5. bölüm / 10
Felaket Ulakları5.BÖLÜM
Bölümler 10Şu an: 5.BÖLÜM
Raste gece boyu yürüdü. Gözleri uykusuzluktan ağrıyordu. Güneşin ilk ışıkları yüzüne vurdu. Bir an Felit'in yanında olmasını diledi. Hiç olmasa bile iyi olmasını istiyordu.
"Hey çocuk! Yorgunluktan bayılmak üzeresin." Bu ses onun sesiydi. Dün gece kendisiyle alay edip yakalayan avcı. Doğruca Raste'ye bakıyordu. Orta yaşlarda bir adamdı. İriyarı olmasının yanında hafif kilolu bir yapısı vardı. Sarı Saçı ve sakalı da uzundu. Adamın kahverengi gözlerine baktı Raste. O kahverengi gözler bile karşısındaki çocukla alay edercesine bakıyordu. Adamın bakışlarının hala üzerinde olduğunu biliyordu. cevap vermedi. Sadece başını salladı. Bu yanıt adama yetiyordu. Önüne döndü."Hogir sen de durumlar ne?"
"İyi sayılırım." diyerek seslendi arkadaki Hogir. "Gerrandin, sende yorulmadın mı?"
Raste'nin önündeki adam, "Açlıktan öleceğim." diyerek şikayet etti haline. Demek bu adam Gerrandin diye düşündü Raste. Güney dağlarından bu yana peşinde olan o iki avcılar bunlardı. Üzerindeki sıkı düğümü çözüp kaçmayı düşündü. Fakat Hogir denen adam arkasındaydı. Hogir de tıpkı Gerrandin kadar iriyarı ama ondan daha kiloluydu. Uzun kıvırcık saçları darmadağın haldeydi. Üzerindeki kirli elbiseler adamı dağda yaşayan biri gibi gösteriyordu.
Raste yüzünden akan teri farketti. Kuru toprak bir arazide yürüyorlardı. Yorgun olmasının yanında havadaki sıcak şimdiden onu rahatsız etmişti.
Birkaç saat boyunca Gerrandin denen adamın peşinden yürümeye devam etti. Adamın bir ezgi mırıldandığını işitti. Sonra Hogir denen adamda ona katılıp şarkı söylemeye başladı. Birkaç dakika sonra bu iki sinir bozucu adamın arasında nereye düştüğüne şaşırdı Raste. Sonuçta önemli bir başarıları vardı. Bir felaket ulağı ellerindeydi. Kendisini kraliyete teslim edeceklerdi, belkide daha kötüsü olacaktı. Ama sonuçta bu ikisi ödüllerini alacakları için rahatlardı. Şarkılarını bitirdikleri zaman Gerrandin Hogir'e döndü. "Vay be arkadaş, böyle şarkı söylemeyi özlemişim."
"Seni böyle eğlenirken görmek ne güzel."
Gerrandin durup etrafına şöyle bir baktı. Her taraf çöl arazisiydi. Devasa kayalıklar ve kurumuş otlardan başka bir şey yoktu. Gerrandin bir iç çekti. "Balassagor'a yaklaştık. Nihayet bu çölden kurtuluyoruz."
"Balassagor'un buradan farkı ne? Orası da bir hayrı bulunmayan bir çöl." Gerrandin onun bu lafına katılıyordu.
"En azından oradaki eve döneriz." diyerek atını harekete geçirdi. İki adamın birbirleriyle olan dostluğundan etkilenmiş hissetti kendini Raste. Öylece durmuş orada yokmuş gibi bu ikisinin sohbetlerini dinliyordu. Bir ara kendisi de birşeyler söylemek istedi. Sonrakim olduğunu hatırlayıp sustu. Kendisinin bu adamların yanında bir değeri yoktu. Adamların kendisine nasıl imrenerek baktığını hatırladı.
Gerrandin denen, kendisini yakalayan adama baktı. "Beni nereye götürüyorsunuz?" diye çekinerek sordu. Adam kısa bir bekleyişten sonra uzun bir kahkaha patlattı "Demek konuşabiliyorsun? Ne güzel." dedi. "Seni Balassagor'da tutacağız çocuk" Adam kendini gülmekten alamıyordu.
