3. bölüm / 12
DRAGONHEART: KARA DUMAN3. Bölüm
Bölümler 12Şu an: 3. Bölüm
- 1 1. Bölüm3.039 kelime
- 2 2. Bölüm1.688 kelime
- 3 3. Bölüm2.053 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. Bölüm2.754 kelime
- 5 5. Bölüm2.360 kelime
- 6 6. Bölüm1.622 kelime
- 7 7. Bölüm2.208 kelime
- 8 8. Bölüm2.162 kelime
- 9 9. Bölüm2.424 kelime
- 10 10. Bölüm1.753 kelime
- 11 11. Bölüm2.589 kelime
- 12 12. Bölüm1.941 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
⬆️Aren
Uyandığımda ilk düşündüğüm şey şu oldu: Burası cehennemin farklı bir versiyonu olabilir. Birinin bağırmasıyla gözlerimi açtım.
“AYAĞIMI ÇEKMESENE!”
“Çekmiyorum lan!”
“Yalan söyleme!”
Başımı kaldırdım. Yüzlerce yatak. Yüzlerce insan. Ve yüzlerce farklı ses.
Dragonheart Akademisi’ne kabul edildiğim için mutlu olmam gerektiğini düşünüyordum ama şu an tek hissettiğim şey uyku özlemiydi. Yavaşça doğruldum. Boynum tutulmuştu. Sınavın üzerinden kaç saat geçtiğini bilmiyordum. Bir gün mü? Birkaç saat mi? Fikrim yoktu.
Etrafıma baktım. Bazıları çoktan kalkmıştı. Bazıları hâlâ uyuyordu. Bazıları ise sabahın bu saatinde bile kavga ediyordu. Demek geleceğin büyük binicileri bunlardı.
Ne kadar umut verici.
Yatağın kenarına oturup yüzümü ovuşturdum. Tam ayağa kalkacakken gözüm elime takıldı. Siyah bir şey gördüm; bir anlığına, parmaklarımın arasından ince bir duman geçmiş gibi oldu. Kaşlarımı çattım. Elime tekrar baktım. Hiçbir şey yoktu.
“…”
Harika. Daha akademideki ilk günümde hayaller görmeye başlamıştım.
Yatağın kenarından kalkıp üzerimi düzelttim. İnsanların arasından geçmek bile başlı başına bir savaştı. Dragonheart hakkında duyduğum onca şeyden sonra buraya gelmiş olmam biraz komikti. Efsanevi akademi. Geleceğin binicileri. Krallığın en güçlü gençleri... Şu an gördüğüm tek şey ise birbirine terlik atan insanlardı.
Bir süre sonra yüksek bir çan sesi duyuldu. Yatakhanedeki sesler bir anda azaldı. Sonra ikinci kez çaldı. Bu kez neredeyse herkes hareketlenmişti.
“Gecikmeyin!” diye bağırdı birisi. “İlk gün geç kalanların isimleri yazılıyor!”
Harika. Daha ne olduğunu bilmeden ceza sistemiyle tanışıyorduk.
İnsan kalabalığını takip ederek dışarı çıktım. Soğuk hava yüzüme vurdu. İlk kez akademiyi düzgün görebiliyordum: Taş kuleler, yüksek duvarlar, eğitim alanları ve her yerde insanlar... Yüzlerce insan.
Bir süre sonra hepimizi geniş bir meydana topladılar. Sıralar halinde duruyorduk. Kimse konuşmuyordu; en azından ilk birkaç dakika. Sonra fısıltılar başladı.
“Kaç kişi elendi acaba?”
“Dün gece biri ağlıyordu.”
“Duyduğuma göre son aşamada elli kişi kalmış.”
İnsanlar konuşmaya devam ederken gözlerim meydanın ön kısmına kaydı. Yüksek taş platformun üzerinde birkaç kişi duruyordu. Aralarındaki en yaşlı olan öne çıktı. Sessizlik anında geri döndü. Adamın sesi meydanın her köşesine ulaştı:
“Dragonheart Akademisi’ne hoş geldiniz.”
Kimse alkışlamadı. Kimse gülümsemedi. Adam da bunu beklemiyor gibiydi zaten.
“Burada dost edinmeyeceksiniz.”
Birçok kişi şaşkınlıkla birbirine baktı.
“Burada kahraman olmayacaksınız.” Ses daha da sertleşti. “Buraya gelen herkes mezun olmaz.”
