10. bölüm / 10
Felaket Ulakları10.BÖLÜM
Bölümler 10Şu an: 10.BÖLÜM
Alacakarınlık vakti, terk edilmiş bir konakta geceledikten sonra ateşin başına geçti Felit. Kuru otları yerleştirerek ateşi besledi; güçlenmesi için üfleyerek körükledi. Sıcak vücuduna ilişirken rahat bir iç çekti. Son et parçalarınıda ısıtmaya karar kıldı. Şu son günlerde çok az yiyeceği kalmıştı. Kılık değiştirip ve halkın arasına karışıp inebileceği bir kent değildi Berfizer. Ancak ve ancak avcılık yaparsa karnını doyurabilirdi. Avcılıktaki becerisi gayet iyiydi fakat tek bulabildiği tavşandı.
Etleri bir dala geçirdi. Isınmalarıyla beraber hızlıca yedi. Mira neredeysen umarım iyisindir. Tek düşündüğü buydu. Aslında o kızla olan ilk uzun vadeli ayrılığı değildi. Onunla beraber geçirdiği on yıl süres zarfında, doğal olarak her tehlike anında ayrı düşüyorlardı. Gece vakitleri, yüzlerini rahatça göremedikleri avcılardan kaçarak geçiyordu, gündüzleri ise yiyecek erzak bulmak için kente inerek. Felit genelde kente inen oluyordu. Mira sadece uzun ormanda veya oraya yakın taraflarda onu beklerdi. Elbet her şey biter ve günün veya aylar sonunda tekrar kavuşurlardı. Ama bu kez farklıydı. Sırf o kız güvenli şekilde Raste adlı yeni dostları ile sağ sakim dönsün diye onu kente göndermiş, kendisi ise ölüme gitmekten farksız olan bu karlı topraklara yönelmişti. Dört ay oluyordu son ayrılıklarından bu yana. Raste ile döneceksin ve ben de seni bekliyor olacağım.
Peşinde olduğuna kesin bir şekilde emin olduğu avcıyı hala daha çıkartamamıştı. Felit'in şu ana kadar yüzleşip tanıma fırsatı bulduğu sadık avcılar olmuştu. Raste'yi kaçıran Gerrandin veya Hogir'i sadece bir iki kez gözle görmüştü ama onlar tabi ki değildi. Çoğu kez adını ve şanını duyduğu İharon ya da Rüstem de olamazdı. Aklındaki son avcı Malik denen adamdı. Geçmiş hatıralara dönen Felit karlı zeminde yumruğunu sıktı. Ama malesef o da değildi. En çok yüz yüze geldiği avcı olamazdı peşindeki. Geriye tanıdığı avcı yoktu. Görünmez düşmanını asla tanıyamayacaktı. Mira ile ayrıldıktan yaklaşık bir ay sonra bir kovalamacada bulunmuştu arkasındakiyle. Puslu havada bir oraya, bir buraya at sırtında ilerliyordu. Pelerini o koşuşturmada ağaç dallarına takılmaktan yırtıklar içindeydi. Yüzündeki kesikler iyileşmişti; izler kaybolmak üzereydi. Fakat tehlike asla bitmek bilmiyordu. Raste'yi aklına getirdi can sıkıntısı içinde. Raste. O ufak tefek kısa boylu, kıvırcık saçlı çocuğu hatırlayınca yüzündeki gülümsemeye mani olamadı. Raste'yi gerçekten de özlüyordu. Kaybetmek. Raste'nin kaybolması gibi pek çok kayıp. Büyümüştü Felit, yine de bazı hataları yapmaya devam ediyordu, ya da hayat ona aynı şeyleri tekrar tekar yaşatıyordu. Ailesini görememişti; onun için ilk kayıptı. (Evebeynleri kastenmi felaket ulağı olan çocuklarını terk etti yoksa ölüp gittiler mi, önemi yoktu bunların.) Yetimhanede kaldığı yıllarda, zihninin bir köşesinde yer alan kızkardeşi. O da hiçbir neden yokken kaybolup gitmişti. Eğer sıradaki kayıp Mira olursa, Felit bu hayattan tüm ümidini keseceğinin farkındaydı. Bunu düşünmeye bile yanaşmadı.