"Peki sonra? Bana ne olacak." diye konuşuyordu ki, "Seni uzun bir süre orda tutacağız." diyerek susturdu onu arkadaki Hogir. "Sonra seni doğruca diğer avcılara teslim edeceğiz. Sizleri derin uykuya alacaklar." Bu sözler çocuğu korkutmaya fazlasıyla yetmişti.
"Derin uyku mu? Nedir o?"
"Senin o kirli canına zarar vermez. Sadece derin bir uykuya yatarsın. Aldığın doza bağlı uyku süren artar. Ömrünün sonuna kadar uyuyabilirsin belki." Hogir yüzünde tek bir duygu belirtisi göstermedi fakat çocuktaki korkuyu farkedince sırıttı.
"Korkma be çocuk!" diyerek ona döndü karşısındaki Gerrandin. "Mışıl mışıl uyuyacaksın ne güzel."
"Bizden nefret ediyorsunuz değil mi?" diye sordu Raste. Gözleri neredeyse dolmak üzereydi. Çocuğa yüzünü çeviren adam, "Sen kim olduğunu bilmiyor musun aptal çocuk? Sen bir lanetsin. Onca insanın, ailenin canını alan bir kanın var senin." dedi
"Ben kimsenin canını yakmam!" diyerek çıkıştı Raste. Sesi istemeden yüksek çıkmıştı.
"Daha önce yapmadın ama gelecekte yapmayacağın ne malum ha? Bana söyler misin?"
Gerrandin'in o sinir bozucu gözlerine baktı. Onunla tartışmak ve haksız çıkarmak istiyordu. Sonra farketti ki, bu avcı kendisinden daha çok şey biliyordu. Onun yaşadığı deneyimler vardı. Gerrandin ne kadar canını sıksada susmayı seçti.
"Sen ve senin gibiler bize bunları çektirdi." diyerek devam etti adam. "Kafanı kaldır ve şu çöle bir bak!" Adamın dediğini yaptı. Bu çorak, bereketsiz yerler geçmişin felaketlerinin bir eseriydi. Kendisi gibi olanların izleriydi. "Ben buna yeter deyip son vermek istiyorum artık." diyerek çocuğa seslendi Gerrandin. "Daha fazla masum ölmemeli." Bu adamdan hoşlanmamıştı. Ama onunla tartışamazdı. Onun bu konuda hakkı olması canını yakıyordu.
Arkadaki Hogir dostu Gerrandin'in yanına geldi. Yollarına devam ettiler. Çöle her göz gezdirdiğinde yüreğinin acıdığını hissetti Raste. Gerrandin'in sözleri kulağında çınlıyordu. Nihayet Balassagor ilerde gözüktü. Gerrandin rahatlayarak saçlarını düzeltti. Güneşin kavurucu sıcağının altında yüzü ter içinde kalmıştı adamın. Koyu kahverengi yeleğinin içinden küçük bir matara çıkardı. Suyu kafasına dikti. Suyun Balassagor'da ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi biliyordu Gerrandin. Arkadan onları izleyen çocuğun dudakları kurumuştu. Saatlerdir tek bir yudum su içmemişti. Hogir elindeki matarayı umursamazca kafasına dikiyordu.
Gerrandin arkadaki çocuğa elindeki matarayı fırlattı. Küçük matarayı hızla havada kapmayı başaran çocuk şaşkınlıkla ona baktı. "Biraz su iç." dedi Gerrandin. Elimizde ancak bu kadar su var." Raste çekine çekine matarayı ağzına götürdü. Su çok azdı fakat Raste'nin canlanmasına yetti. Artık kendini daha iyi hissederek derin bir nefes aldı. Matarayı, belki birkaç damla daha vardır diye kontol etti. O anda Gerrandin'in kendisini dikkatle izlediğini farketti. Adam önüne döndü. Kıs kıs gülüyor, hala çocukla alay ediyordu. Bu adam çok gari biri diye aklından geçirdi Raste. Adamın her hareketi rahat, umursamazcaydı. Hiçbir şeyi ciddiye alan biri gibi değildi.
Yol bitti ve Balassagor'un bir kasabasında ilerlemeye başladılar. Şu ana kadar hiçbir insan görmeyen Raste, sokaklarda üstü başı tamamen örtülü, ayaklarında sandaletlerle gezen ve yüzleri haricinde her yerini gizleyen insanlarla karşılaştı. Balassagor'da insanlar sıcak havadan dolayı örtünürlerdi. Daha bir ay öncesinde güney köyleri kış ortası yaşarken, bu şehir şimdiden yaz sıcağıyla yıla başlamıştı. Sokaklarda çok fazla dolaşan yoktu. Etraftaki iki katlı ahşap binaların pencereleri perdelenmişti. Gerrandin grubu bir gölgelikten geçirmeye karar kıldı.
