DRAGONHEART: KARA DUMAN kitap kapağı

5. bölüm / 12

5. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: 5. Bölüm

Maggie⬆️

Sabah kahvaltısından sonra dövüş dersleri olacağı ve arenaya gelmemiz söylenmişti. Dün gece yine uyuyamadığım için ayakta durmak bile zor geliyordu. Uzun süredir az uyuduğum için yorgunluk çekiyordum ama bazen de o kadar rahat uyuyorum ki bir hafta uyumasam bile yorulmazmışım gibi geliyor.
Arenaya bir süre önce gelmiştik. Maggie diğer taraftaki bir kadınla konuşuyor, ben ise oturuyordum. Elimdeki su şişesi boşalınca kenara attım.
Aslında ders başlamıştı ama dövüşecek olan öğrenciler kesinleşmediği için bekliyorduk.
Her yer ince kumlarla kaplıydı, oturma yerlerinin ilerisine yuvarlak bir işaret çekilmişti.
Eğitmen, kum kaplı alanın tam ortasına doğru ilerledi. Üzerindeki zırhın metalleri her adımında birbirine çarpıyordu. Güçlü sesi bütün arenada yankılandı:
"Herkes hazırsa ilk eşleşmeleri başlatıyorum! Kurallar basit; yuvarlak çizginin dışına çıkan ya da ilk düşen kaybeder. Acımak yok!"
O sırada Maggie konuşmayı bitirip hızlı adımlarla yanıma geldi ve oturdu.
"Hâlâ çok yorgun görünüyorsun, iyi misin?" dedi fısıldayarak.
"İyiyim," dedim geçiştirerek. Gözümü arenadan ayırmıyordum.
Eğitmen elindeki parşömene bakıp ilk isimleri okudu:
"Leon ve Jax! Öne çıkın."
Sınıftan iki çocuk kum alana doğru yürüdü. Leon, krallık soylularına benzeyen, uzun boylu ve kendinden emin bir çocuktu. Jax ise daha kısa ama oldukça yapılı duruyordu. İkisi de yuvarlak çizginin içine girip birbirine baka baka gardını aldı.
Eğitmenin işaretiyle Jax hızla öne atıldı. Sağ yumruğunu Leon’un suratına doğru savurdu ama Leon çevik bir hareketle yana sıyrıldı. Jax arkasını dönmeye çalışırken Leon onun bu anlık boşluğundan yararlanıp çelme taktı. Jax dengesini kaybedip kumların üzerine sertçe kapaklandı. Her şey sadece birkaç saniye sürmüştü.
Eğitmen, Jax’i işaret etti: "İlk düşen kaybetti! Leon kazandı, yerine geç."
Herkes Leon’u alkışlarken ben sadece esnedim. Bu dövüşler fazla basitti. Ama asıl eğlencenin bizim gruptan biri çıkınca başlayacağını biliyordum.
İlk dövüşlerin üzerinden birkaç saat geçmişti. Güneş tam tepemize gelmiş, arenanın içini iyice ısıtmıştı. Uykusuzluktan gözlerim kapansa da kumların üzerindeki hareketlilik dikkatimi çekmeye yetiyordu. Sınıftaki çoğu kişi dövüşmüştü ve sıra bizimkilere geliyordu.
Eğitmen parşömenden yeni isimleri okudu: "Tom ve Kaelan!"
Tom omuzlarını esneterek kum alana doğru ilerledi. Karşısındaki Kaelan, iriyarı ve kaba saba duran bir çocuktu. Eğitmenin işaretiyle Kaelan bir ayı gibi Tom’un üzerine atıldı. Tom ilk birkaç hamleden kıvrakça kaçtı, çocuğun hantallığını iyi kullanıyordu. Kaelan öfkeyle büyük bir yumruk daha savurduğunda, Tom eğilerek onun kolunun altından geçti ve tam arkasına geçip çocuğun diz kapağına sert bir tekme indirdi. Kaelan acıyla dizlerinin üzerine çöktü, Tom da durmayıp göğsüne tekme atarak onu tamamen kuma serdi. Eğitmen Tom’u kazanan ilan ederken Tom bize dönüp sırıttı.
