5. bölüm / 6
ElzemTuzak|4
Bölümler 6Şu an: Tuzak|4
- 1 Öfke. |11.644 kelime
- 2 Sır.|22.590 kelime
- 3 yarayı sarmak. |32.505 kelime
- 4 Tuzak|45.753 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 yakınlasma|56.548 kelime
- 6 yüzük3.417 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ertesi sabah uyandığımda içimde dünün o ağır fırtınasından kalan garip bir yorgunluk vardı. Sargılı elime baktım; sızısı hafiflemişti. Yavaşça yataktan kalkıp üzerimi değiştirdim ve misafir odasından çıktım. Aşağı indiğimde, buranın sadece bir ev değil, insanların eğitildiği geniş bir tesis olduğu gerçeği yüzüme çarptı. Salonda birkaç kişi ellerindeki evraklarla hızlı hızlı yürüyordu.Gözüm bahçeye açılan geniş cam kapının yanındaki masaya takıldı. Ateş oradaydı. Yanında ise şık, kendinden emin duruşuyla Işıl duruyordu. Işıl, elindeki dosyayı Ateş’e gösterirken ona normalden çok daha yakın duruyor, konuşurken gözlerini bir an bile Ateş’in yüzünden ayırmıyordu.
Bakışlarındaki o açık hayranlığı ve ilgiyi fark etmemek imkansızdı. Işıl hafifçe gülerek elini Ateş’in koluna koyduğunda, Ateş bakışlarını dosyadan kaldırıp merdivenlere, yani bana doğru baktı. Beni gördüğü an duraksadı. Kolundaki eli fark etmiş gibi hafifçe geri çekilip aradaki mesafeyi açtı."Günaydın," dedi Ateş, sesi tüm salonda duyulacak kadar tok ve sakindi.Işıl da arkasını dönüp bana baktı. Gözlerinde beni baştan aşağı süzen, hoşnutsuz ve soğuk bir ifade belirdi. Ateş’e olan ilgisinin üzerine, benim burada kalıyor olmamdan hiç memnun olmadığı her halinden belliydi. "Günaydın," dedim, sesimi olabildiğince tepkisiz tutmaya çalışarak.
Işıl elindeki dosyayı kapatıp hafif alaycı bir gülümsemeyle konuştu: "Dün gece ortalığı biraz fazla karıştırmışsın sanırım. Burası bir dinlenme tesisi değil, biliyorsun değil mi?" Sözlerindeki ima canımı sıksa da dik duruşumdan taviz vermedim. Tam ona karşılık verecekken Ateş araya girdi. Sesi bu kez Işıl’a karşı oldukça mesafeli ve sertti: "İşine dön, Işıl. Raporları masama bırakırsın."Işıl, Ateş’in bu kestirip atan tavrı karşısında bozulsa da belli etmemeye çalışarak, "Nasıl istersen, Ateş..." dedi ve bana son bir soğuk bakış atıp yanımızdan uzaklaştı.
Ateş masanın etrafından dolanıp bana doğru birkaç adım attı. Gözleri doğrudan sargılı elimde ve yüzümde gezindi. "Nasıl oldun?" diye sordu, sesi az önceki sertliğinden eser kalmayacak şekilde alçalarak. "Elin sızlıyor mu?"
"İyiyim," dedim Işıl’ın gittiği yöne kısa bir bakış atıp tekrar ona dönerek "Işıl’ın ne söylediğini önemseme. Buradaki hiç kimse sana ne yapacağını söyleyemez, Rüya. Buna Işıl da dahil." dedi Ateş. Omuz silktim.
Etrafa bakarken zihnim ister istemez ilk zamanlara gitti. Ateş’in ve adamlarının karşısına geçip hesap sorduğum o ilk günü hatırladım. Sedat benim o gözü kara halime dayanamayıp gülünce Ateş ona dönüp ters ters bakmıştı. Ben ise hiç istifimi bozmadan sesimi yükseltip doğrudan Ateş’in gözlerinin içine bakarak, "Madde 2," demiştim. "Tasarımı bana ait olan elmas yüzüğün satışa sunulma fikrini reddettin. ‘Daha yeni kolye satışa çıktı. Biraz bekleyelim.’ diyerek fikri reddettin. Biz de salak gibi tamam dedik. Ama asıl amacın..." derken dirseklerimi dizlerime yaslayıp öne doğru eğilmiştim. "Asıl amacın tasarım fikrini çalıp kendininmiş gibi göstererek satışa sunmakmış."
Ateş o an ne diyeceğini bilemeyip yutkunmuştu. Yavaşça arkama yaslanıp bacak bacak üstüne atmış, gayet rahat bir tavırla devam etmiştim: "Madde 3... Ya sen manyak mısın? Şirket hesabından çekilen parayla Rolex alıyorsun, hani nerede Rolex? Kime gitti acaba?" O gün onun adamlarının önünde, Ateş’e geri adım attırmış, o maskesini tek tek indirmşitim. Sedat bile şaşkınlıkla gülmekten kendini alamamıştı. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
“Geldiğim ilk zaman sana gösterdiğim dosyaları. Gizli kapaklı işlerini yani.” dedim. Ateş’in dudaklarında o nadir görülen, gölgede kalan ama içten gülümseme belirdi. "Hatırlıyorum," dedi sadece. Gözlerinin içine bakarak başımı dikleştirdim, sesimdeki iddiayı bir an bile bozmadan devam ettim: "İyi. Unutmasan iyi edersin, çünkü hâlâ o yüzüğün bana ait olduğunu ispatlayacaksın." Ateş’in bakışlarındaki o takdir eden kavis daha da belirginleşti. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı ama bir şey söylemedi; sadece o günkü cüretimi karşısında yeniden görmekten memnun bir ifadeyle yüzümü incelemeye devam etti.
Tam o sırada, az önce Ateş’in yanından gönderdiği Işıl elinde başka bir dosyayla tekrar bize doğru adımladı. İkimizin arasındaki o esprili ama bir o kadar da gerilim dolu havayı hissetmiş gibi adımlarını yavaşlattı. Gözleri doğrudan Ateş’in yüzündeki o nadir yumuşamaya ve bana bakışındaki mesafesizliğe takıldı."Ateş," dedi Işıl, araya girmek istercesine sesini bilerek yumuşatarak. "Eğitim sahasındaki yeni grubun çizelgesi hazır. Birlikte bakmamız gerekiyor, vaktin var mı?"Işıl’ın sesindeki o sahiplenici ton, Ateş’e olan hislerini ve ona yakın durma çabasını açıkça ele veriyordu. Bana attığı o soğuk, "burada fazlalıksın" diyen bakışı gözden kaçırmak imkansızdı.
Ateş bakışlarını benden çekip Işıl’a döndü. Yüzündeki o az önceki ifadeden eser kalmamıştı; yeniden o mesafe koyan, soğuk duruşuna büründü. "Çizelgeyi masama bırak Işıl," dedi kestirip atarak. "İnceleyip sana dönerim." Işıl umduğunu bulamamış olmanın verdiği huzursuzlukla yutkundu. "Peki... Nasıl istersen," deyip bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Geçmiş olsun bu arada. Tesisin kurallarına alışman biraz zaman alacak gibi duruyor." Işıl’ın üstü kapalı iğnelemesine karşı arkama yaslanıp rahat bir tavır takındım. Tıpkı Ateş’e o gün maddeleri sayarkenki gibi gözlerinin içine baktım.