Yüksek binaların gölgelerinin hizasından yürüdü Raste. Hogir ona yaklaşıp, çocuğa bağlı olan ipi açtı. Raste onun ne yaptığına anlam veremeden, o çocuğun kolundan yakalayıp, "Sakın ha! Kaçmaya çalışma. Seni gizli tutmamız gerek. İnsanların seni tanımasını istemezsin değil mi?" dedi. Adam bunu sorarken etrafı kolaçan etti. Adamın söyledikleri kulağa korkunç gelince "Anladım, tamam." dedi Raste. Balassagor halkına ifşa olmak bir kabus olurdu. Hogir arkasında yürürken, tekrardan gölgenin hizasından yürümeye dikkat etti. Gerrandin ona yan gözlerle bakıyor, dişlerini gösterircesine sırıtarak gülmeye devam ediyordu.
Koskoca bir açıkta duran, koca yapının girişine girdiler. Bina sağlam kayalardan inşa edilmiş bir sarayı andıyordu. Dört bir tarafı duvarla çevriliydi. Kapılar arkadan kapanırken Raste merakla etrafı tanımaya koyuldu. Duvarların iç tarafında koskoca bir alan vardı. Köşede at kulübesi vardı.
Gerrandin atları bağlaması için her iki atıda Hogir'e teslim etti. "Çok uzun yoldan geldik." dedi şişinerek.
"Evet, şunu bir hücreye kapatalımda rahatımıza bakalım." Raste'yi kastediyordu Hogir. Hogir uzaklaşırken Raste, Gerrandin ile başbaş kaldı. Arkadaki demir kapı kilitliydi.Kaçmayı denemek istiyordu. Duvarlara tırmanamazdı, yükseklerdi. "Yürü be çocuk. Hadi!" dedi Gerrandin kapıdan girerek. Onun peşinden içeri girince, gözlerini etrafı izlemekten alamadı. İçersi bir ev gibiydi. Tavanda koskoca altın bir avize asılıydı. Kıpkırmızı dev bir halı yerde seriliydi. İçerde birkaç adım ilerleyince yine kırmızı renkte koltukları farketti. Karşıda iki tane kapı ve onların yanında yukarı kata çıkan merdiven vardı.
Üzerindeki kalın kahverengi pelerini çıkaran Gerrandin, felaket ulağı avının içeriyi süzduğünü fakedip, "Senin yerin burası değil." diye azarladı onu. Tüm gün o alaycı tutumlardan sonra, bu kez biraz huysuzdu.
"Siz burada mı yaşıyorsunuz?" diye sordu onu izleyen çocuk.
"Kısa süreliğine evet." dedi avcı Gerrandin. Hogir içeri girdi. Eline atın sırtından getirdiği çantalar duruyordu. Raste o çantalar arasında kendi çantasını gördü. Eliyle işaret edip, "Şu deri çanta benim!" diye seslendi. Gerrandin doğruca o çantayı Hogir'den aldı. "Demek senin çantan ha?" diye alay etti adam onunla.
"Evet ,gerçekten o benim. Lütfen verebilir misin?" Gerrandin onu duymamış gibi yaparak çantanın içine elini soktu. "Kusura bakma küçük dostumuz ama güvenlik önemlidir değil mi? Tehlikeli birşey yoktur umarım." Raste çantayı ondan kapmak için davransa bile Hogir araya girdi. Adam vahşi bir kızılderili edasıyla bakıyordu. Gerrandin çantadan bronz kılıcı çıkardı. Bu kılıcı ona Felit vermişti. Raste, arkadaşı Felit'in kendine kılıç dersi verdiği anıları gözünde canlandırdı.
Adam kılıcı oyuncakmış gibi salladı elinde. "Kılıç güzel aslında." dedi Gerrandin. "Biraz eskimiş ama kullanışlı." Sonra bu kez bir not defteri çıkardı. Sabır taşı çatlamıştı. O not defterindekiler Raste için çok özeldi. "Lütfen onu açma." dedi Raste. Gerrandin sayfaları çevirip gözünü gezdirmeye başlamıştı bile. Çocuğun, kişisel tüm yazıları oradaydı: Güney dağları, anıları, annesi Lori.