Hemen ardından Aren’in sırası geldi. Karşısına çıkan çocuk oldukça hızlıydı ama Aren her zamanki gamsızlığıyla çizginin ortasında bekliyordu. Çocuk Aren’e doğru hamle yaptığında, Aren hiç acele etmeden sadece başını yana eğerek yumruktan kaçtı. "Bu kadar mı?" diye dalga geçti çocukla. Çocuk sinirlenip daha kontrolsüz saldırmaya başlayınca Aren onun boşa çıkan yumruğunu yakaladı, kendi etrafında dönerek çocuğu çizginin dışına fırlattı. Çocuk kumlara yuvarlanırken Aren ellerini ceplerine sokup yerine döndü.
Sonraki bir saat boyunca bizim gruptan olmayan, tanımadığımız kişilerin dövüşlerini izledik. Kimi birbirini saç saça baş başa çekerek çizgi dışına itmeye çalışıyor, kimi de ilk hamlede kumlara kapaklanıyordu. Sıkıntıdan patlamak üzereydim.
Derken Maggie’nin ismi okundu. Karşısındaki kız hızlı ve agresif saldırıyordu. Maggie ilk başta sadece savunmada kaldı, kızın hamlelerini izledi. Kız iyice yaklaştığında Maggie aniden onun bileğini kavradı, kızın kendi hızını ona karşı kullanarak onu sırtından yere vurdu. Maggie’nin bu kadar temiz bir dövüş çıkarması hoşuma gitmişti.
Ve en sonunda eğitmen o ismi okudu: "Blake ve Teresa!"
Kızıl saçlı kız Teresa, adını duyar duymaz gururlu bir yürüyüşle kumların ortasına geçti. Ejderha dersinde mantıklı sorular soran o kızdı ama şu an gözlerinde beni küçümseyen, "soylu" bir kibir vardı. Yavaşça ayağa kalktım, pelerinimi arkaya atıp bacaklarımdaki hançerlerin yerinde olduğunu kontrol ettim. Gerçi bu dövüşte silah kullanmak yasaktı ama onların varlığı bile bana güven veriyordu.
Kumların üzerine bastığımda uykusuzluğum birden uçup gitti. Teresa bana bakıp hafifçe gülümsedi. "Fazla yorgun görünüyorsun Blake. İstersen hiç zorlama, çizginin dışına çıkıver," dedi alayla.
Cevap vermedim. Sadece gardımı aldım ve gözlerimi onun hareketlerine diktim.
Eğitmen "Başlayın!" dediği an Teresa hızla üzerime geldi. İlk hamlesi suratıma sert bir tokat atmak gibiydi ama amacı beni şaşırtmaktı, biliyordum. Eğilerek hamlesinden kaçtım ama o çoktan diğer ayağını karnıma doğru savurmuştu. Tekme tam böbreğime gelecekti ki iki kolumu çapraz yapıp darbeyi karşıladım. Geriye doğru iki adım kaydım, kumlar ayaklarımın altında ezildi.
Teresa durmadı, kazandığını sanarak daha da hırslandı. Üst üste yumruklar savurmaya başladı. Sağ, sol, tekrar sağ... Hepsini zorlukla savuşturuyordum. İçimdeki karanlık gücü kullanmamak için kendimi öyle bir sıkıyordum ki dişlerimin birbirine baskı yaptığını hissedebiliyordum. Paslanmıştım, evet, ama bu züppeye yenilecek kadar değil.
Teresa son bir darbe için gardını tamamen düşürüp sertçe ileri atıldı. Tam o anı bekliyordum. Hamlesinden sol tarafa doğru sıyrıldım. O dengesini toparlayamadan sağ elimle onun arkaya savrulan saçını yakaladım, kendime doğru çekerken sol ayağımla dizinin arkasına sertçe vurdum.
