Bölümler 12Şu an: 2. Bölüm
- 1 1. Bölüm3.039 kelime
- 2 2. Bölüm1.688 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm2.053 kelime
- 4 4. Bölüm2.754 kelime
- 5 5. Bölüm2.360 kelime
- 6 6. Bölüm1.622 kelime
- 7 7. Bölüm2.208 kelime
- 8 8. Bölüm2.162 kelime
- 9 9. Bölüm2.424 kelime
- 10 10. Bölüm1.753 kelime
- 11 11. Bölüm2.589 kelime
- 12 12. Bölüm1.941 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yazarın Anlatımıyla
Dragonheart’ta geçen günler birbirine benzemeye başlamıştı.
Sabahları limanın üstüne çöken gri sis, öğlene doğru dağılıyor; yerini eğitim alanlarından yükselen metal seslerine bırakıyordu. Şehir canlıydı. Sürekli hareket eden insanlar, sınava hazırlanan adaylarla doluydu.
Ama Blake bütün bu kalabalığın içinde bile yalnız görünüyordu.
Onu birkaç gündür eğitim alanında görenler vardı; özellikle limanın arkasındaki boş bölgede.
Saatlerce durmadan çalışıyordu.
Bazen çift kılıç kullanıyor, bazen yalnızca hançerlerle hareket ediyordu. Yorulduğunu belli etmiyor, mola vermiyor, çevresindeki insanlarla konuşmuyordu. Bu sürede kafasına taktığı bir şey vardı.
İlk başta yalnızca kısa kararmalardı.
Bir aynanın köşesinde hareket eden gölge...
Duvar boyunca kıvrılan ince siyah bir duman...
Bir saniyeliğine değişmiş gibi görünen yüzler...
Ama her baktığında her şey normale dönüyordu.
Bu yüzden kendini bunun yorgunluk olduğuna inandırmaya çalıştı.
Ta ki bir gece odasındaki mumlar aynı anda sönene kadar.
Blake yatağından kalktığında odanın içi tamamen karanlıktı.
Ve birkaç saniyeliğine…
Odanın köşesinde duran siyah duman dağılmamıştı.
Hareket ediyordu.
Onu izliyormuş gibi.
***********
2 HAFTA SONRA
Blake'in Anlatımıyla
Günlerdir bu anı bekliyordum. Her dakika çalışıp kendimi bazı konularda geliştirdim. Dövüşmek ya da kılıç kullanmak gibi değil, onları zaten biliyorum. Orada yapmam gereken, gizlemem gereken şeyleri öğrendim. Nasıl giyineceğim, nasıl iletişime geçeceğim... Çoğu şey aynı olsa bile farklı olma ihtimali de vardı.
Saatlerdir bu sırada bekliyordum. Adayların tek tek isimlerini aldıktan sonra sadece o taş kapıdan girmek kalıyordu. Araştırmalarıma göre bizi büyük bir araziye açıyordu bu kapı. Arazinin en orta kısmında kule gibi bir yer olduğu biliniyor. Oraya sağ ulaşabilen kişileri akademiye götürüyorlar. Ama sanırım oraya kadar gidene kadar zihin yorulduğu için adayların bayıltılarak götürüldüğü söyleniyor; çoğu yorgunluktan kendileri bayılıyormuş tabii.
Saatlerdir ilerleyen sıranın ucuna bakıyorum. Kimler giriyor, kimler korkuyor, tepkileri nasıl; her şeyi kontrol ediyordum. Saatler sonra gözlerim arkaya doğru kaydı. Çocuklarının yanında duran aileler, at arabaları, korumalar... Arkamda olan çocuğun, haftalar önce bana “pembe pelerin giy” diyen çocuk olduğunu fark ettim. Onun da fark ettiğini düşünüyorsanız, hayır; yanında sıkıca sarıldığı, kardeşi olduğunu düşündüğüm kişi vardı, yanlarında da anne ve babası. Çocuk durmadan konuşuyordu; sabahtan beri dikkat etmediğim için duymamıştım sanırım.
“Okulundan başka bir şey düşünme,” önüme döndüm. “Hayırsız erkeklerle uğraşma sakın, aman sonra kolları bacakları yer değiştirir, üzülürsün.”
“Anne ya, bir şey söyle; gideceği halde bana emir veriyor.”
“Ne emri güzelim, sonunda oğlan için üzülme diye ön uyarı.”
İletişimleri o kadar aile gibi hissettirmişti ki gülümsemeden duramadım. Böyle bir aile için nelerimi vermezdim; pardon, nelerimi vermiyorum ki? Bu akademiye gelmemin sebebi de bu değil miydi?