"Şey...Aslında...Yaratıcı." dedi Gerrandin ve onu da çantaya koyduktan sonra son kez içi toz dolu şişeyi çıkardı.
Bu adamın her şeye burnunu karıştırmasını artık kaldıramayan çocuğun içinde öfke büyüdü. "Lütfen artık yapma." diye çıkıştı. İki avcının gözleri üzerine çöktü. Derinlerde, her an olacak şeylere karşı bir savunma gizliydi. Sakinleşmek için çabaladı çocuk. Öfkenin ne kadar tehlikeli olabileceğini Felit'ten öğrenmişti. Öfke kontrolden çıkıyor ve kimse anlamadan ortaya çıkabiliyordu işte.
"Elimdeki şey bir Berhilistin." diye konuşmaya başladı Gerrandin. "Bize karşı kendini bununla koruyabilirsin." Sonra tavandaki avizenin alında duran gözlerini ayıramayan çocuğa yaklaştı. "Peki sana sormak istiyorum, Biz insanları senin bu yaptıklarından ne kurtaracak?"
Adamın o kahverengi gözlerine yakından bakınca, içindeki gizli öfkeyi gördü. "Bakın, Ben...asla isteyerek..." Sustu. Devam edemedi. Onlara karşı kendimi masum role sokamam, diye düşündü içinden. İki avcı onu yukarı kattaki, demir parmaklıkları olan odaya kapattı. Yere çömeldi. Gözlerinin ısındığını hissetti. Yaşlanmıştı gözleri, yaşlar dökülmek üzereydi. Kendini bir bebek gibi hissetti. Buradan asla kurtulamayacaktı. Ama asıl önemli olan bu değildi. Daha geçen hafta önce dostu Felit'in sorduğu soruyu hatırladı: Lanetten kurtulmak ister miydiniz?" O günki cevabı evetti. Cevabı değişmemişti. "Ne yapacağım ben?" diye fısıldayarak sordu kendi kendine. Defalarca kez devam etti. Bilmediği şey, taş duvarın arkasında duran Gerrandin'in tüm bunları dinliyor olmasıydı. Duyduklarına anlam veremeden sessizce ayrıldı adam. Uykusuzluğun kolları çocuğu yine kabusa taşımak üzereydi.
***
Biriniz elimde dedi kabusun içindeki ses. Biriniz elime geçmek üzere. Raste bu kez Felit'i atıyla beraber gecenin bir ortası birinden kaçarken gördü. Pelerininin bir kısmı yırtılmıştı. Karanlık geçidin içinden geçti ve kayboldu. Vücudu karıncalandı, sonrada kaynar su dökülürcesine yanar hele geldi. Güçsüzce inledi çocuk. Elleri, bir destek aramak için kıvrandı. Gözünü açtı. Demir parmaklıklı hücredeydi. Gün daha doğmamıştı.
Pencereden kafasını çıkardı. Kasabadaki evleri rahatça görebiliyordu. Kendi bulunduğu binanın hemen çarprazındaki evle baktı. Evlerin arka cephelerinde mezar benzeri gömülü yapılar gördü. Büyük bir yumru toprak atılmış, üzerine taşdan semboller koyulmuştu.
Birkaç saat sonra güneş doğdu ve alt katta neşeli bir gürültü oluştu. Eve gelen giden konuklar olduğu belliydi. İki sadık avcının başarısını tebrik ediyor olmalıydılar. Peki bunu nasıl öğrenmişlerdi? Bu olayın gizli tutulması gerekiyordu. Nefret dolu insanların arasında tehlikeye girebilirdi. Bulunduğu yere biri geliyordu. Hemen bir köşeye çekildi Raste. Gelen Gerrandin'di. Hogir'de arkasından bir tabak çorba getiriyordu. "Gece uyuyamadın mı?" dedi Gerrandin.
"Evet." dedi Raste. Hogir çorbayı yerden içeri uzattı ve ayağa kalkıp, "Ben yakında buradan giderim belki Gerrandin." dedi yanındakine dönerek. "Buralar sana emanet çok yakında."
