Bölümler 12Şu an: 4. Bölüm
- 1 1. Bölüm3.039 kelime
- 2 2. Bölüm1.688 kelime
- 3 3. Bölüm2.053 kelime
- 4 4. Bölüm2.754 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5. Bölüm2.360 kelime
- 6 6. Bölüm1.622 kelime
- 7 7. Bölüm2.208 kelime
- 8 8. Bölüm2.162 kelime
- 9 9. Bölüm2.424 kelime
- 10 10. Bölüm1.753 kelime
- 11 11. Bölüm2.589 kelime
- 12 12. Bölüm1.941 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
⬆️Tom
Uyumaya çalışıyordum. Gerçekten... Ama zihnim buna pek izin vermiyordu.
Bir insanın ilk günün sonunda bu kadar yorulmuşken uyuyamaması biraz saçma geliyor. Ama benim için alışılmış bir durumdu.
Yan taraflardan nefes sesleri geliyordu. Büyük yatakhanenin en garip yanı buydu. Kimisi horluyor, kimisi uyurken konuşuyor, kimisi de uyurken tekme atıyordu.
Bir süre tavana baktım. Sonra oturdum. Olmadı. Tekrar uzandım. Yine olmadı.
Bir akademi sır saklıyorsa bunları öğrencilerden kilometrelerce uzağa saklamazdı. Tam tersine. En görünür yere koyardı. Çünkü kimse gözünün önündekinden şüphelenmezdi.
Yavaşça yataktan kalktım. Yan taraftaki Maggie çoktan uyumuştu.
Sessizce çantamı açtım.
Siyah pelerinimi omuzlarıma geçirdim.
Bu akademiye ejderhalar için gelmemiştim zaten. Bir cevap arıyordum.
Ve cevaplar çoğu zaman insanların sakladığı kâğıt parçalarında olurdu.
Arşiv iyi bir başlangıçtı.
Büyük kapıyı aralayıp arasından sıyrıldım. Her yer karanlıktı ama karanlıkta görmekte zorlanmıyordum, sonuçta sahip olduğum güçtü.
Etrafta kimse gözükmüyordu. Arşiv yemekhanenin arkasında kalıyordu, yürünecek mesafe de fazlaydı haliyle. Yemekhanenin sonunda eğitim alanının yanından geçtim. Etraf temiz ve huzur verici gibi dursa da tek sebebi gece olmasıydı.
Yönetici kulesinin hemen yanındaki binadaydı, bu daha da ürkütücüydü. Pelerinimin şapkasını kafama geçirdim.
“Umarım hemen bulur ve giderim.”
Vücuduma yerleştirdiğim hançerleri elimle yokladım, hazırdım. Arkamda kalan avluya baktım, boştu. Kapıyı hafifçe ittim; kilitli değildi. İlk birkaç adım sorunsuz olsa da ileriden gelen ses ile bir kitaplığın arkasına saklandım. Kitaplığın sonuna kadar gittim ve göz ucuyla baktım. Tabii ya, burada bir nöbetçinin olma ihtimalini yok etmiştim. Döndüm. Ne yapabilirdim?
Ellerime baktım, yapabilir miydim? Niye yapamayayım ki, karanlık güç uyku getirmeye yaramaz mı?
Tekrar kırklarındaki adama baktım, kitap okuyordu. Başparmağım ve işaretparmağımı birbirine sürttüm. Ardından etrafım siyah dumanlarla sarıldı, nöbetçiye doğru ilerledi.
İlk bir dakika.
İki dakika.
Ne oluyor, niye uyumuyor bu adam? Tamam, güçleri kullanmayalı çok olmuştu ama bu kadar da paslandığımı düşünmemiştim. Tekrar parmaklarımı birbirine sürttüm ama bu sefer o kadar odaklanmışım ki dumanlar arşiv salonunu kaplıyordu. Bir an panikledim. Fazla mı hızlıydım?
Adamın kafası masaya pat diye düştü. Umarım ölmemiştir, buna bakacak zamanım yok.
Adamın arkasından geçerek arşivin en arka kısımlarına doğru gittim. Ben olsam gizli bir şeyi arkalara saklardım sanırım. Gerçi ben olsam arşivi kendi odama yapar, kimseyi sokmazdım. On yıl önceki dosyalardan başlayacağım. Çok zamanım yok ama detaylı bakmam gerekir. Üç tane dosya alıp buz gibi olan yere oturdum.