Teresa bir acı nidasıyla kumlara doğru çöktü. Gitmesine izin vermedim; onu tamamen kumlara bastırmak için üzerine eğildim ve kolunu arkasına doğru kıvırdım. Yüzü kumlara gömülmüştü.
"Çizginin dışına çıkmamı mı istiyordun?" diye fısıldadım kulağına doğru, sesim buz gibiydi. "Şimdi kumu tat bakalım."
Eğitmen yanımıza gelip dövüşü bitirdiğini söyleyene kadar onu bırakmadım. Ayağa kalktığımda üstümdeki kumları silkeledim. Teresa ise öfkeyle yerden kalkıp bana nefret dolu bir bakış attı. Grubun yanına doğru yürürken nefes nefeseydim ama en azından Selene’in yarattığı o gerginliği biraz olsun üzerimden atmıştım.

*****************

Günler ne kadar da sıkıcı hale gelmişti. Önce kahvaltı, ders, öğle yemeği, ders ve yine yemek...
Şu an öğle arasına gelmiştik, yine aynı yerimizde oturuyorduk. Aren kendini övüyor, Tom da ondan geri kalmıyordu. Maggie de bıkmış şekilde onları dinliyordu. Yanımıza kısa boylu, sarışın ve ela gözlü bir kız yaklaşıyordu. Onu inceledim. Çekingen biriydi ya da iyi rol yapıyordu; arenadaki dövüşte iki saniye geçmeden düşmüş ve bileğini yaralamıştı. Eğer gerçekten kişiliği böyleyse buraya nasıl geldiğini düşünmeliyiz.
“Merhaba,” elindeki tepsi biraz titriyordu. “Yanınıza oturabilir miyim?”
“Merhaba, elbette oturabilirsin.” Evet, böyle nazik konuşabilen tek kişi Maggie’ydi.
Karşımdaki sandalyeye oturdu. Gözlerime baktı, sonra diğerlerine döndü.
“Arenada çok iyiydiniz.”
“Teşekkürler şekerim, mükemmeliz ondan,” evet, bunu Aren söylemişti.
“Sen dövüşte kötü müsün? Yoksa bugün olan bir alıklık mı?” Sorduğum soruyla yüzü asıldı. “Bunu dalga geçmek için sormadım, sadece fazla acemi geldin.”
“Evet öyle, muhtemelen ilk ölenlerden olacağım.”
“Neden akademidesin o zaman?” diye sordu Tom.
“Zorunluluk diyelim.”
Benimki de zorunluluk, ne tesadüf. Bu kez samimi gelmemişti, aramıza mı sızmaya çalışıyordu? Önceden bir grubu vardı, neden bir anda geldi ki? Bu işte bir iş var.
“Bir önceki grubunla aranız bozuk mu?”
Bir süre bön bön baktı, beklemiyordu. Yemeğini yerken:
“Nasıl dikkatini çekti bir grubumun olması?”
“Senin de dikkatini bizim grup çekti ya, benzer şeyler.”
Bu kız normal değil; kesin ve net, bu kız bir pislik.
“Onlar çok güçsüz olduğumu düşünüyorlardı ve konuşmayı kestiler.”
“Bu çok üzücü,” Maggie bunu söylerken ayağıma vurmuştu. Üstüne gitme demek istiyordu; radarıma girdi bir kere.
“Peki…” Sözümü kesen Maggie oldu.
“Ah, aldığın salata harika duruyor,” çatalıyla salatamdan aldı. Sanki ne diyeceğim?
“İsmini soracaktım,” dedim Maggie’ye bakarak.
“Chloe ismim, sizi tanıyorum.” Bizi tanıyor demek.
“Siz yiyin ben kalkayım, biraz dinleneyim.” Kalkmak üzereydim ki tepsim üzerime döküldü. Ve bunu ben yapmadım. Karşımda duran Chloe kendi tepsisini iterek üzerime yemeği bocalamıştı. Sıcacık çorba derimi yakıyordu.
“Ne yaptığını sanıyorsun?” Ayağa kalkarken elimi masaya vurdum.
“Üzgünüm, yanlışlıkla—”
“Ne yanlışlığı? Bilerek yaptın, gördüm gerizekalı!”