Işıl’ın üstü kapalı iğnelemesine hiç oralı olmadan, gayet rahat bir tavırla arkama yaslandım. doğrudan Işıl’ın gözlerine sabitledim. "Bir şey soracağım, merak ediyorum..." dedim, sesimdeki o sakin ama iğneleyici tonla. "Sen bu tesisin sahibi misin?"Işıl kaşlarını çatarak araya girdi. Sesindeki o belirgin huzursuzlukla, "Ne alaka?" dedi. Yüzümde en ufak bir gerilim yoktu; aksine gayet rahat ve alaycı bir ifadeyle Işıl’ı baştan aşağı süzdüm.
"Ne bileyim..." dedim, dudaklarımı hafifçe bükerek. "Ateş’ten çok tesisin kuralları için sen endişeleniyorsun da. Tapusu senin üstüne sanırsın." Işıl aldığı bu yanıttan sonra bir an ne diyeceğini bilemeyip dona kaldı. Yüzü öfkeden hafifçe kızarırken, bakışları yardım ister gibi Ateş’e kaydı. Ama Ateş oralı bile olmadı. Dudaklarının kenarında beliren o gizli, alaycı tebessümü saklamaya çalışarak bakışlarını benden ayırmıyordu. Işıl’a dönüp son noktayı koydu: "Sana raporları masama bırakmanı söylemiştim, Işıl."
Işıl dişlerini sıkarak elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı. "Nasıl istersen," deyip topuklarının üzerinde dönerek hışımla yanımızdan uzaklaştı. Işıl gittiğinde Ateş bana doğru biraz daha eğildi. Gözlerindeki o takdir eden karanlık ışıltıyla konuştu: "Lafını kimseden esirgemiyorsun, değil mi?" "Sadece hak edene hak ettiği kadarını veriyorum," dedim, gözlerimin içine bakan o koyu gözlere iddialı bir bakış fırlatarak.
Işıl’ın o hışımla gidişini izledikten sonra salonda kısa bir sessizlik oldu. Ateş öne doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattı. Masanın kenarına hafifçe yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzündeki o alaycı tebessüm yerini daha ciddi ama altı dolu bir ifadeye bıraktı. "Işıl’a lafı iyi yapıştırdın," dedi, sesi alçak ve tok çıkıyordu. "Ama koridorlarda tek başına gezerken yine dikkatli ol. Tesisin içindekiler senin o sivri diline pek alışkın değil." "Kimsenin bana alışmasına gerek yok," dedim, bakışlarımı ondan kaçırmadan. "Ben buraya birilerinin gönlünü hoş etmeye gelmedim. Sınırını aşana cevabını veririm. Tıpkı o gün sana yaptığım gibi."
Ateş’in gözlerindeki o karanlık ışıltı derinleşti. Tam bir şey söyleyecekti ki, salona adım atan iri yarı siluet dikkatimizi çekti.Sedat, elindeki telsizi beline takarak yanımıza doğru adımladı. Ateş’in baş koruması olarak tesisin dış güvenliğini kontrol etmekten dönmüş gibiydi. Adımları ağır ve kendinden emindi ama bakışları bana kaydığı an yüzündeki o ciddi ifade hafifçe kırıldı. O ilk gün, Ateş’in ve diğer korumaların ortasında benim Ateş'e saydığım maddelere dayanamayıp nasıl güldüğünü hâlâ çok net hatırlıyordum. Sedat, Ateş’in tam yanında durup başıyla hafifçe selam verdi. "Ateş Bey, çevre devriyesi tamamlandı. Dış kapıda herhangi bir hareketlilik yok."Ateş, bakışlarını benden çekmeden Sedat’a yanıt verdi: "Tamam. İki adamı daha alt bahçeye kaydır. Girişleri çift kilit tutun."
Sedat "Anlaşıldı" der gibi başını salladı. Tam arkasını dönüp gidecekken bakışları bir an sargılı elime, ardından gözlerime takıldı. Yüzünde, o günkü cüretimi hatırladığını belli eden ve Rüya’nın bu tesiste bile geri adım atmayacağını bilen alaycı, gergince bir tebessüm belirdi. Ateş, Sedat’ın bana olan o bakışını anında fark etti. Bakışları tek bir saniyede sertleşti, sesi buz gibi bir ton aldı:"Bir şey mi var Sedat?" Sedat hemen toparlandı, gülüşünü silip ciddiyetle Ateş’in gözlerinin içine baktı. "Yok Ateş Bey. Sadece... Rüya Hanım’ın dünkü fırtınadan sonra bu kadar çabuk toparlanmasını beklemiyordum, onu söyleyecektim."
Ateş’in çenesi kasıldı. "İşinin başına dön," dedi, emredici ve kestirip atan bir sesle. Sedat tek kelime etmeden arkasını dönüp salondan çıktı. Ateş ise tekrar bana doğru eğildi. Aramızda kalan son mesafeyi de kapatarak alçak, fısıltı kadar yakın bir sesle konuştu: "Sedat da dahil... Bu tesisteki hiçbir koruma, hiçbir adam sana bakarken o çizgiyi aşamayacak. Bunu bilesin." Ateş’in üzerimde kurmaya çalıştığı o korumacı baskıya karşı başımı hafifçe geriye attım. Bakışlarımı gözlerine dikip en ufak bir geri adım atmadan soğuk ve net bir sesle konuştum:"Size ne bundan? Hayatıma karışmayın." Bana verecek bir cevabı vardı elbet ama aramızdaki o sarsılmaz duruşumu bozmaya yetmeyeceğini o da iyi biliyordu. Derin bir nefes verip bir adım geri çekildi, üzerimdeki o yoğun baskısını hafifletti."Karışmıyorum," dedi sesi alçalarak. "Sadece sınırları hatırlatıyorum." dedi kendi lafımka bana gönderme yaparak.
Ateş’in "Sana ne bundan? Hayatıma karışma," cevabıma karşı çenesini sıkıp derin bir nefes alışını izledim. Üzerimdeki o baskıcı duruşunu bozup bir adım geri çekilse de ona daha fazla bakmak, o boğucu salonda kalmak istemiyordum. Tesisin ağır havası göğsüme oturmuş gibiydi. Arkamı dönüp koridorda hızlı adımlarla ilerledim ve arka bahçeye açılan cam kapıdan dışarı çıktım.Sabahın serin havası yüzüme çarptığında ciğerlerime derin bir nefes çektim. Bahçe, tesisin büyüklüğüne yakışır şekilde genişti; etrafı yüksek duvarlar ve sarmaşıklarla çevrilmişti.