Dosyalardan birini açtım. Öğrencilerin kayıtları, ne güçleri olduğu, öldü mü yoksa yaşıyor mu, yani bütün bilgileri vardı. Diğer dosyada da aynı şekilde eğitmenlerin vardı. Bir sonraki de müdürlerinkinden oluşuyordu.
Dosyaları yerine koydum. Bunlar normal dosyalardı, benim normal olmayan dosyaya ihtiyacım vardı. Bunu düşünmemle arşivdeki tek kırmızı dosyayı gördüm. Tek sorun zincirlenmiş olmasıydı; neyse ki bu benim için sorun olmazdı.
Sağ elimi kaldırıp kitaba yaklaştırdım, parmaklarımı birbirine sürttüm. Siyah duman kitabın etrafını sarsa bile zincir kırılmadı.
Kaşlarım çatıldı.
Şaka mı bu?
Bir dosya için fazla koruma vardı.
Tekrar denedim ama sonuç aynıydı. Güçlerim zincirin etrafında dolaşıyor, sonra sanki görünmez bir duvara çarpıp geri çekiliyordu.
Demek ki sorun zincirde değildi.
Etrafı incelemeye başladım.
Bir şeyi koruyorsan onu sadece kilitlemezsin, bir çözüm de bırakırsın.
Kitaplığın kenarlarını, masayı ve dosyanın bulunduğu bölmeyi inceleyince ahşabın diğer yerlere göre biraz daha çıkıntılı olduğunu fark ettim.
Parmağımla bastırdım.
Sessiz bir çıt sesi duyuldu.
Alt tarafta ince bir çekmece açıldı.
İçinde tek bir anahtar vardı.
Burnumu kırıştırdım.
Bu kadar mı?
Biraz hayal kırıklığına uğramıştım açıkçası.
Anahtarı zincire yerleştirip çevirdim.
Metal birbirine sürtünürken çıkan ses gece olduğundan daha da yüksek gelmişti.
Bir an donup kapıya baktım. Kimse yoktu. Güzel. Zinciri kenara bırakıp dosyayı önüme çektim. Asıl ilginç kısım şimdi başlıyordu.
İlk sayfaya baktığım anda kaşlarım yeniden çatıldı. Bir insan hakkında bu kadar az bilgi olması normal değildi.
Adı vardı. Gücü vardı. Ama geri kalan her şey yok gibiydi. Sanki biri bir insanı tamamen silmeye çalışmıştı.
İsim: Lyra
Soyisim: —
Yaş: Bilinmiyor
Doğum yeri: Bilinmiyor
Güç: Karanlık
Sayfanın altına büyük harflerle tek bir cümle yazılmıştı:
"BU KİŞİ HAKKINDAKİ BİLGİLERE ERİŞİM SINIRLANDIRILMIŞTIR."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yalan. Bir insanı korumuyorlardı; bir insanı gizliyorlardı.
Dosyayı yerine koyarken başka bir dosya dikkatimi çekti.
Kalındı. Üzerinde sadece tek bir kelime yazıyordu: “KRALLIK”. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu kadar basit olamazdı.
Dosyayı açtım. Sayfalarca yazı vardı. Anlaşmalar, tarih notları, isimler, imzalar… Bayağı sıkıcı görünüyordu.
Tam kapatacaktım ki gözüm bir satıra takıldı:
"Son yüz yılda yönetici ejderha binicilerinin yüzde seksen üçü krallıklarla bağlantılıdır."
Birkaç saniye durdum. Garipti. Belki de değildi.
Sonuçta prensler, prensesler ve soylular daha iyi eğitim alıyordu.
Ama…
Bir sonraki sayfayı çevirdim:
"Son yüz yılda yönetici ejderha binicilerinin yüzde seksen yedisi Dragonheart Akademisi öğrencilerinden seçilmiştir."
Kaşlarım çatıldı. Bu da normaldi. Galiba. Bir sonraki sayfaya baktım.
Bu sefer sayfanın yarısı siyah mürekkeple kapatılmıştı.
Sadece tek bir cümle görünüyordu:
"Seçim sürecinin korunması zorunludur."