Gerrandin bu fikirden pek hoşlanmamış gibi bir of çekti. "Şu yemeği ye! Açlıktan ölmeni kimse istemez değil mi?" dedi.
Tam gideceği sırada çocuk kendini tutamadan, "Arkadaşlarıma ne yaptınız? diye sordu. Felit'i kabusunda görmüştü. Tehlikede olduğuna emindi. Gerrandin kendi kendine homuradandıktan sonra "kaçtılar" dedi. İkiside oradan ayrıldı. Raste yanındaki çorbadan bir kaşık aldı. Sıcacıktı. Tuhaf bir şekilde çorbanın tadında çok tanıdık bir lezzet buldu. İçinde değişik bitkiler vardı. Güneyin dağlarını hatırladı. İlkbahar zamanları o dağlarda yılın en güzel bitkileri yetişirdi. Çocukken oralarda gezerken annesine bu bitkilerden topladığını hatırladı. Her akşam bunlardan çorba yapardı Lori. Annem şimdi neyapıyor? diye düşündü. Raste'nin tüm zamanı böylece oturup hayaller kurmakla geçti. Felit'i düşündü. Sonra hiç Mira'yı düşünmediğini farketti. O kız her ne kadar sert biri olsa bile onunla olmayı bile özler oldu.
Akşam olunca oda tekrar karanlığa gömüldü. Gece uyumakta zorlanıyordu. Daha önceki gibi kabustan saklanıp sığınacağı birşeyi yoktu. Bir ara Gerrandin denen avcı içeri gelip çocuğu kontrol ettikten sonra tekrar kendi katına döndü. Sonraki günlerde böyle geçti. Raste yine oturup hayaller kurmaktan başka birşey yapamaz haldeydi.
İki avcı alt katta gürültüyle sohbet ediyordu. Duvara kulağını yaklaştırıp onları dinlemeye çalıştı. Hogir belli bir süre sonra gidecekti. Bundan bahsediyordu. Çok yakında Gerrandin denen adamla tek başına kalacaktı. O sinir bozucu adamla kalıp aklını yitireceğine emindi Raste. Asıl işkence henüz başlamamıştı.
Gece oldu. Uykuya yenik düştü. Yine karanlık boşlukta yalnızdı. Ölmemeniz gerekiyor diye seslendi ona aşina olduğu karanlıktaki ses. Bize canlı lazımsınız. Kral sizi canlı istiyor. Konuşamaz haldeydi. O sese karşı koyamazdı. Göğsüne bir acı saplandı. Tıpkı bıçak yer gibi. Kemiklerinin sızladığını hissetti. Büyük bir şiddetle yattığı yerden sıçradı. Kalbi inanılmaz bir hızla atıyordu. "Yeter artık." dedi odada yalnız başına. Arkasındaki duvara yaslandı. Gözleri uykusuzluktan ağrıyordu.
"Hey çocuk uyusana artık!" diye seslendi o alaycı ses yine. Arkasını dönmeden onun artık kim olduğunu biliyordu. Adam huysuzlandı. "Kime diyorum acaba?" Parmaklıklara yaklaştı.
Raste arkasını döndü. Adam üzerine eğilmişti. O kabarık sakallarını, şişman yüzünü, huysuzlukla bakan gözlerini çok daha yakından görüyordu. Üzerinde koyu bir tünik vardı, kahverengi pelerini de öyle. "Birazdan uyurum" diyebildi çocuk.
"Öyle olsa çok güzel olur. Bende uyuyorum."
"Özür dilerim o zaman."
"Anlayamadım?" Adamın kendisiyle eğlendiğini anladı. Sakin kalmaya karar verdi. Ama onun gibi sinir bozucu bir herifin yanında zayıf görünmek zoruna gidiyordu.
"Efendim, siz hep böyle misiniz?" diye sordu çekinerek. Hep böyle huysuz musunuz?"
Adam kaşlarını çattı. Bu hoşuna gitmediği belliydi. "Sen ne hadle bunu sorabilirsin bana?"
"Öylesine sordum. Rahatsız ediyorsunuz."
"Sana kim olduğumu anlatayım. Ülkenin en soylu ailelerindenin ben: Resan ailesinin avcısıyım."
"Peki bunu ne yapabilirim ben?" dedi Raste.
