Elzem kitap kapağı

6. bölüm / 6

Elzem

yakınlasma|5

Vaveyla Yazarı: gul kralicesi

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: yakınlasma|5

Ertesi Sabah
Gece boyunca yaşanan o ağır gerilimin ardından sabah odanın içine süzülen hafif gün ışığıyla gözlerimi açtım. Ada yan taraftaki yatakta mışıl mışıl uyuyordu, yüzündeki o dün geceden kalma korku yerini daha sakin bir ifadeye bırakmıştı. Garip bir şekilde, bu yabancı evde geçirdiğimiz gece boyunca ikimiz de kesintisiz uyuyabilmiştik. Ateş’in o sarsılmaz varlığı, kapının arkasından içeri tek bir tehdidin bile sızmasına izin vermemişti işte. Duş alıp üzerimi değiştikten sonra Ada da uyandı. Banyoda beraber hazırlanırken aynanın karşısında dün gecenin kritiğini yaptık. Ada’nın rengi yerine gelmişti, saçıyla başıyla uğraşırken Erdem’in dün geceki aşırı korumacı hallerinden bahsetti; ben de Ateş’in o patlamasını ve üzerime yürüyüşünü anlatıp durdum. Aynadaki yansımamıza bakıp kısa bir an gülüştük. İkimiz de üzerimizdeki o felaket havasını dağıtmaya çalışıyorduk. Lobiye inmek için son hazırlıkları yaparken komodinin üzerindeki telefonum hafifçe titredi. Bilinmeyen bir numaradan gelen mesaj ekrana düştü:
Gönderen: 053* *** ** ** "Aşağıda bekliyorum, kahvaltıya gelin. Denize bakan kısımda masa numarası 12."
Numarayı kaydetmemiştim bile ama mesajın o kestirip atan, emredici üslubundan kime ait olduğunu anlamak bir saniyemi bile almadı.Ada bana doğru bakıp "Kimmiş?" diye sordu."Ateş," dedim telefonu cebime atarken. "Aşağıda, deniz tarafındaki 12 numaralı masada kahvaltıya bekliyormuş. Hazırsan inelim." Ada başıyla onayladı. Birlikte odadan çıkıp asansöre doğru yürüdük. Denize bakan taraftaki o masaya gittiğimizde bizi neyin beklediğini, Ateş’in o dünkü sinirini yenip yenmediğini kestirmek zordu ama en azından karnımızı doyuracak olmak iyi bir başlangıçtı.Asansörden inip deniz manzarasının açıldığı geniş kahvaltı salonuna doğru yürüdük. Masalar neredeyse tamamen boştu. Garsonların arasından sıyrılıp denize bakan tarafa geçtiğimizde, 12 numaralı masayı bulmak hiç de zor olmadı. Ateş ve Erdem masada karşı karşıya oturmuş, alçak sesle bir şeyler konuşuyorlardı.
Biz yaklaştığımızda Erdem gözünü masadaki kahve bardağından kaldırıp bizi fark etti. Yüzüne anında o alışılmadık, kibar bir gülümseme yerleşti ve hic vakit kaybetmeden hızla ayağa kalktı. Erdem’in aniden zıpkın gibi dikilmesi üzerine Ateş şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Erdem’in neye baktığını anlamak için istifini hiç bozmadan yavaşça arkasına döndü. Gözleri benimkilerle buluştuğunda, dünün aksine yüzünde daha durgun ama her zamanki gibi dik dikkat bir ifade vardı.Erdem, Ada’ya doğru bir adım atıp hemen yanındaki boş sandalyeyi kavradı. Sandalyeyi Ada için nazikçe geriye çekip eliyle işaret etti.
"Günaydın," dedi Erdem, sesi Ada’ya karşı olabildiğince yumuşak ve saygılı çıkarak. "Gelin, şöyle buyurun." Ada hafifçe kızararak, "Günaydın, teşekkür ederim," deyip Erdem’in çektiği sandalyeye oturdu. Erdem de Ada’nın rahat yerleştiğinden emin olduktan sonra kendi yerine geçti.Ben de Ateş’in tam karşısına düşen boş sandalyeye doğru adımladım. Sandalyeyi çekerken Ateş’in bakışları bir an bile üzerimden ayrılmadı. Masada harika bir serpme kahvaltı vardı ama ortamdaki o ince gerilim, taze fırından çıkmış ekmek kokusuna rağmen hala hissediliyordu. Kahvaltı boyunca masadaki dengeler tamamen ikiye bölünmüştü.Erdem, Ada’nın tabağı boşalmasın diye adeta seferberlik ilan etmişti.
Peynir tabağını Ada’ya doğru kaydırıyor, reçelleri tek tek açıklayıp ikram ediyor, Ada her çayından bir yudum aldığında hemen garsona göz edip bardağını tazeletiyordu. Ada ise Erdem’in bu aşırı kibar, hafif mahcup ve korumacı halleri karşısında ince ince kızarıyor ama halinden memnun bir şekilde tebessüm ediyordu.Bizim tarafta ise durum tam bir sessiz güç savaşıydı.Ateş elindeki çay bardağını ağırca masaya bırakırken, gözlerini bir an bile üzerimden çekmiyordu. Dün geceki o patlamadan, üzerime yürüyüşünden ya da yüzüme haykırdığı öfkesinden iz yoktu yüzünde; ama o dinginliğin altında çok daha tehlikeli, pürdikkat bir izleme hali vardı.
Beni baştan aşağı, sargılı elime kadar gözleriyle süzüyor, zihnimden geçenleri okumak ister gibi bakıyordu.Ben de onun bu dik bakışlarından geri adım atmadım. Çatalımla tabağımdaki zeytinle oynarken gözlerimi gözlerine diktim. Yüzümde hafif, gıcık bir gülümseme tutuyordum sırf onun o kontrol delisi halini sınamak için. Dudaklarının kenarı çok hafif seyirdi, ne yaptığımı gayet iyi anladığını belli edercesine bakışlarını derinleştirdi. Aramızdaki bu gerilimli sessizliği Erdem’in Ada’ya uzattığı sıcak börek tabağı böldü:"Ada Hanım, sıcak sıcak yiyin, siz dün gece pek bir şey yemediniz zaten."Ada hafifçe kıkırdayıp "Teşekkür ederim Erdem, bu kadar zahmet etmeseydin keşke," dediğinde, Ateş gözlerini benden ayırıp Erdem’e kısa bir bakış attı. Sonra tekrar bana döndü. Sırtını arkasındaki sandalyeye yasladı. Sesi alçak, sadece benim duyabileceğim bir tondaydı ama masadaki herkese hitap ediyordu.
"Afiyet olsun," dedi, gözlerimin içine baka baka. "Karnınızı güzelce doyurun. Çünkü bugün biraz uzun bir gün olacak.""Uzun gün derken?" dedim çatalımı tabağın kenarına yavaşça bırakarak. Yüzümdeki o alaycı tebessümü hiç bozmadan doğrudan gözlerinin içine baktım. "Hayırdır Ateş? Yine benim 'iyi adam' dediğim, senin de adını duyunca delirdiğin Demir Ulusoy'la mı ilgili bir planın var?"Masadaki o tatlı kahvaltı havası bir anda bıçak gibi kesildi. Erdem’in Ada’ya uzatmak üzere tuttuğu çaydanlık havada kaldı. Erdem, bakışlarını panikle Ateş’e çevirdi, sonra boğazını temizleyip hafifçe geriye çekildi. Ada ise ne olacağını kestiremeyip lokmasını yutmaya çalışarak ikimizin arasında gidip gelen bakışları izlemeye başladı.Ateş’in gözleri anında kısıldı. Çay bardağını masaya bırakırken porselenin çıkardığı hafif tık sesi, masadaki herkesin omurgasından bir ürperti geçirmeye yetti.