Ne seçimi? Ejderhalar seçmiyor muydu zaten? Birkaç sayfa daha çevirdim.
Bu sefer sayfanın tamamen yırtıldığını gördüm.
Birinin özellikle kopardığı çok belliydi. Aşağıda sadece üç kelime kalmıştı:
“…ilk adaylar…”
Elim birkaç saniye sayfanın üzerinde kaldı. Aday mı? Biniciler aday mı oluyordu? Ben ejderhaların insanları seçtiğini sanıyordum. Yoksa…
Başımı kaldırıp boş arşive baktım.
Belki de herkesin bildiği şeyler tamamen doğru değildi.
Sayfaları tekrar yerine koydum. Bu kadar yeterdi zaten. Buraya ilk gelişimde bütün sırları çözecek halim yoktu.
Kırmızı kitabı da dikkatlice kapattım. Zinciri tekrar etrafına doladım, anahtarı yerine bıraktım ve son kez baktım. Sorun yoktu.
Tam dönecekken arkadan boğuk bir ses geldi:
“Hey!”
Bir anda yerimde durdum. Eyvah. Nöbetçi kafasını kaldırmıştı. Gözleri tam açılmasa da bana bakıyordu.
“Orası…” Esnedi. “Öğrencilere yasak.”
Kalbim hızlanmıştı ama yüz ifademi değiştirmedim. Bir an düşündüm. Yalan mı söylesem?
“Kayboldum.”
Nöbetçi birkaç saniye yüzüme baktı.
“Gece yarısı mı kayboldun?”
Tamam, kulağa saçma gelmişti.
“Yeni öğrenciyim.”
“Belli oluyor zaten.”
Ayağa kalktı. Bu sefer biraz gerildim.
“Bir daha gelme.”
Kaşlarım çatıldı. Bu kadar mıydı?
“Bu kadar mı?”
“Ne kadar olmasını bekliyordun?”
Birkaç saniye birbirimize baktık. Sonra adam omuz silkti.
“İlk günün. Ayrıca…” Esnedi. “Senin yaşlarında herkes meraklı oluyor.”
Başını hafifçe kırmızı kitaba çevirdi.
“Bir daha o tarafa da yaklaşma.”
Orada duraksadım. Kırmızı kitabı biliyordu. Ama onu söyleyiş şekli garipti. Bir tehdit gibi değil… Bir uyarı gibiydi.
Sanki beni kitaptan değil, kitabın içindekilerden korumaya çalışıyordu.
Arşivden koşarak çıktım. Başımdaki şapkayı biraz daha çektim ki yüzüm gözükmesin. Ki zaten avluda gezmek bir suç değildi.
Avlunun yanından geçerken kenarda taşların üzerinde biri oturuyordu. Başımı diğer tarafa çevirip adımlarımı hızlandırdım.
“Gece yürüyüşlerini seviyorsun sanırım.”
Karanlıktaki yüze baktım. Gereksiz bir erkekti tabii ki; öğrenciydi, sanırım bugün derste görmüştüm.
“Evet, bayağı hoş oluyor.”
Normal davranmaya devam etmek en doğrusu. Arşivin olduğu tarafa baktı.
“Arşiv hoşuna gitti mi bari?”
Bu beni mi izliyordu? Elim bacağımdaki hançerlere doğru uzandı.
“Evet, güzeldi,” biraz daha o tarafa yaklaştım. “Sen sapık mısın? Beni neden takip ediyorsun?”
Açıkça sormak hata olmuş olabilirdi ama daha fazla oyalanamam.
“Seni takip etmiyorum, arşive girerken de buradaydım. Ama sanırım şapkadan dolayı görmedin.”
Elimi tekrar kendime çektim. Nasıl bu kadar dikkatsiz davranırım? Ya da o yalan söylüyor, saklanmış olabilir.
“İyi, akademinin bir sapığa ihtiyacı yoktu zaten.”
Normal ve saf davranmam gerekirdi, bundan sonra daha dikkatli olmam lazım. Tatlı bir gülümseme ile arkamı dönüp yatakhaneye ilerledim.