“Oğlum, son dakikalarında kardeşinle uğraşma.”
“Eh, çirkin bir kardeşimin olması bu demek.”
Bir vurma sesi geldi ardından; kardeşi ona vurmuştu sanırım.
“Sensin çirkin olan, o yüzden sap sap geziyorsun.”
“Lan bak çocuk, kardeşim demem vururum seni.” Sesinde ciddiyet yoktu.
Üzerimdeki kahverengi, eskilikten hafif yırtılmış ceketime dokundum. Benim için değerliydi; ailem diyebileceğim tek kişiye aitti. Yıllar sonra parçalansa bile parçalarını saklayacağım tek eşyaydı.
“Hadi siz gidin anne,” dediğini duydum o çocuğun.
“Oğlum,” muhtemelen sarıldılar. “Başarabilirsin, ben sana inanıyorum.” Sesler kesildi. Muhtemelen gittiler, sessizlik yoktu elbet.
Ceketimin altındaki siyah binici kıyafetini düzelttim. Çok dardı ve sıcaklatıyordu. Sıcaklardan ceketten olacak değil ya.
Kimsenin bana inanmasına gerek yok, benim bile. Çünkü biliyorum, daha kötülerini yaşadım.
“Suratsız.” Sol tarafımdan sırıtarak baktı. “Kadere bak, o kadar suratsızsın ki karşına güldürmem için ben çıktım.”
Önümüzdeki insanlar o çocuğa salağa bakar gibi baktılar. Sanki birazdan o sınava girmeyecekmiş gibi.
“Git başımdan.”
“Hadi ama pembe pelerini alman gerekiyordu, haklıydım.”
“Sen giy pembe pelerini,” yüzüne baktım. Gözleri çok koyu yeşildi ki belli bile olmuyordu. “Sana daha çok yakışır.”
“Güzelim, bana yakışmayan hiçbir şey yoktur.”
Bir süre sustu.
“Bu kadar gergin olma, erken yaşlanırsın. Bak bana, hâlâ on sekiz gibiyim.”
“Bu yalanı sana kim söyledi?”
“Senin gözlerin de bozuk.”
Sıra hızla ilerlemişti ve önümde sadece iki kişi vardı.
“Tamam, sana acıdım; belki yardım ederim.”
“Yardıma ihtiyacım yok.”
“Sence omzuna taktığın iki kılıç burada işe yarar mı? Zihin gücü bu, kılıç değil.”
“Şimdi kullanmak için getirmedim.”
“Harika, ben de ok ve yayda çok iyiyim,” arkasına döndü; sırtına aldığı okları ve yayı gösterdi. “Çok mükemmel gözüküyorum, biliyorum.”
Ona cevap vermeden isim yazan masaya geçtim; bembeyaz bir masada çok güzel, orta yaşlarda biri oturuyordu.
“Blake,” diyerek ilerledim. Bir süre bekledim, kapıda duran askerler elleriyle kapıyı gösterdiler. Ben de tereddüt etmeden ilk adımı bastım.
*****
Ne kadar zaman geçmişti? Zaman algım sanki yok olmuştu. Alnımdan terler durmadan akıyor. Etrafıma bakmamaya çalışarak sadece kuleye bakıyordum. Sıcak mıydı? Evet, kesinlikle çok sıcaktı; öyle ki nefes almak bile zorluyor, nefes nefese bırakıyordu.
İlk girdiğimde önümdeki kadın bir anda bağırmaya başladı ve dizlerinin üzerine düştü. Bir süre sonra ise bir gölge onun üzerine kapandı ve kadın yok oldu. Hâlâ devam ediyordu. İnsanlar çığlık atıyor, gölgelerle savaşmaya çalışıyordu. Yarın sabaha kadar oraya ulaşmak bir an imkânsız geldi.
Zihnimde tanımlayamadığım sesler bağırıp kavga ediyorlardı ama anlayamıyordum. Ellerim titriyordu; korktuğumdan değil, sadece biri zihnimi avuçlarına alıp sıkıyor gibiydi.
Gelen sesle gözlerim arkaya doğru gitti.
“Blake.”
Bu bir hayal. Gerçek olma ihtimali olmayan bir hayal. O değil, Leo değil. Önüme dönüp daha hızlı yürüdüm. Nefesim kesiliyor, ölecek gibi hissediyordum. Belki de o gün bugündür, değil mi? Ölmek için fazla sıkıcı bir gün değil mi?