Dün geceki öfkesini kusan o adam yoktu karşımda ama bu hali çok daha tekinsizdi. Yaslandığı sandalyede öne doğru hafifçe eğildi. İki elini masada birleştirip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Bedeninden yayılan o ağır, baskıcı aura bir anda bütün masayı kapladı. "Damarıma basmaktan aşırı keyif alıyorsun, değil mi Rüya?" dedi, sesi o kadar alçak ve pürüzsüz çıkmıştı ki sadece benim duyabileceğim bir fısıltı gibiydi. Ama her bir kelimesi tehlike kaynıyordu. "Çok," dedim geri adım atmayarak. Çenemi hafifçe yukarı kaldırdım.
"Çünkü birilerinin bana emretmesinden ya da arkamdan iş çevrilmesinden hiç hoşlanmam. Bilirsin." Ateş’in dudaklarının kenarı karanlık, tehlikeli bir tebessümle kıvrıldı. Gözleri yüzümün her bir detayında gezindi, en son yine gözlerimde durdu. "İyi," dedi, bakışlarını bir milim bile kaçırmadan. "O zaman o çok merak ettiğin Demir Bey'in mekanına gittiğimizde de bu kadar cesur olursun umarım. Çünkü birazdan kalkıyoruz ve doğrudan onunla yüzleşmeye gidiyoruz."Erdem, Ateş’in bu kararı aniden vermesiyle masadaki çay bardağını sertçe tabağına bıraktı. Kaşlarını iyice çatarak elini havaya kaldırdı. "Abi ne diyorsun, saçmalama!" dedi, sesi masadaki o sakin havayı bir anda dağıtarak. "Daha dün bu kızları tehlikeden kurtarmadık mı? Biz şu an niye buradayız? Tehlikeden uzak tutmak için değil mı? Sen niye şimdi yangına körükle gitmeye çalışıyorsun?"
Erdem’in bu ani çıkışı masadaki herkesi dondurdu. Ada şaşkınlıkla Erdem’e bakarken, Ateş istifini bozmadan önce yavaşça Erdem’e, ardından bakışlarını ağır ağır bana çevirdi. O karanlık, katı bakışlarında öyle bir meydan okuma vardı ki, sırf benim dik kafalılığıma karşılık vermek için ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyordu. "Madem bu kadar meraklı hanımefendi, başını belaya sokmayı da çok istiyor..." dedi Ateş, sesi buz gibi bir sakinlikle masaya yayılırken. "Gidelim görelim o zaman."Erdem derin bir nefes verip "Abi etme gözünü seveyim, herifin mekanına ayağımızla gitmek ne demek—" diyecek oldu ama Ateş elini tek bir hareketle kaldırıp onu anında susturdu. Bakışlarını bir an bile benden ayırmıyordu.
"Kalkıyoruz," dedi kestirip atan bir tonla. "Madem Demir Ulusoy o kadar 'iyi adam', gidip yeni ortağının kızına nasıl ev sahipliği yapacak kendi gözleriyle görsün." Ben de istifimi bozmadan sandalyemi geriye çekip ayağa kalktım. İçimdeki o dik başlık, Ateş’in bu tehlikeli oyununa geri adım atmama izin vermiyordu. Çenemi dikleştirip gözlerinin içine baktım. "Gidelim," dedim, sesimdeki en ufak bir titremeyi bile gizleyerek. "Görelim bakalım kim kimin başını belaya sokuyormuş."
Ateş’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, ama bu bir gülümseme değil, pürüzsüz bir tehditti. Ceketini alıp arkasını döndü ve çıkışa doğru adımladı.Erdem ise masadan kalkarken Ada’ya doğru eğilip endişeli bir tonda fısıldadı: "Siz ne olursa olsun arabada kalacaksınız Ada Hanım, benden habersiz tek bir adım bile atmak yok, tamam mı?" Ada, Erdem’in talimatı karşısında kaşlarını çattı ve sesini yükseltti. "Ne demek arabada kalacaksınız? Saçmalamayın Erdem Bey! Ben Rüya’yı yalnız bırakmam! Kız oraya gidiyorsa benim de yanında olmam lazım."
Erdem gözlerini kapatıp sabır çeker gibi derin bir nefes aldı. "Ada Hanım, gözünü seveyim zorlaştırma. Demir Ulusoy’un mekanı diyorum, düğün salonu değil burası. Ne işiniz var sizin orada?"
“Bana bak Erdem Bey," dedi Ada, sesini yükselterek üstüne adım atıp adamın tam karşısına dikildi. "Ben arkamı dönüp arabada oturup beklemem! Rüya neredeyse ben de oradayım, bitti!" Erdem sıkıntıyla yüzünü sıvazladı. Bir Ada’nın kararlı gözlerine, bir de kapıdan çıkmak üzere olan Ateş ile Rüya’nın arkasına baktı. Çaresizce pes ederek başını salladı. "Tamam... Tamam, lanet olsun!" deyip cebinden telefonunu çıkardı, hızlıca bir numara tuşladı. "Aşağıdaki iki adam hemen kapıya gelsin. Üçüncüyü de arkadan verin."Telefonu kapatıp Ada’ya baktı. "Yanımdan bir milim ayrılmayacaksın. Tek bir yanlış harekette seni anında arabaya kilitlerim, anlaştık mı?" Ada tatmin olmuş bir ifadeyle başını sallayınca hep birlikte lobiye doğru yürüdüler. Kapının önünde Ateş’in siyah arabası ve arkasında Erdem’in takip aracı çalışır vaziyette bekliyordu. Koridorun sonundan iki iri yarı, takım elbiseli koruma Erdem’in arkasına yanaştı; bir diğeri de mesafeli bir şekilde Ada’nın hemen arkasında yerini aldı. Erdem bir yandan hızlı adımlarla Ateş ile Rüya’ya yetişmeye çalışıyor, bir yandan da gözünü bir an olsun Ada’dan ve arkalarındaki korumalardan ayırmıyordu. Sürekli etrafı tarayan bakışları, Ada’nın her adımında daha da geriliyordu.Ateş, arabanın kapısını açmış Rüya’nın binmesini beklerken Erdem’in kalabalık bir ekiple arkalarından geldiğini fark etti.
Kaşlarını hafifçe kaldırıp Erdem’e baktı.Erdem yaklaşarak hafifçe eğildi. "Lafa bakmıyor abi, tek bırakamam. Arkadan iki arabayla takip edecekler bizi. İçeri adımı attığı an çocuklar etrafını saracak." Ateş, Ada’ya ve arkasındaki adamlara kısa bir bakış attıktan sonra bakışlarını tekrar arabanın koltuğuna kurulan Rüya’ya çevirdi. Yüzündeki o soğuk, meydan okuyan ifade bir milim bile yumuşamamıştı. "İyi," dedi Ateş, sürücü koltuğuna geçerken. "O zaman Demir Ulusoy bugün bütün kadroyu ağırlasın." Ateş gaza bastığı an siyah SUV otoparktan adeta fırladı.
Arkamızda Erdem, Ada ve korumaların bulunduğu iki araç konvoy halinde bizi takip ediyordu. Arabanın içindeki sessizlik o kadar yoğundu ki, dışarıdaki motor sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Ateş, direksiyonu tek eliyle sımsıkı kavramış, gözlerini yoldan ayırmıyordu. Şakaklarındaki kaslar gerim gerim gerilmişti. Tam virajı alırken dikiz aynasından bana kısa, karanlık bir bakış attı. "Son kararın mı?" dedi, sesi arabanın içindeki o ağır havayı bıçak gibi keserek. "Hâlâ vazgeçebilirsin Rüya. Erdem’e tek bir telsiz atarım, sizi ilk güvenli noktada indirir." Geri adım atmak benim kitabımda yazmazdı. Oturduğum koltukta biraz daha dikleşip çenemi kaldırdım. "Vazgeçmek mi? Sen beni kendinle karıştırdın herhalde Ateş. O adama 'iyi adam' derken ne kadar ciddi olduğumu içeri girdiğimizde anlayacaksın." Ateş’in dudaklarının kenarında tehlikeli, alaycı bir kıvrım belirdi. "Öyle mi? Göreceğiz bakalım o 'iyi adam' senin yüzünü görünce, babanın arkasından çevirdiği dolaplar açığa çıkınca da öyle kalabilecek mi..."