Sargılı elimi ceketimin cebine sokup adımlarımı patika yola doğru yönelttim. Biraz yürümek, zihnimdeki o uğultuyu susturmaya çalışmak iyi geliyordu.Ağaçların arasından geçip alt bahçeye doğru sapan patikaya geldiğimde, arkamdan gelen düzenli ayak seslerini duydum. Sedat, belindeki telsizi kontrol ederek üst bahçeden aşağıya doğru adımlıyordu. Yanımdan geçip gideceği sırada adımlarımı tam yanımda yavaşlattı. Bana bakmıyordu, sanki sadece devriye gezen bir koruma gibiydi ama aramızdaki mesafe sıfırlanmıştı.
Ateş’in az önce Sedat’a verdiği emir aklıma geldi. Duruşumu bozmadan, gözlerimi ilerideki çitlerden ayırmadan sesimi alçalttım: "Alt bahçede ne var?" dedim, kelimeleri tane tane seçerek. "Ve ordaki adamlar kim?" Sedat adımlarını bir an bile durdurmadı. Yüzündeki o ketum, ifadesiz koruma maskesini bozmadan doğrudan önüne bakmaya devam etti. Bana tek bir kelime bile cevap vermedi. Sanki yanından geçen ben değilmişim, sorduğum soruyu hiç duymamış gibi adımlarını hızlandırıp devriye yolunda ilerledi ve ağaçların arasında gözden kayboldu. Ağaçların gölgesinde tek başıma kaldığımda, Sedat'ın bu sessizliği cevapsızlığından değil, Ateş'ten duyduğu çekinceden dolayı sürdürdüğünü anlamak zor değildi. Bakışlarım, aşağıda, çam ağaçlarının arkasında kalan ve yüksek demir parmaklıklarla kapatılmış olan alt bahçenin kapısına kaydı.
Bakışlarım o yüksek demir parmaklıklara kilitlenmişken, arkamda beliren gölgenin ve çimlerin üzerindeki sessiz adımların varlığını hissettim. Dönüp bakmama gerek yoktu; kokusu da, yaydığı o ağır aura da g gelenin Ateş olduğunu söylüyordu.Hemen yanımda durdu. Bakışlarını benim gibi alt bahçenin girişine, çam ağaçlarının ardında kalan o kapalı alana dikti."Sedat laf taşımaz," dedi düz ve pürüzsüz bir tonla. Sesi rüzgarın uğultusuna karışıyordu. "Gereksiz sorularla adamlarımı yoklamayı bırak, Rüya."
Gözlerimi parmaklıklardan çekip ona döndüm. "Soru sormamı istemiyorsan, karşıma geçip bilmeceler anlatmayacaksın," dedim geri adım atmadan. "Orada ne olduğunu ve neden alt bahçeye fazladan adam kaydırdığını bal gibi biliyorum."Ateş başını yavaşça bana doğru çevirdi. Rüzgar koyu renk saçlarını hafifçe dağıtırken, gözlerindeki o karanlık ve korumacı ifade daha da belirginleşti. Aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapattı. Yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki, nefesinin sıcaklığını cildimde hissettim. "Ne bildiğini sanıyorsun?" diye sordu, sesi fısıltı kadar alçak ama tehditkar bir sakinlikteydi. "Seni bu duvarların içinde tutmamın sebebi keyfimden değil. Dışarıdaki fırtınanın buraya sıçramasını engellemeye çalışıyorum."
"Beni koruduğunu iddia ederek kendi kurallarının içine hapsediyorsun," dedim, göğsüm öfkeyle kalkıp inerken. "Ama unuttuğun bir şey var Ateş... Ben senin o emir verdiğin korumalara ya da Işıl'a benzemem. Bana ne yapacağımı söyleyemezsin." Ateş’in bakışları bir an için dudaklarıma, ardından tekrar gözlerime kaydı. Gözlerini kapatıp açtı. "Sana ne yapacağını söylemiyorum," dedi, "Sadece seni o fırtınanın ortasından çekip almaya çalışıyorum. Ama sen her defasında kendi elinle o ateşe yürüyorsun."
Gözlerimi bir an bile kaçırmadan doğrudan koyu bakışlarına diktim. İçimde biriken o cevapsız soruların öfkesi sesime yansıdı:"Söylesene," dedim, kelimelerin üzerini basa basa. "Babam sizinle ortaklığınıza ihanet ettiyse, neden kızını koruyorsunuz?"Ateş’in yüzündeki o sert kavis bir an bile bozulmadı. Bakışlarını alt bahçeden çekip tekrar bana çevirdi. Sesi buz gibi, son derece ketum ama derin bir tereddüt taşıyarak çıktı:"Ortada ihanet var mı yok mu bilmiyoruz," dedi, kelimeleri dikkatle seçerek. "Düşüncelerimiz o yönde."Söylediği şey zihnimde yankılanırken alaycı bir gülüş döküldü dudaklarımdan. Aramızdaki mesafeyi hiçe sayıp bir adım daha yaklaştım ona."Benimle derdiniz ne?" dedim, sesimdeki öfke ve mantık sarsılmaz bir netlikte yükselirken. "Babam size ihanet ettiyse beni niye size bıraksın? Aptal mısınız siz?"Ateş’in gözlerinde o alışıldık karanlık şimşekler çaktı. Sorularımın arkasındaki o keskin mantığı çürütmeye gücü yetmiyordu; babamın beni doğrudan onun korumasına, bu tesisin ortasına bırakmış olması, iddia ettikleri ihanet teorisini kökünden sarsıyordu.
Ateş çenesini sıktı, gözlerini gözlerimden ayırmadan üzerime doğru bir adım attı."Baban seni bana 'bırakmadı', Rüya," dedi, sesi alçak ama tehditkar bir fısıltı gibi pürüzlü çıktı. "Seni bana emanet etmek zorundaydı. Çünkü bu dünyada seni babandan bile daha iyi koruyabilecek tek kişinin ben olduğumu biliyordu."
"Korumak mı?" dedim başımı hafifçe iki yana sallayarak. "Buna korumak demiyorlar Ateş. Buna beni bir koz olarak elinde tutmak denir. Eğer babam gerçekten bir ihanetin içindeyse, beni yanında tutarak ona şantaj yapabileceğini düşünüyorsun."Ateş’in dudaklarının kenarında karanlık, tehlikeli bir tebessüm belirdi. Eğilip yüzüme iyice yaklaştı: "Seni şantaj malzemesi olarak kullanacak olsaydım..." dedi, gözleri yüzümde gezinirken. "...seni bu bahçede özgürce yürütmez, alt bahçedeki adamların karşısına ilk seni çıkarırdım. Babanın ne yaptığını henüz bilmiyorum, ama senin bu masum duruşunun arkasındaki zekanın farkındayım."
Ateş’in yüzüme iyice yaklaşarak kurduğu o tehditkar cümleler, aramızdaki havayı iyice ağırlaştırdı. Bakışlarımı bir an bile kaçırmadan doğrudan gözlerinin içine diktim. Sesim ne bir desibel yükseldi ne de bir tereddüt barındırdı: "Beni o alt bahçedeki adamların karşısına çıkaramazsın Ateş. Çünkü ben senin bu yüksek duvarlar ardına kilitlediğin yetim kız değilim. İstersem şu an, tek bir kelime daha etmeden bu kapıdan çıkar giderim." Ateş gözlerini kıstı. Üzerimdeki baskısını artırmak ister gibi bir adım daha yaklaştı.