***********************
3 GÜN SONRA
Bir yetmiş beş boylarında, otuzlu yaşlarında bir kadındı. Koyu kumral, dalgalı saçları beline kadar geliyordu. Gözleri büyük ve kahverengiydi. Hafif bozuk dişlerini göstererek gülümsedi.
İsmi Selene Voss’tu. Akademide yetkiliydi, hatta krallıkta bile söz sahibi olabilirdi. Bunun en büyük sebebi, dünyanın ikinci en güçlü ejderhasının binicisi olmasıydı.
“Evet, bugün dünkü gibi size ejderhaları anlatıp sıkmayacağım.”
Bugün sadece birinci sınıflar vardı; ikinci sınıflar arada ejderhalarıyla zaman geçiriyorlardı. Alışmak içindir muhtemelen.
“Bugün ejderhaları izleyeceğiz, size onlardan bahsedeceğim.”
Oraya gitmem hata olurdu. Oraya gitmem ölüm fermanım demek olurdu. Muhakkak oraya gitmemeliyim.
“Niye bu kadar gerildin?”
Yanımda duran Maggie alnımdaki teri sildi.
“Sanırım kendimi kötü hissediyorum, izin alarak gelmeyeceğim.”
“Blake,” tam gidecekken kolumu tuttu. “Birkaç dakika önce hiçbir şeyin yoktu.”
Neden şüphe ediyordu şimdi? O kadar da dikkatli olduğunu düşünmemiştim.
“Yoksa ejderhaları görmekten korkuyor musun?”
“Tabii ki hayır.”
Belki "evet" deyip ikna etmeliydim.
“O zaman sus, geleceksin. İlk defa ejderhaları göreceğiz, bu muhteşem.”
Sadece gözlerine baktım. O tekrar hocaya baktı. Ne yapacağım şimdi? Ağlamaya başlasam beni revire yollarlar mı acaba? Bayılsam nasıl olur? Ateşimi mi çıkarsam acaba? Bacağımı da kırabilirim? Lanet olsun Maggie, ne yapacağım? Neden bu kadar iyi niyetli olmak zorundasın?
Ben de önüme döndüm. Avludan çıkmış ve ejderhaların olduğu yere doğru yürüyorduk. Sadece izleyeceğiz, en fazla ne olabilir ki? Hiçbir şey olmayacak. Kesinlikle.
Alana ulaştığımızda ilk konuşan tabii ki Aren oldu:
“Anasının avradının…” Bir an durdu. “Bunlar binalardan bile büyük! Şu yeşil olan çok havalı.”
Maggie, Aren’e göz devirdi.
“Biraz daha saygılı mı konuşsan?”
“Kusura bakma prenses ya, öldürecek misin beni?”
“Boş yapma Aren.”
“Emredersin prenses,” göz devirerek öne ilerledi ve hocaya sorular sormaya başladı.
“Mesela maksimum ne kadar yükseğe çıkarlar?” Hocanın cevap vermesini beklemedi. “Ben bunların üzerinden düştüm diyelim, beni tutarlar mı?”
“Hayır Arencim; bu senin kötü binici olduğunu gösterir ve onlar da tutmaz.”
“Bunlar resmen duygusuz yani. Benimki beni sever kesin, sevilmeyecek insan değilim sonuçta.”
“Aren bir sus da hoca bir anlatsın,” Aren’in sorularından bıktığım için söyledim.
“Evet çocuklar…” Önümüzde duran ejderhayı gösterdi. Soluk mavi pulları güneş vurdukça parlıyordu. Devasa gövdesi yere kıvrılmış haldeydi. Sadece nefes alıp vermesi bile etraftaki havayı serinletiyordu. “Buz ejderhası.”
“Ne yani, buz mu püskürtüyor?”
Aren’in dahiyane sorusuna göz devirdim ama hoca bunu yapamadı.
“Hayır Arencim, bütün ejderhalar ateş püskürür. Buz ejderhası olmasının sebebi çoğu binicisine buzsal özellikler verdiği ve kendi güçlerinin çoğunu buzlardan oluşturduğu içindir.”
Ejderhalarla aramızda bir duvar vardı, Aren oraya yaklaştı.
“Peki bu yeşil olanın gücü ne? Umarım beni seçer, gözlerimle uyumlu olur.”
Bu çocuk hakiki bir salaktı; nedendir bilmem ama arada komik geliyordu.