Güneş karlı dağların üzerine doğdu. Hayat yeniden gün yüzüne çıktı. Felit, atını karlı dağlardaki ilk haftalarında salmıştı. Beyaz renkli aygır, oldukça eğitimli bir hayvandı. Sahibi sayesinde kendi başına hayatta kalma becerisi edinmişti.Büyük ihtimalle şu anda Hattan civarlarında kırsal bir bölgede saklanmaktaydı. Sadık atı yanında olmadan, karlı ıssız dağlarda tek başınaydı genç adam. Hattan'a uzanan yollara çok yakındı. Yükselti azalacağı için ve soğuk hava bir gıdım düşeceği için memnundu. Çünkü o kentin, Berfizer'in yüksek dağlarına göre çok daha durgun bir havası olduğunu çoğu kez işitmişti. Çakıl taşlı yolun aşağısından yol aldı. Kulağı yoldan gelen gürültülü seslere takıldı.
"Avcılar çok geçmeden buralara da gelir. Bekleyin degörün." Avcılardan söz edilmesi Felit'in ilgisini uyandırdı. Yanılmıyordu, eğer bunu söyleyen adam haklıysa gerçekten sadık avcılar doğuyu hedef alacaktı. Felit işte bu yüzden onları peşine takmaya edecekti. "Onların derdi başka yönde Gohders. Baksana bize. Daha fazla yürüyemeyiz." Bunu söyleyen adamdan sonra sesler kesildi.
Bu adamlar da kim oluyordu? Aklına ummakta olduğu kimselerin gelmesini istiyordu. Görmekten zarar gelmezdi. Felit, yerinde durmaktan sıkıldı. Ya şimdi, ya da hiç. Yola çıktı ve kendini gösterdi. Karşısında bir grup adam duruyordu; ya on ya da on beş kişi. Üstleri siyah kumaşlıydı. Her birinin elinde ya da sırtında örtülmüş mallar taşıyorlardı.
Grubun lideri olan adam öne çıktı. "Yavaş ol! Kim sen?" dedi yüksek bir sesle. Kaşlarını havaya kaldırmış cevap bekliyordu. Yüzü kömüre bulanmış gibi kirlenmişti, saç ve sakalına da kır düşmüştü. "Yoksa bizi mi izliyosun?"
"Yemin ederim ki kötü niyetle gelmedim. Yoldan geçiyordum.Adam hiçte buna kanmış gibi durmuyordu. Diğer yoldaşlarına göre pek gerzek akıllı değildi.
"Ne diye yolun şu tarafından fırladın o vakit?"
"Şey.... Konuşmalarınızı duydum işte. Avcılardan kaçıyorsunuz ya da askerlerden sanırım. Bende bir gezginim. Başım onlarla belaya girdi."
"Umarım doğru söylüyorsundur evlat. Biz Hattanlılarız. Biz de karşı karşıyayız. Ben Gohders."
Duyduklarına memnun kalan Felit, fazla ileri gitmeye çalışmadan sorularını dikkatle seçti. "Siz Hattan direnişçilerisiniz değil mi?" diye sordu. Etrafındaki üstü başı kirli, savaştan yeni çıkmış gibi darmadağın haldeki insanlara baktı.
"Öyleydik. Krallığa karşı verdiğimiz mücadeleyi kaybettik. Aslında her şey çok iyiydi. Buradaki halimiz bakmasakın! Direnişçileri çok kalabalıktı. Her şey yolundaydı."
"Neden o zaman....Dağıldınız mı yoksa?"Adam dişlerinini sıktı sinirler. Sessiz ama görünür bir kederdi üzerindeki. Konuşmaya niyeti yoktu. Etraftaki yoldaşlarına bakındı. Soruya cabep verecek başka yürekli yoktu. "Hattan düştü."