Adam kıs kıs güldü. "En seçkin savaş eğitimlerinden geçtim. Ahlakı, edebi bizzat babamdan öğrendim." Elini parmaklıklara dayadı. "Sen kim oluyorda bunu sorabiliyorsun?" Tehditkar bir öfke taşıyordu fakat o kulak tırmalayan sesi alaycıydı. "Tahmin edeyim. Sen bir köylüsün değil mi? Acaba sen babandan ne öğrendin?"
Şu ana kadar sakince onu dinledi. Ama O son sözler iyice ağrına gitti Raste'nin. Sinirden ağlamamak için kendini zorladı. Arkasını döndü. "Siz berbat insanlarsınız." dedi. Ama adamın umrumda olmadı. "Artık uyusan iyi olur." dedi parmaklıklardan elini çeken avcı. Ama Raste onu affetmemişti.
"Hiç sordunuz mu?" dedi, dişlerini sıkarak.
"Neyi sorduk mu?"
"Sen çok iyi biliyorsun."
"Söyle be çocuk. Kafamı şişiriyorsun."
"Sanki ben böyle doğmayı istemişim gibi..."
"Sen ne diyorsun çocuk?"
"Sadece...Yalnız bırak beni." Gerrandin arkasını döndü. Biran gözlerini yere devirdi. Çocuğa baktı.
Gerrandin aptal biri değildi. Bu çocuğun anlamsız laflarını ciddiye alamazdı. Yıllarını onlardan birini bulmak için harcamıştı sonuçta. Daha fazla durmadı ve kendi katına indi. Gece boyu aynı kabusun korkusunu hissetti çocuk. Yine aynı acıyı yaşayacaktı. Mira'nın söylediklerini hatırladı. Kabusa rağmen uyu. Gözlerini yumdu. Uyumaya hazırdı. Bu kez kabus görmedi. Belki artık kendini uymaya zorlamasından kaynaklıydı.
Raste'nin evde tutulmasında birkaç hafta geçti. Zaman artık kapalı odada su gibi geçiyordu. Gerrandin her zamanki gibi geceleri parmaklıklara yaklaşıp çocuğu kontrol ediyordu. Çocuğun karşısına çıkıp tekrar münakaşa girmeye her an hazırdı. Kaşlarını çatarak mümkün olan sinirlerini gerecek anı bekliyordu. Adamın bu işine artık alışmıştı. Adam yavaşça onunla tartışmaya ara verdi; güvenilir olmayan bir tarzıyla. İçten içe huysuz bir herifti. Her an patlamamak için kendini zorluyordu. Raste de karşısındaki bu avcı ile artık daha fazla zıtlaşmıyordu.
"Şu çantayı istiyor musun?" dedi duygusuz bir suratla avcı ona bir gece. Çocuk ihtinayla başını salladı. "Sabret öyleyse!" diyerek yüzüne hırladı adam. Loş odada bir başına kalan çocuk, ondaki bu sebepsiz siniri anlamayordu. Evet, en başında Raste bir felaket ulağıydı. Fakat bu tüm nefretin üzerine çekilmesinin tek nedeni miydi? Daha mühimi, Raste bu nefreti, haseti hakediyor muydu?
Bir sabah uyandığında deri çantasını yanında buldu. Çantayı Gerrandin bırakmış olabilir miydi? Hayır o avcı onu sevmiyordu. Tüm tutumu nefret doluydu. O adamdan bunu hiç beklemiyordu. Çantayı açtı. Şişe, defter ve kılıçta yerli yerindeydi. Bronz kılıcın üzerinde elini gezdirdi. Felit'in kendisine öğrettiği kılıç sallama numaralarını hatırladığına emin değildi. Ayağa kalktı ve birkaç numara denedi. Bu kılıç eline tam oturuyordu. İnanılamaz bir denge içindeydi. Tek sorunu kendisinin hala bir acemi olmasıydı.
O gün akşama kadar kılıç salladı. Hogir kendisine yiyecek getirirken, Raste'nin kılıcıyla oyalandığını gördü. Bir şey söylemedi. Fakat o gittikten sonra peşinden Gerrandin geldi. Raste onun arkadan izlediğini bilmiyordu. Bu kılıcı Felit'ten aldığı ilk günki gibi heves içindeydi. Arkadaki adam konuşmak için boğazını temizledi. Raste onun varlığından habersizdi. Hemen geri çekildi.
"Devam etsene. Bana aldırma." dedi adam. Adam eskisi kadar alaycı şekilde bakmıyordu. Bu küçük bir değişiklikti.