"Gidemezsin," dedi sesi, pürüzlü ve sarsılmaz bir soğuklukla. "Dışarı adımını attığın an babanın arkasında bıraktığı o fırtına seni diri diri yutar. Buna izin vermem.""Buna sen karar veremezsin," dedim, "Beni ne babamın kaçış planına koz yapabilirsin ne de kendi vicdanına kalkan. Eğer beni burada kendi rızam dışında tutmaya çalışırsan, o zaman karşında babamın borçlularını değil, doğrudan beni bulursun."
Ateş’in gözlerinde o tehlikeli, takdir eden ışıltı yeniden belirdi. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama gözleri buz gibiydi."Tamam," dedi aniden, sesi keskin bir bıçak gibi aramızdaki havayı bölerek. Bir adım geri çekilip eliyle arkasındaki büyük demir kapıyı işaret etti. "Kapı orada Rüya. Çok güveniyorsan o aklına ve cesaretine, yürü git. Git de o fırtınanın seni kaç saniyede yuttuğunu kendi gözlerinle gör." Söylediği şeyin ağırlığı bahçede yankılanırken, patika yoldan gelen topuk sesleri araya girdi. Işıl, elindeki dosyayı göğsüne bastırmış, adımlarını hızlandırarak yanımıza kadar geldi. İkimizin arasındaki o boğucu gerilimi ve Ateş'in kapıyı gösteren tavrını gördüğünde yüzünde sinsi bir memnuniyet belirdi.
"Ateş," dedi Işıl, sesine yapmacık bir endişe katarak. "Yine mi bir kriz var? İstersen güvenlik ekibini çağırayım, tesisin huzurunu bozmaya hakkı yok." Bakışlarımı Ateş’in üzerinden çekip ağır ağır Işıl’a döndürdüm. Baştan aşağı onu süzüp hafif, alaycı bir gülüş bıraktım ortaya. "Sen güvenlik yerine önce kendi işine baksana Işıl," dedim, sesimdeki sakinlik Işıl'ın yüzündeki o sinsi tebessümü anında sildi. "Ateş Bey ile aramızdaki mesele senin boyunu aşar. Koridorda laf yetiştirmek yerine git masandaki dosyalarla ilgilen, zira bu tesiste fuzuli duran tek kişi sensin."
Işıl’ın yüzü öfkeyle kızarırken ağzını açtı ama Ateş’e baktığında onun gözlerini benden bir an bile ayırmadığını gördü. Ateş, Işıl’ın varlığını tamamen yok sayıyordu. Ateş’e son bir bakış fırlattım. "O kapıyı bana göstermen iyi oldu," dedim alçak ama net bir sesle. "Çünkü nereden çıkacağımı bilmek, burada kalmayı seçtiğim sürece senin değil, benim kuralım olur." Arkamı dönüp ana binaya doğru adımlamaya başladım. Ateş arkamda tek bir kelime bile etmeden dururken, Işıl’ın bozulmuş sessizliği bahçede asılı kaldı.
Rüya, Ateş’in omzuna sertçe çarpıp yanından geçerken attığı adımların sesleri bahçedeki gerilimli sessizliği bölüyordu. Arkasında bıraktığı o ağır hava henüz dağılmamışken, Ateş’in arkasındaki Erdem ve Sedat anında Ateş’in yanına adımladı. Erdem, giden kızın arkasından şaşkınlıkla bakıp ardından patronuna döndü. "Abi ne yapalım?" dedi, sesi tereddütlüydü.Ateş, derin bir nefes alıp elini yüzüne götürdü, avucuyla yüzünü sıvazladı. Bakışları hâlâ Rüya’nın uzaklaştığı patika yoldaydı.
"Gizlice takip ettirin. Her bir adımından haberim olacak," dediğinde, vakit kaybetmeden ana binaya doğru yürümeye başladı. Arkasından gelen Işıl, adımlarını hızlandırıp ona yetişmeye çalışarak, "Ateş, bu kızı çok önemsemiyor musun?" dedi, sesindeki kıskançlığı gizlemeye gerek bile duymadan. "Yani... Bırakalım gitsin."Ateş bir anda olduğu yerde durdu. Hızla arkasına döndüğünde gözlerindeki o karanlık, Işıl’ın nefesini kesti. "Ne zamandan beri işlerime karışır oldun Işıl?" dedi, sesi buz gibi ve uyarıcı bir tondaydı.
Işıl geri adım atarak bir şeyler kekelemeye başladı. "Yok... Hayır, karışmak—""İşine dön, sabrımı sınama," diye kestirip attı Ateş. Tek bir kelime daha dinlemeden arkasını dönüp ağır, emredici adımlarla yürümeye devam etti. Rüya binaya girip odasına geçerken, arkasında fırtınalar koparmış olmanın verdiği o garip tatminle odanın penceresine yanaştı. Aşağıda Ateş'in Erdem'e verdiği talimatları, Işıl'ın bozguna uğramış halini ve bahçedeki o hareketliliği uzaktan izliyordu.
•••*AKŞAM
Rüya odasından çıkıp koridoru hızlı adımlarla geçti ve Ada’nın kapısının önüne gelip kapıyı çaldı.Kapı açıldığında Rüya hiç vakit kaybetmeden doğrudan gözlerinin içine baktı. "Ada, hazır mısın?" Ada elindeki valizi gösterip kaşlarını çatarak dışarı adım attı. "Kızım, neler olduğunu bir anlat önce. Hazırım ben de ama neler oluyor?" Rüya, Ada’nın koluna girip onu asansöre doğru yönlendirirken yaşananları, Ateş’le sabah bahçedeki restleşmelerini ve tesisin üzerindeki o boğucu baskıyı tek nefeste, hızla özetledi. Asansörün kapıları zemin katta açıldığında ikisinin de elinde valizleri vardı.
Tam ana çıkışa doğru adımlayacakları sırada, dışarıdan binaya giren Erdem’le burun buruna geldiler. Erdem’in bakışları önce ellerindeki valizlere, ardından şaşkınlıkla Ada’nın yüzüne kaydı."Ada?" dedi Erdem, sesi bir anda bocalayarak. "Gidiyor musun?"
Ada, Erdem’in bu bocalamış hallerine bakıp duraksasa da Rüya valizinin sapını daha sıkı kavrayıp Ada’nın önüne geçti. Erdem’in bakışlarındaki panik açıkça okunuyordu; bir yanda Patronu Ateş’in kesin emirleri, diğer yanda ise karşısındaki bu iki kararlı kadın vardı. "Gitmiyorsunuz değil mi?" dedi Erdem, sesini toparlamaya çalışarak önlerine adımladı. "Bakın, yapmayın. Burası sizin için en güvenli yer, dışarısı şu an yangın yeri. Kalmanız gerekiyor." Rüya, Erdem’in yüzüne alaycı ve buz gibi bir ifadeyle baktı."Güvenli mi?" dedi Rüya, sesindeki ton Erdem’i olduğu yere çivilerken. "Aşağıda, o alt bahçedeki kapalı kapıların arkasında o adamlara ne yaptığınızı bile bilmiyoruz! Burası mı güvenli?"