"Ne! Hattan....düştü mü?" Felit buna inanmakta zorlanır haldeydi. Etraftaki gruba baktı. Tıpkı kendisi gibi onlarda bir inanmazlık içindeydi. Bir rüya ürünüydü sanki her şey.
"Boşver nedenini. Kervanlarımızın bazıları kayıp. Onları arıyoruz."
Hattan yıllar önce, 5. Çağda bir dieniş mücadlesi başlatmıştı. Hattanlılar krallığın baskıcı politikalarından muzdarip haldeydi ve bu nedenle ülkedeki düzenden pılını pırtını çekmişti. Krallığın kanunları zamanla orada rededdilmeye başlandı. Çok az insan bu direniş hareketlerini nasıl nedenlerini bilirdi. Krallık küçük kentlere yaptığı gibi burayada zorlamalar yapmaktaydı. Kent, kraldan bir yardım alamaz haldeydi. Bunun gibi nedenlerle halk isyandaydı. Toplu şekilde bu direniş şehirde büyüdü. Krallık ne aslerlerini oraya soklabiliyordu, Ya da bu asi şehre tekrardan bir baskı kurabiliyordu. Ama yıl 1420 yani bu sene kentin onca yıllık mücadleesinin çöküşüydü. İnsanların korktuğu senaryo başlarına gelmişti işte. Krallık askerlerini, avcılarını ve katı kurallarını kente sokmaya başlıyordu.
"Ya şimdi ne yapacaksınız?" diye sordu afallamış olan Felit.
"Kervanları arıyoruz. Askerler el koymadan bulalım da sonrasını düşünürüz." Simsiyah gözleriyle Gohders, sarı saçlı genci süzdü. "Senin yolun nereye gider bilmem ama bizimle gelirsen güvende kalırsın. Askerlerden saklanıyorsun değil mi?"
"Evet. Tıpkı sizin gibi onlardan uzak durmaya çalışıyorum."
Felit, on kişlik bu gruba katılmasıyla beraber güvenli bir yere sığınmış oldu. Gohders denen adama yardım eli uzatmayı ve kervanları bulmak fikrini düşündü, tabi ki bunun için kır saçlı adamın güvenini kazanmalıydı.
***
"Kervanlar neden ayrıydı ki sizden?" diye sordu, yolda Gohder'e eşlik eden Felit.
"Sahip olduklarımız elimizden alındı; Silahlarımız, alet ve edevatımız gibi ne varsa götürdüler. Kervanlarda elimizdeki son savaş aletleri saklı." Gencin meraklı gözlerindeki dürüst ifade beğenisini kazanmıştı Gohders'in. Onunla yapacağı konuşmalar artık sakıncalı gelmiyordu.
"Sizi neden içeri atmadılar peki Gohders?"
"Bize yeni bir hayat için yol tanıdılar. Ama ben başka birşey düşünüyorum."
Gohders zirveleri karla kaplı Berfizer kentinin dağlarını görünce durdu. Eliyle diğer yoldaşlara işaret verdi. "Adın Felit değil mi? Sen de arkada dur." Belinden kısa bir bıçak çıkardı. Sımsıkı tutuyordu. Gözleriyle uzun bir vadi boyunca devam eden kayalık dolu yola baktı.
"Buradan geçişe izniniz yok!" Sarp kayalıkların arasından çıkan kirli kıyafetli bir adam üzerlerine yürüyordu. Felit'in dikkatini çeken, adamın sarhoş gibi baygın baygın yürümesiydi. "Defolun pislikler!" Gohders elindeki bıçağı indirmedi. Arkadaki grup da temkinli bir halde yaklaşan adamı izlemeye koyuldu.
"Sen bizim oralardan mısın? Ne için yolumuzu tutuyorsun?" dedi Gohders.
"Ancak altın dökülürseniz size anlatırım." Adam hayin cebelindeki kılıcı çekerek Gohders'e doğru davrandı. Gayet sakiniyetle adamın kılıç tutan kolunu yakaladı Gohders. Dirseğini adamın suratına indirdi. Yol kesici adam yine de inatla yerinde durmuyordu.