Yaklaşık yirmi dakika sonra Demir Ulusoy’un cam kaplamalı, devasa holding binasının önüne geldik. Araçlar ardı ardına durduğunda Ateş kontağı kapatıp anında indi. Ben de arabadan fırladım. Arkadaki araçlardan inen Erdem, Ada’nın koluna girer gibi hemen yanında bitti; korumalar ise Ada’nın etrafında etten bir duvar örerek arkamızdan adımlamaya başladı.Ateş, adeta bir fırtına gibi holdingin döner kapısından içeri daldı. Ben hemen sağında, Erdem, Ada ve korumalar arkamızda tam bir gövde gösterisiyle devasa lobiye girdik.Turnikelerin başındaki iki iri yarı güvenlik görevlisi Ateş’in bu kararlı ve kalabalık gelişini görünce panikle öne atıldı.
"Beyefendi durun! Kimi aramıştınız, randevunuz var mı—" Ateş, adamın sözünü bitirmesine fırsat bile vermeden güvenliklerden birinin göğsüne elini koyup sertçe kenara savurdu. "Çekil önümden," dedi, sesi devasa lobide yankılanarak. "Demir’e söyle, Ateş geldi de. YUKARI GELİYORUM." Güvenlikler silahlarına davranacak gibi oldu ama arkamızdaki üç koruma ellerini ceketlerinin içine atıp sert bir adımla öne çıkınca güvenlikler oldukları yerde çakılı kaldı. Lobi bir anda buz kesti, çalışanlar fısıldaşarak bize bakmaya başladı.
Ateş, turnikeden atlayıp asansörün düğmesine sertçe bastı. Ateş elleri cebinde, gözlerini kapıdaki göstergeye dikmiş, adeta patlamaya hazır bir bomba gibi duruyordu. Ada asansörde herkese baktı ve sonra da Ateş’in o sarsılmaz profiline bakıp dayanamadı. "Ateş Bey..." dedi Ada, sesi biraz çekimser ama merakla çıkarak. "Kapıdaki güvenlikler size neden doğrudan silah çekmeye kalktı? Tanıyorlar mı sizi?" Erdem, Ada’nın yanından bir milim bile ayrılmayarak hemen söze girdi.
"Onları araştırdığımızı, peşlerinde olduğumuzu biliyorlar Ada Hanım. O yüzdendir o panikleri." Ada hafifçe kaşlarını çattı, aklı bir türlü gitmiyordu. "Ama... Demir Bey ve oğlu Devran Bey hiç öyle adamlar gibi durmuyordu. Ya tamam, Demir’i bilmem ama Devran’ın bunlardan haberi yok bence. O bu olayların tamamen dışındadır." Erdem bu lafı duyar duymaz adeta çarpılmışa döndü. Ada’ya doğru dönüp yüzünü ekşiterek sertçe tersledi: "Ada Hanım! Gözünü seveyim babasının sağ kolu olan adama masum muamelesi yapma! Adamın ne mal olduğunu bizden iyi mi bileceksin?" Ben hemen söze girip Ada’yı yalnız bırakmadım. Erdem’e ve aynadan bana bakan Ateş’e nispet yapar gibi, "Ada haklı," dedim gayet sakin bir tonla. "Devran son derece kibar, centilmen biri. Babasının arkasından çevirdiği işlerden haberi olduğuna ben de ihtimal vermiyorum." Ateş’in başı bir anda bana doğru döndü. Çene kasları öyle bir gerildi ki dişlerini gıcırdattığını duyar gibi oldum. Gözlerinde şimşekler çakıyordu. Bana doğru hafifçe eğilip o alaycı ama tehlike saçan sesiyle fısıldadı: "İyi o zaman Rüya Hanım... Aşka bakmaya geldiğin adama selam verelim."
"O da ne demek ya? Saçmalama Ateş!" dedim kaşlarımı çatarak, gözlerimi devirip. "Ne aşkından bahsediyorsun sen?!" Ateş yanıt vermedi, sadece o pürüzsüz, karanlık tebessümünü korudu. Tam o sırada asansörün melodisi çaldı ve kapılar makam katına doğru iki yana açıldı.
Asansörün kapıları iki yana kayıp açıldığı an, bizi devasa, mat siyah ve ahşap detaylarla bezenmiş son derece lüks bir makam katı karşıladı. Ve tam asansörün karşısındaki geniş koridorda, elindeki evraklarla yürümekte olan Devran ile burun buruna geldik. Devran bizi gördüğü an adımlarını yavaşlatıp durdu. Şık gri takım elbisesi, taranmış saçları ve kendinden emin duruşuyla tam bir beyefendi havasındaydı. Gözleri önce kalabalık ekibe, ardından Ateş’in o fırtına öncesi sessizliği andıran duruşuna kaydı. En son bakışları bana geldiğinde yüzünde samimi, hatta şaşkınlıkla karışık rahatlamış bir tebessüm belirdi. "Aaa, Rüya!" dedi Devran, elindeki dosyayı yanındaki asistana hızla uzatıp bana doğru bir adım atarak. "Hoş geldin! Nasılsın? Seni burada görmeyi hiç beklemiyordum, uzun zaman oldu!" Bana doğru son derece sıcak ve içten adımladı.
Ateş’in yanımda adeta bir barikat gibi dikilip çene kaslarını sıkmasına hiç aldırış etmeden doğrudan bana yöneldi. "Olayları duyduğumdan beri aklım sende kaldı inan," diye devam etti, sesi koridordaki gergin havayı bir anlığına dağıtacak kadar yumuşaktı. "Kaç kere aradım ama ulaşamadım sana." Ateş’in hemen yanımda omuzlarını nasıl dikleştirdiğini, gözlerinden alev çıktığını hissedebiliyordum. Ama ben hiç istifimi bozmadım. Devran’a doğru tatlı bir tebessümle baktım. "Hoş bulduk Devran, sağ ol," dedim, Ateş’e nispet yapar gibi gayet rahat bir tonla. "İyiyim ben, teşekkür ederim. Telefonlara pek bakamadım bu aralar, kusura bakma. Düşündüğün için teşekkür ederim."
Devran’ın yüzündeki o nazik tebessüm daha da derinleşti. Bakışlarını kısa bir an Ada’ya çevirip, "Ada, sen nasılsın? Bir şeye ihtiyacınız olursa bana istediğiniz zaman ulaşabilirsiniz, biliyorsunuz değil mi?" dedi. Ada tam "Çok teşekkürler Devran Bey—" diyecekken Erdem araya girip Ada’nın biraz daha önüne geçti. Erdem’in gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu ama Devran bu tepkilere hiç takılmadı. Devran tekrar bana dönüp kibarca gülümsedi. "Babam da içeride. Eğer onunla görüşmeye geldiyseniz buyurun geçin, ben de geliyorum."
Devran’ın bu aşırı centilmen, sanki hiçbir şey yokmuş gibi rahat ve sıcak tavırları Ateş’in sabrını son noktasına getirdi. Ateş, Devran’a tek bir kelime dahi etmeden onu omzuyla hafifçe itip doğrudan Demir Ulusoy’un odasına doğru adımladı. Kapıdaki sekreterin "Ateş Bey durun!" çığlıklarına hiç kulak asmadan devasa ahşap kapıyı sertçe iterek içeri girdi. Biz de Devran’la birlikte hemen arkasından odaya geçtik. Demir Ulusoy, deri koltuğunda oturmuş kapının pat diye açılmasıyla bakışlarını bize çevirdi. Yüzündeki o kendinden emin, sinsi tebessümle ayağa kalktı. "Ooo, Ateş..." dedi Demir Bey, puroyu kül tablasına bırakırken. "Ve müstakbel ortağımın sevgili kızı Rüya... Katıma bu kadar gürültülü gireceğinizi bilseydim kahveleri önceden söylerdim." Ateş odanın ortasında durdu, elleri kabanının cebindeydi ama duruşu patlamaya hazır bir bomba gibiydi. "Kahveni kendine sakla Demir," dedi buz gibi bir sesle.
