"Peşimizde bir avcı daha var. Onu peşimden götüreceğim." Felit arkasındaki yamaca baktı. Kukuletasını başına attı. Yavaça arkasındaki kıza döndü. "Mira, ben Raste'yi sezgilerimle bulmuştum. Ama sen..." Sustu. Mira'nın yeteneklerine güvenmek zorundaydı. "Unutma, öfke ve korku kendini eleverir." diyerek kıza verebileceği son tavsiyeyi verdi. Bir süre sonra Güneş dağlardan gözüktü. Beyaz atının dizginlerini eline aldı. "Ben Berfizer dağlarına kaçacağım, Muhtemelen kaybolacağım."
"Kaybolmak mı? Berfizer'mi? Felit, orası karla kaplı."
"Peşimizdeki avcı peşimden gelirse ondan ancak orada kurtulabilirim."
"Hangisi peki? Malik mi?" Felit, eli saçlarında gezinirken bunu düşündü. "Bilmiyorum." dedi. "Sonra öğrenirim." Felit, atının dizginlerini çekti. Beyaz at artık uzaklaşıyordu. Mira öylece kendi atıyla baş başa kaldı. Felit iyice uzaklaşıp kayboluncaya kadar onu izledi. Derin bir iç çektive atına atladı. Yola çıkma zamanı gelmişti artık. Mira'da yamaç aşağı inip gözden kaybolunca Felit, tüm dikkatini işine vermeye odaklandı. Lütfen dikkatli ol Mira diye geçirdi içinden.
Bundan on yıl önce herşey başlamıştı onlar için. Bir yetimhanede tanıştılar. Felit tüm çocukluğunu yetimhanede geçirmişti. Ara sıra zihnin derinliklerine inince, bir kız kardeşi olduğunu hatırlaması dışında bir ailesi yoktu. Bir gün, aynı yetimhaneye küçük sarışın bir kız geldi. Bir duvar kenarına sinmişti. Gözleri sırılsıklamdı. Hemen yanına çömeldi Felit. Onu kollarının arasına aldı. "Saçların çok güzel. Adın Mira, değil mi" diye sordu Felit. Kız tek bir kelime bile etmiyordu. Ama gözleriyle çocuğa merakla bakıyordu. "Adım Felit. İstersen bilikte oyun oynayabiliriz." dedi Felit, ve ardından dostlukları böyle oluşmu şoldu. Felit, yeni kız kardeşine bildiği her şeyi öğretiyor, bir gün yetimhanedeki korkunç ortamdan kurtulmak için planlar yapıyordu. Mira'nında tıpkı kendisi gibi olduğunun farkındaydı. Yıllar sonra şimdi ikiside büyümüş ve felaket ulakları olarak herkesten uzakta yaşıyorlardı. Raste ile tanıştı Felit. Şuncacık hayatında bir defalığına daha, bir ailesi olmuştu. O çocuğa tanıdığı ilk günden kanı ısınmıştı. Raste'nin kaçırılmasında da kendini suçlu buluyordu. Raste'yi bulmak için gidebilirdi ama öbür tarafta Mira vardı. İkisinin de güvenli bir yerde olmaları en uygunuydu. Gerekirse avcıları peşinden alıp Berfizer'in dağlarında kendisini kayıp edebilirdi. Mira'ya böyle tehlikeli bir görevi vermek asla düşünmeyeceği birşeydi.
At dört nala ilerlemeye başladı. Mümkün olduğunca dikkat çekmeye uğraştı. İzlendiğini biliyordu. Peşinde hangi avcı varsa, onun kendisini durmadan izlemesi gerekiyordu. Yolun doğu kısmında Berfizer dağlarının silüetleri gözüktü. O dağlardan ilerleyecek ve en sonunda asıl noktaya ulaşacaktı: Ruhsuz Dağ. Her kesimin, en büyük ve en en gizemli olarak bildiği dağdı. İsminin nereden geldiği ise bazı teorilere dayanabilirdi ancak. Zirvesindeki şiddetli kar fırtınaları dışında hiçbir şey olmamasından dolayı ruhsuz olarak anılıyordu. Kış daha gelmemişti elbet ama Berfizer'in yüksek dağlarının zirveleri bembeyazdı. Ellerini birbirine kavuşturdu ve sıcak bir buhar verdi. Yol uzun ve zor olacaktı. Havadaki sisin ardından, uzakta büyük bir şekil belirdi. Dağların eteklerinden uzanan bir surdu. Felit oraya baya uzaktı ama uzak mesafeden bile dev sur, devasa bir şehiri içine alabilecek kadar büyük gözüküyordu. Berfizer halkı diye düşündü. Karlı dağlar şehri Berfizer'in halkı, ülkedeki diğer insanlara göre epey farklı olmasıyla bilinirdi. Onları hiçbir zaman yakından göremeyen Felit meraklıydı. Onların nasıl insanlar olduğunu bilmek isterdi. Sonra aklındaki fikirleri susturdu. Yoluna devam etti.
