1. bölüm / 9
FALLANDTOPRAKTAKİ İZ -1
Bölümler 9Şu an: TOPRAKTAKİ İZ -1
- 1 TOPRAKTAKİ İZ -11.658 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 TOPRAKTAKİ İZ -21.801 kelime
- 3 TOPRAKTAKİ İZ -32.985 kelime
- 4 DEFTERDEKİ UNUTULMUŞ ADRES899 kelime
- 5 ARALANCA KÜTÜPHANESİ1.340 kelime
- 6 Bölüm 6- GİZEMLİ KORDİNAT1.158 kelime
- 7 Bölüm 7- ARAŞTIRMA MERKEZİ895 kelime
- 8 Bölüm 8- ARAŞTIRMA MERKEZİ -II1.000 kelime
- 9 Bölüm 9- ARAŞTIRMA MERKEZİ -III963 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dört yıl önce hayatımın nasıl olduğunu hatırlamak artık zorlaşmıştı. Bazı anılar hâlâ dün yaşanmış gibi netti; annemin sabahları mutfaktan gelen sesi, babamın işe gitmeden önce kapıyı kapatırken söylediği son cümleler, okulun koridorlarında arkadaşlarımla yaptığım anlamsız konuşmalar... Hepsi zihnimin bir köşesinde duruyordu. Fakat aradan geçen dört yıl, bu anıların üzerine öyle kalın bir sessizlik bırakmıştı ki bazen gerçekten yaşanıp yaşanmadıklarından bile şüphe ediyordum.
Gözlerimi açtığımda her zamanki gibi önce ahşap tavana baktım. Başımın hemen üzerinde, birbirine geçirilmiş kalın tahtalar vardı ve sabah güneşi aralarındaki küçük boşluklardan içeri süzülerek odanın zeminine ince çizgiler bırakıyordu. Dışarıdan gelen kuş sesleri dışında duyduğum hiçbir şey yoktu. Ne bir araba motoru, ne uzaktan geçen insanların konuşmaları, ne de şehir hayatının o sürekli devam eden uğultusu... Dört yıl önce bunların hiçbirini fark etmezdim bile. Şimdi ise sessizlik, yaşadığım yerin en belirgin özelliğiydi.
Yataktan kalkıp pencerenin yanına gittim. Ağaç evimin bulunduğu devasa gövde, pencereden dışarı baktığımda görüş alanımın büyük bir kısmını kapatıyordu. Evin kendisini yaparken bu ağacı özellikle seçmiştim; gövdesi diğerlerinden çok daha kalındı ve dalları yukarı doğru uzanarak doğal bir çatı oluşturuyordu. İlk zamanlarda burada yaşamaya çalışmak neredeyse imkânsızdı. Taşımam gereken tahtalar, kesmem gereken dallar ve sağlamlaştırmam gereken bağlantılar vardı. Defalarca düştüm, ellerimi kestim ve bazı geceler yaptığım şeyin tamamen saçmalık olduğunu düşündüm. Fakat sonunda ortaya çıkan yapı, dört yıldır beni yağmurdan, soğuktan ve geceleri ormanda dolaşan şeylerden koruyan gerçek bir eve dönüşmüştü.
Aynadaki yansımama kısa bir süre baktım. Siyah, kıvırcık saçlarım her zamanki gibi dağınıktı ve gözlerimin altında birkaç günlük uykusuzluğun izleri vardı. Ellerim ise yüzümden çok daha fazla şey anlatıyordu. Parmaklarımın üzerinde eski kesiklerin izleri, avuçlarımda ağaçlara tırmanmaktan oluşmuş sertleşmiş bölgeler vardı. Buna rağmen üzerimde yine takım elbisem vardı. Dört yıldır aynı şekilde giyiniyordum. İnsanların olmadığı bir dünyada takım elbise giymenin mantıklı olmadığını biliyordum, fakat bunu bırakmak istemiyordum. Eskiden nasıl görünüyorsam öyle kalmak, hayatımın tamamen değişmediğine kendimi inandırmanın küçük bir yoluydu.
Masamın üzerinde duran defteri aldım ve son sayfayı açtım. Dört yıldır düzenli olarak not tutuyordum. Başlangıçta ne kadar yiyeceğim kaldığını ve hangi bölgelerde güvenli su bulabileceğimi yazıyordum. Sonraları notlarım değişmeye başladı. Ormandaki hayvanların hareketlerini, hava durumunu, terk edilmiş binalarda bulduğum malzemeleri ve en önemlisi zombilerin davranışlarını kaydetmeye başlamıştım. Onları yıllardır gözlemliyordum ve her geçen ay, daha önce fark etmediğim yeni bir ayrıntı ortaya çıkıyordu.