Meydandaki hava değişmişti. Adam bizi korkutmaya çalışmıyordu; sadece gerçekleri söylüyordu.
“Buraya kabul edilmiş olmanız özel olduğunuz anlamına gelmez.”
Bu kez birkaç kişinin yüzü düştü. Adam devam etti:
“Özel olduğunuzu kanıtlamak zorundasınız.”
Sessizlik.
“Bugünden itibaren her hareketiniz değerlendirilecek.”
Rüzgâr taş duvarların arasında dolaştı. Ben ise sadece onu izliyordum. Çünkü ilk kez biri Dragonheart hakkında dürüst konuşuyordu. Sonra adamın gözleri kalabalığın üzerinde gezindi.
“Bazılarınız birkaç hafta içinde ayrılacak. Bazılarınız ise bu akademiyi değiştirecek.”
Nedense bu cümle söylenirken içimde tuhaf bir his oluştu. Kısa, rahatsız edici ve tanıdık... Parmaklarım istemsizce kasıldı ama his geçtiği için önemsemedim. O sırada adam son cümlesini söyledi:
“Dragonheart’a hoş geldiniz.”
Ve meydandaki yüzlerce kişinin hikâyesi aynı anda başlamış oldu.
***
İnsanların arkasından yemekhaneye giderken etrafı inceliyordum. Komut sesleri geliyordu ama nereden olduğunu anlayamadım; sanki bütün duvarlardan çıkıyordu. Etraf eski olmasına rağmen garip şekilde temizdi. Etrafta bir sürü farklı renkli pelerinliler vardı, yani yeni olmayanlar... Yemekhane doluydu; ne zaman gelip ne zaman oturdular anlayamadım. Belki de üst sınıflar daha erken geliyordu.
Sıraya girdim. Etraftaki yüzleri inceliyordum, sonuçta uzun süre görmek zorunda kalacaktım. Üst sınıfların yüzleri gülüyordu çünkü buraya alışmışlardı ve şok olmuyorlardı. Sıra bana gelince bir tepsi alıp üzerine çatal ve kaşık koydum. Çok çeşit yemek var gibiydi. Ben büyük bir kâse normal salata ve bir içecek almıştım; ek olarak kahve de aldım ki sonra buraya tekrar gelmek zorunda kalmayayım. En küçük masalar dört kişilik olduğu için o masalardan birine oturdum. Şu bana yardım eden çocuk, sıraya girmeden önce bütün masadakilerle kaynaşıyordu. Onca yaşanandan sonra bu kadar enerjik olması insanları şaşırtıyor olmalıydı.
Salatamı yemeye başladım. Buraya gelmiş olmam beslenme kurallarımı bozmam anlamına gelmiyordu ya! Yani genelde yediğim şeylerin günü olurdu; mesela perşembe günleri et yiyebilirdim ve onun dışında bir gün yemem yasak olurdu.
Masaya koyulan iki tepsi ile bakışlarım yemekten ayrıldı.
“Yine mi sen?” Yanındaki sarışın çocuğa baktım. “Bir tane daha eklenmiş bir de.”
İkisi de sırıtarak oturdu. Tepsileri yemekle doluydu ve karman çormandı.
“Başka masa mı yok lan, defolun.”
“Kırılıyorum bak suratsız,” dedi, kaşları çatıldı. “İsmin ne demiştin?”
“Söylememiştim.”
“E söyle,” dedi sarışın olan, gamzelerini belli eden bir gülümsemeyle.
İlk günden sorun çıkarmayacağım, göze batmayacağım... “Blake.” Yemeğime devam ettim.
“Blake erkek ismi değil mi ya?” dedi alayla.
“İki cinsiyet de kullanabiliyor.”
“Neyse, ben de Aren. Benim yanımda ismin biraz sönük kalıyor ama olsun.”
Sarışın da gülümsedi. “Ben de Tom.”
Biraz genç duruyordu; ya yirmi ya da yirmi bir falandır herhalde. İkisine de cevap vermedim; yemek yerken rahatsız edilmekten veya konuşmaktan hoşlanmazdım.
“Bu sene fazla renkli geçecek gibi,” dedi Tom, gözleriyle bir yeri işaret ederken. Gösterdiği yer ikinci sınıfların olduğu yerdi. “Orada imparatorluk prensleri, diğer tarafta...” Birinci sınıflardan güzel bir kadını gösterdi. “Bu ülkenin prensesi... Çok iyi.”