“Hayır, neden bilerek yapayım ki?”
“Çünkü zavallının tekisin!” Selene bu tarafa geliyordu. “Ne sandın, bunu yaptıktan sonra sana acıyacağımı mı?”
Maggie, “Tamam sakin ol, yanıyorsun, git üstünü değiştir,” dedi.
“Ne sakin olacağım be?” Bana dokunan elini ittim. “Niye bir anda yanımıza geldin? Bir boklar çevirdiğin belliydi.”
“Hayır, sadece yanlışlıkla oldu,” gözleri dolmuştu. İyi bir oyuncu, kesinlikle.
“Ağlama, burada her şeye ağlayamazsın. Burası senin gibiler için değil.”
Aren kolumu tuttu:
“Tamam yeter, gidelim.”
Beni çıkışa götürürken Selene de Chloe’nin yanına gidiyordu.
Koridora çıkınca kolumu sertçe çekerek kurtardım: “Bırak!”
“Kızım sen ne yapıyorsun?” İlk defa bu kadar ciddiydi. “Ergen misin amına koyayım ya?”
“Yaptığını görmedin mi? Selene de onun yanına gidiyor. Belli ki onu yanımıza sokan oydu.”
“Salak mısın kızım sen? Selene neden bizi izlemek istesin? Kız zaten üflesen uçacak, ne bu tavır?”
“Bana salak mı diyorsun? Asıl sen salaksın ona kandığın için!”
“Öyle mi? Biliyor musun, ona 'Burası sana göre değil' dedin ya; asıl buraya ait olmayan sensin.”
“Ne demek bu?”
“Herkese bir güç göstergesi, gizemli tavırlar seni buraya ait yapmaz.”
“Kendimi buraya ait görmüyorum zaten ama ne demek istiyorsun? Sırf o aptal kız için ne ima ediyorsun bana?”
“Diyorum ki…” Kolumu tuttu, kenara çekti ve bıraktı. “Giriş sınavında kendini kaybetmiştin, hatırladın mı? Evet, hatırladın. O gün vücudundan öyle çok kara dumanlar çıkıyordu ki şaşırmıştım.”
“Sen—”
“Ben ona rağmen seni dışlamadım veya güvenmediğim için tartışma çıkarmadım. Aksine sana yardım ettim ama sen yanımıza gelen yalnız bir kıza bile tahambül edemiyorsun.”
Aren lafını bitirdikten sonra yüzüme bile bakmadan arkasını döndü ve koridorda yürümeye başladı. Olduğum yerde, üzerimdeki o sızlayan sıcak çorba lekesini bile unutmuş halde öylece kalakaldım. Haklıydı. Beni ilk günden beri biliyordu ve ben sert kayaya çarpmıştım.
Şaşkınlık ve öfke içinde ne yöne yürüdüğümü bilmeden adımladım. Yatakhaneye gidip üzerimi değiştirmek bile aklıma gelmemişti. Ayaklarım beni neredeyse refleks olarak tanıdık bir karanlığa, geceleri sır aradığım arşiv binasının altındaki o kuytu merdiven boşluğuna getirdi.
Merdiven basamağına çöktüm, sırtımı buz gibi duvara yasladım. Kafamın içi darmadağındı. Aren her şeyi biliyorsa bunu Selene Voss da biliyor olabilir miydi? O Chloe denen sönük kız gerçekten sadece masum bir kurban mıydı, yoksa ben paranoyam yüzünden her şeyi mahvediyor muydum?
Hayır, hayır; o kızda bir şey var, eminim buna. Ama şaklaban Aren bile bu kadar sinirlendiyse diğerlerini bilemiyorum.
Peki Aren ona zarar vereceğimi hiç düşünmedi mi? Her zaman yanımdaydı, onu kovduğumda bile... Neden? O dumanların sebebini öğrenebilmek için mi bu kadar yakındı?
Yanan derimin üzerindeki giysiyi hafifçe çektim ki yapışmasın. Üzerimi değiştirmem gerekiyordu ama olan biten her şey kafamda oynuyordu.