"Çantayı sen mi getirdin?" Adam konuşmadan başıyla onayladı. Arkadaki bir tabureye oturdu. Rahat bir yer bulduktan sonra arkasına yaslandı.
"Adın neydi senin?" diye sordu düz bir sesle. "Raste" dedi çocuk
"Raste" diyerek tekrar etti adam. Yerinde hafifçe doğruldu. Bacaklarını üst üste attı. "O kılıcı bence yanlış sallıyorsun." dedi adam ciddiyetle.
"Hayır, doğru şekilde öğrendim."
"Öyle diyorsan öyledir o zaman." Arkasını dönen çocuk antenmanına devam etmekte kararsızdı. Gerrandin denen avcı arkada hala sessizce izliyordu. O avcı, huysuz savaşçı rolünden çıkmıştı sanki.
"Beni mi izleyeceksin acaba?" dedi Raste.
"Sakıncası yok heralde. Burası benim mülküm sonuçta.
"Tamam, sen bilirsin." Kılıcı havaya kaldırıp işine devam etti Raste. Sağ taraftan bir kanca hareketine odaklandı. "Sana kim öğretti bunları." diye sordu avcı
"Arkadaşım, Felit."
"Baya yarım öğretmiş."
"Bize saldırı yapmasaydınız, daha fazla öğretecekti." Adam bir karşılık vermedi. Kendince şarkılar mırıldandı. Raste farkında olmadan şarkısını dinlediğini farketti. Adamın çölde söylediği gibi neşeli ama daha sakin tınlayan tarzda bir ezgisiydi. Birkaç dakika sonra adam oradan ayrıldı. Bu gecede böyle geçti.
Raste bu odada bir ayını geride bıraktı. Gerrandin artık her gece onu arkada kayıtsızca izlemeye başladı. Sadece onun kılıç hareketlerini izlemek için duruyordu. Bazen onun işini bölüp hata yaptığını söylereyek onu azarladığı oluyordu. "Şunu doğru yaptığına emin misin be ufaklık?" diye haykırıyor, çocuğun işini bölüyordu. Raste onun deneyimli bir savaşçı olduğunu hatırladı. Farkında olmadan, onun azarlamalarına kulak vermeye başladı. Ama bunu elinden geldiğince gizli tuttu. Bu sadece kendisini ilgilendirmeliydi.
"Sizi savaşmaya iten nedir acaba?" dedi avcı yine bir gece. Kahverengi pelerinin içine gömülmüştü, sarı saç ve sakalı uykudan henüz uyandığı için dağınıktı. Yüzü harici gözükmüyordu pelerinin içinde. "Savaşmaya neden devam edersiniz mesela?"
"Neden soruyorsun? Yaşamak için işte." dedi canı sıkılan Raste. "Bizde insanız." Avcının bu yanıtla ilgilenmeyeceğinden adı kadar emindi. Onunla kuracağı her argüman anlamsızdı. Ama Gerrrandin, homurdanır halde dalgınlıktaydı. "Belki doğrudur." dedi avcı. "Zamanla anlarız." Çocuğun onu kavrayamaya uğraştığının farkındaydı aslında. Ama ağzını daha fazla açmadı.
"Biz sizlere göre neyiz sana göre? Canavar mı?"
"Neden sordun?" Bu kez laf kıvırması yaparak eğleniyordu onunla Gerrandin. Gülecek gibiydi ama gülmedi. Kelimelerinin o kafa karıştırıcı, cana yakıcı etkisiyle çocuk bir başına kaldı. Canavar, lanet. Tüm bu düşünceler, üzerine üzerine geliyordu çocuğun.
***
Raste, Felit'i düşünmeyi asla bırakmadı. O çocuk hayatına girdiği anda kendini anlayan birini bulmuştu Raste. Felit'in anlattığı efsaneyi hatıladı. Simirellerden bahsetmişti. Felit, hayatlarını değiştirebilecek bir plan yapmış ve onları hep birlikte bulmaya karar vermişti. Raste o günki konuşmaları hatırlayınca yine içinde bir umut yeşerdi. Kendini değiştirebilirdi. Lanetten kurtulabilirdi.