"Kılıçlarınızı kuşanın! Yol kesiciler bunlar." dedi yüzünü yoldaşlara dönen Gohders. "Bunlar bizim oranın insanları, hayinler!" Felit onun son kelimesini düşündü. Hayinler. Hattan'da hayinler vardı demek? Belki çöküş sürecinde onların da parmağı vardı. Belindeki kınından gümüş kılıcını çekti. Göze gözükmeselerde etrafta yabancı insanlar vardı, tıpkı yol kesici adam gibi.
Kılıç taşıyan adamların arasından öne fırladı. Gohders onun elindeki gümüş kılıcı görünce kaşlarını kaldırdı.
"Bunu nereden buldun böyle?"
"Uzun bir zamandır sahibim." Kılıcın, Gohders gibi zaten savaşçı olan birinin dikkatini çekmesi hoşuna gitmişti ama henüz bunun hakkında konuşamazlardı. Çünkü yerdeki sarhoş adamın arkasından bir grup daha adam fırladı. Hepsi vahşi birer hayvan misali bağırışıp duruyorlardı. Yerdeki adam olduğu yerden kurtuldu ve yandaşlarına katıldı. Gohders ve yoldaşları onlara doğru yüzlerini çevirdi. Gohders el işareti verince kılıçlar havaya kalktı.
Aynı kentten insanların birazdan birbirini yiyişine şahit olacaktı Felit. Gördüklerinden hiç hoşlanmamıştı. Ortalık duman götürürken Felit, üzerine gelen ince yapılı bir adamla karşı karşıya kaldı. Adam elindeki yamuk kılıcı acemice savurdu. Genç adam zorlanmadan onu durdurdu. Kılıcın sırtıyla adamın sırtına vurdu. Çelimsiz adam tek hamlede yere serildi. Gohders uzman bir kılıç ustasıydı. Karşısındaki adamla aynı anda kafa tutabiliyordu. Üzerinde bir zırh olmaması yüzünden omzundan bir yara aldı. Ama yine de kararlılıkla savaşa devam etti. "Asıl siz defolun gidin adiler!" diye bağırdı yol kesicilere. Kılıcını elinde çevirdi, kabzasını solunda duran düşmanın kafasına indirdi.
Yol kesiciler kalabalıklaşmaya başlıyordu. Gohders ve yoldaşlar uzman direnişçilerdi, yine de gittikçe zorlanıyorlardı. Felit hızlı davranarak yoldaşlara arka çıktı. Yolda koşturan biradama çelme taktı. Gohders'in yanına koştu. "Arkamda dur!" dedi kır saçlı adama. Kayalıkların arkasından hücuma gelenleri karşıladı. "Sen ne yapıyorsun? Öldüreceksin kendini!" dedi Gohders. Gence yetişmeye çalışarak arkasını döndü. Kolundan tutan düşmanı sezebilsede zamanında karşılık veremedi. Felit onun yardımına koştu. Kılıcın kabzasını düşmanın karnına sertçe indirdi. Gohders'e elini uzattı.
"Yaralısınız. Hem diğerleri de yoruluyor." dedi. "Biraz daha dayanmamız gerek"
Gohders, genci kısa ama derin bir gözlemle süzdü.Gencin ne kadar metanetli olduğundan etkilenmişti. Başını salladı. Bir şey söylemeden dövüşe devam etti. Vahşi hayvanlar gibi öfkeye sahiplerdi yol kesiciler. Felit onlarla savaşırken-ne kadar kalabalık oldukları önemli değildi.-öfkeden gözlerinin döndüğünü ve bu yüzden doğru şekilde savaşmadıklarını keşfetti. Uygun bir fırsat kolladı. Adamların arasına karıştığı için düşmanlar onu yakalayamadı. Gohders, düşmanların tökezlediğini, kimilerinin sarı saçlı genç savaşçı yüzünden yerlerde süründüğünü gördü. Yanlış değildi, Felit etrafındaki ayyaş adamları bir bir etkisizleştiriyordu. Kılıcın sırtını vurduğu gibi düşmanlar un çuvalı gibi tökezliyordu.