“Üzerindeki çorba menüsünü değiştirmeyi düşünmüyorsun sanırım. Berbat kokuyorsun.”
Kapıya yaslanan o çocuğu gördüm. Arşivden çıktığımda gördüğüm adam işte. Bunun ismini öğrensem iyi olacak; aklımda "arşiv çocuk" olarak kodlandı çünkü.
“Yalnız kalmaya çalışıyorum.”
“Anlıyorum ama derine büyük bir zarar veriyorsun, iz kalır.”
“Muhtemelen, ama bu seni hiç ilgilendirmez.”
“Evet beni ilgilendirmez ama düşüncelerle boğulurken yalnız olmanın zararını bilirim.”
“Öyle mi bay çok bilmiş? Hâlâ gitmeni istiyorum.”
Arşivin olduğu odaya girdi. Neden o odaya girmişti? Bu çocuğun benimle bu denli konuşması garipti; neden beni oyaladığını hissediyorum?
Hayır, şu an onu düşünmek istemiyorum, kafam çok dolu. Aren biliyordu. Chloe hakkında haklıysam da haksızsam da yolun sonu aynıydı; Aren güçlerimi görmüştü. Yasak büyüye sahip olduğumu anlamıştı. Ajan olduğumu anlamasa da bu büyü yüzünden yaşamım tehdit altında. Ne kadar güçlü olursam olayım, bu akademi bana karşı çıkarsa bir hiç olabilirim.
“Neden beni ifşa etmedi o zaman?”
Ne yani, bir insanı sevdiğin için korumazsın ya... Bu Aren için de tehditti; eğer onun bildiği de öğrenilseydi benimle birlikte işi biterdi.
“Bir şeyin peşinde olabilir mi?”
Neyin peşinde olabilirdi? "Güçlerimi ele geçirme planı olabilir" diyebilirdim ama bunu düşünecek birine de benzemiyor. Ama eşsiz olduğunu düşünen biri neden eşsiz bir güce sahip olmak istemesin ki?
“Ne yapmaya çalışıyor bu çocuk?”
Onu öldürmeli miyim? Bilmiyorum. Beni sevdiğini düşünemem; kim tehlikeli birini sever ki? Bana yardım etmesinin bir sebebi olmalı. Ben olsaydım böyle bir durumda ona karşı susmazdım; ya kullanırım ya da öldürürüm.
“Anlayamıyorum.”
O çocuk arşivden çıktı ve boş bir bakış attıktan sonra çekip gitti. Tam da düşündüğüm gibi, az önce beni oyalamıştı.
Zorlukla, ellerimle yere basarak ayağa kalktım. Yorgunluktan bayılacak gibi hissediyordum. Kapıyı ittim ve içeri girdim.
“Kimse var mı?”
Nöbetçi olmalıydı, değil mi? Duvardaki ışık düğmesine bastığımda gözlerim kamaştı. Ellerimle gözlerimi korudum. Nöbetçinin olduğu bölgeye ilerledikçe ayak seslerimin yankısı bile korkutucu gelmeye başladı. Hava aniden soğudu ve burnuma metalik bir koku doldu. Köşeyi döndüğümde karşımda yatan şekli ilk başta tanıyamadım; sadece hareketsiz bir gölge gibi duruyordu. Sonra yüzü döndü ve her şey netleşti. Beynim bir saniyeliğine dondu, sanki zaman durmuştu. Boğazımda bir düğüm oluştu, nefes alamadım. Sonra içimden gelen o saf, ilkel korku bir çığlık olarak patladı. Çığlığım koridorda yankılanıp duvarlara çarptı, kendimi bile duyamadım.
“Ölmüş…” etrafa baktım. “Öldürülmüş.” O adam yapmıştı.
Neden böyle bir şey yapsın? Adımlarım hızlandı. Etrafa hızlıca bakmalıydım. İki kitabın yerde olduğu bir arada durdum. O kitaplığa baktım; duvara yaslanmıştı, eski ve sağlam duruyordu.