***
"Emredilen yerlerinize geçin çabuk!"
"Emredresiniz kumandan!" Gürültülü konuşmalar dağların tüm eteklerinde yankılandı. Kraliyet askerleri burada, diye düşündü Felit. Berfizer surları artık görünürde değildi. Öylece karlı dağlarda dolaşan asker bölüklerinin işi ne olabilirdi ki? Adımlarını yavaşlattı. Sesleri duyup anlamak istiyordu. "Ayrılmayın bir yere! Sıra halinde ilerleyin!" diye bir yankı kulağına geldi. Askerlerin amacını şimdi anlayabiliyordu: Aradıkları bir şey vardı. Ama kendisini arıyor olamazlardı. Askerler, felaket ulağı yakalamayı avcıların eline bırakırdı.
Tipi esmeye başladı. Yol alması iyice zorlaşmaya başladı. At artık bata bata yürüyordu. Huzursuz hissediyordu Felit. Yolunu bulamayacağından korkuyordu. Hayatın durgun tarafına geçmişti. Bu devasa tipinin ortasında gidecek bir yeri yoktu ki, gidecek bir yeri olmaması hiçte alışılmadık değildi aslında.
Beklenmedik bir anda, kapkara bir silüet gördü. Üzerinden dev bir mızrak geçtiğini hissetti. Tam dört metreötesinde duruyordu kara giyimli asker. Vahşi bir hayvan gibiüzerine koştu.Eli belindeki kına uzandı. Kılıcı çektiği gibi gibi karşıdaki zırhlı askerin üzerine atıldı. Tek bir harekette siyah giyinimli, gümüş işlemeli adam yere gömüldü. Elinde başka bir silah kalmamıştı. Felit, kılıcı adamın göğüş hizasında tuttu. "Ne istiyorsunuz?".
"Burada dolşamazsın!" diye histerik bir çığlık kopardı asker. Yerinde cüretkarca kaçmak için çırpındı.
"Ben sadece eve dönüyordum."
"Yoksa...Dur! Sen osun." Askerin kaba suratı çirkinleşti.
"Git buradan!" diye bağırdı. "Ben hırsız falan değilim."
"Canavar kanlılara ebedi lanet dilerim!" diye kükredi asker. Felit ona karşı mümkün olduğunca kimliğini gizlemeye çalışsa da, artık nasıl olmuşsa adam onun kim olduğunu biliyordu. "Teslim ol seni pis varlık!" diye çirkin sesiyle haykırdı asker. "Hemen şimdi!" Kılıcı üzerinden çekerek uzaklaştı beyaz pelerinli genç Felit. Arkadaki asker ciyaklarcasına bağırarak, "Canavar kanlılara lanet olsun! Seni pis canavar gel buraya" diye lanet okudu. Mızrağına erişecek mesafede değildi. Almak için uğraşmadı bile. Ayaklandı. "Onu buldum! Kumandan! Onu buldum!" diye ellerini sallayarak diğerlerini çağırdı. Felit çoktan kaçmayı başarmıştı bile.
Çok dikkatsizim şeklinde düşünerek kendini suçladı. Eliyle sertçe kafasına vurdu. Dikkatsizliği için, onunla birlikte pek çok sıkıntı için kendini suçluyordu. Bu arada, asker hala tüm dağı inletmekle meşguldu. Avcılar, civardaki askerleri haberdar etmişti. Durum şimdiden kötüydü. Ama her şey beklediği gibiydi. Tüm bu tehlikeleri göze alarak hareketlenmişti zaten. Bir köşeye dinlenmek için geçti. Askerlerin yakında olmadığından emin olduktan sonra uyumak istiyordu.