"İlerleyin! Felit'e yardım edin!" dedi Gohders. Yoldaşlar, aralarına katılan cesur genç sayesinde tekrardan dövüşmek için motivasyon bulmuştu. Yol kesiciler bu kez gerileyen taraf oldu. "Kaçmalarına izin vermeyin sakın!" Küçük hayinler bile olsalar, usta kılıç ustası onları kolay affetmeyecekti.
Felit ısınmamıştı bile, hala formundaydı. Bir adam üzerine atladı. Yerde adamla boğuştu. Adam üzerinde kuduz bir kurt gibi hırıldıyordu. Dişlerini gösterdi. Gözleri titreşiyordu. İnsana benzer bir yönü yoktu.
"Çekil üzerimden!" dedi ve adamın suratına yumruk attı. Canı yanan adam daha da vahşileşti. "Çekil dedim sana!" Gohders en iyi zamanda yetişerek adama bir tekme attı. Felit'e el zatarak ayağa kaldırdı. "Sağol. Bu adamların derdi ne?"
"Arkana bak!" Gohders toz kaldıra kaldıra kaçışan adamları kovaladı. Birinin yakasından tuttu. Adamın burnuna dirsek vurdu. Felit yoldaşlara katılarak yol kesicilerin peşine verdi. Son sürat koşan ayyaş adamlar koşuşturma sırasında kılıçlarını rastgele sallıyorlardı. Felit yüzünü kılıyla korurken, sağ kolunda bir kesik oluştu. Acıyla inledi. Kurnazca arkadan gelen bir çarpık gözlü adama son anda Gohders, devasa kılıcını siper ederek yetişti. Kılıçlar havada şıngırdadı. Usta kılıç ustası rakibine üstün bastı, rakip artık yerdeydi. Gruptaki elemanlar, ellerine düşen adamın dört bir yanını sardı; Kollarına yapıştıp onu çıkmaza soktular.
"Teşekkür ederim." dedi, eliyle kolunu sımsıkı tutan Felit.Topraktan toz içinde kalmış yüzü mahçubiyet dolmuştu.
"Asıl biz teşekkür etmeliyiz delikanlı. Senin sayende ayakta kaldık." Direniş liderinin yaralar ve simsiyah lekelerle kirlenmiş suratında bir gülümseme vardı. Gencin elindeki kılıca baktı. "Sen çok iyi bir savaşçısın. Ömrümde nadiren böyle kusursuz kılıç kullanan kişi gördüm ben." Gözlerini ayırmadığı gümüş kılıca uzandı. Felit tereddüt etmeden silahını ona teslim etti. "Çok muazzam bir metalle dövülmüş. Bunun gibi çok az güzel şey gördüm." Kılıcı elinde çevirdi. "Ama asıl önemli olan sahibi elbette." Sarı saçlı gence elini uzattı. Felit'ten etkilenmişti. Uzatılan eli sıktı Felit.
"Övgüler için sağolun."
"Felit, sana ihtiyacımız var. Hiç değilse kervanları bulana kadar bizimle kalsan olmaz mı?" Yoldaşları kendi aralarında uğultular çıkardı. Liderlerine katıldıklarıın işaretiydi bu. Sarı saçlı genç ise önce başını hafifçe eğip düşündü bu teklifi.
"Olur. Benim de pek gidecek bir yerim yok zaten." Peşinde olan avcı aklına geldi. Eğer bu Hattanlı birlikle beraber durursa, avcı ona yaklaşmaya cürret etmeyebilirdi.
Güneş batmaya başladı. Her taraf kızıl renge büründü. Düzergahlarının bulunduğu yol, dağların göze çarptığı ufku buluyordu. Hattanlı grup, karanlık çökmeden bir yol kenarında kamp kurdular. Rüzgar yüzlerini döverken, çadırlarını kurmaları zor oldu fakat kalabalıklardı; El birliğiyle üstesinden geldiler. Çadırlarla iş bitince, taşlarla dizdikleri siperin içinde ateş yaktılar. Dağınık kıyafetli yoldaşlar, ateşin etrafında ellerini ovuşturdu ve ardından sahip oldukları son kuzu etlerini dilimleyip ateşin üzerine serdi.