“Onların çalışmaya ihtiyacı mı var? Niye geliyorlar?” Aren tiksintiyle onlara bakarak söyledi.
Tom masaya eğildi. “Duyduğuma göre iki prensin akademiye gelme sebebi, ejderhaların onları çağırmasıymış.”
“Bunları nasıl bilebilirsin?” Ona şüpheyle baktım.
“Annem uzun süre krallıkta çalıştı ve evde her gün durmadan konuşuyor.”
“Bize ne elin prensinden ve prensesinden? Bir de kadınlara dersiniz dedikoducu diye.”
“Ben hiç bir—” Aren’ın sözünü kesen, ayağa kalkmış bir eğitmen oldu.
“Herkese günaydın,” derken sesinde hiç samimiyet yoktu. “Bir saat içinde derslere katılacaksınız. Dövüş veya ölümcül değil, merak etmeyin; sözel bir ders olacak. Birinci ve ikinci sınıflar, üçüncü ve dördüncü sınıflar ortak derslere girecek.” Gözleri etrafta gezindi. “İlk dersinize bir dakika bile geç kalmayın bence.”
“Bu kim, ne eğitmeni?” diye sordum Tom’a.
“Yani pek eğitmen sayılmaz. Dövüş ya da ejderhalarla olan sınavlarda izleyen ve yöneten biri. Az önceki genel konuşmaları da hep kendi yapar, sanki onun işiymiş gibi.”
Kahvemi de alıp ayağa kalktım; hazırlanmam zaten uzun sürerdi.
“Nereye?” Burnunu soktu yine Aren.
“Sana ne.”
Yatakhaneye girdiğimde çok kişi yoktu, hâlâ yemek yiyenler vardı zaten. Çantamdan yeni kıyafetler çıkardım. Henüz bir binici değildim, hatta olmayacaktım; o yüzden binici kıyafetine de gerek yoktu. Akademinin verdiği kısa siyah eteği, beyaz gömleği, siyah çizmeleri giydim ve son olarak pelerinin üzerine Dragonheart armasını taktım. Kıyafetleri giydikten sonra kırmızı pelerinimi de boynuma bağladım.
Buraya girdiğime göre ilk olarak arşivlere bakmam gerek. Ama arşive çok fazla gizli şey koyduklarından emin değilim. O zaman başka bir arşiv olmalı; öğrencilerin girmesinin yasak olduğu bir yer...
Yan tarafımdaki yatakta çantasıyla ilgilenen kadın konuşarak sessizliği böldü:
“Yakıştı.”
“Teşekkür ederim.”
Ona daha dikkatli bakınca Prenses Maggie olduğunu fark ettim. Çoğu prensesin burnu havada ve havalı olduğunu sanırdım; bunun evlatlık olmadığına eminler miydi acaba?
“Size de yakışmış.” Turuncu saçları ve mavi gözleriyle dikkat çekiciydi. Hayır, bir prenses olarak değil, bir kadın olarak...
“Teşekkür ederim.” Ayağa kalkıp önümde durdu ve elini uzattı. “Maggie ben.”
“Biliyorum,” diyerek elini sıktım. “Blake.”
Gülerken gözleri parlıyordu. İncecik bir bedeni ve narin gözüken bir vücudu olabilirdi ama eminim çok güçlüydü.
“Saraydan sıkıldınız da mı geldiniz buralara?”
“Oradan sıkılıp gideceğim son yer akademi olurdu.” Pelerinini düzeltti. “Bazen aileden uzaklaşmak gerekir, değil mi?”
“Bilmem.” Onun gülümseyen suratına bakmaya devam ettim, ben de hafifçe gülüyordum. “Ailem yok, tanıdığımı da söyleyemem.”
“Üzgünüm, ben...” Yüzü düştü. “Öldüler mi? Hatırlatmak istemezdim.” Gözleri endişeyle doldu.
“Hayır, hayır... Yani bilmiyorum, yaşıyorlarsa bile bulamadım.”
Ne diyeceğini bilememiş olacak ki yerinde kıpırdadı.
“Kusura bakma, çok üzgünüm.” Kapıyı gösterdi. “Gidelim mi? Geç kalacağız.”
Yürürken pek konuşmadık. Çok abartı bir şey yaptığını sandığı için pişman mıydı acaba?