“Ne yapmaya çalışıyordu?”
Parmaklarımı birbirine sürttüğümde siyah dumanlar kitaplığı sardı. Dumanlar yok olurken parmak izlerini belirginleştirdi. Mavi bir kitapta belirgin parmak izleri vardı, yerdeki kitaplarda da vardı.
Kitabı eski yerine ittim. Kitaplığın çıkardığı o boğuk ses birkaç saniye sonra kesildi. Duvar yeniden eski haline döndü.
Tam o anda ağır adımlar koridorda yankılandı:
“Ses buradan geldi.”
Boğazımdaki düğüm yeniden sıkıştı.
Hiç düşünmeden en yakın kitaplığın arkasına geçtim. Sırtımı sert ahşaba yasladım. Nefes alışım bile bana fazla yüksek geliyordu. Ağzımı elimle kapattım.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
İki çift ayak sesi…
“Bütün girişleri kontrol edin.”
Selene… Sesini tanımamak mümkün değildi.
Yanındaki adam cevap verdi:
“Ceset burada.”
Bir anlığına bütün vücudum buz kesti.
“Ölüm zamanı çok yeni.” Adam dizlerinin üzerine çökmüştü. “Katil fazla uzaklaşmış olamaz.”
Katil… İçimden istemsizce küfür ettim.
Ayağımı milim oynattığım anda eski tahta döşeme hafifçe gıcırdadı. İkisi de sustu.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki sesini onlar da duyacaktı.
“Bir şey duydun mu?”
Selene’nin sesi bu sefer daha yakındı.
“Evet.”
Ayak sesleri bulunduğum tarafa döndü.
Lanet olsun!
Kitaplığın kenarından gölgeleri uzamaya başlamıştı. Birkaç adım daha atarlarsa beni göreceklerdi.
Yavaşça çömeldim.
Nefesimi tuttum.
Selene’nin botları rafın diğer tarafında durdu.
Aramızda sadece birkaç santim vardı.
“Burada biri mi var?”
Cevap gelmedi.
Sonra diğer eğitmen konuştu:
“Kan izleri bu tarafa gelmiyor.”
Selene birkaç saniye daha bekledi.
Git… Lütfen git.
Ayak sesleri sonunda uzaklaşmaya başladı.
Tam rahat bir nefes alacakken rafın öbür ucundan tekrar ses geldi:
“Şuraya da bak.”
Kendi kendime lanet okudum.
Bu sefer burada kalırsam yakalanacaktım.
Rafların arasındaki dar boşluğu kullanarak sessizce diğer kitaplığın arkasına geçtim. Ayaklarımı yere sürtmüyor, kaldırarak basıyordum. Her hareketimi onlar konuşurken yapıyordum ki çıkardığım en ufak ses kaybolsun.
“Burada bir şey yok.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Ben çoktan iki raf ilerideydim.
Kapıyı görebiliyordum artık.
Aramızda sadece birkaç metre vardı.
Ama o birkaç metre bana kilometre gibi görünüyordu.
Selene yeniden konuştu:
“Kapıyı açık bırakmış.”
Başımı yavaşça kaldırdım.
İkisi de cesedin başındaydı.
Şimdi!
Yavaş adımlarla kapıya ilerledim.
Bir adım…
İki adım…
Üç…
Tam eşiğe ulaştığım anda arkamdan sert bir ses duyuldu:
“Orada biri var!”
Kanım dondu. Olduğum yerde kaldım. "Yakalandım," diye düşündüm. Fakat birkaç saniye sonra diğer eğitmenin sesi geldi:
“Pencere açık.”
“Pencereyi kapatın. Katil oradan çıkmış olabilir.”
İlk defa şans yüzüme gülmüştü.
Bir saniye bile beklemedim. Koridora çıktım.
Kapıyı sessizce kapattım.
Ancak koşmaya başlayınca ayakkabımın tabanından gelen yapışkan sesi fark ettim. Aşağı baktım.
Tabanıma koyu kırmızı kan bulaşmıştı.
“…Lanet olsun.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

50okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…