Bugünün tarihini sayfanın üst kısmına yazdım: 25 Ağustos 2044.
Kalemi birkaç saniye elimde tuttuktan sonra tarih kısmının altına kısa bir not ekledim.
Hava açık. Gece yağmur yağmış. Su kaynakları normal seviyede.
Bir süre daha boş sayfaya baktım. Sonra defteri kapattım.
Bugün kuzey tarafına gitmem gerekiyordu.
Ormanın yaklaşık iki saat uzağında, dört yıl önce terk edilmiş bir yapının kalıntıları vardı. Oraya en son birkaç ay önce gitmiştim ve işe yarayabilecek metal parçalar bulmuştum. Evimin bazı bölümlerini güçlendirmek için hâlâ malzemeye ihtiyacım vardı. Özellikle merdivenin alt kısmındaki bağlantılar eskimeye başlamıştı ve bunu daha fazla ertelemek istemiyordum.
Çantamı hazırlarken her şeyi alışkanlıkla kontrol ettim. Su şişesi, birkaç parça kurutulmuş yiyecek, ip, küçük bir ilk yardım çantası, el feneri ve bıçak. Çantayı sırtıma taktığımda evin kapısının önünde birkaç saniye durup aşağıdaki ormana baktım.
Gündüzleri orman sakin görünüyordu.
Hatta bazen, dünyanın geri kalanında ne olduğunu bilmeyen biri buraya gelse buranın huzurlu bir yer olduğunu düşünebilirdi. Güneş yaprakların arasından süzülüyor, rüzgâr dalları yavaşça hareket ettiriyor ve yerdeki ıslak toprak yağmurdan sonra temiz bir koku yayıyordu. Fakat ben bu görüntünün ne kadar aldatıcı olduğunu biliyordum. Gündüzleri sessiz olan orman, güneş battığında tamamen değişiyordu ve o saatlerde dışarıda olmak, gereksiz yere hayatımı riske atmak anlamına geliyordu.
Zombiler artık eskisi gibi değildi.
Bunu dört yıl boyunca onları izleyerek öğrenmiştim.
Çoğu hâlâ geceleri ortaya çıkıyor ve çevredeki canlıları arıyordu. Fakat bazıları diğerlerinden farklı davranıyordu. Daha dikkatliydiler, daha hızlı tepki veriyorlardı ve zaman zaman daha önce görmediğim hareketler yapıyorlardı. Bunun nedenini henüz tam olarak anlayamamıştım. Yine de bir şeyi kesin olarak biliyordum: Onları hafife almak, hayatta kalmanın en kısa yoluydu.
Kapıyı kapattım ve merdivenlerden aşağı inmeye başladım.
Toprak zemine bastığım anda etrafıma baktım. Her şey normal görünüyordu.
Ben de kuzeye doğru yürümeye başladım.
Ormanın içindeki patika, yıllar boyunca yaptığım yürüyüşlerle kendiliğinden oluşmuştu. İlk zamanlarda nereye gittiğimi anlamak için ağaçların gövdelerine küçük işaretler bırakıyordum. Daha sonra buna gerek kalmadı. Hangi ağacın yanında zeminin çamurlu olduğunu, hangi kayanın arkasından geçerken aşağı doğru eğilmem gerektiğini ve hangi bölgelerde geceleri seslerin daha fazla yankılandığını artık ezbere biliyordum. Burası dört yıl içinde benim için bir haritaya dönüşmüştü ve bu haritanın kâğıda çizilmiş olması gerekmiyordu.
Yürürken zaman zaman yukarı bakıyordum. Güneş, dalların arasından parçalar halinde görünüyordu. Gece yağan yağmurun etkisi hâlâ hissediliyordu; yaprakların üzerinde biriken damlalar rüzgârla birlikte aşağı düşüyor, bazıları doğrudan omuzlarıma çarpıyordu. Takım elbisemin üzerine birkaç damla su geldiğinde istemsizce baktım. Kumaşta küçük bir iz oluşmuştu.
"Harika."
Elimi o bölgeye götürüp hafifçe sildim.
Dört yıldır dünyada insan kalmamıştı ama ben hâlâ takım elbisemin kirlenmesine sinirlenebiliyordum. Bazen kendime bu konuda gerçekten gereğinden fazla takıldığımı söylüyordum. Sonra da takım elbisemi temizlemek için harcadığım zamanın, başka insanların hayatlarında muhtemelen hiç önemli olmayacak bir şey olduğunu düşünüp gülüyordum. Fakat insanın elinde kalan küçük alışkanlıklar, bazen hayatta kalmak kadar önemli olabiliyordu.