Gohders merkezde oturuyordu. Altındaki kuru toprağı elliyor ve boş bakışlarla yüzünü dağlara çeviriyordu. Felit bir boşluk bulup grubun liderinin karşısına çömeldi. "Ne zamandır böyle yapıyorlar?" diye sordu sakin bir sesle. "Neden kemdi halkına saldırıyorlar?" Kent yaşamı hakkında bildikleri sınırlıydı ama bugün şahit olduklarını aklı hala almıyordu.
"Onlar hayinler çünkü. Krallık onları bize karşı kullanıyor. Öyle insanların tek derdi para." Anlaşılamayan bir şeyler homurdandı ama genç bunu anlayamadı. "Ama bu lanet olayların asıl nedeni bu değil."
"Anlaşılan sen bunu biliyorsun."
Kır saçlı adam başını sallayıp onayladı. "Bizim oralarda cinayetler atıyor."
"Cinayetlerin artması nasıl oluyorda bununla ilgili oluyor?" Bunu biraz gülünç bulduğu için istemeden güldü. Adamdaki vakur bakışı görüp sükünetine döndü tekrar.
"İnsanlar sebepsiz yere birbirini öldürüyor. Kendi gözlerimle gördüm bunu. Bugün ki herifler de onlardandı."
"Bu çok saçma ama...İnsanlar nedeni olmadan başkasını öldürmez."
"Ama öyle. Durduk yere katlediyorlar. Elimize geçen adam kaçtı. Yoldaşlar onun aklını kaybettiğini, delirdiğini söyledi."
Sebep olmadan can alan insanlar. Bu bir ilkti Felit ve diğer pek çok Wetanos'lu için. Peki bunun anlamı ne oluyordu?Aklına gelen milyonlarca soru yağmurunu dile getirmek için kıpırdandı Felit. "Sence insanların bunu yapmasının nedeni...felaket ulaklarını aramak olabilir mi?" dedi sesini mümkün olduğunca alçaltarak.
"Olabilir de, olmayabilir de. Sadık avcılar bunun için eğitim almışken neden insanlar onları arasın ki?" Kır saçlı adamın aklı başka mevzulardaydı sanki. Simsiyah gözleri uzaklara dikilmişti.
"Hattan'ın çöküş sebebinin bu tuhaf cinayetler olduğuna gerçekten inanıyorsundur eminim." dedi, kendisine uzatılan sıcak eti nazikçe alarak. Elindeki eti yemekte çekinceliydi. Ağzı sulanmıştı.
"Yoldaşlarımın hepsi bu katliamlara şahit oldular. Şehirde kan dökülüyor." dedi, etinden ısırık alan kır saçlı adam. Kızarmış kuzu sayesinde yatışmıştı. "Kralliyetin işine geldi tabi."
Muhabbete kaldığı yerden devam etmeyi çok isterlerdi ama Felit artık etini yemeye başlamıştı. İlk ısırığı alırken, etrafındaki yoldaşların koca koca gülümseyen yüzlerinden dolayı utanmıştı. Ama son dört aydır, ağzına eli yüzü düzgün yemek almamıştı. Tüm öğünü tavşan, geyik veya daha başka hayvanları avlamaya çalışarak geçmişti. Bundan önce büyük kentlere inerdi normalde. Bir diğer çaresi ise hırsızlıktı. (Ne kadar yanlış olduğunun farkında olsa da.) Evet, Felit hırsızlık yapardı. Bazen Mira'dan da destek alırdı. Ama bu yalnızca ama yalnızca en gerekli zamanlara özeldi. İşte tam da bu sebeplerden, uzun sarı saçlarını eliyle bir kenara iterek iştahla yemeğini yemeye koyuldu.