Erdem ne diyeceğini bilemeyip bir an yutkundu. "Rüya Hanım, siz yanlış anlıyorsunuz, oradaki adamlar—""Ne olduğunu çok iyi biliyorum Erdem, kenara çekil," diye kestirip attı Rüya, adımını dış kapıya doğru atacaktı ki lobide çınlayan o tanıdık, ağır ayak sesleri duyuldu.Ateş, arkasında Sedat’la birlikte koridorun sonundan belirdi. Bakışları ellerindeki valizlere, ardından doğrudan Rüya’nın meydan okuyan gözlerine kilitlendi. Salondaki hava bir anda ağırlaştı.Ateş, elleri ceketinin ceplerinde, ağır adımlarla aralarındaki mesafeyi kapattı. Yüzünde en ufak bir şaşırma emaresi yoktu; tam aksine, Rüya’nın bu hamlesini çoktan öngörmüş gibi bir soğukkanlılıkla durdu karşılarında.
"Demek gerçekten gidiyorsunuz," dedi Ateş, sesi alçak ve tekinsiz bir sakindi. Bakışları Rüya’dan Ada’ya, sonra tekrar Rüya’ya kaydı. "Sana kapının orada olduğunu söylemiştim. Ama arkadaşını da bu fırtınanın ortasına sürükleyeceğini düşünmemiştim."Rüya bir adım öne çıktı. "Onu hiçbir yere sürüklediğim yok Ateş. Biz kendi irademizle gidiyoruz. Senin o alt bahçede ne sakladığın, kime ne yaptığın bizi ilgilendirmez ama bizi bu duvarların arkasına hapsedemezsin."Ateş’in gözlerinde karanlık bir ışıltı çaktı. Bakışlarını Sedat’a kaydırdı, ardından tekrar Rüya’ya döndü. "Sizi hapsetmiyorum," dedi Ateş, sesi fısıltı kadar yakın ama emredici bir dille çıktı. "Ama o kapıdan çıktığınız an arkasından nelerin geleceğini çok iyi biliyorsun. Yine de adım atmak istiyorsan... Buyur, at."
Rüya, Ateş’in o keskin, tehditkar gözlerinin içine tek bir saniye bile kırpmadan baktı. Valizinin sapını daha da sıkı kavrayarak Ada’ya kısa bir bakış attı. Ada gergindi ama Rüya’nın sarsılmaz duruşundan güç alarak onun hemen yanındaki yerini korudu."O adımı atıyorum Ateş," dedi Rüya, sesi lobinin yüksek tavanında yankılanırken. "Ve arkamdan ne gelirse gelsin, senin bu duvarların arasında kalmaktan daha özgür olacağım." Ateş’in çene kasları kasıldı, dudakları ince bir çizgi halini aldı ama tek bir kelime daha etmedi. Sadece kenara çekilip cam kapıya giden yolu açtı.
Rüya, başını dik tutarak Ateş’in tam yanından geçti. İkisinin arasındaki mesafe sıfırlandığında ortalığa saçılan o yüksek gerilim lobideki herkesin nefesini kesti. Rüya ve Ada otomatik cam kapıdan dışarı adımlarını attıklarında, bahçenin serin rüzgarı yüzlerine çarptı. Onlar tesisin nizamiye kapısına doğru hızla ilerlerken, Ateş olduğu yerde durup arkalarından bakmaya devam etti. Yüzündeki o soğuk maske yerini tamamen karanlık bir ciddiyete bırakmıştı.Sedat ve Erdem anında Ateş’in iki yanındaki yerlerini aldı. Erdem’in gözleri hâlâ Ada’nın uzaklaşan siluetindeydi, yüzünde açık bir endişe vardı.
"Abi..." dedi Sedat, sesini alçaltarak. "Çıkıyorlar. Ne yapalım?" Ateş elini cebine sokup gözlerini Rüya’nın dimdik yürüyen figüründen ayırmadan konuştu. Sesi pürüzsüz, katı ve kesin bir emir tonundaydı:"Sedat, iki aracı hemen hazırlat. Erdem’le birlikte peşlerine takılacaksınız. Aralarındaki mesafeyi koruyun, kendinizi fark ettirmeyin."Erdem endişeyle araya girdi: "Abi ya dışarıdaki adamlar fark ederse?"Ateş gözlerini Rüya’nın tesisin büyük demir kapısından çıktığı ana sabitleyerek arkasına döndü. "Fark ettikleri an müdahale edeceksiniz," dedi Ateş, sesi fısıltı kadar soğuk ama bir o kadar ölümcül çıkarak. "Kılına bile zarar gelmeyecek. Bir adımı bile benden habersiz atılmayacak."••Rüya ve Ada tesisten çıkıp taksiye binmişlerdi.
Taksi, tesisin bulunduğu ıssız yoldan ana caddeye doğru hızla ilerlerken havanın kararmaya başlayan gri tonu cama vuruyordu. Ada huzursuzca arkasına bakıp duruyordu."Rüya," dedi Ada, sesi titreyerek. "Bir şeyler var gibi... Gerçekten güvende miyiz?" Rüya tam bir şey söylemek için dudaklarını açmıştı ki, önlerindeki virajda siyah bir SUV anında yolu keserek sert bir fren yaptı. Taksi şoförü panikle frene bastı, lastiklerin acı çığlığı boş yolda yankılandı. Rüya ve Ada öne doğru savruldu. Daha ne olduğunu anlayamadan, arkalarındaki yoldan bir araç daha yanaşıp taksinin kaçış yolunu tamamen kapattı.
"Kızım durun, ne oluyor!" diye bağırdı şoför ama lafını bitiremedi. Rüya soğukkanlılığını korumaya çalışarak Ada’nın elini kenetledi. "Sakin ol Ada, kımıldama," dedi alçak ama sert bir sesle.
Taksi panikle kenara savrulup durduğunda, önümüzü kesen arabadan inen adamların gevşek tavırları daha ilk andan sinir bozucuydu. Eli silahlı, deri ceketli iri yarı bir tip, tespihini parmağında dolayarak taksinin camına sertçe vurdu. Kapıyı hışımla açıp şoförü yakasından tuttuğu gibi dışarı fırlattı."İn ulan aşağı! Sıkıntı çıkarma, bas git şuradan!" diye bağırdı adamlardan biri, ağzındaki sakızı yaygara yaprak çiğnerken.Yüzünde derin bir yara izi olan liderleri, arka kapıya eğilip gergince kıkırdadı. Ağzının kenarından tükürükler saçarak şivesini bastıramadan konuştu:
"Ooo, bak sen şu işe ya! Biz baban olacak o kansızın peşinde helak olak, kızı da buralarda sosyete gibi takılsın, ha? Ulan baban olacak o hırsız iti bizden yediği paralarla kayıplara karıştı, sen neyin kafasındasın lan?" Ada korkudan çığlık atıp bana sokulurken, adam elini içeri uzatıp kolumdan tutmaya yeltendi. "Geleceksin ulan bizimle! O şerefsiz baban paşa paşa ayağımıza gelene kadar bizdesin!"Tam o anda arkadan gelen o tanıdık motor sesi yeri göğü inletti.