“Onlar değişiyor Arencim,” yeşil ejderhaya ilerledik. “Zehir ya da orman ejderhaları olarak ikiye ayrılıyorlar.”
Tom dalga geçti:
“Ne yani, ejderhaların orman ejderhası da mı var? Yazık, ne yapıyor, çiçek mi açtırıyor?”
Duvarın arkasındaki ejderha Tom’a öyle bir baktı ki benim bile tüylerim diken diken oldu. Kocaman gözbebeği bir anlığına sadece ona döndü. Başını hafifçe kaldırması bile bulunduğu tarafı karartmaya yetmişti. Tom ise ilk kez susmuştu.
“Hayır Tom,” dedi hoca nazikçe. “Çoğu saldırı savaşları ormanda olabiliyor ve bu ejderhalar ormanla çok iyi bir araya geldiği için her yönden işe yarıyorlar.”
Önlerde duran kıvırcık, kızıl saçlı kız sordu:
“Peki bizi neye göre seçiyorlar? Belirli bir isteğe göre mi yoksa daha farklı şekilde mi?”
Aren’den sonra mantıklı bir soru içimi açtı resmen.
“Onlar hisseder Teresa; sizi hisseder ve kendine en yakın olanı seçer. Bu ejderhaların hiçbiri pısırık kişileri seçmez, tek istek budur.”
Aren bir soru sormak için ağzını açtığında hoca elini kaldırdı.
“Çok soru istemiyorum Arencim.”
Selene önümüzde duran kızıl-kahverengi ejderhayı gösterdi:
“Bu da Ateş Ejderhası.”
Devasa yaratık yavaşça başını kaldırdı. Burnundan çıkan sıcak nefes bulunduğumuz yere kadar ulaşıyordu. Pulları koyu kızıl ile kahverenginin arasında gidip geliyordu. Kanatlarını hafifçe açınca güneş ışığı pullarının arasına vurdu.
“Çoğu kişi ateş ejderhalarını sadece saldırı güçleriyle tanır.” Selene yürümeye devam etti. “Ama onları asıl tehlikeli yapan şey savaşırken asla geri çekilmemeleridir.”
Aren elini kaldırdı:
“Hocam bunlar sinirlenince binicisini de yakıyor mu?”
“Bazen.”
Aren’in yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Şaka yaptım.”
Sınıftan birkaç kişi güldü.
“Hiç komik değil.”
“Ben komik buldum.”
Tom omzuna yaslandı:
“Bir gün gerçekten yakılacak.”
“Umarım ilk gün olmaz.”
Selene bizi duymazdan geldi:
“Ateş ejderhaları gururludur. Emir almaktan hoşlanmazlar. Binicileriyle sürekli mücadele ederler. Eğer sizi zayıf görürlerse sizi dinlemezler.”
“Yani inatçılar.”
“Oldukça.”
Ateş ejderhası tam o sırada başını bize çevirdi. Aren refleks olarak iki adım geri çekildi.
“Bakışı bile azar gibi.”
“Bence seni sevmedi.”
“Beni tanımıyor ki.”
“Belki o bile tanımak istemiyordur.”
Tom’un lafına gülmemek için dudağımı ısırdım.
Bir süre daha yürüdükten sonra açık mavi pullara sahip başka bir ejderhanın önünde durduk.
“Su ejderhaları.”
Diğerlerinin aksine yerde uzanıyordu. Hareket etmiyordu bile.
“Hasta mı bu?”
“Hayır Aren.”
“Uyuyor.”
“Hayır.”
“O zaman neden kıpırdamıyor?”
Selene ejderhaya baktı:
“Çünkü hareket etmesine gerek yok.”
Sanki söylediklerini anlamış gibi ejderha ağır ağır gözlerini açtı. Bembeyaz gözbebekleri kısa bir an sınıfın üzerinde dolaştı.
“Neredeyse bütün su ejderhaları savaşmadan önce rakibini izler. Plansız hareket etmezler. Bu yüzden çoğu binicisi de stratejik düşünebilen kişiler olur.”
“Demek satranç seviyorlar.”
“Satranç oynayamazlar.”
“Belki öğrenmek isterler.”
“Sen gerçekten çok konuşuyorsun.”