“Kaç yaşındasın?” diye sordum, bir konu açılsın diye.
“Yirmi üç. Sen?”
“Yirmi dört. Ablan oluyorum.” Eskiden Leo da benden birkaç yaş büyük olduğu için kendisine abi dedirtiyordu.
“Abart.”
Tarih sınıfına girdik. Duvarlar taştandı. Sıralar uzun ve birleşikti ama iki grup halindeydi. Bayağı da büyük bir sınıftı; neredeyse iki artı bir ev kadardı. Belki biraz abartmış da olabilirim.
Ben arkalara doğru ilerleyince Maggie de arkamdan geldi. Yürürken çoğu kişi Maggie’ye “Günaydın”, “Merhaba”, “Selam” gibi şeyler söylüyordu ve o da nazikçe cevap veriyordu.
En arka kenara oturduk. Aramızdaki sessizlik devam ediyordu. Yaşını sormamla birlikte konuşmaya başlar diye düşünmüştüm. Ben etrafı izlerken o da defterini ya da kitabını düzeltiyordu.
Açık kapıdan içeri Aren ve Tom girince başımı sıraya gömdüm. Umarım buraya da gelmezler, sülük gibi yapıştı çocuk ya!
“Uykunu mu alamadın suratsız? Kesin benden saklanıyorsun... Yani saklanamıyorsun!”
Ön sıramıza oturmuşlar yüzsüzler!
“Oğlum sen yüzsüz müsün? Niye dibimden ayrılmıyorsun?”
“Yok ya, sen böyle tersliyorsun ya, hoşuma gidiyor herhalde,” dedi ve devam etti: “Onu bunu geçin de bir düşündüm...” Parmağıyla kafasını gösterdi. “Acaba bir özel güç istesek ne olurdu? Ne olsa birkaç aya olabilir.”
“Birkaç aya rüyanda olur, gerizekalı.”
“Neyse ne işte, söyleyin, ölmezsiniz.”
Tom atladı:
“Ben uçmak falan isterdim ya.”
“Ne boş bir yetenek! Daha iyi bir şey düşünsene,” diye belirtti Aren.
“Sana ne oğlum çocuğun hayalinden,” diyerek başımı salladım.
“Ben bitkileri ve çiçekleri canlandırmak isterdim.” Gözleri parladı Maggie’nin.
Tom kaşlarını çatarak sordu:
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Ejderha akademisindesin.”
“Ne yani, çiçekleri severken ejderhaları da sevemez miyim?”
“Hayır tatlım, burası daha çok savaş odaklı ya, ondan.”
“Sen çok biliyorsun.”
“Sen kimdin bacım?” diye pat diye sordu Aren aptalı.
“Prenses demiştim ya, beni hiç dinlemiyorsun,” diye trip atar gibi konuştu Tom.
Maggie “Burada unvanın pek bir önemi yok.” Söylerken Maggie’nin gözleri Tom’daydı.
“Ben—” dedi Aren ama durdu. “Bir güç beni zengin yapacaksa, hangisi olursa olsun onu seçerdim.”
“Bir de Tom’a laf ettin, hayaline bak!”
“Neyi boş, pardon? Para en iyisidir.”
“Binici olduğunda düşmanları parayla mı vuracaksın salak?”
“Zengin olsam niye binici olayım salak?”
Göz devirdim. Daha fazla muhatap olmadan hoca içeri girdi. En fazla otuz beşlerinde bir kadın... Saçları kıvırcık ve belini geçiyordu, üzerinde uzun beyaz bir elbise vardı. Elinde birkaç kitap ve siyah bir kutu taşıyordu.
“Merhaba gençler.” Kitapları kendi uzun masasının kenarına, kutuyu ise hepimizin göreceği şekilde ortaya koydu. “Tarih dersi diğer akademiler gibi bilgi ve birikim istemez. Aslında çok şey var ama bizim amacımız tarihi ezberlemek değil, sadece ‘Aklımızda bu vardı’ diyebilmek.”
Sıraların arasında yavaşça gezindi.
“Ben Profesör Elena Hart. Ejderha tarihine ben giriyorum. Bu derste pek ejderha göremeyeceksiniz, çok sönük bir derse benziyor değil mi?”
Masaya doğru döndü ve arkasına geçti. Masanın arkasında orta boyda bir ejderha figürü vardı. Kutuyu açtı ve içinden çıkardığı şeyi kutunun üstüne koydu. Gözlerinde hayranlık vardı.