"Kızın üzerinden, babasının arkasından çevirdiğin oyunların hesabını kesmeye geldik."Demir Ulusoy, Ateş’in tavanlarda yankılanan o sert ve tehditkâr sesine rağmen kılını bile kıpırdatmadı. Deri koltuğundan ağır ağır kalktı, purosunu kristal kül tablasının kenarına bırakıp masanın etrafından dolandı. Ateş’in gözlerinden kıvılcım saçan o patlamaya hazır öfkesini tamamen görmezden gelerek, doğrudan bana doğru adımladı. Yüzünde son derece rahat, hatta babacan bir tebessüm vardı. "Ateş, Ateş... Yine bildiğimiz gibisin. Bağırıp çağırmakla, kapı baca kırmakla bir şeyleri çözeceğini sanıyorsun hâlâ," dedi, alaycı bir kıkırdamayla. Ardından bakışlarını Ateş’in omzunun üzerinden bana çevirdi. "Rüya kızım," dedi, sesi şefkatli bir ton alarak. "Bakıyorum da yanındaki bu arkadaş seni konuşturmaya bile niyetli değil. Sorulacak bir hesap varsa babanla aramızda, sen niye bu herifin arkasında sürükleniyorsun? Ne bu haliniz? Seni gerçekten koruduğunu mu sanıyorsun, yoksa böyle kendi kafesinde mi tutuyor?"
Ateş’in çene kasları öyle bir gerildi ki dişlerini gıcırdattığını duydum. Bedenini adeta bir kalkan gibi önüme koyarak Demir Ulusoy ile arama girdi. Aramızdaki o bir adımlık mesafeyi sıfırlayıp Demir Bey’in tam karşısında dikildi."Bana bak Demir," dedi Ateş, sesi kısık ama her bir kelimesi bıçak kadar keskin çıkarak. "Lafı evirip çevirme. Kızın adını, babasının borçlarını kendi kirli işlerine paravan etmeye kalktın. Şimdi o babacan rolleri kes de sadede gel." Devran hemen araya girip babasının yanına geçti. Bana endişeli bir bakış attıktan sonra Ateş’e döndü. "Ateş Bey, lütfen üslubunuza dikkat edin. Burası bir holding, mahalle kabadayısı gibi içeri dalıp babama ithamlarda bulunamazsınız. Biz Rüya’ya ve babasına yardım etmekten başka bir şey yapmadık." Odadaki gerilim bir anda patlama noktasına geldi. Erdem ve arkadaki korumalar kapının ağzında pürdikkat beklerken, Devran’ın bu kibar savunması ile Ateş’in burnundan soluyan öfkesi arasında sıkışıp kalmış gibiydim
.Erkeklerin odanın ortasında birbirlerine horozlanmasından, sanki ben burada yokmuşum gibi tepemden pazarlık yapıp durmalarından gına gelmişti. Ateş’in burnundan soluyan o kontrol delisi öfkesi bir yanda, Demir Ulusoy’un o sinsi babacanlığı ve Devran’ın centilmen savunması diğer yanda... Patlama noktasına gelmiştim.Ateş ile Devran’ın tam ortasına doğru sert bir adım attım. Ateş’in beni arkasında tutmaya çalışan kolunu elimle yana itip ikisinin arasına girdim.
"Yeter artık!" diye bağırdım, sesim devasa odanın yüksek tavanlarında yankılandı. Bütün bakışlar bir anda bana kilitlendi. Erdem kapının ağzında irkilirken, Ateş’in gözleri şaşkınlık ve öfkeyle üzerime çakıldı.Çenemi dikleştirip doğrudan Demir Ulusoy’un gözlerinin içine baktım. Yüzümdeki o yılgın ama boyun eğmeyen ifadeyle tek tek kelimelerin üstüne bastım: "Beni kendi aranızda bir piyon gibi gezdirmekten vazgeçin! Şurada iki dakika adam gibi konuşacaksanız konuşun, yoksa ben bu odadan çıkıp giderim!"Demir Ulusoy hafifçe kaşlarını kaldırdı, yüzündeki tebessüm biraz daha ciddi bir hal aldı ama istifini bozmadı. Ona doğru bir adım daha yaklaştım.
"Bana yardım ettiğinizi söylüyorsunuz, babamın arkasında durduğunuzu söylüyorsunuz... O zaman bana masal anlatmayı bırakın Demir Bey. Babam nerede? Şirketi toparlayacaksınız diye onunla tam olarak ne tür bir anlaşma yaptınız? Bana bunun cevabını verin!" Ateş arkamdan derin, pürüzlü bir nefes verdi. Yanıma kadar adımlayıp tam hizamda durdu. Gözleri hâlâ Demir’in üzerindeydi ama bu sefer sözü bana bırakmış gibi sessizliğini koruyordu.Demir Ulusoy masasına doğru yavaşça adımladı, masanın üzerindeki kalın bir dosyayı eline alıp bana doğru uzattı. Yüzünde yine o son derece emin ifade belirdi. "Kızım..." dedi Demir Bey, sesi oldukça sakinleşerek. "Babanın nerede olduğunu inan biz de bilmiyoruz, adam sırra kadem bastı. Ama bak, eldeki belgeler burada. Babanın şirketini batmaktan kurtarmak için ne kadar imza attığını, bizim ona nasıl can suyu olduğumuzu kendi gözlerinle gör."Demir Ulusoy masanın üzerindeki dosyayı bana doğru uzatırken tam elimi atıp alacaktım ki Ateş bir anda öne atıldı.
Dosyayı Demir’in elinden sert bir hareketle çekip aldı ve masanın üzerine çarpar gibi fırlattı.Ateş’in gözleri adeta alev saçıyordu. Yüzünü Demir Ulusoy’a, ardından bana çevirdi. Sesi o kadar alçak, pürüzsüz ama bir o kadar da yıkıcı bir netlikle çıktı ki odadaki herkes nefesini tuttu:"Bırak o yalan dosyaları Demir," dedi Ateş, işaret parmağını Demir Bey’e doğru sallayarak. Sonra doğrudan benim gözlerimin içine baktı:
"Rüya... Baban bizim tasarımlarımızı beğeniyordu, biliyorsun. Bu adamlar babana para teklif etti. Hatta 'Bize ortak ol, seni ihya edelim' diye kandırdılar onu! Baban da bizim gece gündüz üzerinde çalıştığımız, holdingi ayakta tutacak olan o gizli tasarımları bunlara sızdırıyordu. Bütün o bilgiler, çizimler babanın eliyle gizlice bunlara gitti!"Odadaki hava bir anda buz kesti.Demir Ulusoy’un yüzündeki o rahat tebessüm ilk kez donuklaşır gibi oldu. Devran ise "Ateş Bey, siz ne saçmalıyorsunuz!" diyerek öne doğru sert bir adım attı. Ateş, Devran’a dönüp ters bir bakış fırlattı, sonra tekrar bana kenetlendi. Bedeninden yayılan o yoğun öfke ve hayal kırıklığı dalgası doğrudan bana vuruyordu. "İyi adam dediklerin bunlar işte Rüya!" dedi Ateş, sesi odanın duvarlarında tokat gibi patlayarak.
"Babanı para hırsıyla, yalan vaatlerle kendi taraflarına çektiler, bizim emeğimizi çaldırttılar, sonra da işleri bitince adamı ortada bırakıp kaçırttılar! Şimdi hâlâ bu adamlara 'centilmen' mi diyeceksin?" Sözler zihnime birer kurşun gibi saplandı. Babanın bizim çizimleri sızdırdığı gerçeği ve Ateş’in yüzüme vurduğu bu sert hakikat karşısında bir an ne diyeceğimi bilemeyerek sarsıldım. Ateş’in son sözleri devasa odanın yüksek tavanlarında yankılanıp kaybolduğunda, içeriye ağır, sağır edici bir sessizlik çöktü.Ateş’in göğsü hırsla kalkıp iniyordu. İşaret parmağı hâlâ masaya fırlattığı dosyanın üzerinde, gözleri bir an bile milim kaymadan benim yüzümde kilitliydi. Yüzündeki o yoğun öfkenin ardında, ilk defa açıkça görülen derin bir hayal kırıklığı ve yıpranmışlık vardı.Ben ise olduğum yerde çakılı kalmış gibiydim.