Aren omuz silkti:
“Meraklıyım.”
“Sen baş belasısın.”
Selene hafifçe gülümsedi ama hiçbir şey söylemedi.
Birkaç adım daha attık.
Bu kez diğer alanlardan biraz daha uzaktaydık.
Önümüzde siyah pullara sahip devasa bir ejderha duruyordu. Güneş altında bile pulları mat görünüyordu. Sadece mavi gözleri dikkat çekiyordu.
Aren ilk konuşan oldu:
“Bu hangisi?”
“Gece Ejderhası.”
İlk defa bu kadar yakından siyah bir ejderha görüyordum.
Diğerlerinden çok farklı görünüyordu.
Saldıracakmış gibi de durmuyordu.
Sadece bizi izliyordu.
“Hocam bunun gücü ne?”
“Gölgeleri kullanabilir. Karanlıkta hareket etmek konusunda diğer ejderhalardan çok daha başarılıdır.”
Tom gözlerini ejderhadan ayırmadan konuştu:
“Rengi bayağı havalıymış.”
“Bence de.”
Selene başını salladı:
“Gece ejderhaları oldukça nadirdir. Sayıları hiçbir zaman fazla olmadı.”
Aren yine dayanamayıp sordu:
“Peki siz hiç bindiniz mi?”
Selene bu kez hiç düşünmeden cevap verdi:
“Her gün.”
Hepimiz aynı anda ona baktık.
Sonra eliyle ejderhayı gösterdi:
“Çünkü bu benim ejderham.”
Aren’in ağzı açık kaldı:
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Adı ne?”
“Noctis.”
Gece ejderhası, Selene seslenince başını hafifçe ona çevirdi.
“İkiniz uzun zamandır birliktesiniz galiba.”
“Oldukça uzun zamandır.”
Tom bana eğildi:
“Şimdi anladım neden herkes hocaya bu kadar saygı duyuyor.”
Ben cevap vermedim. Gözüm hâlâ Noctis’in üzerindeydi. Nedense diğer ejderhalardan daha sakindi. Ama aynı zamanda… en tehlikelisi de oymuş gibi hissediliyordu.
“Her neyse, herkes yemekhaneye, saat yaklaştı.”
“Bu kadar mıydı ya?” dedi Tom.
“Evet Tom, bu kadar,” Selene, Tom’un omzuna vurdu.
Tiz bir hırlama sesi duyulunca herkes Gece Ejderhası'na döndü. Selene telaşla sınıfa döndü:
“Yemekhaneye hemen!”
Bir hırlama sesiyle bu kadını bu kadar telaşlandırabiliyorsa ağzını açtığında kalpten gidiyordur.
Yemekhaneye ilerledik. Aren bile susmuştu, gün boyu konuşmaktandı kesin. Etraf da sessizdi; öğrenciler gülüp eğleniyordu elbet ama sessiz gibiydi.
Yemekhanenin büyük kapısından girdikten sonra adımlarımız sırada son buldu.
“Keşke Gece Ejderhası benim olsaydı,” dedi Aren çok akıllıca.
“Onun binicisi var zaten, seni ne yapsın?” dediğimde yüzünü buruşturdu.
“Benim gibi muhteşem olan bir insanı kim seçmez?”
“Seni kesin Ateş Ejderhası seçer, o da egoistmiş,” dedi Maggie, Aren’e.
“O ejderhadan çok var, ben nadir olmasını isterdim.” Elini salladı. “Neyse artık, ne düşerse hakkımıza.”
“Kardeşim, sen böyle devam edersen seçilmezsin, haberin olsun.”
Arkamızdan konuşan kişiye baktım. Kimdi bu? Tanımıyorum, onun da bizi tanıdığını sanmıyorum.
“Pardon da ben mükemmelim, sana ne oluyor?” Aren tam kendine göre bir cevap vermişti.
“Birbirinize benziyorsunuz,” dedi o çocuğun arkasındaki kişi. Biraz bakınca ikisinin birbirine benzediğini fark ettim. “Benim ikizim de gereksiz konuşur.”
O adam bana baktı. Arşivden çıktığımda gördüğüm adamdı bu. Sadece arşive girmiştim, neydi o bakış?
“Bir araya gelmesinler o halde.” Önüme döndüm. Aren’den bir tane daha kaldıramazdım.