Yolun yaklaşık yarısına geldiğimde durup su içtim. Çantamı yere bırakarak etrafı dinledim. Ormanın içinde hafif bir rüzgâr vardı. Birkaç kuş ötüyor, uzaktaki ağaçların arasında küçük hayvanların hareket ettiği belli oluyordu. Bunun dışında duyduğum herhangi bir şey yoktu.
Bir ağacın gövdesine yaslandım ve birkaç dakika dinlendim.
Eskiden yorulduğumda bir yere oturup telefonuma bakardım.
Şimdi telefonum yoktu.
Daha doğrusu vardı, ama yıllardır çalışmıyordu.
Şarj edecek bir elektrik kaynağı bulmak zaten mümkün değildi. İlk iki yıl boyunca bunun için uğraşmıştım. Eski aküler, güneş panelleri ve bulabildiğim bütün elektronik parçalarla bir sistem kurmaya çalışmıştım. Sonunda birkaç cihazı kısa süreliğine çalıştırmayı başardım. Fakat internete bağlanamadığımda bunun hiçbir anlamı olmadığını fark ettim.
Dünyanın geri kalanından haber almak istiyordum.
Birilerinin hâlâ yaşadığını bilmek istiyordum.
Ama hiçbir sinyal yoktu.
Hiçbir mesaj yoktu.
Hiçbir çağrı yoktu.
Bir süre sonra telefonun ekranını tamamen kapattım ve bir daha açmadım.
Başımı kaldırdığımda gökyüzünün daha fazla açıldığını gördüm. Yağmur bulutları dağılmıştı. Bugün hava iyi gidiyordu. Bu, kuzey tarafına gidip geri dönmek için yeterli zamanım olduğu anlamına geliyordu.
Çantamı yeniden sırtıma aldım ve yürümeye devam ettim.
Bir süre sonra ağaçların arasından eski binanın çatısı görünmeye başladı.
Yapı, dört yıl önce muhtemelen bir depo olarak kullanılıyordu. Şimdi ise doğayla neredeyse tamamen birleşmişti. Duvarların bazı bölümlerini sarmaşıklar kaplamış, çatının bir kısmı çökmüş, pencerelerin tamamı kırılmıştı. Binanın çevresinde daha önce görmediğim birkaç küçük ağaç bile büyümüştü.
Yaklaştıkça adımlarımı yavaşlattım.
Burası güvenli görünüyordu ama güvenli görünmek, güvenli olmak anlamına gelmiyordu.
Kapının önünde durup zemini inceledim. Çamur hâlâ nemliydi. Birkaç hayvan izi vardı fakat insana veya zombiye ait belirgin bir iz göremedim.
İçeri girmeden önce birkaç saniye bekledim.
Sonra bıçağımı çıkardım.
Kapının kenarından içeri baktım.
Karanlıktı.
El fenerini açtım ve ışığı yavaşça duvarlarda gezdirdim. Toz, kırılmış tahta parçaları ve devrilmiş raflardan başka bir şey yoktu.
İçeri girdim.
Ayakkabımın altında küçük bir cam parçası kırıldı.
Ses, boş binanın içinde beklediğimden daha fazla yankılandı.
Hemen durdum.
Bir süre hiçbir şey olmadı.
"İyi."
Fısıldayarak konuştuğumu fark edince kendi kendime güldüm.
"Artık cam kırmamak için de uğraşmam gerekiyor."
Rafların bulunduğu bölüme geçtim. Geçen gelişimde aldığım metal parçaların çoğu burada değildi; onları zaten eve götürmüştüm. Fakat arka tarafta daha önce dikkat etmediğim bir oda vardı.
Kapısı yarı açıktı.
El fenerini içeri tuttum.
İçeride eski kutular duruyordu.
Bazıları yere devrilmişti.
Yaklaştım ve ilk kutuyu açtım. İçinden paslanmış birkaç alet çıktı. İkinci kutuda kablolar vardı. Üçüncü kutunun içinde ise sağlam görünen birkaç metal bağlantı parçası buldum.
Bunlar işime yarayabilirdi.
Kutuyu yere indirip içindekileri tek tek kontrol etmeye başladım.
Tam o sırada dışarıdan çok hafif bir ses geldi.
Başımı kaldırdım.
Ses yalnızca birkaç saniye sürmüştü.
Sonra tekrar sessizlik oldu.