“Baban bizim tasarımlarımızı bunlara sızdırıyordu..."
Ateş’in kurduğu o tek bir cümle zihnimin içinde büyüdü, büyüdü ve odadaki bütün sesleri yuttu. Ne Demir Ulusoy’un o sinsi nefes alıp verişi duyuluyordu artık, ne Devran’ın itiraz etmek için aralanan dudaklarından bir ses çıkıyordu, ne de kapının ağzındaki Erdem ile Ada’nın kıpırtıları. Zaman bir anlığına durmuş gibiydi. Bakışlarım yavaşça masanın üzerindeki o kalın, siyah dosyaya kaydı. Bitişikteki devasa camdan içeri süzülen şehir ışığı, dosyanın üzerindeki parlak Ulusoy logosuna vuruyordu. Bitişimiz, babamın ihaneti ve benim düştüğüm o koca safdillik, o dosyanın kapağında sessizce duruyordu.
Demir Ulusoy yüzündeki o sarsılmaz babacan maskeyi korumaya çalışsa da gözlerinde beliren o tehlikeli gölge, Ateş’in hedefi tam on ikiden vurduğunun kanıtıydı. Devran ise konuşmak için hamle yaptı ama babasının elini hafifçe kaldırmasıyla sesini çıkaramayıp durdu. Hiç kimse tek bir kelime etmedi. Odadaki tek şey, bu ağır gerçeğin omuzlarıma bindirdiği o devasa yükün ve aramızdaki o yırtıcı sessizliğin baskısıydı. O sağır edici sessizliği bozan ilk şey, kendi hışırtılı nefesim oldu. Bacaklarımın bağı çözülecek gibiydi ama dik durmaktan bir milim bile ödün vermedim. Gözlerimi Ateş’in o hayal kırıklığıyla yanan gözlerinden ayırıp masaya doğru yavaşça adımladım.
Odadaki herkes –Ateş, Demir, Devran, kapıdaki Erdem ve Ada– nefeslerini tutmuş, her bir hareketimi izliyordu. Elimi uzatıp masanın üstündeki o ağır, siyah dosyayı aldım. Kapağını açarken parmaklarımın ucunun hafifçe titrediğini hissettim ama bozuntuya vermedim. Sayfaları tek tek çevirmeye başladım. Her bir sayfada babamın o çok iyi bildiğim, her satır sonuna attığı o karakteristik süslü imzası duruyordu. Ateş’in günlerce, gecelerce çizim masasında dirsek çürüttüğü o özel projelerin detayları, teknik çizimleri ve hemen yanında Ulusoy Holding’in kaşesi...
Babam gerçekten de Ateş’in emeğini, ekibin geleceğini bu adamlara altın tepside sunmuştu. Üstelik bunun karşılığında aldığı para transferlerinin dekontları da sayfanın hemen arkasına zımbalanmıştı.Gözlerim doldu ama o gözyaşının akmasına izin vermedim. Dosyayı sertçe kapatıp masanın üzerine bıraktım. Çıkan pat sesi odada bir tokat gibi patladı.Demir Ulusoy hafifçe öne eğilip, "Rüya kızım, bak olaylar senin yüzünden sandığın gibi değil—" diyecek oldu. "Kes sesini!" dedim. Sesim bağırmıyordu ama o kadar soğuk ve katı çıkmıştı ki Demir Bey lafını yutmak zorunda kaldı. Devran bana doğru bir adım atıp, "Rüya, dinle lütfen..." diye fısıldadı ama elini uzatmaya cesaret edemedi. Devran’a bakmadım bile. Doğrudan Ateş’e döndüm. Omuzları çökmüş, gururu incinmiş ama yine de dimdik duran o adama... Yüzümdeki bütün o şüpheci, dik başlı ifade silinmişti; yerini sadece ağır bir mahcubiyet ve nefrete bırakmıştı. "Gidelim," dedim Ateş’in gözlerinin içine bakarak. Sesim pürüzsüz ama kararlıydı. "Gidelim buradan Ateş." Ateş, dosyanın üzerindeki gözlerini yavaşça bana çevirdi.
Bakışlarındaki o sert öfke, benim bu kabullenişimle birlikte yerini karanlık bir kabullenişe bıraktı. Tek bir kelime dahi etmedi. Arkasını dönüp kapıya doğru yürüdü. Ben de bir an bile arkama bakmadan, Demir Ulusoy’un ve Devran’ın o sahte krallığını arkamda bırakarak Ateş’in peşinden adımladım. Ateş, holdingin cam kapılarını adeta devirircesine dışarı fırladı. Erdem, Ada ve korumalar peşimizden hızlı adımlarla gelirken, ben sadece önüme bakıyor, ayaklarımın altındaki zeminin kaydığını hissediyordum. Babamın o imzaları... O paralar... Ateş’in emeğini Ulusoylar’a nasıl peşkeş çektiği zihnime birer çivi gibi çakılmıştı. Ateş, siyah arabasının kapısını sertçe açıp bindi. Ben de kapıyı açıp yanındaki koltuğa oturdum. Erdem, Ada’yı kendi arabasına bindirirken bana endişeyle bir bakış attı ama o an hiç kimseyle tek bir kelime edecek gücüm kalmamıştı. Arabanın içindeki sessizlik bu kez bir öncekinden çok farklıydı. Düşmanlık ya da inatlaşma yoktu; sadece ağır, boğucu bir enkaz kokusu vardı. Ateş direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. Şakaklarındaki damarlar zonkluyordu
Aynadan bana bakmıyordu bile, bakışları tamamen yoldaydı. Yolun yarısında, göğsümün ortasına oturan o devasa ağırlık nefes almamı zorlaştırmaya başladı. Başımı cama yasladım. Gözlerimi sımsıkı kapattım ama o sinsi yaşın gözımdan süzülüp yanağıma akmasına engel olamadım. Sessizce, omuzlarım titremeden ağlamaya çalışıyordum. Ateş’in gözü bir anlığına bana kaydı. Yanağımdan süzülen o tek damlayı gördüğünde, direksiyondaki elleri hafifçe gevşedi. Aradaki o sert, bükülmez adamın kabuğu ilk kez çatlamıştı.
"Sana 'ben haklıyım' demek için yapmadım bunu," dedi Ateş. Sesi arabanın içinde ilk defa bu kadar alçak, pürüzsüz ve yorgun çıkmıştı. "Seni kırmak, babanı gözünün önünde bitirmek istemezdim Rüya." Cama bakmaya devam ettim. "Biliyorum," diye fısıldadım, sesim çatlayarak. "Ama canımı yakan senin haklı olman değil... Benim ona inanmış olmam.“
Ateş derin bir nefes verdi. Kırmızı ışıkta durduğumuzda vitesi boşa alıp tamamen bana döndü. Elini uzatıp tereddütle yanağımdaki o ıslaklığı başparmağıyla yavaşça sildi. Dokunuşu, o patlamaya hazır öfkesine tezat oluşturacak kadar narindi. "Bana bir yüz borcun yok," dedi, gözlerimin en derinine bakarak. "Babanın günahı senin boynuna değil. Sen sadece babanı korumak istedin."
•
•
Eve vardığımızda hava iyice kararmıştı. Erdem ve Ada bizden hemen sonra içeri girdi. Erdem durumun hassasiyetini anladığı için Ada’yı alt kattaki salona doğru yönlendirdi, biz ise Ateş’le birlikte üst kattaki çalışma odasına geçtik. Masasına doğru yürüyüp viski şişesine uzandı. Ben odanın ortasında, kollarımı kendime dolamış halde duruyordum. "Ateş..." dedim, sesimdeki yılgınlığı gizlemeye çalışmadan.