“Niye öyle dedin ki güzelim? Bak sana söz, bir ejderha seni seçmezse seni ölmekten kurtarırım. Beni kesin seçecekleri için.”
“Aren, siktir git.”
“Tamam.”
Arkasına döndü, o çocukla konuştular. Eğitmenlerin olduğu kısma döndüm. Selene tanımadığım bir eğitmenin kulağına bir şeyler söylüyordu. O ejderhanın Selene’yi seçmesinin sebebi güzelliği veya gücü değildi; zekasıydı. Şu an gördüğümüz yüzü sakindi. Ama o Gece Ejderhası’nın binicisiydi. Gerekirse benden bile sinsi olabileceğine emindim.
Ben tepsimi alıp bir masaya geçtim, gözlerim etrafta dolaşıyordu. Diğerleri de masaya oturdu. Bu sefer büyük bir yer seçmiştik, o yüzden boş yerler de vardı.
Tekrar eğitmenlerin masasına baktım ama Selene yoktu. Etrafa bakarken önüme bir tepsi koyuldu.
“Naber gençler?”
“İyidir, siz? Gerçi siz de yaşlı sayılmazsınız,” dedi Tom.
“Evet, övünmek gibi olmasın ama akademinin en genç eğitmeniyim.”
Selene iyi biriydi ama bir gariplik vardı. Bir anda onca masa varken buraya oturması normal gelmemişti. O kadar da önemli değildir. Onlar aralarında konuşurken tabağımdaki yemekle oynuyordum.
Bir eğitmenin sürekli kendi dersinden bahsettiğini biliyorum ve sıkılıyorum.
“Sen, Blake…” Dalgın olduğum yerden bakışlarım Selene’ye döndü. “Senin ailen nerede?” Velrion’dan geldiğini kimse bilmiyordu.
“Yok, o yüzden soyismimi kullanmıyorum.”
“O yüzden demek…” Başım omzuma doğru eğildi, neydi bu, beni mi araştırdı? “Yani dosyanda soyismin yoktu. Merak etmiştim açıkçası.”
Bu kadar mıydı? Bunu sormasının nedeni bu muydu? Hayır, hiç sanmam.
“Eee, ilk haftanız nasıl gidiyor bakalım?”
“Hiç kavga olmuyor, bu çok sıkıcı.” Tam Aren’lik bir cümleydi.
“Gerçekten de savaşçı akademisinde daha çok kavga olur sanmıştım.” Ah Tom, neden Aren’in her dediğini onaylıyorsun ki?
“Yeni yeni yerleşiyorsunuz, birkaç aya kavgalar başlar. Ama genelde o kadar büyük olaylar olmaz.” Maggie, Selene’ye hayranlıkla bakıyordu.
“Konudan bağımsız ama ejderhanız sizi nasıl seçti? Ya da nasıl bir ejderha? Her gün konuşuyorsunuz sonuçta.”
“Sınavda seçildim. O fazla mükemmeliyetçi, o yüzden de fazla binici seçmez, türü de azdır.”
“Biz çıkarken sorun var gibiydi, kötü bir şey değildir umarım.”
Eğer o benim ağzımı ararsa ben de yaparım.
“Yok ya, büyütülecek bir şey değil, sezgisel.” Gözlerimin içine baktı. “Bir tehdit hissettiğinde olabilecek küçük bir şeydi.”
“Tehdit mi? Akademi çok iyi korunuyor sanıyordum.”
“Evet öyle ama bazıları sınır tanımıyor. Neyse, halledilmeyecek bir şey değil.”
Bir kaşık yemek yedi. Dördüncü sınıf olduğunu düşündüğüm bir adam yaklaştı. Masaya ve oturanlara baktıktan sonra Selene’ye döndü. Kulağına eğildi. Bir şeyler söylese de duyamadım.
Çocuk uzaklaşırken Selene sakince kaşığını bıraktı. Elleri masadayken ayağa kalktı, tepsisini aldı.
“Daha görmediğiniz çok ejderha var. Sonraki dersimizde göreceksiniz. Size afiyet olsun.”
Gözleri bana döndü. Bir saniye bile sürmeden arkasına döndü ve gitti.
Bölüm etkileşimi