“Yine mi gidiyorsun Blake?”
Etrafımdaki ölen insanlara baktım.
“Hayır, sen gerçek değilsin.” Olamazsın zaten.
“Blake, sana ihtiyacım vardı.”
“Şunu yapmayı kes.”
Birinin ceketime dokunduğunu hissettim. Yine de daha çok hızlandım.
“Ceketimi giymen hatanı, yani beni geri getirmeyecek.”
“Benim hatam değildi, senin aptallığındı.”
“Buna mı inanıyorsun?” Gülme sesi geldi; tıpkı onun gibi tiz bir şekilde duyuldu. “Blake, sana gitme dedim; gitmeseydin beni kurtarabilirdin.”
“Hayır,” ayaklarım birbirine dolandı. “Zehirlenmiştin Leo, ne yapabilirdim ki?”
“Son saatlerimde yanımda olabilirdin. Ölürken seni bekledim; gücünü kullanarak zehri atabilirdin.”
“Gücümü kullanamıyordum, küçüktüm.”
Sol ayağım sağ ayağımın önüne geçerek kendime çelme takmama sebep oldu. Yere düştüğümde zihnim kendiyle kavga ediyor, kalkmamı engelliyordu.
“Bencilsin Blake.”
“Leo bana bunu asla söylemez.”
Bir anda kendimi boşlukta hissettim. Gözlerimi tekrar açtığımda ne kule vardı ne de insanlar. Eğitim okulunun revirindeydim. Leo yatakta can çekişiyor ve doktorlar sadece onu tutuyordu. Geç kalmışlardı belli ki, ağzından köpükler çıkıyordu.
Kim yapmıştı hiç öğrenemedim; öğrenseydim yaşıyor olmazdı.
“Leo,” bakışları bana döndü. Titriyordu, vücudu bana saldırmak istiyordu. Ama gözleri “buradan git” der gibi korkuyla bakıyordu. Bu bir gerçek değil ve Leo gitmemi istiyor.
Gözlerini tekrar kapattım ama hâlâ oradaydım. Nasıl çıkacaktım bu cehennemden?
“Özür dilerim,” diyebildim sadece gözlerime bakan Leo'ya. “Gitmemeliydim, yaşıyor olabilirdin kardeşim.”
Hayır, öz kardeş değildik. Ne değişir ki zaten, o kadar yakındık. Her şeyimi bilen tek insan oydu. Korktuğumda sarılıp “abin yanında” diyen de oydu. Ama ben onun nereli olduğunu, neleri sevdiğini bile bilmiyordum. Biraz daha yaşasaydı belki bilebilirdim.
“Kalk,” diye bir ses geldi. Leo’ya baktım, o mu söylemişti?
“Leo.” Ama o gözlerini kapatmıştı bile.
“Hadi be kızım,” yüzüme inen bir tokatla gerçeğe döndüm. Derin derin nefes alırken başımı kaldırdım. O çocuk buradaydı.
“Bön bön bakmayı mı tercih edecek bu?”
Kolumdan tutarak çekmeye başladı. Ben de ayağa kalkmaya çalıştım. Neden bana yardım ediyordu ki? Bana yardım etmesi onun işine yaramazdı.
Bir işler peşinde miydi veya saf mıydı bilmem ama beni kendime getirmişti.
“Bırak,” zar zor ayaklarımın üzerine kalktım.
O karanlıkta bile gördüm gözlerini.
“Sınavın bitmesine iki saatten az kaldı.”
Buna alayla gülümsedim. “Ertesi güne kadar zaman var, biliyorum.”
“Uzun süredir o rüyanın etkisindeydin, sadece birkaç saat kaldı.”
Bu nasıl mümkün olabilirdi? Sadece birkaç dakika olduğunu düşünüyordum. Onca konuşma nasıl saatler sürebilir?
“Sen neden geç kaldın?”
“Buranın etkisine giren tek sen değilsin,” elini kaldırdı. “Biliyor musun, umurumda değil; sana laf anlatmak için canımdan olamam güzelim.”
Kuleye doğru dönüp yürümeye başladı. Kule çok uzak gözükmüyordu, biterdi. O çocuk mu beni buraya kadar çekmişti? Buraya kadar gelmediğimden emindim.
Ben de arkasından değil, diğer taraftan yürüdüm. Fazla iletişim kurmak benlik değildi, gerek de yoktu.