"Söyleme," dedi hemen. "Hayır, söyleyeceğim," diyerek adımlarımı ona doğru attım. Tam karşısında durdum. "Sana inanmadım. Seni sürekli kontrol delisi olmakla, benim hayatıma müdahale etmekle suçladım. Demir Ulusoy’a, Devran’a bir şans verdim ama sana vermedim. Özür dilerim..." Ateş bir süre hiçbir şey söylemeden yüzümü inceledi. Gözlerindeki o karanlık fırtına dinmiş, yerini derin bir durgunluğa bırakmıştı. Yanıma bir adım daha yaklaştı. Aramızda sadece birkaç santim kaldığında durdu.
"Sana 'Ben sana söylemiştim' demeyeceğim Rüya," dedi, sesi neredeyse bir fısıltı gibiydi. "Çünkü o adamların seni nasıl kandırdığını, babanın üzerinden seninle nasıl oynadığını biliyorum. Benim öfkem sana değildi... Onların seni benden, gerçekten koruyabilecek tek yerden uzaklaştırmasına kızıyordum."
"Beni korumak zorunda değilsin," dedim ama sesimde eski dikbaşlıktan eser yoktu. Ateş’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Zorundayım," dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Çünkü o dosyayı kapatsan da Ulusoylar bu işi kapatmayacak. Babandan alamadıklarını senden almaya çalışacaklar. Ve ben hayatta olduğum sürece buna izin vermeyeceğim." Odadaki gerilim artık bir kavganın değil, aramızda örülen o kaçınılmaz ve tehlikeli bağın gerilimiydi. Çalışma odasındaki o ağır, pürüzsüz yakınlaşma, ikimizin de nefesini kesecek bir noktaya gelmişti. Ateş’in elini yavaşça yanağıma uzatıp başparmağıyla gözümün altındaki ıslaklığı kurulaması, aramızdaki o devasa gurur duvarlarını tek hamlede yıkıp geçmişti.Gözlerinin tam içine baktım. O katı, öfkeli adamın arkasında benim için endişelenen, beni her şeyden korumak için kendi yakmaya hazır bir adam duruyordu."Benim yüzümden çok zarar gördün," diye fısıldadım, sesim ilk defa bu kadar çaresiz çıkarak."Senden gelen zarara razıyım Rüya," dedi Ateş. Sesi o kadar alçak ve pürüzsüzdü ki odadaki tek ses onun nefesi ve kalbimin ritmiydi. Bana doğru yarım adım daha attı. Eli yanağımdan süzülüp boynuma, oradan da omuzuma kaydı. İki elini de omuzlarıma koyup beni kendine doğru çektiğinde, çenemi hafifçe kaldırıp gözlerinin içine kenetlendim.Tam o anda, aramızdaki o elektrikli çekim patlama noktasına gelmişken, aşağıdan Ada’nın yükselen sesi çalışma odasının kapalı kapısından içeri sızdı."Çekil yolumdan Erdem! Yukarı çıkıp Rüya’ya bakacağım diyorum sana!"Ateş’in elinin altındaki omzum hafifçe kasıldı. Ateş derin, sıkıntılı bir nefes vererek başını hafifçe iki yana salladı ama gözlerini benden ayırmadı. Dudaklarının kenarında hafif, karanlık bir tebessüm belirdi."Bu kız senin peşini bir saniye bile bırakmayacak, değil mi?" diye fısıldadı."O benim kardeşim Ateş," dedim, hafifçe gülümsayarak.Ateş elini yavaşça omuzumdan çekti. Aramızdaki o büyüleyici mesafe açılsa da gözlerindeki o derin bağ bir milim bile kopmamıştı. "Git bak bakalım," dedi. "Ben de aşağı inip Erdem’i elinden kurtarayım." Salondaki kıtamet merdivenlerden aşağı indiğimizde Ada salonda adeta bir kaplan gibi bir sağa bir sola volta atıyordu. Erdem ise kollarını göğsünde birleştirmiş, kapının önünde bir duvar gibi dikiliyordu."Rüya!" dedi Ada beni görür görmez Erdem’in yanından sıyrılıp yanıma koşarak. Omuzlarımdan tutup beni süzdü. "İyi misin? O şerefsizler sana bir şey yaptı mı? Yukarıda ne konuştunuz?""İyiyim Ada, sakinim," dedim elini tutarak. "Gerçekleri öğrendim sadece. Babam...""Biliyorum," dedi Ada, sesi yumuşayarak. "Erdem aşağıda bana biraz bahsetti... Şoktayım hâlâ. Ama o adamlara da zerre güvenmiyorum. Devran denen o herif bile sahte geldi gözüme."Erdem arkadan öne doğru bir adım atıp derin bir nefes verdi. "Sana baştan beri söylüyorum Ada Hanım," dedi, sesi hem yorgun hem de korumacı bir sitemle. "Ulusoy soyadını taşıyan kimseye güvenilmez. Siz hâlâ adamı savunuyordunuz kapıda."Ada hışımla Erdem’e döndü. "Bana bak Erdem! Ben adamı savunmuyordum, sadece kibar duruyordu dedim! Ayrıca sen niye her lafıma atlıyorsun? Beni aşağıda kilitli tuttuğun yetmedi bir de azar mı çekeceksin?"Erdem kaşlarını çatıp yüzünü sıvazladı. "Ben sizi korumaya çalışıyorum! Sizin gibi burnunun dikine giden iki insanla uğraşmak kolay mı sanıyorsunuz?""Koruma o zaman!" dedi Ada, çenesini dikleştirerek. "Beni arabama koy gönder!"
"Hiçbir yere gitmiyorsun!" diye bağırdı Erdem. Sonra bir an sesini yükselttiğini fark edip Ateş’e kısa bir glance attı, kendini toparlamaya çalışarak boğazını temizledi. "Yani... Abi talimat verdi. Burası güvenli."Ateş merdivenlerin son basamağında durmuş, elleri cebinde Erdem ile Ada’nın bu atışmasını izliyordu. Dudaklarının kenarındaki o hafif alaycı tebessümle Erdem’e baktı."Erdem," dedi Ateş, sesi salondaki tartışmayı anında keserek. "Ada Hanım’a çay ikram et. Sesini de yükseltme."
Erdem başını eğip "Emredersin abi," dedi ama gözü hâlâ Ada’daydı. Ada ise zafer kazanmış bir edayla Erdem’e bakıp yanıma geçti.Ateş bana doğru yürüdü. Tam yanımda durup elini hafifçe belimin arkasına koydu. O temas, salondaki herkese benim artık onun koruması altında olduğumu değil, onun yanında durduğumu ilan eder gibiydi."Bu gece buradasınız," dedi Ateş, hem bana hem Ada’ya bakarak. "Yarın Ulusoylar hamle yapacak. Ama biz onlardan önce davranacağız."
•
•
Gecenin ilerleyen saatlerinde evin içindeki o kaos yerini ağır bir sessizliğe bıraktı. Ada, Erdem’in ayarladığı misafir odasında yorgunluktan uyuyakalmıştı. Erdem ise bahçede, güvenliğin başında devriye geziyordu. Evin üst katındaki çalışma odasından sızan ışık, koridoru hafifçe aydınlatıyordu. Kapıyı yavaşça itip içeri girdiğimde Ateş’i devasa ahşap masasının arkasında buldum. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Masanın üzeri Ulusoy Holding’e ait finansal raporlar, haritalar ve kumpas çizimleriyle doluydu. Elindeki kalemi haritanın üzerinde gezdirirken gözlerindeki o avcı odaklanması tüylerimi ürpertecek kadar barizdi.Girişimi fark etti ama başını hemen kaldırmadı. "Aşağıda olman gerekiyordu Rüya," dedi, sesi odayı kaplayan kısık caz müziğinin arasında pürüzsüzce kayarak. "Dinlenmen lazımdı." "Uyuyamadım," dedim, masaya doğru adımlayarak. Tam karşısına oturdum. Masadaki çizimlere baktım; Ateş, Ulusoylar’ın ana tedarik zincirini ve babamın sızdırdığı o tasarımların sürüldüğü üretim tesislerini hedef alıyordu. "Ne yapacaksın?" diye sordum, gözlerimi haritadan ayırmadan. "O dosyayı aldık ama Demir Ulusoy pes edecek bir adam gibi durmuyor."Ateş kalemi masaya bıraktı. Yavaşça arkasına yaslanıp ellerini kenetledi. Bakışları yüzümdeki her bir detayı ezberlemek ister gibi üzerimde gezindi. "Demir Ulusoy bu sektörü kendi oyun alanı sanıyor," dedi Ateş, sesi buz gibi bir kararlılıkla doluydu. "Babanın imzaladığı o belgeleri kullanarak yarın sabah şirketine el koymaya çalışacak. Ama bilmediği bir şey var..." Öne doğru eğildi, aramızdaki mesafeyi kısalttı. "Babanın sızdırdığı o tasarımlar tamamlanmış projeler değildi Rüya. İçinde bilerek bıraktığım devasa bir patent hatası var. Yarın o üretimi başlattıkları an, Ulusoy Holding tarihinin en büyük hukuki ve finansal çöküşünü yaşayacak." Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. "Sen... Sen babamın bunu yapacağını en başından beri tahmin ediyor muydun?"