Arabadan ilk fırlayan Sedat ve Erdem oldu. Silahlar çekildi. "Çek ulan o kirli elini oradan, dallama!" diye bağırdı Sedat. Yara izli adam diklenip arkasını döndü. "Sedat! Ne işsiniz lan siz? Ateş’in bu işle ne alakası var, çekilin aradan! Kızın babası, patronumuzu dolandırdı diyoruz ulan!" Siyah arabanın kapısı ağır ağır açıldı. Ateş arabadan indi. Yüzünde ölümcül, tiksinti dolu bir ifade vardı. Adımlarını hiç acele etmeden, lankı lunlu, aşırı gevşek ve tehditkar bir tavırla atarak üzerlerine yürüdü ve adamı baştan aşağı iğrenir gibi süzdü.
"Lan dingil," dedi Ateş, sesi sokak ortasında buz gibi çınlarken. "Sen kimin mekanında, kime kabadayılık taslıyorsun lan?" Yara izli adam bocaladı. "Ateş Bey, bak seninle bir derdimiz yok, bu kızın babası—"
"Bana ne ulan onun babasından!" diye lafını kesti Ateş, adama iyice yaklaşıp burnunun dibine girerek. "Ulan iki kuruşluk aklınızla racon mu kesiyorsunuz lan siz burada? Ağzını topla, o it soyu laflarını da yut yoksa o sakızla birlikte dilini de boğazına dizerim senin." Adamın arkasındaki diğer iki zibidi silahı Ateş’e doğru doğrultmaya kalkınca, Ateş gözünü bile kırpmadan elini cebinden çıkarıp herifin bileğine sert bir darbe indirdi. Silah asfaltın üzerine yuvarlandı.
"Ulan hırtlar!" dedi Ateş, adamlara tepeden bakan o lankı lunlu, tepesi atmış tavrıyla. "Babanızın tarlası mı lan burası? Şurada iki dakika efendi gibi duramadınız, gevşek gevşek konuşup sabrımı taşırmayın benim!"Ateş başını hafifçe büküp Erdem’in arkasındaki bana kısa bir bakış attı, sonra tekrar adamlara döndü. "Şimdi o it gibi bağıran ağzınızı kapatın, arabanıza binip defolun gidin buradan. Bir daha da bu kızların etrafında sizi görürsem, alayınızı gömerim. İkileyin lan!"
Ateş’in yüzündeki o sert, sokak raconu kesen ifade bir anda silindi. Bakışları benden sıyrılıp arkada korkudan rengi atmış, tir tir titreyen Ada’ya kaydı. "İyi misiniz?" diye sordu Ateş. Sesi az önceki kükremesinin aksine, beklenmedik derecede alçak, sakin ve düşünceli çıkmıştı. "Korkmayın, bitti. Bir şeyiniz var mı?" Ada derin bir nefes alıp elini göğsüne bastırdı. "Ben... Ben iyiyim, sadece çok korktum," diye fısıldadı.
Ateş başını hafifçe sallayıp bakışlarını tekrar bana çevirdi. Gözlerinde ne bir kibir ne de 'ben sana dememiş miydim' edası vardı. Yalnızca durumun ciddiyetini ve endişesini taşıyan karanlık bir bakışla yüzümü inceledi."Sen iyi misin Rüya?" dedi, sesi bu kez daha pürüzlü ve samimi bir tonda çıkarak. "Sargılı eline bir şey oldu mu?" Elime bakmayı akıl bile etmemiştim ama Ateş’in ilk dikkat ettiği şey bu olmuştu. Bakışlarımı gözlerinden kaçırmadan, dik duruşumdan ödün vermeyerek cevap verdim:“İyiyim. Bir şeyim yok."
Ateş rahat bir nefes verip bir adım geri çekildi ve arabanın kapısını biraz daha açtı.Ateş mafya adamlarıyla uğraşırken erdem ve sedat kızları taksiden çıkarmış arkalarına almıştı. O sırada da şoför gitmişti. "Şoför gaza basıp kaçtı, bu yolda başka taksi de bulamazsınız," dedi, az önceki emredici tonunun aksine gayet makul ve korumacı bir tavırla. "Gelin, benim arabaya geçin. Sizi güvenli bir yere götüreyim." Ada bana çaresizce baktı. Bu sefer gurur yapmanın ya da inatlaşmanın Ada’yı riske atmaktan başka bir işe yaramayacağını biliyordum.
Erdem hızla yanlarına adımladı. Yüzündeki o az önceki sert, alacalı ifade yerini tamamen mahcup ve endişeli bir bakışa bıraktı.Eğilip elini Ada’ya doğru uzattı. Sesi yumuşak, hafif titrek ama son derece güven vericiydi: "Geçti bitti, korkma. Gel, seni benim arabaya alayım. Daha rahat edersin."Ada, Erdem’in uzattığı ele kısa bir an tereddütle baktı, ardından titreyen parmaklarını Erdem’in avucuna bıraktı. Erdem, Ada’ya nazikçe yardım ederken, bir yandan da gözlerini Ada’nın yüzünden ayırmıyor, zarar görüp görmediğini kontrol ediyordu.
"Gözünü seveyim bir şeyin yok değil mi?" diye fısıldadı Erdem, Ada’nın valizini diğer eliyle yüklenirken. Sesi sadece ikisinin duyabileceği kadar yakındı. Ada başını 'iyiyim' anlamında salladı ama hâlâ yaşadığı şoku atlatamamıştı. Erdem onu kendi arabasına doğru yönlendirirken, ben de Ateş’in ön koltuğuna doğru adımladım.Ateş, sürücü koltuğuna geçip arabasını çalıştırdı. Aynadan Erdem’in Ada’yı arabaya bindirişini izledikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Arabanın içi derin bir sessizliğe gömülürken, üzerimizdeki o yüksek gerilim bir an bile azalmamıştı.
Ateş motoru çalıştırıp yola koyulurken gözlerini bir an bile gecenin karanlığına gömülen asfalttan ayırmadı. Arabanın içindeki o ağır sessizlik, motorun alçak uğultusuyla birleşiyordu. Sağ elini direksiyondan çekip torpido gözüne uzandı. Kapağı açıp içinden soğuk bir su şişesi çıkardı. Kapağını tek eliyle çevirip gevşettikten sonra şişeyi bana doğru uzattı."İç şunu," dedi, sesi az önceki sertliğinden arınmış, düz ve alçak bir tonda çıkarak. "Rengin soldu." Şişeye kısa bir an baktım. Uzatılan suyu reddedip gurur yapmanın alemi yoktu; boğazım gerçekten de kurumuş, gerginlikten kilitlenmişti. Şişeyi elinden alırken parmaklarımız hafifçe birbirine değdi. Bedeninden yayılan o sıcaklık bir an için arabanın soğuk havasını kesti.