“Bu çıkardığım şeyi kimse bilmiyor olabilir, hatta ‘Bu ne?’ diyen bile çıkabilir. Bu bir taç.”
Etrafında uzun, dişe benzer şeyler vardı ama siyahtı. Ve oldukça çirkin duruyordu; kim bunu başına takar ki? Şahsen ben bunu kafama takmaya tiksinirdim.
“Bu tacı iğrenç görebilirsiniz ama tarihini öğrendiğinizde daha cazip gelecek.” Taca dokundu. “Bu taç yüzyıllar önce bir biniciye aitti. Hayır, sıradan bir binici değil elbette; bir yönetici. Bildiğiniz gibi bir yönetici ejderhamız var, bütün ejderhaları parmağında oynatan... Ve onun binicisi bu tacın sahibiydi.”
Yan sıralardan, yani ikinci sınıflardan biri lafa atıldı:
“O kadar yönetici ejderha olmuşsun, binicine bu tacı mı layık gördün?” deyip güldü. Aslında bu dersleri görmüşlerdir muhtemelen ama yine de yaptı şakasını.
“Liam, sence yüzyıllar önce ne yapabilirdi? Çok farklı bir dönemdi, bunu es geçme.”
“Haklısınız hocam,” derken bile alayla sırıtıyordu.
“Neyse, bu binici o yıllarda bir savaşta —ki bu savaşı da işleyeceğiz— hayatını kaybediyor. Şunu unutmayın: Ejderhanız ölürse siz de ölürsünüz ama siz ölürseniz ejderhanız yaşamaya devam eder. Bu taç, binici öldükten sonra kararmaya ve kömür gibi olmaya başlamış. Bembeyaz ejderha dişleri, bir ölüm yüzünden karardı. Bu da ejderhanın biniciye verdiği değeri gösterir.”
Hocanın konuşmaları devam etti ama bir yerden sonra dikkatim dağıldı. Ben tarihi sevmiyor değildim, aksine seviyordum. Ama insanların saatlerce oturup geçmişte yaşamış insanları konuşmasını anlayamıyordum. Sonuçta onlar ölmüştü, bizim ise hayatta kalmamız gerekiyordu.
Yanımdan kısık bir ses geldi:
“Bunu kafana takar mıydın?”
Maggie fısıldayarak siyahlaşmış taca bakıyordu.
“Hayır.”
“Ben de takmazdım,” diye güldü.
Önümüzdeki sıradan Aren döndü:
“Ben takardım.”
Kaşlarım çatıldı. “Niye?”
“Milleti korkutmak için.”
Tom ona dirseğiyle vurdu. “Bir dakika önce zengin olmak isteyen adam sen değil miydin?”
“Zengin olup korkutucu da olabilirim.”
“Tam bir psikopatsın.”
“Teşekkür ederim.”
Göz devirdim. Bunlar gerçekten ilk günden arkadaş mı olmuştu?
Profesör Elena sınıfın önünde ellerini birleştirdi.
“Bugünlük bu kadar. İlk gününüz olduğu için sizi bilgiye boğmayacağım.”
Herkes aynı anda rahatlamış gibi görünüyordu.
“Ancak bir şeyi unutmayın.”
Sınıf yeniden sessizleşti.
“Elinizdeki kitaplar, notlar ve sınavlar sizi binici yapmaz.” Gözleri hepimizin üzerinde gezindi. “Bir ejderha, sizin kim olduğunuzu sizden daha iyi anlayabilir.”
Bir anda içimde o rahatsız edici his yine oluştu. Kısa... Soğuk... Parmaklarım istemsizce kasıldı. Sanki birileri kulağımın dibinde fısıldıyordu. Başımı hafifçe çevirdim. Kimse yoktu. Garip... Belki de yorgundum.
Herkes ayağa kalkmaya başlamıştı. En son ben kalktım. Gözlerim istemsizce masanın üzerindeki taca kaydı. Bir saniyeliğine... Sadece bir saniyeliğine dişlerden birinin üzerindeki siyahlık daha açık görünmüş gibiydi. Sonra tekrar eski haline döndü. Birkaç saniye daha baktım.
“Blake!” Maggie kapıdan seslendi. “Geliyor musun?”
Başımı çevirdim. “Geliyorum.”
Tacı tamamen unutup sınıftan çıktım.
Bölüm etkileşimi