Tümsekler ve küçük bitkiler vardı; hafif gün ışığı ile yeni fark etmiştim. Etrafta sis fazlaydı ama yine de ileriyi az çok görüyordum. Kule kare ve eski taşlardandı. Geniş gözüküyordu. Duyduğuma göre kulenin üstündeki çatı her ay kırmızıya tekrar tekrar boyanıyormuş. Direkt kuleyi baştan yapmak akıllarına gelmemişti belli ki.
Az önce yaşadığım zihin fırtınasından sonra düşünmüyordum. Düşünmemek, yani zihni boş bırakmak yeterliydi burada; bunu şu an anlıyorum.
Kaleye yaklaşırken bizi bayıltan şeyin ilaç olmadığına emin oldum. Kalenin etrafı yeşil bir dumanla kaplıydı. Bu, orada bir büyü işlendiğini gösterir. Muhtemelen oraya yaklaşan herkes dumanı soluyor ve bayılıyor. Böylelikle zihinlerimizi dinlendirmiş oluyorlar sanırım.
Oraya yaklaşıyordum. Aslında oranın dumanını solumayıp ne yaptıklarını görmek isterdim. Ama şu an dikkat çekmemek en iyisi olurdu.
Önümdeki o çocuğa baktım. Dumana adımını atmıştı. O da fark etmiş olacak ki gülümseyerek gözlerini kapattı ve kendini bıraktı. Aynısını yapmam gerek sanırım.
******
LEO & BLAKE
Yazarın Anlatımıyla
“Yerim değişirse seni boğarım.”
Blake somurtarak yatağın en köşesine kıvrıldı. Yetimhaneden bozma eğitim binasının taş duvarları geceleri daha da soğuk oluyordu. Tavandan damlayan su sesleri bile insanın sinirini bozuyordu.
Leo gözlerini devirdi.
“Her gece aynı şeyi söylüyorsun.”
“Çünkü her gece ayağını üstüme atıyorsun.”
“Sevgi gösteriyorum güzelim.”
“Sevgi gösterme şeklin niye tekme atmak?”
Leo kahkaha attı. O kadar normal bir kahkahaydı ki Blake birkaç saniyeliğine nerede olduklarını unutmuştu. Sanki gerçekten kardeşlerdi. Sanki dışarıda onları bekleyen normal bir hayat vardı.
Blake başını çevirip ona baktı.
“Abi.”
“Hm?”
“Bence sen dışarıda dilenci olurdun.”
Leo kaşlarını kaldırdı.
“Ne alaka şimdi?”
“Çünkü çok konuşuyorsun. İnsanlar para verip seni susturmaya çalışırdı.”
Bu kez Leo yastığı alıp suratına fırlattı.
“Terbiyesiz.”
Blake gülmeye başladı. Sessiz gülmeye çalışıyordu ama olmuyordu. Çünkü Leo da gülüyordu. Uzun zamandır ilk kez içi bu kadar hafif hissetmişti.
Sonra Leo üzerindeki kahverengi ceketi çıkarıp Blake’in üstüne örttü.
Ceket yine çok büyüktü. Kolları ellerini tamamen kapatıyordu.
“Şunu giymeyi bırak artık,” diye homurdandı Blake. “Yazın bile üstünden çıkarmıyorsun.”
Leo bir süre cevap vermedi. Gözleri tavana kaydı.
“Bazı şeyleri çıkaramazsın.”
Blake onu anlamamıştı ama yine de başını salladı. Çünkü Leo bazen yaşından büyük konuşuyordu.
“Bir gün ben alacağım o ceketi.”
“Senin üstünde çuval gibi durur.”
“Büyürüm.”
Leo hafifçe gülümsedi.
“Sen büyüsen bile bela olacaksın.”
Blake dudak büktü.
“Sen de yaşlı gibi konuşuyorsun.”
“Çünkü senden sadece birkaç yaş büyük olmama rağmen kırk yıl yaşlanmış hissediyorum.”
Sessizlik oldu.
Uzaktan birinin bağırış sesi duyuldu. Muhtemelen yine birileri ceza alıyordu.
Blake ceketin içine biraz daha sokuldu.
“Abi.”
“Ne var güzelim?”
“Sence bizi gerçekten isteyen biri olur mu?”
Leo bu kez direkt ona baktı.
Öyle uzun değil, sadece birkaç saniye.
Ama Blake o bakışı yıllarca unutamayacaktı.
“Elbet olur,” dedi sessizce. “Ama önce biz birbirimizi bırakmamalıyız.”
Blake hiçbir şey demeden başını tekrar onun bacağına yasladı.
O gece ilk kez gerçekten uyuyabilmişti.
Bölüm etkileşimi