Ateş’in gözlerinde karanlık, buruk bir gölge belirdi. "Babanın yapacağını değil... Ama Demir’in babanı kullanacağını biliyordum. Babana kurduğu tuzağı anladığım an, o dosyaların içine o zehirli yemi koydum. Baban sadece bir piyondu, asıl mat edilecek olan Demir." Sessiz kaldım. Ateş’in zekası ve hamlelerini aylar öncesinden planlama yeteneği karşısında hem ürperiyor hem de garip bir hayranlık duyuyordum. Ama içimdeki o vicdan azabı hâlâ dinmemişti.Ateş masanın üzerinden uzanıp elimi tuttu. Parmakları parmaklarımın arasına kenetlendiğinde kalbimin atışı bir anda hızlandı."O kafayı kurcalayan düşünceleri durdur artık," dedi fısıltıyla. "Babanın yaptığı şeyin cezasını sen çekmeyeceksin. Bitti o iş. Yarın sabah o masadan kalktıklarında Demir de Devran da neye uğradıklarını şaşıracaklar."
“Devran..." dedim, ismi ağzımdan çıkar çıkmaz Ateş’in parmakları elimi biraz daha sıktı. "O gerçekten bu işin içinde mi? Yoksa babasının kurbanı mı?" Ateş alaycı, karanlık bir tebessümle başını salladı. "Devran o ailenin vitrinidir Rüya. Senin gibi masum kızların gözünü boyamak için giydirilmiş o şık takımların altında, babasından çok daha acımasız bir adam yatıyor. Seni arayıp sormasının, sana o centilmen tavırları sergilemesinin tek sebebi, babanın üzerindeki kontrolü senin üzerinden devam ettirmek istemesiydi." Bakışlarımı birleştirmiş olduğumuz ellerimize indirdim. "Ben çok kör davranmışım Ateş... Sana karşı, onlara karşı."
Ateş oturduğu koltuktan kalktı. Masanın etrafından dolanıp yanıma geldi. Elimi bırakmadan beni de ayağa kaldırdı. Odanın loş ışığında yüz yüze geldik. Aramızdaki o tehlikeli yakınlık, gecenin sessizliğiyle birleşince soluğumu kesti. "Kör değildin," dedi, boşta kalan eliyle yüzüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına iterken. Parmaklarının ucu yanağıma hafifçe temas etti. "Sadece iyi niyetliydin. Ve ben senin o iyi niyetini korumak için gerekirse bütün dünyayı karşıma alırım. Bana inanmıyor olsan bile."
"Sana inanıyorum," dedim, gözlerinin en derinindeki o yangına bakarak. "Artık inanıyorum Ateş." Ateş’in gözlerinde anlık bir dalgalanma oldu. Elini yanağımda tutmaya devam etti, başparmağı dudağımın kenarına kadar kaydı. Aramızdaki çekim o kadar şiddetliydi ki, ikimiz de bir sonraki adımı atmaktan korkar gibi durduk. "Güzel," diye fısıldadı Ateş, sesi neredeyse duyulmaz bir tonda. "Çünkü yarın başladığında, arkamda duracak birine değil... Tam yanımda yürüyecek birine ihtiyacım var."
Güneş, holding binasının üzerindeki gri bulutların arasından süzülürken saat henüz sabahın sekiziydi. Ancak Ulusoy Holding’in en üst katındaki yönetim kurulu salonunda hava çoktan patlamaya hazır bir bomba gibi fırtınalıydı. Ateş’in araçtaki soğukkanlı tavrı, eve dönüp haritaların ve raporların başında harcadığı o uzun saatlerin ardından yerini kusursuz bir fırtınaya bırakmıştı. Yanında ben, arkamızda adımlarını bir milim bile sektirmeyen Erdem ile devasa cam kapılardan içeri girdiğimizde, içerideki uğultu bıçak gibi kesildi.Masanın başında Demir Ulusoy oturuyordu. Yüzündeki o dünkü babacan, kendinden emin ifadeden eser kalmamıştı. Hemen yanında duran Devran’ın kravatı gevşemiş, elindeki tablet ekranına batan gözlerle bakıyordu. Masanın etrafındaki avukatlar ve yönetim kurulu üyeleri panik içinde fısıldaşıyordu. "Geldiler," dedi Devran, sesi ilk kez o centilmen tınısını kaybetmiş, pürüzlü ve gergindi. Ateş, tam karşısındaki deri koltuğu çekip oturdu. Beni de hemen yanındaki sandalyeye yönlendirdi. Elini sandalyemin arkalığına koyarak adeta kendi bölgesini ilan etti. Yüzünde, dün gece çalışma odasında gördüğüm o karanlık ve yıkıcı tebessüm vardı. "Günaydın Demir," dedi Ateş, sesi salonda buz gibi yankılanarak. "Kahveler yetişmedi galiba? Yüzün biraz solgun duruyor."Demir Ulusoy önündeki evrakları sertçe masaya fırlattı. "Sen ne yaptığını sanıyorsun Ateş?! Sabahın altısında bütün üretim tesislerimize ihtiyati tedbir kararı çıkartmak ne demek? Patent ihlali iddiasıyla sevkiyatları durdurmuşsun!" Devran öne atıldı, bakışları bir an bana kaysa da hemen Ateş’e döndü. "Rüya’nın babasından devraldığımız tasarımların lisansı bizde! Bize sattığı çizimler üzerinden hak iddia edemezsin!" Ateş hafifçe arkasına yaslandı. Ceketinin iç cebinden çıkardığı kırmızı kapaklı dosyayı masanın ortasına, tam Demir’in önüne kaydırdı. "Sattığı çizimler doğru," dedi Ateş, kelimelerin üzerine basa basa. "Ama unuttuğunuz küçücük bir detay var. Rüya’nın babasının size sızdırdığı o çizimler, benim iki yıl önce uluslararası patent enstitüsüne kendi adıma tescillediğim 'Prototip-X' mimarisinin eksik ve bilerek hatalı bırakılmış versiyonlarıydı."