Sudan birkaç yudum alıp kapağını kapattım. Şişeyi kucağımda tutarken başımı yan cama yaslayıp dışarıdaki karanlık ağaçları izlemeye başladım. "Nereye gidiyoruz?" dedim, bakışlarımı camdan ayırmadan. "Beni o tesise geri götürmeyeceğini söylemiştin." Ateş aynadan arkamızdan gelen Erdem’in arabasını kontrol etti."Tesise gitmiyoruz," dedi rahat bir tavırla. "Şehir merkezinde, kimsenin bilmediği bir dairem var. Bu gece orada kalacaksınız. Sabah olunca ne yapacağımıza bakarız."
Az önce yaşananların etkisinden hâlâ çıkamamıştım. Kalbim sanki güm güm göğsümü dövmeye devam ediyordu. Bilmiyorum, nasıl bir tehlikenin içindeydim, bundan sonra beni neler bekliyordu gerçekten hiç bilmiyorum. Kafamın içindeki soruların hepsi tamamen cevapsızdı.Ama garip bir şekilde... Ateş’in yanında güvende hissediyordum.
Bunu kendime yeni itiraf ediyordum aslında. O kadar laf sokmama, o sert ve boyun eğmez tavırlarıma rağmen, adamın varlığı etraftaki bütün o karanlığı ve tehditleri dışarıda tutan sarsılmaz bir duvar gibiydi. Sokak ortasında gözünü kırpmadan racon kesen o tehlikeli adam, yanı başımda durduğunda bana dünyanın en korunaklı alanını yaratıyordu. Ve ben ilk defa, bu hissi bastırmaya çalışmak yerine kabulleniyordum.
Araba rezidansın kapalı otoparkına girip durduğunda, Ateş kontağı kapattı. Derin bir nefes verip emniyet kemerini çözdü ama araçtan hemen inmedi. Gözlerini ön cama dikmiş, derim bir nefes almış ve yüzünü sıvazlamıştı. Sonra başını yavaşça bana çevirdi. Arabanın içindeki loş ışıkta yüzündeki o yorgun ama sarsılmaz ifade daha da belirgindi. "Geldik," dedi, sesi o kadar alçak çıkmıştı ki sanki az önceki bağırıp çağıran adam o değildi. "Daire on altıncı katta. Girişte güvenlik var, kartla çalışıyor asansörler. Buraya kimse elini kolunu sallayarak giremez." Ben tam kapıyı açmaya yeltendiğimde, Ateş elini hafifçe koluma koyarak beni durdurdu. Bakışları sargılı elime kaydı, sonra gözlerimin içine baktı.
"Korkma," dedi. Yüzünde en ufak bir böbürlenme, 'ben sana demiştim' edası yoktu. Sadece dümdüz, katı bir teminat veriyordu. "Bu kapıdan içeri girdiğin an, dışarıdaki o piçlerin hiçbiri sana dokunamaz. Babanın borcu da, alacaklıları da bu kapının dışında kalır." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Normalde ona karşı hemen bir laf yetiştirir, "Sana mı kaldım" diye diklenirdim. Ama bu sefer bir şey söyleyemedim. Sadece hafifçe başımı salladım.
Tam o sırada Erdem’in arabası da yanımıza park etti. Erdem alelacele inip Ada’nın kapısını açtı, onun valizini bagajdan aldı. Ada arabadan indiğinde hâlâ ürkekti ama Erdem’in onun yanından bir milim bile ayrılmayan, aşırı kollayıcı tavrı onu biraz olsun rahatlatmış gibi duruyordu. Hep birlikte asansöre bindik. Asansör yukarı doğru sessizce süzülürken kimseden çıt çıkmıyordu. Erdem Ada’nın valizini tutmuş, gözlerini göstergedeki rakamlardan ayırmıyordu.
Ateş ise elleri ceplerinde, dimdik yanımda duruyordu. Bedeninden yayılan o sıcaklık ve güven hissi, asansörün o daracık alanında bile beni sarmalamaya yetiyordu.Otuz ikinci kata geldiğimizde asansörün kapıları hafif bir sesle açıldı. Koridorun sonundaki dairenin önüne geldiğimizde Ateş cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açtı ve kenara çekildi. "Buyurun," dedi.
İçeri girdiğimizde geniş, son derece modern ve yüksek camlarından bütün şehrin ışıklarının göründüğü devasa bir salonla karşılaştık. Evde ne bir kasvet vardı ne de o tesisin soğuk ve basık havası. Ada derin bir nefes alıp salondaki koltuğun kenarına çöker gibi oturdu. Erdem valizleri kapının yanına bırakıp Ateş’e döndü.
"Abi, ben aşağıda, araçta bekliyorum. Nöbetçi çocuklara da haber verdim, binanın etrafını tutuyorlar." Ateş başıyla onayladı. "Tamam Erdem. Saol." Erdem çıkmadan önce Ada’ya kısa bir bakış attı. "Bir şeye ihtiyacınız olursa hemen arayın, aşağıdayım," deyip kapıyı kapatıp çıktı.
Salonda sadece üçümüz kalmıştık. Ya da daha doğrusu, Ada’nın bitkinliği göz önünde bulundurulursa, sadece ben ve Ateş.Ateş kabanını çıkarıp tekli koltuğun üzerine attı. Gömleğinin üst düğmesini gevşetip bileklerini kıvırdı. Sonra bana doğru yürüdü."Ada’nın dinlenmeye ihtiyacı var," dedi, koridorun solundaki kapıyı işaret ederek. "O oda misafir odası, banyosu falan içinde. Sen de giysilerini değiştir istersen. İkize de buraya gelirlen kıyafet ayarlattık dolaplarınızda hazır. "
Ada bana bakıp "Rüya, ben gerçekten biraz yatmak istiyorum, kafam kazan gibi oldu," diye fısıldadı. Başımı sallayıp "Tamam canım, geç sen, ben de geliyorum," dedim.Ada odaya geçip kapıyı kapattığında, o koca salonda Ateş’le baş başa kaldık. Şehrin ışıkları arkasındaki dev camdan içeri süzülüyor, ortamı hafif bir havaya sokuyordu. Ateş açık mutfak tarafına geçip iki bardağa su doldurdu. Birini bana uzatmak için yanıma kadar geldi. Bardağı alırken yine parmaklarımız birbirine çarptı. "Eee," dedi Ateş, bardağından bir yudum alıp gözlerimin içine dik dik bakarken. "Söyle bakalım Rüya Hanım... Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?"
Bardağımı sıkarak yüzüne baktım. O kadar tehlikenin ortasından geçip buraya gelmiştik ama içimdeki o dik başlı taraf yine uslu durmuyordu. Üstelik Ateş’in o sakin, her şeyi kontrol altında tutan rahat tavırları kaşlarımı çatmam için yeterliydi. "Hiç," dedim bardağı mutfak tezgahına bırakırken. "Sadece bu 'mükemmel ev sahibi' hallerin karşısında gözlerim yaşarıyor, onu düşünüyorum."Ateş’in dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi. Bardağını tutan elini cebine sokup tezgahın kenarına yaslandı. "Öyle mi? Begeneceğini bilsem daha önce getirirdim."