Birkaç gün sonra bunu, kendini ziyarete gelen Gerrandin'e anlatmaya karar kıldı. Bu saçma bir fikirdi. Ama burada uzun bir esaret ömrü yaşamaktan daha az sakıncalıydı. Gerrandin bir avcıydı, onun düşmanıydı ama buna mecburdu. "Simireller" diyerek lafa başladı. Avcının yüzüne bakamadan gözlerini yere kaçırdı. Gerrandin kaşını kaldırarak devam etmesini istedi. "Felit üzerimizdeki lanetten Simireller sayesinde kurtulabileceğimizi söyledi."
Gerrandin bunu duyunca kahkahalara boğuldu. Gözleri gülmekten yaş tutmuştu. Sonra ciddileşerek, "Seni aptal! Simirel halkı artık yaşamıyor." dedi.
"Ama onlar..."
"Yaşasalar bile onlar büyücüler. Zalim insanlar onların hepsi. En az siz felaketin ulakları gibi." Gözleri sinirle dolmuştu.Ayağa kalktı.
"Dinle lütfen. Hayatımı düzeltebilirim." dedi Raste. "İyi insanlar olabiliriz."
Gerrandin ona inanamayarak baktı. "Neden? Bu halinle ne sorunun var senin?" dedi umursamazca.
"Biliyorsun...Neden soruyorsun bunu? Lanetlisiniz diyorsun, tehlikelisin diyorsun. Elimde bundan kurtulmak için bir fırsat var."
"Simirellere güven olmaz." diyerek susturdu onu adam, zira çocuğun daha fazla konuşmasına katlanamacaktı. Fakat yerinde kalıp öylece karşısındakini inceledi. Kahverengi gözleri soru soruyordu. "Sen de ne çabuk durumu kabullenmişsin be!" dedi.
"Ne durumu?"
"Ne bileyim, durduk yere kendini neden değiştirmek istersin ki?"
Diyecek bir cevabı yoktu, muhtemelen bir nedeni de yoktu ki en çok korktuğu da buydu. Tek arzusu, kendine verilen bir görevi yerine getirmek olan bir avcıya danışmak da bir hataydı zaten.
"İnsanları daha fazla zorlamayın da, gerisi beni ilgilendirmez." dedi sarı sakallı avcı. Oradan ayrıldı. Raste birkaç hafta bu konuşmayı düşündü. Gerrandin onu her kontrol etmeye geldiğinde, konuya devam etmek isterdi fakat adamın tutumu netti. Raste'nin gitmesine asla izin vermeyecekti. Bunu Hogir denen avcıyla konuşma fikrini düşündü fakat sonra onunda Gerrandin'den farklı olmayacağını düşünerek vazgeçti.
Simireller hala olmak zorundaydı. Felit'i bulmam gerek diyerek yerinden sıçradı. Felit. Hayatına girdiği gibi, kendisine umut ulan dostu. Kafasına değişebilme umudunu sokan oydu. Kendisine kılıç dersi veren, kardeşi gibi görende oydu. Felit, lütfen iyi ol. Yalvarırım. Seninle beraber onları bulacağız.
Yaklaşık bir ay daha geçti orada. Gerrandin yine her gece onu, kılıcıyla oyalanırken yakalıyordu. Bazen onun kendi başına konuşurken buluyor, gizli gizli dinliyordu. Bu sessiz konuşmalarından çıkardığı şey: Çocuğun kendini olduğu gibi kabullenememesiydi. Banane lan bundan! diye düşünerek kendine kızdı. Çocuktan biran önce kurtulmam lazım. Yoksa Balassagor'da işler karışacak. Nede olsa bu çocuk, içinde felaketin lanetini taşıyan azınlıktandı. Elinde olsa onu ilk gördüğü gün öldürebilir, onca insanın acısına son verebilirdi. Fakat krallığın emri, avların canlı olması yönündeydi.
Sadece birkaç ay daha bu çocuğa katlanacak ve en sonunda memleketine dönecekti. Gözlerini kapatıp geride bıraktığı hayatını düşündü. Sonra kederlice bir iç çekti. Hayatında ona ayit olan ne kalmıştı ki? O artık bir avcıydı. Öyle sıradan biri de değildi. Damarlarında soylu bir savaşcı ailenin kanını taşıyordu. Sadık avcıların arasında saygın bir yeri vardı. Tekrar kaldığı yere döndü. Üzerinde uzun senelerin yorgunluğu vardı.
Bölüm etkileşimi