Kır saçlı Gohders, genç yemeğiyle meşgul olurken anlayışla onu izledi. Ateş gece nöbetçileri tarafından kontol edilirken herkes uyumak için çadırlara kuruldu. Gohders doğal olarak en geç uykuya dalan oldu. Keskin gözleriyle çadırların etrafını izliyordu. Yoldaşlara eşlik eden genç arkasındaki küçük çadırdaydı.
Felaket ulakları geç saatlere kadar uyanık insanlardı. Felit de bunu çok iyi bilen biriydi. Tekinsiz düşüncelere zihnini terk etmiyordu. Sebepsiz yere kan döken Hattanlılar. Buna daha fazla kafa yormak istiyordu. En nihayetinde, Koskoca direniş birliğinin çöküş nedeni buydu, tabi Gohders haklıysa. Kimse bilemezdi arkada nelerin döndüğünü. Çünkü unutulmuş topraklar bilinmez olaylar bulvarıydı.
Saatler geçti, gece yarılandı. Felit artık uykuya bıraktı tüm benliğini. Acı yoktu. Bedenini ele geçiren korkunç birhissiyat yoktu. Sadece huzur.
Öldür hepsini! Metal gibi bir çınlamaydı bu çığlık. Sana yapılanları ödet! Öfkeyle hırıldıyordu şimdi. Sen ölemezsin!Küllerinden yeniden doğ! Gözlerinin önünde ateş belirdi gencin. Kıpkırmızı parlayan hırçın alev. Sanki içerisindeymiş gibi çatırdamalar hücum etti kulağına. Felitin parmakları ve ayakları rahatsızca çırpındı. Yüzünde ter bastı. İnlemeye başladı. Affetme onları! Hepsinden daha güçlü ol! Metalimsi ses en ırak noktadan bile duyulur sesle tıslarcasına kahkaha attı. Kahkaha binlerce çığlığı bastırıyordu. Alevler içinde yüksel! Tıpkı bir Simir gibi!
Felit kabustan uyandığı gibi öksürük nöbetine tutuldu.Dördüncü ol! Ses susmamıştı, zihnin içinde yaşamaya devam ediyordu. Sana tanınan gücü kullan! Eliyle kulaklarını kapattı. Alevli kılıç senin olsun! Gözlerini yumdu. Kaderinden kaçamazsın! Çınlamalarla karışıp kesildi metalimsi ses sonunda. Yüzündeki teri sildi afallayan genç. Elleri titriyordu. Parmakları uyuşmuştu. Ağzını açık konuşmaya çalıştı ama boğazı ağrıyordu. Yüzüne bir sıcaklık geldi. Kılıç diye düşündü tekinsizce. Titreyen aliyle kılıcın olduğu kına uzandı. Yutkundu. Yüzünden hala daha ter akıyordu. Sıcaklık artık daha yakındı.
Kılıcı çektiği gibi, yüzüne alevler tutuşan kılıcın yakıcı sıcağı hücum etti. Kıpkırmızı, hırçın hırçın yükselen alev. Aklını mı kaçırıyordu? Aklı düşünecek halde değildi. Kılıcı elinden attı. Gümüş kılıçtaki alevlerde saniyesinde söndü. Yanlış değildi. Hakikaten de ateşler içinde parlamıştı kılıç. Gözlerini ovuşturdu. Aklının oynadığı bir oyun olmasını umdu, bu gece de bitecek ve tüm yorgunluğundan kurtulacaktı. Peki ya kabus? Peki ya metallik ses?
Felit o gece uykusulukla mücadele etmek zorunda kaldı. Çadırın aralığından gökte parlayan yıldızları seyre daldı. Göz kapakları ağrıyordu. Bedeni atlatamadığı nöbet etkisindeydi. Az daha sabır, sonra yoldaşların arasından ayrılacaktı. Gizli avcıyla yüzleşecekti. Gayet emin olduğu bir kanı varsa, o da bu geceki kabusun sadece bir kabus olmadığıydı.
Bölüm etkileşimi