Bıçağımı biraz daha sıkı tuttum.
Kalbimin hızlandığını hissettim.
Bu, zombilerin beni fark ettiği anlamına gelebilirdi.
Onların en büyük avantajı buydu. İnsanların kalp atışlarını duyabiliyorlardı. Korktuğun zaman kalbin hızlanıyor, kalbin hızlandıkça seni bulmaları kolaylaşıyordu. Bu yüzden yıllar içinde korkuyla baş etmeyi öğrenmiştim. Korkmamak mümkün değildi. Önemli olan, korktuğun anda ne yaptığındı.
Nefesimi yavaşlattım.
Bir süre bekledim.
Ses tekrar gelmedi.
Yavaşça kapıya doğru ilerledim.
Dışarı baktığımda hiçbir şey göremedim.
Ağaçların arasındaki boşluklar sessizdi.
Bir yaprak rüzgârla hareket etti.
Sonra başka bir yaprak.
Başka hiçbir şey yoktu.
Kapıyı tekrar kapatıp içeri döndüm.
"Muhtemelen hayvandır."
Bunu söylerken kendimi ikna etmeye çalıştığımı biliyordum.
Kutudaki malzemeleri çantama yerleştirdim. Ardından binanın diğer tarafına geçtim. Birkaç dakika daha aradıktan sonra eski bir matkap ve sağlam görünen iki metal levha buldum.
Beklediğimden daha iyi bir sonuçtu.
Çantayı omzuma taktığımda ağırlığı belirgin şekilde artmıştı.
Eve dönme zamanı gelmişti.
Dışarı çıktım.
Güneş hâlâ yüksekteydi fakat ormanın kuzey tarafında hava biraz daha kararmış görünüyordu. Bulutlar yeniden toplanmaya başlamıştı.
Eğer yağmur yeniden başlarsa dönüş yolum zorlaşabilirdi.
Bu yüzden fazla oyalanmadan yola çıktım.
İlk yarım saat boyunca herhangi bir sorun yaşamadım.
Sonra patikanın biraz ilerisinde durdum.
Yerde bir şey vardı.
Yaklaştım.
Bir ayakkabı.
Eski ve parçalanmıştı.
Dört yıldır ormanda çok fazla şey görmüştüm. Terk edilmiş kıyafetler, çantalar, araç parçaları, oyuncaklar... İnsanların geride bıraktığı her şey zamanla toprağın ve bitkilerin arasında kayboluyordu.
Ama bu ayakkabıyı daha önce görmemiştim.
Eğilip baktım.
Altındaki toprak yeni ezilmişti.
Bu kez gerçekten durdum.
Çevreme baktım.
Orman hâlâ sessizdi.
Fakat artık o sessizlik bana sabahki kadar huzurlu gelmiyordu.
Ayakkabının yanındaki toprağı inceledim. Birkaç metre ileride ikinci bir iz vardı.
Sonra üçüncü.
Adımların yönü kuzeye doğru değil, benim geldiğim yöne doğru gidiyordu.
Bir an için geri dönüp binaya baktım.
Sonra önüme baktım.
Birinin buradan geçtiği kesindi.
Ama bunun ne kadar önce olduğunu bilmiyordum.
Çantamın kayışını düzelttim ve yürümeye devam ettim.
Bu kez daha yavaş gidiyordum.
Adımlarımı mümkün olduğunca sessiz atıyordum.
Ormanın içinde ilerlerken birkaç kez arkamı kontrol ettim.
Hiçbir şey yoktu.
Yine de içimdeki huzursuzluk geçmiyordu.
Eve yaklaştığımda hava hâlâ aydınlıktı. Ağacımı uzaktan gördüğüm anda içimdeki gerginlik biraz azaldı. Yüksek dalların arasında duran evim, yıllardır olduğu gibi yerindeydi.
Yaklaştım.
Merdivenin önünde durdum.
Tam ilk basamağa ayağımı koyacağım sırada gözüm yerdeki toprağa takıldı.
Bir iz vardı.
Benim ayakkabımın izi değildi.
İz merdivenin hemen önünde başlıyor, ağacın arkasına doğru gidiyordu.
Bir süre hiçbir şey söylemeden ona baktım.
Sonra başımı yavaşça kaldırıp evime baktım.
Kapı kapalıydı.
Pencereler sağlamdı.
Her şey normal görünüyordu.
Ama dört yıldır öğrendiğim bir şey varsa, o da şuydu:
Normal görünen şeylere hiçbir zaman tamamen güvenmemek gerekiyordu.
Bölüm etkileşimi