Odadaki avukatların hepsinin yüzü aynı anda kireç gibi bembeyaz oldu. Demir Ulusoy şokla önündeki dosyayı açtı. "Ne eksiği... Ne hatası?" diye kekeledi Demir."Babanız sırf bizi batırmak için benim masamdan o tasarımları çalarken, içine koyduğum zehirli yemi de yuttu," dedi Ateş. Bakışları o kadar keskin, o kadar acımasızdı ki odadaki kimse nefes almaya cesaret edemiyordu. "O çizimlerle üretime soktuğunuz ilk seri ürünlerin hepsi hatalı. Üstelik o tasarımları kendi adınıza tescillemeye çalıştığınız için şu an 'endüstriyel casusluk' ve 'patent ihlali' suçlamasıyla karşı karşıyasınız. Borsa açıldığında Ulusoy Holding’in hisselerindeki o çöküşü izlemek çok keyifli olacak."Devran’ın o kusursuz, beyefendi maskesi tamamen düştü. Masanın üzerinden Ateş’e doğru hamle yapacak gibi oldu. "Sen bizi tuzağa düşürdün! Rüya’yı da, babasını da bu işe alet ettin!" İşte o an daha fazla dayanamadım. Sandalyemden kalkıp Devran’ın gözlerinin içine baktım. Yüzümde ne bir tereddüt ne de dünün o mahcup ifadesi vardı."Bizi tuzağa düşüren sizsiniz Devran," dedim, sesim odadaki herkesin duyabileceği bir netlikte çıkarak. "Babama para vaat edip onu hırsızlığa iten sizdiniz. Bana centilmenlik taslayıp arkamdan şirketime çökmeye çalışan da sizdiniz. Dün geceye kadar sizin birer kurban olduğunuzu sanıyordum... Ama Ateş haklıymış. Siz sadece sahte bir vitrinsiniz." Devran lafımı duyunca dona kaldı. Yüzündeki o
çaresiz hırs, ne söyleyeceğini bilememenin getirdiği bir bozguna dönüştü. Demir Ulusoy masadaki bardağı hırsla yere fırlattı. Cam kırıkları salona saçılırken, "Bu iş burada bitmedi Ateş! Sizi mahkemelerde süründürürüm!" diye bağırdı. Ateş yavaşça ayağa kalktı. Kabanının önünü ilikledi, elini belime koyarak beni kendine doğru çekti. Demir’in ve Devran’ın yüzündeki o yıkımı son bir kez süzdü."
Mahkemeye vakit bulabilirsen süründürürsün Demir," dedi Ateş, soğuk bir gülümsemeyle. "Çünkü Erdem az önce Mali Şube’ye belgenin asıllarını teslim etti. Beş dakikaya polisler aşağıda olur." Ateş arkasını döndü. Benimle birlikte, arkamızda bıraktığımız o devasa enkazın içinden, başımız dik bir şekilde salondan çıktık. Koridorda yürürken Ateş’in elinin belimdeki varlığı, dışarıdaki bütün fırtınalara karşı en güvenli sığınağımdı.
Holdingin o yüksek tavanlı, soğuk mermer kaplı ana lobisine indiğimizde binanın önünde sireni kapalı ama çakar lambaları döneren siyah polis araçları yanaşıyordu. Dışarıdaki gazetecilerin ve güvenlik görevlilerinin şaşkın bakışları arasında Mali Şube ekipleri kapıdan içeri süzüldü. Yanımızdan hızla geçip asansörlere yöneldiklerinde, lider konumundaki başkomiser Ateş’e kısa ve saygılı bir baş hareketi yaptı. Ateş de aynı soğukkanlılıkla karşılık verdi. Arkamızdaki devasa cam kulede birkaç dakika içinde kopacak olan kıyamet, Demir ve Devran Ulusoy için yolun sonuydu. Devran’ın o kusursuz gri takımları, centilmen maskesi ve Demir Bey’in sinsi güç oyunları, binanın içine giren o polislerle birlikte darmadağın oluyordu.Döner kapıdan dışarı, İstanbul’un keskin ve serin sabah havasına çıktığımızda Erdem çoktan siyah arabasının kapısını açmış bekliyordu. Ada ise arabanın arka koltuğunda oturmuş, dışarıdaki hareketliliği gözleri büyüyerek izliyordu. "Abi," dedi Erdem, sesi ilk kez bu kadar rahatlamış ve gururlu çıkarak. "Maliye ve Mali Şube eşzamanlı girdi. Belgelerin asılları dosyalandı, kaçma ihtimalleri sıfır.""Eline sağlık Erdem," dedi Ateş. Sonra bana döndü. Gözlerindeki o yırtıcı, avcı ifadesi dışarı adımı atar atmaz yerini tamamen bana odaklanmış pürüzsüz bir durgunluğa bırakmıştı. "Bin," dedi kibarca
.Arabaya bindiğimizde kapı üzerimize kapandı ve dışarıdaki o kaosun sesi bir anda kesildi. Araç yavaşça holdingin önünden süzülüp sahil yoluna doğru kıvrıldı. Arka koltuktaki Ada heyecanla öne doğru eğildi."Rüya! İçeride ne oldu? Polisleri görünce inanamadım! Bitti mi gerçekten?"Ateş’e baktım. Ateş direksiyonu tek eliyle tutmuş, bakışlarını yoldan ayırmadan sakin bir nefes vermişti. Yüzümde aylar sonra ilk kez beliren hafif ama sarsılmaz bir tebessümle Ada’ya döndüm."Bitti Ada," dedim. "Her şey bitti. Bize kurdukları tuzak kendi başlarına yıkıldı."Ada rahat bir nefes alıp arkasına yaslanırken, ben bakışlarımı tekrar Ateş’e çevirdim. Vitesin yanında duran sağ eline baktım. Parmak eklemleri hâlâ biraz gergindi ama o büyük yükün omuzlarından kalktığı hissediliyordu. Elimi yavaşça uzatıp elinin üzerine koydum. Ateş, elimin sıcaklığını hissettiği an bakışlarını kısa bir anlığına yoldan ayırıp bana baktı. Başparmağını çevirip parmaklarımı kenetledi. İki yılın, çekilen bunca şüphenin, babamın ihanetinin ve aramızdaki o tehlikeli gurur savaşının ardından parmaklarımız ilk defa bu kadar sıkı ve içten birbirine dolanmıştı. Saatler sonra, sahil şeridinde Ateş’in sadece kendisine ait olan o sessiz, boğaza nazır kayalıkların üzerindeki eve vardık. Erdem ve Ada aşağı kattaki verandada çay içip olayın sıcağı sıcağına sohbetini ederken, Ateş’le ben üst kattaki terasa çıkmıştık. Denizden esen rüzgâr saçlarımı yüzüme savururken, belime dolanan iki güçlü kolla irkildim. Ateş arkamdan yaklaşmış, göğsünü sırtıma yaslayarak beni kendine çekmişti. Çenesini hafifçe omzuma koydu. "Nasılsın?" diye fısıldadı kulağımın hemen dibinden. Sesi, holdingdeki o çelik gibi sert adamın değil, sadece benim yanımda ortaya çıkan o pürüzsüz ve derin tonuydu."Garip bir şekilde hafiflemiş hissediyorum," dedim, başımı onun omzuna doğru biraz daha yaslayarak.
“Babamın yaptığı şey hâlâ canımı yakıyor Ateş... Ama senin için, bizim için içim rahat. Sana inanmadığım her an için içimdeki o vicdan azabı sızlıyor sadece." Ateş kollarını biraz daha sıktı, beni adeta kendi göğsünün içine hapsetti. "O kelimeyi bir daha duymak istemiyorum Rüya," dedi. Yavaşça beni kendine doğru çevirdi. Şimdi yüz yüze, rüzgârın ortasında duruyorduk. Elini uzatıp yanağımı avucunun içine aldı. Başparmağıyla elmacık kemiğimi yavaşça okşadı. "Sana bu süreçte çok yüklendim. Seni kendi karanlığımın içine çektim, korumak isterken belki canını yaktım. Ama tek bir şeyden emindim..."Ateş’in gözlerindeki o karanlık ateş, bu kez yıkmak için değil, tamamen bana teslim olmak için yanıyordu. "Seni o adamların sahte dünyasına bırakamazdım. Sen benim bu hayatta kaybettiğim her şeyin yerine koyduğum tek şeysin." Sözleri rüzgârda yankılanırken göğsümün sıkıştığını hissettim. İki elimi de onun sert, mermer gibi duran göğsüne koydum. Ceketinin yakalarını tutarak ona doğru bir adım daha yaklaştım."Ben de artık hiçbir yere gitmiyorum Ateş," dedim, gözlerinin en derinine bakarak. "Kafeste olduğum için değil... Senin yanında olmak istediğim için." Ateş’in dudaklarında hayatımda gördüğüm en gerçek, en güzel tebessüm belirdi. Eğilip alnını alnıma dayadı. İkimizin de nefesi birbirine karışırken, denizden gelen dalga sesleri aramızdaki bu sessiz ve köklü sözleşmeye şahitlik ediyordu. Artık aramızda şüphe, saklanan sırlar ya da başkalarının oyunları kalmamıştı. Sadece o ve ben vardık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.