"Aman eksik olsun," diyerek kollarımı göğsümde kavuşturdum. Yüzüne doğru bir adım yaklaşıp sesimi biraz kıstım. "Peki ne olacak şimdi? O kadar adamınla, o kadar adamlığınla kaç gündür hiç mi bir şey bulamadınız? Bizi hâlâ burada tutuyorsunuz?" Ateş’in bakışları derinleşti. Yüzündeki o hafif alaycı ifade silindi, yerini karanlık ve gizemli bir ciddiyete bıraktı. Bardağından son yudumu alıp yavaşça tezgahın üzerine koydu. "Bir şeyler bulduk gibi..." dedi, sesi alçak ve gür bir fısıltı halini alarak. "Ama henüz net değil."Kaşlarımı daha da çattım. "Ne demek net değil? Ne buldunuz Ateş?" Ateş gözlerini gözlerimden ayırmadan bir adım daha attı. "Babanın izini değil Rüya... Babanı o borcun altına sokan, seni ve arkadaşını bu işe bulaştıran mekanizmanın başını."
"Sana her şeyi söyleyeceğim," dedi Ateş, aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapatarak. "Ama zamanı var. Önce güvende olduğundan emin olmam lazım." Sesi o kadar yakından ve derinden geliyordu ki, üzerimdeki o korumacı ama tehlikeli baskısını tüm bedenimde hissettim. Yine de geri adım atmadım. Çenemi dikleştirip tam gözlerinin içine baktım. "Bana zaman deyip durma Ateş," dedim, sesimi daha da sertleştirerek. "Madem bu iş bu kadar derin... Babam piyasada yoksa şirketi kim yönetiyor? Şirket öyle başıboş duracak bir yer değil."
Ateş’in gözleri bir an için kısıldı. Tezgahtan destek alıp üzerime doğru hafifçe eğildi. Bedeninden yayılan o sıcaklık ve ağır koku aramızdaki havayı iyice ağırlaştırdı."Baban saklandığı yerde bile bir eli şirkettedir, merak etme," dedi, sesi karanlık bir fısıltıya dönüşürken. Yüzündeki ifade ilk defa kontrolü kaybetme sınırındaymış gibi öfkeliydi. "Ama asıl sorun o değil... O pislik, Demir Ulusoy’u ortak almış."
"Ne?" dedim şaşkınlıkla. "Demir Ulusoy mu? Yani tamamen ortak olmuş mu?” Ateş başını hafifçe salladı, çene kasları gerilmekten taş gibi olmuştu." Sen zaten dosyalardaki maddeleri saydığın gün söylemiştim Demir’in ortak olduğunu. Bizimle ortakken, arkamızdan nasıl böyle bir şey yapabilir bilmiyorum," dedi. Sesi hem hayret hem de katı bir nefret barındırıyordu. "Ama yapmış işte. Baban seni de, bu şirketi de çoktan büyük bir satranç tahtasının piyonu haline getirmiş."
"Ateş, ben Demir Ulusoy'un babamla bir temasının olduğunu biliyordum zaten," dedim, sesimdeki şaşkınlığı çabucak üstümden atarak. "Ama olayın bu kadar netleştiğini bilmiyordum." Ateş yanıt vermeyip gözlerini üzerime dikince, bilerek damarına basmak için omuz silktim. Dudaklarımın kenarına hafif, gıcık bir teberrüm yerleştirip ekledim:"Hem ne var yani? Gayet başarılı, iyi adamlar sonuçta. Şirketi toparlayacaklarsa—"
Lafım ağzımda kaldı. Ateş’in gözleri bir anda şimşek çaktı. Aramızdaki o son bir adımlık mesafeyi de sıfırlayıp öyle bir üzerime yürüdü ki, sırtım arkamdaki tezgaha çarptı. Tezgahla kendi gövdesi arasında beni adeta hapsetti. Bedeninden yükselen öfke ve sıcaklık bir anda tüm salonu kapladı."Ne dedin sen?" dedi, sesi kısıktı ama her bir kelimesi tehlike saçıyordu. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesi yanağımı teğet geçiyordu. "İyi adamlar mı? Başarılı mı?"Çene kasları taş gibi kesilmiş, gözleri öfkeden kararmıştı. "Ulan o 'iyi adam' dediğin Demir Ulusoy'un arkasında kaç tane ceset, kaç kişinin ahı var senin haberin var mı?" diye kükredi hafifçe, sesini sırf Ada uyanmasın diye zor bastırarak. "Sana iki güler yüz gösterdi, şık takım elbise giydi diye herifi adam mı belledin başıma? Benim arkamdan dolanıp babanla o tezgahı kuran adama burada bana övgü dizme Rüya!"Gözlerini gözlerimden bir milim bile ayırmıyordu. O tehlikeli, burnundan soluyan hallerine rağmen gerilemedim. Ama çıldırtıcı derecede yakınımda duruşu, nefesimi kasmama yetmişti.
"Bana bak," dedi, işaret parmağını göğsüme yakın bir yere doğru sallayarak. "Bir daha o şerefsizin adını benim yanımda 'iyi adam' diye anarsan, ant olsun o adamlığı da başarısını da adamın boğazına dizerim. Anladın mı beni?" Gözlerimin içine o kadar öfkeyle bakıyordu ki, nefesindeki o sıcaklık yüzüme vuruyordu. Ama hemen ardından, gözlerindeki o karanlık parıltının ve üzerime kurduğu bu baskının ne kadar ileri gittiğini fark etti. Çene kasları bir kez daha seyirdi. Derin, pürüzlü bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi ve aniden geri çekildi. Aramızdaki o boğucu yakınlık bir anda dağılırken, kollarını göğsünde birleştirip araya mesafeli bir sınır koydu. Yüzündeki o saniyelik kontrol kaybını hızla silip, yerine yine o soğuk ve aşılmaz maskesini taktı.
"Neyse," dedi, sesi az önceki gürlemesinin aksine buz gibi ve tamamen duygusuz çıkarak. "Kimin ne olduğunu zamanı gelince kendin görürsün zaten." Elini cebine atıp koridor tarafını işaret etti. Yüzüme bakmamaya özen gösteriyordu ama gerginliği her halinden belliydi."Git dinlen artık. Ada’nın yanındaki oda senin. İhtiyacın olan her şey banyoda var. Sabah Erdem gelecek, durum değerlendirmesi yaparız." Arkasını dönüp salondaki büyük camın önüne doğru yürüdü. Elleri cebinde, dışarıdaki şehrin ışıklarına bakarken bana arkası dönüktü. Tezgaha tutunup derin bir nefes aldım. Kalbim hâlâ güm güm çarpıyordu ama ona daha fazla bir şey söylemeden koridora doğru adımladım. Odanın kapısını açıp içeri girdiğimde, kapıyı arkamdan yavaşça kapattım ve sırtımı ahşap yüzeye yasladım
Bölüm etkileşimi