Karnı açtı. Belindeki kemerde bazı yiyecek cephanelerini sıkıştırmıştı. Hiç belli olmasada, bir teesür içindeydi. Acilen birşeyler avlamalıydı. Ama şu koşullarda besin, en önemsiz yerdeydi. Altındaki at, hafifçe yelesini salladı. Onun dilinden anlamış gibi okşadı atını. Genç aygır, şikayet dolu homurtularda bulundu. Evet, bu sefer onun dilini çözdü. Gülümsedi anlayışla Felit, dostunu en iyi nasıl teskin edebileceğini hatırladı: Güvenli bir yere gidelim ve tatlı bir şekerleme yapalım.
Gece boyunca ortalık sakin geçti. Ama asla uyuyamıyordu. Bunun nedeni, felaket ulaklarının o sancılı kabuslarından ziyade dostları için duyduğu için duyduğu endişeydi. Mira'nın iyi olmasını istiyordu. Başarılı bir şekilde Raste ile beraber güvende olmalıydı. Çok yakın zamanda her şey düzelecekti. Raste'ye bahsettiği hayali hatırladı. O iki çocuğa durduk yere inanması güç bir hayal vadetmişti. Hayatları daha güzle olabilecekti. işin en absürt gözüken ama aslında kendisi için en mühim tarafıydı. Yaşadığı hayatı değiştirecek ve tıpkı diğer insanlar gibi yaşayabilecekti sonuçta. Simirellere inanmak zorundaydı. Çok nadir yanılırdı Felit. Bu kez de öyle olmasını istiyordu. Özellikle son kötü hatıralardan sonra baya bir hata yapmıştı; Raste'nin kaçırılması ve şimdi de hepsinin ölümün kapısına dayanması onun dikkatsizliğiydi.
Atının huzursuzlandığını gördü. Hayvanın duyuları tehlikleri sezebilecek kadar güçlüydü. Ayağa kalkıtı Felit. Birisi yaklaşıyordu. Tabiki dost olmayan birisi. Daha fazla beklemeden hareketlendi. Kralliyetin sadık avcısı her kimse ondan kurtulmalıydı. "Her kimsen, senden korkmuyorum avcı!" diye gür bir sesle seslendi etrafına. Kılıcını çekti, asıl cenge hazırdı.
"Hanginizsiniz? Gerrandin veya Hogir mi? Hayır, İharon ve Rüstem'de olabilir." Sonra aklına gelen son kişiyi öfkeli bir hırlamayla konuşur gibi ağzına aldı: "Malîk! Umarım sensindir Seni görmeyi çok isterim." Fakat hala bir ses yoktu. Sesizlik. Buda bir cevap olabilirdi. "Sessiz kalmak istiyorsan tamam o halde." diyerek savaş çağrısına son verdi. Savaş bir kovalamaca olacaktı. Hırçın, tehditkar bir kedi ve fare kovalamacası gibi. En derin köşedeki küçük korku kırıntılarını yok etti ve karanlığa karıştı.
Göz gözü görmeyen puslu yolda atının sırtındayken, bir ağacın dalı yüzünün sağ tarafını çizdi. Kesiğe elini uzattı. Kanı göremezdi ama hissedebiliyordu. Ama yara mühim değildi. "Gelde başlayalım o halde!" Büyük ve güçlü hevese kapıldı. "Göster kendini de bacaklarından tutup ağaca asayım seni. Asla takip edemezsin artık." Sırıtıyordu. Korkunun onda hiç bir işlevi olmayacaktı. Korkuyor olsa bile son darbeyi vurmadan yolundan dönmeyecekti. Kim çıkarsa çıksın, sırlara gömülmüş herifin karşısında dimdik duracaktı. Tüm bu düşünceler onu tekrardan eski moraline döndürdü. Yarımayın gökte parladığı, eğimli yolda arkasına bir kere olsun bakmadan süratine sürat kattı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

72okunma 0beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.